Ekim Devrimi ve STALİN
Ekim Devrimi’nden söz ederken Stalin’den söz etmemek; Stalin’i yok saymak, Ekim Devrimi’nin kazanımlarını ve öğretilerini yok saymaktır. Bunu başaranlar (!) var ve de Stalin’siz bir Ekim düşleyenlerin olduğu da bir o kadar gerçek. Özellikle de burjuvazi ve onun beşinci kolu gibi çalışan troçkistler.
Burjuvazi’nin komünistlerin ve komünist önderlerin neden düşmanı olduğunu burada anlatmak, okuyucuyu aptal yerine koymak olur. Burjuvazi her zaman komünizmin ve komünizmin teorik ve pratik önederlerinin bir numaralı düşmanı olmuştur.
Marx ve Engels düşmanı burjuvazi, Lenin, Stalin ve Mao Zedung düşmanı olmayı sürdürmüşlerdir. Bunda şaşılacak ya da yadırganacak bir yan yok ve komünistler içinde olamaz. Çünkü bu bir sınıf mücadelesi ve burjuvazi kendi saltanatına karşı çıkan, onların teorik olarak altını oyan ve pratikte ise sandalyesini altından çekenlerin her zaman düşmanı olagelmiştir.
Daha Ekim Devrimi arifesinde, burjuvazi ve onunla kol kola yürüyen küçük burjuva oportünizmi ve revizyonizmi, Lenin’i teşhir etmeye başlamışlardı. Burjuvazinin tüm olanaklarını kullanarak ve onlarla kol kola, omuz omuza yürüyerek, Bolşevikleri ve önderleri Lenin’i teşhir ve tecrit etmek için bütün güçlerini harcamışlardı. Rus işçi ve emekçiler çıkarlarının ne yanda olduklarının bilincinde olduğu için Lenin’i ve onun görüşünü sahiplendiler. Lenin’in görüşleriyle kitlelerin çıkarları bütünleşmişti. Rusya sokaklarında, köylerinde ve savaş cephelerine zorla sürülen emekçilerin çıkarları Lenin’in, “İktidar Sovyetlere”de ete kemiğe bürünmüştü. Teori salt teori olarak kalmamıştı, pratikle bütünleşmişti. Kitlelerin çıkarlarıyla ortaklaşmış ve onların eylem sloganları haline gelmişti. Bu düşüncenin maddileşmiş haliydi ve devrimin diyalektiğiydi.
Bütün emperyalist basın ve radyolar, Lenin’in dikatörlüğünden den vurmaya başlamışlardı. “Demokrat Rus Çarlığı”nı yıkan diktatör LENİN! Emperyalist burjuva basını bunu yazıyordu. Salt emperyalist burjuvaz basını değil, işçilerin ve emekçilerin özgürlüğü karşısında onunla dost olan küçük burjuva oportünizmi içinde Lenin “diktatör”dü.. Marx ve Engels’in, Paris Komünü için söylediklerini, Lenin, açıktan yazmıştı “beyler, bu bir proletarya diktatörlüğüdür!”
Kokuşmuş sistemin temsilcisi çarlığın yıkılışına ağıt yakanlar, Lenin’i diktatör etmesi, kitlelerin gözünde hiç önemi yoktu. Çünkü Lenin ezilenlerin önderi ve dostuydu. Köhnemiş burjuva diktatörlüklerin ise keskin kılıcıydı.
Lenin’in erken ölümü, Ekim Devrimi’nin de onunla (emperyalist burjuvazinin iç düşmanların beklentilerinin aksine) ölmesini getirmemişti. Tersine, dünya proletaryasının ve ezilen halkların ilk tek sosyalist ülkesi, Stalin önderliğinde her geçen gün güçleniyor ve enternasyonal proletarya ve ezilen halklara güven ve cesaret vermeye, ışık olamaya devam ediyordu.
İşte bu aşamadan sonra, emperyalist burjuvazi dışta ve içte de troçkistler ve yandaşları eliyle tecrit, teşhir ve yıkıma başladılar.
Stalin önderliğindeki genç sosyalist devlet için dış düşmanı alt etmek, saldırılarını ve yıkımlarını savuşturmak kolaydı. Çünkü onlar açıktan savaşıyorlardı. Ama onların beşinci kolları olan troçkist ve diğer küçük burjuva oportünist muhalifler ise, “sosyalizm savunuculuğu” adı altında, burjuvazinin yıkımına içeriden katılarak destek veriyorlardı.
