Doğu Rüzgarı, Batı Rüzgarını Yenecek!
Emperyalist kapitalist sistemin krizi dünya çapında etkilerini gösteriyor. Rusya’nın Ukrayna’yı işgal saldırısıyla keskinleşen ve derinleşen kriz, beraberinde rakip emperyalist kampların birbirine yönelik hamleleriyle sürüyor. Rusya’nın “nükleer silah kullanma” ve savaş için “kısmi seferlik” ilanının ardından işgal ettiği bölgelerde düzenlediği referandumla bu bölgeleri ilhak etmesi; Rusya üzerinden Almanya’ya doğalgaz taşıyan Kuzey Akım 1 ve Kuzey Akım 2 boru hatlarındaki sabotaj ihtimali güçlü olan patlama ve sızıntılar bu çelişkileri daha da keskinleştirmiş durumdadır.
Çelişkilerin keskinleşmesi emperyalist kapitalist dünya sisteminde etkileri önümüzdeki yıllarda daha net görülecek olan sonuçlara yol açacaktır. ABD ve Çin emperyalizminin, Tayvan üzerinden karşı karşıya gelmesi bir yana -ki bu çelişki önümüzdeki yıllarda daha da keskinleşecektir- örneğin AB içinde belirleyici güçlerinden olan Alman emperyalizmi sözcülerinin yaptıkları kimi açıklamalar, önümüzdeki süreç içinde kapitalist sistemin dünya halklarına yönelik savaş, açlık, yoksulluk, göçmenlik vb. başka bir şey vaat etmediklerini göstermektedir.
Kriz beraberinde Avrupa Birliği devletlerinde silahlanmaya kaynak ayrılması, enflasyonun ve enerji fiyatlarının yükselmesi, kamu harcamalarının kısılması vb. politikalarını gündeme getirirken; halkların bu politikalara karşı gelişecek olası tepkilerine karşı ise ırkçı ve faşist partilerin önünün açılması, desteklenmesi ve hatta son İtalya seçimlerinde görüldüğü üzere iktidara getirilmesi süreci yaşanmaktadır. Açık ki tüm bunlar tesadüf değildir.
Kapitalist sistemin uygulamaya koyduğu neo-liberal politikaların doğal sonucudur. Kapitalizmin düşen kâr hadlerini yükseltmek için devreye soktuğu bu politikalar; sosyalizmde yaşayan geriye dönüş ve modern revizyonizmin iktidarıyla birlikte SSCB’nin yüzündeki sosyalist maskeyi çıkarıp atması ve tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte, dünya halklarına “kurtuluş” umudu olarak propaganda edildi.
Gelinen aşamada, kapitalist sistemin aşırı kâr hırsının doğal sonucu ve ürünü olan “iklim krizi” ve buna eşlik eden ekonomik kriz, ABD-AB ve Rusya emperyalizminin Ukrayna üzerinde yürüttükleri savaşın sonucu olarak gösterilse de, bu yanıltıcıdır. Bahsi edilen çelişkiler, kapitalist sistemin doğasında vardır ve Ukrayna üzerinden emperyalist klikler arasında yaşanan savaş, bu çelişkileri daha da keskinleştirmiş ve derinleştirmiş durumdadır.
Bunu net olarak ifade etmek gerekir.
ABD ve AB emperyalistlerinin amacı Ukrayna halkının özgürlüğü ve refahı değildir. Tersinden, Rusya emperyalizmin amacı işgal ettiği bölgelerde Rus etnik kökenine sahip Ukrayna vatandaşı halkın özgürlüğü ve bağımsızlığı değildir. Savaşın nedeni, emperyalist kapitalist sistemin içinde bulunduğu kriz, emperyalist kliklerin pazar dalaşı ve hegemonya mücadelesidir.
