Pazartesi Eylül 21, 2026

Ekim Devrimi ve STALİN

Ekim Devrimi’nden söz ederken Stalin’den söz etmemek; Stalin’i yok saymak, Ekim Devrimi’nin kazanımlarını ve öğretilerini yok saymaktır. Bunu başaranlar (!) var ve de Stalin’siz bir Ekim düşleyenlerin olduğu da bir o kadar gerçek. Özellikle de burjuvazi ve onun beşinci kolu gibi çalışan troçkistler.

Burjuvazi’nin komünistlerin ve komünist önderlerin neden düşmanı olduğunu burada anlatmak, okuyucuyu aptal yerine koymak olur. Burjuvazi her zaman komünizmin ve komünizmin teorik ve pratik önederlerinin bir numaralı düşmanı olmuştur. 

Marx ve Engels düşmanı burjuvazi, Lenin, Stalin ve Mao Zedung düşmanı olmayı sürdürmüşlerdir. Bunda şaşılacak ya da yadırganacak bir yan yok ve komünistler içinde olamaz. Çünkü bu bir sınıf mücadelesi ve burjuvazi kendi saltanatına karşı çıkan, onların teorik olarak altını oyan ve pratikte ise sandalyesini altından çekenlerin her zaman düşmanı olagelmiştir.

Daha Ekim Devrimi arifesinde, burjuvazi ve onunla kol kola yürüyen küçük burjuva oportünizmi ve revizyonizmi, Lenin’i teşhir etmeye başlamışlardı. Burjuvazinin tüm olanaklarını kullanarak ve onlarla kol kola, omuz omuza yürüyerek, Bolşevikleri ve önderleri Lenin’i teşhir ve tecrit etmek için bütün güçlerini harcamışlardı. Rus işçi ve emekçiler çıkarlarının ne yanda olduklarının bilincinde olduğu için Lenin’i ve onun görüşünü sahiplendiler. Lenin’in görüşleriyle kitlelerin çıkarları bütünleşmişti. Rusya sokaklarında, köylerinde ve savaş cephelerine zorla sürülen emekçilerin çıkarları Lenin’in, “İktidar Sovyetlere”de ete kemiğe bürünmüştü. Teori salt teori olarak kalmamıştı, pratikle bütünleşmişti. Kitlelerin çıkarlarıyla ortaklaşmış ve onların eylem sloganları haline gelmişti. Bu düşüncenin maddileşmiş haliydi ve devrimin diyalektiğiydi.

Bütün emperyalist basın ve radyolar, Lenin’in dikatörlüğünden den vurmaya başlamışlardı. “Demokrat Rus Çarlığı”nı yıkan diktatör LENİN! Emperyalist burjuva basını bunu yazıyordu. Salt emperyalist burjuvaz basını değil, işçilerin ve emekçilerin özgürlüğü karşısında onunla dost olan küçük burjuva oportünizmi içinde Lenin “diktatör”dü.. Marx ve Engels’in, Paris Komünü için söylediklerini, Lenin, açıktan yazmıştı “beyler, bu bir proletarya diktatörlüğüdür!” 

Kokuşmuş sistemin temsilcisi çarlığın yıkılışına ağıt yakanlar, Lenin’i diktatör etmesi, kitlelerin gözünde hiç önemi yoktu. Çünkü Lenin ezilenlerin önderi ve dostuydu. Köhnemiş burjuva diktatörlüklerin ise keskin kılıcıydı.

Lenin’in erken ölümü, Ekim Devrimi’nin de onunla (emperyalist burjuvazinin iç düşmanların beklentilerinin aksine) ölmesini getirmemişti. Tersine, dünya proletaryasının ve ezilen halkların ilk tek sosyalist ülkesi, Stalin önderliğinde her geçen gün güçleniyor ve enternasyonal proletarya ve ezilen halklara güven ve cesaret vermeye, ışık olamaya devam ediyordu.

İşte bu aşamadan sonra, emperyalist burjuvazi dışta ve içte de troçkistler ve yandaşları eliyle tecrit, teşhir ve yıkıma başladılar. 

Stalin önderliğindeki genç sosyalist devlet için dış düşmanı alt etmek, saldırılarını ve yıkımlarını savuşturmak kolaydı. Çünkü onlar açıktan savaşıyorlardı. Ama onların beşinci kolları olan troçkist ve diğer küçük burjuva oportünist muhalifler ise, “sosyalizm savunuculuğu” adı altında, burjuvazinin yıkımına içeriden katılarak destek veriyorlardı.