Önce “işçi muhalefeti” olarak ortaya çıktılar. Ancak, kısa süre içinde bunlar teşhir edildi. Lenin tarafından, bütün ileri sürdükleri teorileri çürütüldü ve bu teorilerin sosyalizmin yıkıcılığı olduğu teorik olarak ispatlandı. İşte bu “muhalefet”, 1930’lardan itibaren emperyalist burjuvazinin sosyalist ülke içindeki beşinci kolu durumuna geldiler. Başını, Troçki çekiyordu.
Troçkizm, sosyalizm yıkıcılığı ve sosyalizme karşı emperyalist burjuvazi ile işbirliği yapan bir akım olarak II. Emperyalist savaş döneminde daha net olarak ortaya çıkmıştır. Bu aşamdan sonra troçkizm, işçi sınıfı içindeki oportünist bir muhalefet değil, karşı devrimin hizmetindeki bir örgütlenme olarak varlığını sürdürmüştür.
Emperyalist burjuvazi, sosyalizmi dışardan müdahale ile yıkamayacağını daha devrimin ilk günlerindeki üç yıllık iç savaşı destekleyerek ve bizzat katılarak öğrenmişti. İçerden “sosyalizm savunucuları” adı altında muhalif yaratarak bu işi başaracaklarını düşündüler. Bu nedenle de tüm sosyalizm karşıtı ya da o yönde gelişecek eğilimleri desteklediler.
Burada hedef Stalin’di. Stalin’in, teşhir ve tecrit edilmesi ve yıkılması, sosyalizmi yıkmakla eş anlama gelmişti. Stalin, emperyalist basında her gün , “kıyıcı”, “kitle katliamcısı”, “ülkesinin insanlarını açlığa mahkum eden”, “demokrasiyi yok eden bir diktatör” olarak gösterilirken, Troçki ise, aynı basında, “mağdur” ve “demokrat” olarak yer alıyordu. Troçki ve troçkistler bu burjuva övgülerden çok memnun kalıyorlardı.
Dünyayı kana bulayan emperyalist burjuvazi, SSCB içinde yaşayan halklar için “göz yaşı” döküyordu (!) Ne kadar humanist bir burjuvazi varmış ta komünistler bilmiyormuş (!) Ama, Troçki ve diğer karşı-devrimci iç düşman haline dönüşen küçük burjuva oportünizmi, emperyalist burjuvazinin, bu sosyalizm düşkünü “humanist” elini boş bırakmadılar. Bütünüyle onların sosyalizm düşmanı taktiklerini uygulamaktan bir beis görmediler. Çünkü, ideolojik ve siyasal olarak burjuvaziyle özdeşleşmişlerdi. Bu özdeşleşme 1930’ların kaçınılmaz “temizliğini”, proletarya diktatörlüğünün (sosyalist ülkenin) önüne koymuştu. Lenin çok açık yazmıştı. “Oportünizme karşı savaşılmadan emperyalizme karşı savaşılamaz.”
1930’lar, SSCB’de, oportünizm artık işçi sınıfı içinde bir muhalif olmaktan çıkarak, karşı-devrimci bir örgütlülük olarak sosyalizmi yıkmayı önlerine esas görev koymuşlardı. Sosaylizm kendini savunmak durmundaydı ve öyle yaptı.1
Ekim ile iktidara gelen işçi sınıfı, SSCB’ni korumak ve sosyalizmi ilerletmek için ya burjuvazinin içerdeki beşinci kolunu temizleyecekti ya da hızla hazırlığı yapılan 2. Emperyalist Savaş’ında, emepryalist burjuvazinin esas hedefi olan SSCB yıkılacaktı.
Her şeyi kendi koşulları içinde değerlendirme yoksunu olanlar, ne yazık ki, Stalin’e, burjuvazinin gözlüklerinden bakıyorlar. Büyük Ekim Devrimi’ni Stalin’sizleştirdikleri gibi, dünyanın ilk sosyalist ülkesini de Stalin’sizleştirme çabaları içine giriyorlar.