Faşizmin algı operasyonları
Sistemin içinde bulunduğu durum, emperyalizmin yarı-sömürgesi olan ülke ekonomilerini de doğrudan etkilemektedir. Örneğin kurulduğu günden beri, emperyalizmin yarı-sömürgesi olan Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu durum; yaşanan ekonomik kriz ve halkın alım gücünün çarşı pazarda yaşadığı korkunç düşüş bu süreçten bağımsız değildir. Emperyalist kapitalizmin krizi, aralarında Türkiye’nin de olduğu yarı-sömürge ülke ekonomilerini daha derinden etkilemektedir.
Bu durum her ne kadar; “Benim ülkemde marketlerde raflar boş değil. Ama Amerika’da bile bugün raflar boş, Fransa’da raflar boş, Almanya’da raflar boş” (R.T.Erdoğan, 20 Eylül) ya da Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati’nin “Neo klasik … epistemolojik … heteredoks yaklaşım…davranışsal ekonomi ve nöro ekonomiyle…” (30 Eylül) açıklamalarında olduğu gibi mizah konusu yapılsa da durumun ciddi olduğunu ifade etmek gerekir.
Türk hakim sınıf sözcülerinin bu türden açıklamaları, halihazırda var olan ekonomik kriz nedeniyle olsa da asıl olarak seçim sürecine yönelik kapsamlı bir algı operasyonun parçasıdır. Faşizmin sözcüleri ekonomik kriz nedeniyle azalan kitle desteğini konsolide etmek için diğer ülkelerdeki ekonomik krizinin sonuçlarını propaganda etmektedirler.
“Herkes kötü, sabredin” diyerek kendi hırsızlıklarını gizleme çabası içindedirler. Ancak bunu yaparken gerçekleri açık etmek zorunda kalmaktadırlar. Örneğin R.T.Erdoğan bir açıklamasında batıyı hedef alırken; “Bu ülkelerde yaşayan herkes yüzde 8-9 oranında açıklanan rakamlarla, gerçek enflasyon oranları arasındaki devasa farkı iyi biliyor” demektedir. (27 Eylül)
Böylelikle R.T.Erdoğan bu sözleriyle faşizmin resmi kurumu olan TÜİK’in açıkladığı enflasyon rakamlarının “gerçek enflasyon oranı” yansıtmadığını da kabul etmektedir. Her açıklama ve davranışları halk kitlelerini yanıltma ve manipülasyon üzerine kuruludur. Bu türden açıklamaların belli oranda mizah konusu yapılması anlaşılır olsa da halkın belli bir kesimi üzerinde etkisi olduğunu kabul etmek gerekir.
Bu etkinin nedeni ise elbette rakip hakim sınıf kliği sözcülerinin yetersiz muhalefetinde değildir. Çünkü emperyalizmin bir yarı-sömürgesi olarak, bu hakim sınıf klikleri sözcülerinin de ekonomik alanda halka önereceği çözüm, “üç aşağı beş yukarı” aynıdır.
Aynı olmak zorundadır.
Şimdilerde “helalleşme”, “hesaplaşma” söylemleri eşliğinde propaganda edilip halk kitlelerine pazarlanan CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun en fazla yapacağı “beşli çete”nin yerine başka müteahhit çetelerine devlet ihalelerini peşkeş çekmek olacaktır.
Dahası AKP-MHP iktidarına muhalif olduğu iddia edilen “altılı masa”nın bileşenlerinden örneğin DEVA Partisi lideri Ali Babacan’ın kısa bir süre önce AKP’de başta ekonomi olmak üzere bakanlık yaptığı ve halka yönelik ekonomik saldırı paketlerinde imzası olduğu bilinmektedir. Ya da aynı “muhalefet”te yer alan ve bir dönem AKP’nin Genel Başkanı olup Başbakanlıkta yapan Gelecek Partisi lideri Ahmed Davutoğlu’nun başta Kürt halkı olmak üzere halka yönelik katliam saldırıları biliniyor.
24 Haziran-1 Kasım 2015 seçimleri arasında Türkiye halkına burjuva iktidar mücadelesi içinde yaşatılan katliam saldırılarının sorumluları olarak bütün bu politik figürlerin halkın karşısına rahat rahat çıkabilmeleri, politika yapabilmelerinin nedeni, devrimci hareketin güçsüzlüğü, demokratik ve ilerici hareketin yetmezlikleridir.