Önce “işçi muhalefeti” olarak ortaya çıktılar. Ancak, kısa süre içinde bunlar teşhir edildi. Lenin tarafından, bütün ileri sürdükleri teorileri çürütüldü ve bu teorilerin sosyalizmin yıkıcılığı olduğu teorik olarak ispatlandı. İşte bu “muhalefet”, 1930’lardan itibaren emperyalist burjuvazinin sosyalist ülke içindeki beşinci kolu durumuna geldiler. Başını, Troçki çekiyordu.

Troçkizm, sosyalizm yıkıcılığı ve sosyalizme karşı emperyalist burjuvazi ile işbirliği yapan bir akım olarak II. Emperyalist savaş döneminde daha net olarak ortaya çıkmıştır. Bu aşamdan sonra troçkizm, işçi sınıfı içindeki oportünist bir muhalefet değil, karşı devrimin hizmetindeki bir örgütlenme olarak varlığını sürdürmüştür.

Emperyalist burjuvazi, sosyalizmi dışardan müdahale ile yıkamayacağını daha devrimin ilk günlerindeki üç yıllık iç savaşı destekleyerek ve bizzat katılarak öğrenmişti. İçerden “sosyalizm savunucuları” adı altında muhalif yaratarak bu işi başaracaklarını düşündüler. Bu nedenle de tüm sosyalizm karşıtı ya da o yönde gelişecek eğilimleri desteklediler.

Burada hedef Stalin’di. Stalin’in, teşhir ve tecrit edilmesi ve yıkılması, sosyalizmi yıkmakla eş anlama gelmişti. Stalin, emperyalist basında her gün , “kıyıcı”, “kitle katliamcısı”, “ülkesinin insanlarını açlığa mahkum eden”, “demokrasiyi yok eden bir diktatör” olarak gösterilirken, Troçki ise, aynı basında, “mağdur” ve “demokrat” olarak yer alıyordu. Troçki ve troçkistler bu burjuva övgülerden çok memnun kalıyorlardı.

Dünyayı kana bulayan emperyalist burjuvazi, SSCB içinde yaşayan halklar için “göz yaşı” döküyordu (!) Ne kadar humanist bir burjuvazi varmış ta komünistler bilmiyormuş (!) Ama, Troçki ve diğer karşı-devrimci iç düşman haline dönüşen küçük burjuva oportünizmi, emperyalist burjuvazinin, bu sosyalizm düşkünü “humanist” elini boş bırakmadılar. Bütünüyle onların sosyalizm düşmanı taktiklerini uygulamaktan bir beis görmediler. Çünkü, ideolojik ve siyasal olarak burjuvaziyle özdeşleşmişlerdi. Bu özdeşleşme 1930’ların kaçınılmaz “temizliğini”, proletarya diktatörlüğünün (sosyalist ülkenin) önüne koymuştu. Lenin çok açık yazmıştı. “Oportünizme karşı savaşılmadan emperyalizme karşı savaşılamaz.” 

1930’lar, SSCB’de, oportünizm artık işçi sınıfı içinde bir muhalif olmaktan çıkarak, karşı-devrimci bir örgütlülük olarak sosyalizmi yıkmayı önlerine esas görev koymuşlardı. Sosaylizm kendini savunmak durmundaydı ve öyle yaptı.1

Ekim ile iktidara gelen işçi sınıfı, SSCB’ni korumak ve sosyalizmi ilerletmek için ya burjuvazinin içerdeki beşinci kolunu temizleyecekti ya da hızla hazırlığı yapılan 2. Emperyalist Savaş’ında, emepryalist burjuvazinin esas hedefi olan SSCB yıkılacaktı.

Her şeyi kendi koşulları içinde değerlendirme yoksunu olanlar, ne yazık ki, Stalin’e, burjuvazinin gözlüklerinden bakıyorlar. Büyük Ekim Devrimi’ni Stalin’sizleştirdikleri gibi, dünyanın ilk sosyalist ülkesini de Stalin’sizleştirme çabaları içine giriyorlar.