Bunu, özellikle, emperyalist dünya burjuvazisi ve onlarla el ele yürüyen troçkistler yapıyor. Hiç bir zaman marksizm ile uyuşmamış olan troçkist ideoloji, “sosyalizm savunuculuğu” adı altında, enternasyonal proletaryanın ve ezilen halkların ilk sosyalist devletini ve onun kazanımlarını Stalin şahsında yıkmayı hedeflemişlerdir. Burjuvaziye beşinci kol olma teorik zemini kendini buradan besliyor.
“Aslında devrim Şubatta oldu ve çarlık otokrasisini çökertti. Devrim Şubatta oldu ve Ekim (1917) Bolşevik Parti devleti ele geçirdi”2 gibi küçük burjuva zırvalıkların, nasıl karşı devrimciliğe dönüştüğü SSCB içinde görülmüştür. Bu tür zırvalıkların Ekim Devrimi aşamasında Rus burjuvazisi ile nasıl kol kola girdiğine tarih tanıklık etmiştir. Ve bu tür anlayışların kolayca beşinci kol durumuna gelebildiği, 1940’ların ortasında enternasyonal proletaryanın ilk sosyalist ülkesinin yıkım çabalarında tarihe kaydedilmiştir.
Stalin Savunulmadan Sosyalizm Savunulamaz
Ekim Devrimi’nin teorik önderi Lenin ise, prtaik önderi Stalin’dir. Stalin’i salt pratik önder olarak görmek ya da göstermekte eksik kalır. Stalin aynı zamanda teorik önderlerden biridir. Bunu devrimden öncede, Lenin’in ölümünden sonra üstlendiği görevler açısından da böyledir.
Stalin, tüm yaşamı boyunca sosyalizm düşmanlarına karşı ideolojik ve siyasal olarak mücadele etmiş ve aynı zamanda uluslararası proletaryanın önderliğini yapmıştır. Bunu inkar etmek, sosyalizmin tüm kazanımlarını yok saymaktır.
Yaşamı Bolşevik partisinin örgütlenmesinde ve önderliğinde geçen Stalin’in, Devrim günlerinde en önde yer alması ve en zorlu görevleri üstlenmesi ve Lenin’in ölümünün ardından Bolşevik Parti’nin Lenin’in yerini alacak kişinin Stalin olarak göstermesi ve seçmesi, Stalin’in Ekim Devrim öncesi ve sonrasındaki rolü ile doğrudan bağlantılıdır.
Ekim Devrimi’nin önderi Bolşevik Parti’si, Lenin’in yerine, güven vermeyen, sürekli yalpalayan Troçki’yi partinin başına getiremezlerdi. Bunun bir intihar olduğu daha o zamandan biliniyordu. Çünkü o, “Brest Litovsk Anlaşması”ndaki tavrıyla, “İşçi Muhalefeti” adı altında sosyalizm yıkıcılığıyla, “sendikalar”daki anlayışıyla, NEP karşıtlığıyla, “tek ülkede sosyalizm yaşamaz” yaklaşımlarında görülmüştü. O, sosyalizmin yaşaması için zorunlu olarak (nesnel koşullardan dolayı) başvurulması gereken soluklanma taktiklerinin karşısında yer almıştır. Troçki’nin önceki yaşamı, Lenin’in deyimiyle “oynaklık-kaypaklık” üzerine inşa edilmişti. Bolşevikler ve işçiler bunu biliyordu. Troçki, Ekim Devrimi’nden önce rolü neyse, sosyalimin inşasında da rolü aynıydı: Bozgunculuk ve yıkıcılık!
Stalin döneminin sosyalizmini eleştirenler (troçkist, anarşist ve burjuvalar hariç), sosyalizmin kapitalizm ile komünizm arasında bir geçiş süreci olduğunu gözardı ediyorlar. Sosyalizm kurulunca (bütün dünya kapitalist ve tek bir ülkede sosyalizm yaşatılmaya çalışıldığı gerçeği varken), her şeyin güllük ve gülüstanlık olacağını var sayıyorlar. Daha ötesi, emperyalist burjuvazinin yoğun saldırı ve yok etme çabası ise görmezden geliniyor. Ve ilk sosyalist ülkenin bir çok hatalar yapacağını ve hatalar içinde doğruları bulabileceği (yoğun kuşatılmışlık altında) gerçeğini akla getirmeyenlerin, sosyalizmi inşa gerçeğini analayabilmeleri de zor oluyor.
Stalin zamanında işçi ve emekçiler, yani sosyalist inşayı yapanlar ve yürütenler, hiç bir burjuva ülkesinde olmayan haklara sahiplerdir. İşçi ve emekçiler en geniş demokratik hak ve özgürlüklerin sahipleri ve yaratıcıları olmuşlardır. Proletarya diktatörlüğü en geniş sosyalist demokrasiye sahiptir. Kadınların, çocukların ve tüm işçilerin yaşamları ve özgürlükleri kendi elleriyle günden güne geliştirlmiş ve zenginleştirilmiştir. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı ve özgürlükleri, tarihte ilk defa bu denli barış içinde ve özgürce kullanılmıştır. SSCB zoraki değil, barış içinde ve gönüllüce birlikteliğini bir ürünü olmuştur.
Toplumsal mülkiyetin alanı, üretici güçlerin ve üretimin gelişmesine koşut olarak genişlerken, kolektif mülkiyetin alanı giderek darlamıştır. Kitlelerin refah düzeyi günden güne yükselmiştir.
SSCB, elbette salt emperyalist burjuvazinin saldırısı ve kuşatmasıyla yıkılmamıştır. Emperyalist ülkeler bunu Ekim Devrimi günlerinde ve daha sonra ise II. Emperyalist savaş döneminde doğrudan saldırarak denemişler, ama yıkamamışlar, tersine, Stalin’de dediği gibi; 1917-1920 arası (iç savaş) saldırmalarına karşılık daha fazla ülkenin SSCB katılmasına neden olmuşlardır, ve eğer yeniden saldırılarsa (II. paylaşım savaşı öncesi bir açıklama) daha fazla ülkenin sosyalist olmasına neden olacaklardır. Ki, bu doğrulanmıştır.
Sosyalizmin yıkılması, daha çok kendi hataları ve içerden küçük burjuvazini saldırısı ve bürokratlaşmanın gelişmesi üzerine yıkılmıştır. Küçük burjuva meta üretimi, kapitalizmi yeniden ve yeniden doğurmuş ve üst yapıda bürokratizmin gelişmesine ve kökleşmesine olanak hazırlamıştır. Stalin’in dediği gibi; “komünist bürokrat, bürokratın en tehlikeli tipidir.”
Modern revizyonizm, “sosyalizm” adı altında en tepelere yerleşmiş ve devlet organlarına çöreklenmişlerdir. Merkezi Kontrol Komisyon’un da ortadan kaldırılması ve de işlevinin önemsizleştirilmesiyle birlikte, büroktaik yapının yıkıcılığının önü de açılmış oldu.
Elbette burada Stalin’in de sorumluluğu olmasına karşın, SSCB’ni yöneten yapının kolektif bir yapı olduğu gözardı edilmemelidir.
Stalin, dha 1928 yılındaki bürokratizmle ilgili uyarı ve görüşleri, daha sonraları bir nevi unutuldu.
Stalin, SB Komünist gençlik Birliği VIII: Kongre’sindeki (16 Mayıs 1928) konuşmasında, “Tabandan Kitlesel Eleştiriyi Örgütleyin” dedikten sonra devam ediyor:
“İkinci sorun, bürokratizme karşı mücadele görevi, eksikliklerimizin kitlesel eleştirisinin örgütlenmesi görevi, tabandan kitlesel denetimin örgütlenmesi görevi ile ilgilidir.
İlerlememizin en kötü düşmanlarından biri bürokratizmdir. O bütün örgütlerimizin –gerek parti örgütlerinin gerek Komünist Gençlik Birliği örgütlerinin, gerek sendikal örgütlerin gerekse de ekonomik örgütlerin içinde yaşar. ... Yeni bürokratlar sözkonusudur, yoldaşlar, Sovyet iktidarına sempati duyan bürokratlar sözkonusudur, ve nihayet komünist saflardan bürokratlar sözkonusudur.”
Ve Stalin, bürokratizme karşı mücadele yöntemini ortaya koyar:
“Şimdi esas mesele, genelde bürokratizme karşı, özelde çalışmamızdaki eksikliklere karşı, tabandan geniş bir eleştiri dalgasını harekete geçirmektir.