Bunu, özellikle, emperyalist dünya burjuvazisi ve onlarla el ele yürüyen troçkistler yapıyor. Hiç bir zaman marksizm ile uyuşmamış olan troçkist ideoloji, “sosyalizm savunuculuğu” adı altında, enternasyonal proletaryanın ve ezilen halkların ilk sosyalist devletini ve onun kazanımlarını Stalin şahsında yıkmayı hedeflemişlerdir. Burjuvaziye beşinci kol olma teorik zemini kendini buradan besliyor.

Aslında devrim Şubatta oldu ve çarlık otokrasisini çökertti. Devrim Şubatta oldu ve Ekim (1917) Bolşevik Parti devleti ele geçirdi2 gibi küçük burjuva zırvalıkların, nasıl karşı devrimciliğe dönüştüğü SSCB içinde görülmüştür. Bu tür zırvalıkların Ekim Devrimi aşamasında Rus burjuvazisi ile nasıl kol kola girdiğine tarih tanıklık etmiştir. Ve bu tür anlayışların kolayca beşinci kol durumuna gelebildiği, 1940’ların ortasında enternasyonal proletaryanın ilk sosyalist ülkesinin yıkım çabalarında tarihe kaydedilmiştir.

Stalin Savunulmadan Sosyalizm Savunulamaz

Ekim Devrimi’nin teorik önderi Lenin ise, prtaik önderi Stalin’dir. Stalin’i salt pratik önder olarak görmek ya da göstermekte eksik kalır. Stalin aynı zamanda teorik önderlerden biridir. Bunu devrimden öncede, Lenin’in ölümünden sonra üstlendiği görevler açısından da böyledir. 

Stalin, tüm yaşamı boyunca sosyalizm düşmanlarına karşı ideolojik ve siyasal olarak mücadele etmiş ve aynı zamanda uluslararası proletaryanın önderliğini yapmıştır. Bunu inkar etmek, sosyalizmin tüm kazanımlarını yok saymaktır.

Yaşamı Bolşevik partisinin örgütlenmesinde ve önderliğinde geçen Stalin’in, Devrim günlerinde en önde yer alması ve en zorlu görevleri üstlenmesi ve Lenin’in ölümünün ardından Bolşevik Parti’nin Lenin’in yerini alacak kişinin Stalin olarak göstermesi ve seçmesi, Stalin’in Ekim Devrim öncesi ve sonrasındaki rolü ile doğrudan bağlantılıdır. 

Ekim Devrimi’nin önderi Bolşevik Parti’si, Lenin’in yerine, güven vermeyen, sürekli yalpalayan Troçki’yi partinin başına getiremezlerdi. Bunun bir intihar olduğu daha o zamandan biliniyordu. Çünkü o, “Brest Litovsk Anlaşması”ndaki tavrıyla, “İşçi Muhalefeti” adı altında sosyalizm yıkıcılığıyla, “sendikalar”daki anlayışıyla, NEP karşıtlığıyla, “tek ülkede sosyalizm yaşamaz” yaklaşımlarında görülmüştü. O, sosyalizmin yaşaması için zorunlu olarak (nesnel koşullardan dolayı) başvurulması gereken soluklanma taktiklerinin karşısında yer almıştır. Troçki’nin önceki yaşamı, Lenin’in deyimiyle “oynaklık-kaypaklık” üzerine inşa edilmişti. Bolşevikler ve işçiler bunu biliyordu. Troçki, Ekim Devrimi’nden önce rolü neyse, sosyalimin inşasında da rolü aynıydı: Bozgunculuk ve yıkıcılık!

Stalin döneminin sosyalizmini eleştirenler (troçkist, anarşist ve burjuvalar hariç), sosyalizmin kapitalizm ile komünizm arasında bir geçiş süreci olduğunu gözardı ediyorlar. Sosyalizm kurulunca (bütün dünya kapitalist ve tek bir ülkede sosyalizm yaşatılmaya çalışıldığı gerçeği varken), her şeyin güllük ve gülüstanlık olacağını var sayıyorlar. Daha ötesi, emperyalist burjuvazinin yoğun saldırı ve yok etme çabası ise görmezden geliniyor. Ve ilk sosyalist ülkenin bir çok hatalar yapacağını ve hatalar içinde doğruları bulabileceği (yoğun kuşatılmışlık altında) gerçeğini akla getirmeyenlerin, sosyalizmi inşa gerçeğini analayabilmeleri de zor oluyor.