“... Tabandan eleştiriye, tabandan denetime, başka şeylerin yanı sıra, milyonlarca kitlenin bu deneyimlerinin yitip gitmemesi için, bunların gözönüne alınması ve hayata geçirilmesi için gereksinimimz var.
Partinin acil görevi bundandır: Bürokratizme karşı müshamasız mücadele, tabandan kitlesel eleştirinin örgütlenmesi, eksikliklerimizin giderilmesi üzerine pratik kararlarda bu eleştirilerin gözönünde tutulması.”3
2. emperyalist savaş yıkımında 26 milyon vatandaşını kaybeden SSCB, savaş sonrası toparlanması ve sosyalist ekonomiyi geliştirme çabaları içinde, bürokratik yapının gelişmesini önleyemediği gibi bunu görememiştir de. Küçük burjuva revizyonist analayışlara karşı ideolojik ve pratik mücadele küçümsenmiştir. Parti içi temzilik, “artık buna gerek yok, sosyalizm bütünüyle yerleşti” (G. Malenkov’un sunduğu XIX. Parti Kongresi Raporu- 1952 Ekim) anlayışı, parti içi bürokratların temizliğini engelleyen bir yaklaşımdı.4 XVIII. Kongre’den sonra parti üye sayısı hızla artıyor. Aday üyelerle birlikte yaklaşık 2.5 milyon olan üye sayısı XIX. Kongre’ye gelindiğinde yaklaşık 7 milyona çıkıyor. Savaş sırasındaki büyük kayıplar dikkate alınınca, savaş sonrası bu hızlı artışın, beraberinde bir sürü komünist olamayanları da parti saflarına katıldığını ortaya koyuyor. Stalin’in katıldığı son kongre (XIX.) bu yığılmanın ideolojik yozlaşmayı doğurabileceğini göremedi.
Stalin’in 1928 yılında ortaya koyduğu, “tabandan eleştiri ve denetim”, özellikle 1945 sonrası, savaşın yıkımlarını giderme çabası içinde önemli ölçüde unutuldu. Bürokratizm, hiç bir zaman gitmemişti, ama eskiden daha fazla uyanıklık ve taban denetimi varken, savaş sonrası taban denetimi ve bürokratizme karşı ideolojik mücadele ve pratik önlemler ikinci plana düştü.
Her şeye karşın, Ekim Devrimi Stalin’siz, Stalin ise Ekim devrim’siz ve SSCB’nin inşa sürecinin dışında ele alınamaz. Ve sosyalizmin savunulması Stalin’in savunulmasıyla birlikte olabilir.
Nasıl ki, sosyalizm ve komünizm Marx, Engels, Lenin ve Mao’suz ele alınamazsa, aynı şekilde Stalin’siz de ele alınamaz. Marx, Engels, Stalin ve Mao, uluslararası proletaryanın büyük öğretmenleridir. Onlarsız proleter sosyalist devrimler ve proleter enternasyonalizm düşünülemez.
Stalin, enternasyonal proletaryanın bir büyük öğretmeni ve Ekim Devrimi’yle birlikte SSCB’nin inşasında yer alan ve önderlik eden bir komünistir. Onu savunmak Ekimleri, sosyalizmi ve komünizmi savunmaktır. Onu savunmak, işçi sınıfı ve emekçilerin sosyal kurtuluşunu, ezilen halkların emperyalizme karşı mücadelesini savunmaktır.