Stalin zamanında işçi ve emekçiler, yani sosyalist inşayı yapanlar ve yürütenler, hiç bir burjuva ülkesinde olmayan haklara sahiplerdir. İşçi ve emekçiler en geniş demokratik hak ve özgürlüklerin sahipleri ve yaratıcıları olmuşlardır. Proletarya diktatörlüğü en geniş sosyalist demokrasiye sahiptir. Kadınların, çocukların ve tüm işçilerin yaşamları ve özgürlükleri kendi elleriyle günden güne geliştirlmiş ve zenginleştirilmiştir. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı ve özgürlükleri, tarihte ilk defa bu denli barış içinde ve özgürce kullanılmıştır. SSCB zoraki değil, barış içinde ve gönüllüce birlikteliğini bir ürünü olmuştur. 

Toplumsal mülkiyetin alanı, üretici güçlerin ve üretimin gelişmesine koşut olarak genişlerken, kolektif mülkiyetin alanı giderek darlamıştır. Kitlelerin refah düzeyi günden güne yükselmiştir.

SSCB, elbette salt emperyalist burjuvazinin saldırısı ve kuşatmasıyla yıkılmamıştır. Emperyalist ülkeler bunu Ekim Devrimi günlerinde ve daha sonra ise II. Emperyalist savaş döneminde doğrudan saldırarak denemişler, ama yıkamamışlar, tersine, Stalin’de dediği gibi; 1917-1920 arası (iç savaş) saldırmalarına karşılık daha fazla ülkenin SSCB katılmasına neden olmuşlardır, ve eğer yeniden saldırılarsa (II. paylaşım savaşı öncesi bir açıklama) daha fazla ülkenin sosyalist olmasına neden olacaklardır. Ki, bu doğrulanmıştır.

Sosyalizmin yıkılması, daha çok kendi hataları ve içerden küçük burjuvazini saldırısı ve bürokratlaşmanın gelişmesi üzerine yıkılmıştır. Küçük burjuva meta üretimi, kapitalizmi yeniden ve yeniden doğurmuş ve üst yapıda bürokratizmin gelişmesine ve kökleşmesine olanak hazırlamıştır. Stalin’in dediği gibi; “komünist bürokrat, bürokratın en tehlikeli tipidir.”

Modern revizyonizm, “sosyalizm” adı altında en tepelere yerleşmiş ve devlet organlarına çöreklenmişlerdir. Merkezi Kontrol Komisyon’un da ortadan kaldırılması ve de işlevinin önemsizleştirilmesiyle birlikte, büroktaik yapının yıkıcılığının önü de açılmış oldu. 

Elbette burada Stalin’in de sorumluluğu olmasına karşın, SSCB’ni yöneten yapının kolektif bir yapı olduğu gözardı edilmemelidir. 

Stalin, dha 1928 yılındaki bürokratizmle ilgili uyarı ve görüşleri, daha sonraları bir nevi unutuldu.

Stalin, SB Komünist gençlik Birliği VIII: Kongre’sindeki (16 Mayıs 1928) konuşmasında, “Tabandan Kitlesel Eleştiriyi Örgütleyin” dedikten sonra devam ediyor:

İkinci sorun, bürokratizme karşı mücadele görevi, eksikliklerimizin kitlesel eleştirisinin örgütlenmesi görevi, tabandan kitlesel denetimin örgütlenmesi görevi ile ilgilidir.

İlerlememizin en kötü düşmanlarından biri bürokratizmdir. O bütün örgütlerimizin –gerek parti örgütlerinin gerek Komünist Gençlik Birliği örgütlerinin, gerek sendikal örgütlerin gerekse de ekonomik örgütlerin içinde yaşar. ... Yeni bürokratlar sözkonusudur, yoldaşlar, Sovyet iktidarına sempati duyan bürokratlar sözkonusudur, ve nihayet komünist saflardan bürokratlar sözkonusudur.”

Ve Stalin, bürokratizme karşı mücadele yöntemini ortaya koyar:

Şimdi esas mesele, genelde bürokratizme karşı, özelde çalışmamızdaki eksikliklere karşı, tabandan geniş bir eleştiri dalgasını harekete geçirmektir.

... Tabandan eleştiriye, tabandan denetime, başka şeylerin yanı sıra, milyonlarca kitlenin bu deneyimlerinin yitip gitmemesi için, bunların gözönüne alınması ve hayata geçirilmesi için gereksinimimz var.

Partinin acil görevi bundandır: Bürokratizme karşı müshamasız mücadele, tabandan kitlesel eleştirinin örgütlenmesi, eksikliklerimizin giderilmesi üzerine pratik kararlarda bu eleştirilerin gözönünde tutulması.3

2. emperyalist savaş yıkımında 26 milyon vatandaşını kaybeden SSCB, savaş sonrası toparlanması ve sosyalist ekonomiyi geliştirme çabaları içinde, bürokratik yapının gelişmesini önleyemediği gibi bunu görememiştir de. Küçük burjuva revizyonist analayışlara karşı ideolojik ve pratik mücadele küçümsenmiştir. Parti içi temzilik, “artık buna gerek yok, sosyalizm bütünüyle yerleşti” (G. Malenkov’un sunduğu XIX. Parti Kongresi Raporu- 1952 Ekim) anlayışı, parti içi bürokratların temizliğini engelleyen bir yaklaşımdı.4 XVIII. Kongre’den sonra parti üye sayısı hızla artıyor. Aday üyelerle birlikte yaklaşık 2.5 milyon olan üye sayısı XIX. Kongre’ye gelindiğinde yaklaşık 7 milyona çıkıyor. Savaş sırasındaki büyük kayıplar dikkate alınınca, savaş sonrası bu hızlı artışın, beraberinde bir sürü komünist olamayanları da parti saflarına katıldığını ortaya koyuyor. Stalin’in katıldığı son kongre (XIX.) bu yığılmanın ideolojik yozlaşmayı doğurabileceğini göremedi.

Stalin’in 1928 yılında ortaya koyduğu, “tabandan eleştiri ve denetim”, özellikle 1945 sonrası, savaşın yıkımlarını giderme çabası içinde önemli ölçüde unutuldu. Bürokratizm, hiç bir zaman gitmemişti, ama eskiden daha fazla uyanıklık ve taban denetimi varken, savaş sonrası taban denetimi ve bürokratizme karşı ideolojik mücadele ve pratik önlemler ikinci plana düştü.

Her şeye karşın, Ekim Devrimi Stalin’siz, Stalin ise Ekim devrim’siz ve SSCB’nin inşa sürecinin dışında ele alınamaz. Ve sosyalizmin savunulması Stalin’in savunulmasıyla birlikte olabilir.

Nasıl ki, sosyalizm ve komünizm Marx, Engels, Lenin ve Mao’suz ele alınamazsa, aynı şekilde Stalin’siz de ele alınamaz. Marx, Engels, Stalin ve Mao, uluslararası proletaryanın büyük öğretmenleridir. Onlarsız proleter sosyalist devrimler ve proleter enternasyonalizm düşünülemez.

Stalin, enternasyonal proletaryanın bir büyük öğretmeni ve Ekim Devrimi’yle birlikte SSCB’nin inşasında yer alan ve önderlik eden bir komünistir. Onu savunmak Ekimleri, sosyalizmi ve komünizmi savunmaktır. Onu savunmak, işçi sınıfı ve emekçilerin sosyal kurtuluşunu, ezilen halkların emperyalizme karşı mücadelesini savunmaktır. 

Burjuvazi ve onun ideolojik çöplüğünden beslenen kesimler, Stalin’i (en azından kitlelerin bilincinde) yıktıkları zaman sosyalizmi yıkacaklarını bildikleri için, Stalin’e karşı büyük bir karşı-devrimci saldırı cephesi açmışlardır. Bu karşı-devrimin anti-komünizm cepehesidir. Emperyalist burjuvazi, Stalin’i yıkarak-öldürerek, işçi sınıfı ve emekçilerin tarihsel sosyalizm deneyimlerini, sosyalist mücadele belleğini ve bilincini yok etmeyi hesaplamaktadır. Buna müsade edilemez. Bu nedenle, Stalin’i savunmak, kapitalizmi yıkıp sosyalizmi inşa etmeyi savunmaktır. (