Burjuvazi ve onun ideolojik çöplüğünden beslenen kesimler, Stalin’i (en azından kitlelerin bilincinde) yıktıkları zaman sosyalizmi yıkacaklarını bildikleri için, Stalin’e karşı büyük bir karşı-devrimci saldırı cephesi açmışlardır. Bu karşı-devrimin anti-komünizm cepehesidir. Emperyalist burjuvazi, Stalin’i yıkarak-öldürerek, işçi sınıfı ve emekçilerin tarihsel sosyalizm deneyimlerini, sosyalist mücadele belleğini ve bilincini yok etmeyi hesaplamaktadır. Buna müsade edilemez. Bu nedenle, Stalin’i savunmak, kapitalizmi yıkıp sosyalizmi inşa etmeyi savunmaktır. (
1934-38 arası karşı-devrimci örgütlülüğün yıkımına katılanların mahkemeleri bütün kamuoyuna (yabancı elçilikler, yazarlar
vs.) açık yapılmıştır. Bir çok yabancı gazeteci, yazar, elçilik görevlileri, eski anlı şanlı “komünistler” ile görüşmüşlerdir. Ve bunların hepsi sosyalizme karşı suç işlediklerini kabul etmişlerdir. Hiçbiri yaptıklarının doğruluğunu savunmamış, savunamamıştır. Ve bu yargılanmaların tüm belgeleri o günün gaztelerinde günlük yayınlandığı gibi, 1956’ya kadar kamuya açıktı. Kurşçev revizyonizmi belgeleri ortadan kaldırmıştır. Bu yargılamalar, burjuvazinin anti-komünist, anti-Stalinst propagandalarına rağmen, tarihin en açık , en demokratik yargılamları olmuştur. Örneğin, liberal Alman yazar Lion Feuchtwanger, 1937 mahkemelerine katılmış ve Karl Radek ile görüştürülmüştür. L.Feucht Wanger’in kitabı; 1937 Moskova, sf. 141 (almanca, PDF olarak ulaşılabilir)
2 F. Başkaya, Özgür üniversite, 09.11.2017
Stalin, Eserler, C. 11, sf. 68-71, İnter Yayınları
Bkz. Yusuf Köse, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi
Yusuf Köse
Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.
http://yusuf-kose.blogspot.com/
Son Haberler
Çürüme ve Çökme… Çözüm birleşik devrimci mücadelede
Virüs salgınının etkisiyle daha da derinleşen ekonomik kriz, TC faşizmini zorlarken, kontr-gerilla unsuru bir çete başının videolar yoluyla açıklamalarda bulunması, burjuva feodal siyaseti daha da hareketlendirmiş durumda. Yayınlanan videolarda üstü kapalı olarak ifşa edilen kimi gelişmeler ve bunlara dönük yanıtlar, TC’nin niteliği hakkında geniş kamuoyunun bilgilenmesine hizmet etmekle birlikte devrimci, komünist ve yurtseverler açısından ortaya saçılanların bir sürpriz olmadığını kaydetmek gerekir.
Üç gerilla önderinin yanındayız! (Nubar OZANYAN)
TC devletinin soykırım aklı ve imha kılıcı yine devrede. Kürdistan’ın parça parça ilhak ve işgal hareketi sürerken gerilla direnişi de görkeminden bir şey kaybetmeden devam ediyor. Kağıttan kaplan olan ABD emperyalistlerinin PKK’nin üç öncü komutanı ve önderine karşı aldığı imha kararı asla kabul edilemez. Bu köhne kararın halklar nezdinde, özgürlük ve adalet karşısında hiçbir meşruluğu ve hükmü yoktur.
Sedat Peker‘in Ablaları, Abileri (Baran Cem)
Susurluk ta, Kamyonun altında kalan mercedes arabanın bagajından çıkanları, zamanın iktidarları hasıraltı etmeyi başardılar. Ortaya saçılanlar, sadece devlet‘in çekirdeğinin izin verdiği kadarıydı ve Süleyman Demirel‘in deyimiyle, „fırat‘ın öte yakası“ndaki suçlar, karanlıkta kalmıştı. Dönemin başbakanı Tansu Çiller ve muktedirlerinden Mehmet Ağar,“Bir tuğla çekersek duvar yıkılır, Bin operasyon yaptık, vatan için ölende kurşun atanda makbuldür“ sözleri ile, devletin bizzat bu şahısları görevlendirdiği ve bunun dar bir çıkar grubunun işi olmadığı, net olarak ortaya çıkmış oluyordu.
Harekete Geçiren Umut…
Her örgütlenme açısından olduğu gibi kolektifimiz açısından da “sorun”ların ilki görevlerimizin doğru saptanıp saptanmadığı, ikincisi buna uygun yol ve yöntemin doğru belirlenip belirlenmediği, üçüncüsü bu yönde ne kadar arzu ve gayret içinde olduğumuzdur.
Kaypakkaya’da Rejimin/Kemalizm’in Teşhiri (Sait Çetinoğlu)
Kaypakkaya, sol yada sosyalist gelenek içinde Kemalizm ile arasında mesafe koyarak cepheden eleştirip bir ilki gerçekleştirmiştir. Olağan üstü sınırlı koşullarda olmasına karşın eleştirilerinde son derece radikaldir. Bu güne göre oldukça sınırlı bir bilgi[1] dağarcığı ile yapıldığını söyleyebileceğimiz rejimin niteliğine dair bu eleştirileriyle Kemalizme büyük gedik açmıştır.