1

1934-38 arası karşı-devrimci örgütlülüğün yıkımına katılanların mahkemeleri bütün kamuoyuna (yabancı elçilikler, yazarlar 

vs.) açık yapılmıştır. Bir çok yabancı gazeteci, yazar, elçilik görevlileri, eski anlı şanlı “komünistler” ile görüşmüşlerdir. Ve bunların hepsi sosyalizme karşı suç işlediklerini kabul etmişlerdir. Hiçbiri yaptıklarının doğruluğunu savunmamış, savunamamıştır. Ve bu yargılanmaların tüm belgeleri o günün gaztelerinde günlük yayınlandığı gibi, 1956’ya kadar kamuya açıktı. Kurşçev revizyonizmi belgeleri ortadan kaldırmıştır. Bu yargılamalar, burjuvazinin anti-komünist, anti-Stalinst propagandalarına rağmen, tarihin en açık , en demokratik yargılamları olmuştur. Örneğin, liberal Alman yazar Lion Feuchtwanger, 1937 mahkemelerine katılmış ve Karl Radek ile görüştürülmüştür. L.Feucht Wanger’in kitabı; 1937 Moskova, sf. 141 (almanca, PDF olarak ulaşılabilir)

 

2 F. Başkaya, Özgür üniversite, 09.11.2017

 

3

Stalin, Eserler, C. 11, sf. 68-71, İnter Yayınları

4

Bkz. Yusuf Köse, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi

51753

Yusuf Köse

Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.

yusufkose@hotmail.com

http://yusuf-kose.blogspot.com/

 

 

Yusuf Köse

12 Eylül yargılandı... mı?

“Eğer biz imkânsızı yapmazsak,olanaksız ile karşı karşıya kalacağız.”[1]

Geçtiğimiz günlerde, Türkiye 12 Eylül darbesi aktörlerini “yargıladı”, “mahkûm etti”, hatta mahkeme darbeci generallerin “rütbelerinin sökülmesine” hükmetti…

Böylece, onyıllar sonra da olsa, “adalet yerini bulmuş”, ülke “darbe geçmişiyle hesaplaşmış”, ve bu yolla da “demokratikleşme yolunda çok önemli bir adım atılmış” ve hatta (galiba) “ileri demokrasi”ye geçilmişti…… mi?

Pontos bir ülkedir ve sahte aydinlar bu gerçegi degistiremez /Tamer Çilingir

Eline silah verilip, Hrant Dink’i katleden kişi, kendisinin Türk olduğunu ve Türklüğe zarar veren herşeyin düşmanı olduğunu söylüyordu. Peki ‘‘Türkiye‘‘ diye adlandırılan devletin sınırları içinde neden ‘‘en Türk‘‘ o idi?

Ya da aynı gerekçeyle Trabzon’daki Santa Maria Aziz Meryem Katolik Kilisesi’nin papazı Andrea Santoro’yu  2006’da öldüren 16 yaşındaki çocuk nasıl bir ruh hali içindeydi? Neden onca Türk milliyetçisi olmasına rağmen ‘‘Türklük‘‘ adına ‘‘vatan‘‘ için Trabzonlu bu çocuk cinayet işliyordu?

Dersimin Büyük Bilgesi: Firik Dede

Seni sevenlerin can içinde canısın / Aşıklar katredir sen ummanısın / Gönül bir gemidir sen dümenisin   / Yelken açmak ister bu dervişlerin” Virani                                                                                            Aslen Dersim Ovacık’lı ve Devreş Cemal ocağının bir bireyi, asıl adı Seyfi Firik Dede olan Firik Bava yaşamı boyunca Alevi Kızılbaş geleneğine, yol’una, ritüellere ve öğretisine göre yaşayan ve bu öğretiyi topluma da sözleriyle, şiirleriyle ileten bir bilgedir.

Özgür Gelecek, Halkın Günlüğünleşebilir mi ?/

Acaba objektif olmayı becerebilen kaç insan Türkiye solunun kadrolaşma ihtiyacını aktif toplumsal davranışlar içerisinde karşılamadığını söyleyebilir ? 

Evet kaç insan ?

Kim bilir ?

Neyse yazımın konusu da  bu değil.

Hemi yazımın konusu bir zamanlar kitleleşme tabanı olanlarca şimdi  dışlananlar olsaydı ben eylerdim ?

Düşününsenize bir kez ne makalenin giriş, geliş, sonuç arasındaki ilişkisi kalırdı. 