19 Mayıs’tan bir gün önce 18 Mayıs (Rakıp Zarakolu)
İbrahim Kaypakkaya 19 Mayıs’tan bir gün önce öldürüldü. 19 Mayıs bizim gençlik bayramımızdır. 24 Nisan’dan bir gün öncesi 23 Nisan bizim çocuk bayramımızdır.
11 Eylül Şili’de Allende’nin sosyalist hükümetinin Pinochet’nin faşizan darbesi ile devrildiği tarihtir. İnsanların stadyumlarda oluşturulan toplama kamplarına konulduğu, kitapların Nazi Almanya’sındaki gibi ateşe verildiği tarihtir.
İbrahim Kaypakkaya…(Nubar Ozanyan)
Ser verirken bile gösterişten uzak olan öndere…
Tarihsel-toplumsal gerçekliğin en ağır ve en ciddi sorunlarına düşünsel-pratik-önderlik düzeyinde çözüm bulmak için yaşamını feda eden İbrahim Kaypakkaya yoldaş, 23 yaşın bilimsel olgunluğunda işkenceciler tarafından katledilerek aramızdan ayrıldı. 18 Mayıs’ta devrimin kocaman yüreği katledilerek susturulmak istendi. Ne susturulmak istenen o yüreği ne de onu susturmak isteyenleri asla unutmayacağız.
Komünist önder İbrahim Kaypakkaya, direnmek ve özgürleşmek isteyenler için bir devrim feneridir! (Cemile Meryem)
İbrahim Kaypakkaya’nın Amed Zindanları’nda işkenceyle katledilmesinin 48. yıldönümündeyiz. Aradan yarım asra yakın bir zaman geçmiş ve bugün hala Kaypakkaya’nın ardılları tüm dışsal ve içsel zorluklara (ki sınıf mücadelesinin doğası da budur) rağmen mücadelede, komünizm davasında ısrar ediyorsa, bunun elbette Kaypakkaya’nın görüşleriyle doğrudan ilişkisi bulunmaktadır. Ama sadece bu değil.
Cemil Amed: Kaypakkaya’nın bilinci ve yüreği Kürt halkının özgürlüğü için çarpmıştır
Rojava’nın her konuda gerçek bir “devrim laboratuvarı” olduğunu vurgulayan Cemil Amed, Kaypakkaya’nın; Türk hakim sınıflarının Kürt milletine ve ezilen milliyetlere uyguladığı baskıya yönelik belirlemelerini alıntılayarak, “Yoldaşlarımız ve dostlarımızla omuz omuza, Rojava Devrimi’ni halkımızı ve özgürlüğümüzü korumak ve savunmak için bu topraklardayız.” diyor.
Vedat Yeler:
Nerede Mücadele Varsa Kaypakkaya Oradadır!
Bugün coğrafyamızda devrim ve demokrasiye dair bir söz söylemenin Ortadoğu topraklarının bütününden bağımsız olmadığını vurgulamak gerekiyor. Bu topraklar propaganda edildiğinin aksine Ortadoğu’ya aittir. Diğer bir ifadeyle Türkiye toplumu, bütün başlıca çelişmeleriyle bir Ortadoğu toplumudur. Kemalist faşizmin “Batılılaşma” hedefiyle yarattığı sanal gerçeklik beraberinde kendisine ilericiyim diyenlerde bile topluma yabancı bir şekilleniş yaratmış durumdadır.
Kapitalist Devlet: Burjuvazinin Tüm Pisliklerinin Biriktiği Lağım Çukurudur!
Kapitalist devlet, burjuvazinin işçi sınıfı ve emekçiler üzerinde egemenliğni kurduğu bir iktidar aracıdır. Toplum içinde azınlıkta olan burjuva sınıfı, bu devlet sayesinde, çoğunluk üzerinde kurduğu diktatörlüğüne bir yasal ve meşruti bir zemin hazırlar. Bir avuç haydutun çoğunluk üzerine kurduğu baskı ve sömürü sisteminin temiz olması bekelenebilir mi? Elbette ki hayır!