Ne de :

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ VE DELİ SAÇMASI

Cumhurbaşkanlığı seçimleri taktik bir muhteva içermiyor. Bilakis stratejik muhteva içermektedir. Taktik her zaman stratejiye uygun, ona bağlı ele alınmak zorundadır. Eğer ki başvurulan taktik eylem -örgütlenme ve politika stratejimize hizmet etmiyorsa uygulanan taktik politika yanlıştır. Bundan vazgeçilmelidir. Taktikle strateji iyi kavranıp doğru ayrıştırılmıyor. Birinin uzun vadeli bir programı içerdiği, diğerinin ise kısa vadeli politik atılım veya geri çekilmeleri içerdiği doğru kavranamamaktadır. 

Cumhurbaşkanlığı seçimi ile düzeni meşrulaştırma seçimi boykot et !

Türk devletinin en üst temsilcisini belirlemek için, 10 ağustos 2014 tarihinde yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimi, bir taraftan egemen kliklerin temsilcisi oldukları sermaye gruplarının çıkarlarına kullanmak iken, diğer yandan da düzenin devamlılığını sağlamaya yönelik bir oyundur. Bundandır ki, mevcut düzen partileri devletin bekasını “güçlendirmek” için yalan ve yanlış bilgilerle halkı maniple ederek bu sürece dahil etmek için bizleri bu oyunun bir tarafı yapmayı hedeflemektedirler.

Pastırmacıyan ailesinin kaderi / Ragıp ZARAKOLU

Erivan. Anadolu’da Ermeni devrimci gerilla hareketi, Zeytun, Sason, Van, Şebinkarahisar gibi yörelerin kırsalında, 1890’ların ilk yarısında başladı. Amaç, esas olarak öz savunma, Ermeni köylerinin çeşitli aşiretler tarafından yağmalanmasının önüne geçilmesi, 1877 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında yerinden yurdundan edilen Ermeni köylülerinin geri dönmesinin sağlanması idi.

Halifeden bozma başkan adayı yeni Mustafa Kemal mi ?

Cumhurbaşkanlığı için AKP’nin adayı uzun ve bıktırıcı bir tartışmanın sonunda “nihayet” açıklandı. 1 Temmuz’da şaşaalı bir toplantıyla T. Erdoğan aday olarak ilan edildi. Yani Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı için kendisini tercih etti diyebiliriz.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine dair... Doğru politika boykot politikasıdır.

Son dönemde özellikle ulusal baskıya karşı verilen mücadelenin yarattığı devrimci-demokratik mevzileri sahiplenme, bu mevzileri güçlendirme anlayışıyla hareket ettiğimiz malum. Bu yönelime uygun olarak “yeni” türden örgütlenmelerin içinde de yer alarak egemenler karşısında etkin bir muhalefet oluşturmanın gerekliliğini de savunduk. Bundan vazgeçmiş değiliz. Bilakis, bu alandaki eksikliklerimizin giderilmesi gerektiğine daha çok dikkat çekiyoruz. Bu dönem içindeki seçimlerde bu yönelimimizin gereğini yerine getirmeye özel dikkat gösterdik. Eksikliklerimizin yoğunluğu bu gerçeği değiştirmez.

Ağarlar ve Veli Küçükler dışarıda, Sarp Kuray zindanda

Devlet cezaevine kapattığı evlatlarıyla sulh yaptı ve hepsini salıverdi. Mehmet Ağarlar ve Veli Küçükler şimdi dışarıda ama Sarp Kuray yıllardır zindanda. Eli kanlı katiller ortalıkta cirit atıyor, Sarp Kuray ise F tipi zindanın çarmıhında çürütülüyor. Sadece Sarp Kuray değil, her siyasi görüşten binlerce siyasi tutsak yıllardır, on yıllardır mezar evlerinin karanlığında tutuluyorlar.

Tamer Çilingir : Pontos'un son Partizanı:Eleni Çavuş

Son partizan, bir kadındı… Silahlar bırakılmış, mübadeleye uygun olarak sürgün başlamış, bütün Karadeniz’de kendini Rum olarak ifade edenler çoktan gitmişlerdi… Sadece bir partizan, sadece bir kadın terketmedi, 3 bin yıllık topraklarını…

Sadece o kalmıştı koca Karadeniz’de “Ben Rumum, ne aslımı inkar edeceğim ne de gideceğim vatanımdan” diyen… 1924 yılının Aralık ayında son çatışma haberi geldi Nebyan’dan (Bafra)… Yüzlerce askerin kuşattığı bir mağarada günlerce direnen “Eleni Çavuş adlı Pontoslu Rum Partizan ölü olarak ele” geçirilmişti.

Sayfalar