Bu objektif durum beraberinde bütün bu halk düşmanı politik figürlerin halkın karşısına çıkabilmeleri dahası AKP-MHP faşist iktidarına karşı “alternatif” olarak piyasaya sürülmelerine neden olmaktadır.
Devrimci eylem netleştiriyor!
İktidar ya da muhalefetiyle bütün burjuva kliklerin halk karşıtı politikalarında bu kadar pervasızlaşabilmelerinin nedeni esas olarak devrimci hareketin güçsüzlüğüdür.
Devrimci hareketin kitlelerle olan bağlarının gerilemiş olması, iktidarı ve muhalefetiyle bu karşı devrimci halk düşmanlarına alan açmaktadır. Devrimci hareketin uzunca bir süredir kitlelerle olan bağının gerilemiş olmasının nedenleri arasında elbette faşizmin saldırganlığı etkileyici olsa da belirleyici değildir. Belirleyici olan neden genelde devrimci hareketin özelde proleter hareketin izlediği çizgidir.
Devrimci ve komünist hareket adına izlenen sağ ve “sol” politikalar, kitlelerin içinde bulundukları duruma uygun ve devrimci temelde çözüm sunan değil, subjektif ve dogmatik politikaların izlenmesi beraberinde devrimci ve komünist hareketin önemli oranda kitlelerden kopmasına neden oldu. Politikanın en nihayetinde bir güç sorunu olduğu gerçeği beraberinde halk kitlelerinin gündemini esasen burjuva partilerin belirlemesine yol açtı.
Bu güçsüzlük sadece halk düşmanı burjuva partilere değil aynı zamanda halk saflarında olan reformist partilere de parlamentarizm temelinde politika yapmalarına ve devrimci eylemlere yönelik “kınama” açıklamaları yarışına girmelerine neden olmaktadır.
Kürt Ulusal Özgürlük Hareketinin Mersin’de gerçekleştirdiği son derece “meşru” ve “haklı” üstelik de sivil kayıpların olmadığı ve bu anlamıyla son derece “temiz” bir devrimci eylem, seçim ve demokrasi adına mahkum edilmekte, dahası eylemin zamanlaması gerekçe gösterilerek, kitlelerin bilincinde şüphe yaratılmasına hizmet edilmektedir.
Bu konuya dair uzun bir değerlendirme yapmamıza gerek yok. Karşı devrimin şiddetine karşılık devrimcilerin şiddeti meşrudur ve dahası gereklidir. Biz bunu günümüzün politik atmosferi içinde değil bundan yarım asır önce söyledik ve ilan ettik: “Gerici sınıflar bu şiddete ve zorbalığa, sömürülerini devam ettirmek için, hakim mevkilerini muhafaza etmek ve ebedileştirmek için başvuruyorlar. Bu bakımdan, onların halk sınıflarına karşı gösterdiği şiddet, aynı zamanda haksızdır. Bu haksız ve gerici şiddet, neyle uygulanıyor? Hakim sınıfların muhafızlığını meslek edinmiş daimi orduyla, polis teşkilatıyla, hapishanelerle vs. … devrimci şiddettir. Bu şiddet, tarihi açıdan meşru ve haklıdır. Bu ‘zulüm’ müdür? Gericilere sorarsanız öyledir. Ama bize sorarsanız, bu en doğal, en kaçınılmaz bir şeydir, haklı ve ilerici bir şeydir ve asla zulüm değildir!” (İbrahim Kaypakkaya)
Bugün devrimci bir eylem karşısında seçimler ve parlamentarizm hayalleriyle kınama yarışına girenler, gerçekte kendilerine bu zemini sunanın devrimci mücadele olduğunu, kitlelerin devrimci hareketi ve eylemi olduğunu asla unutmamalıdırlar. Yasal ve demokratik mücadeleyle “devrim mücadelesi” sürdürdüklerini iddia edenler, bu olanakları devrimci şiddet nedeniyle kazandıkları ve dahası bu olanakların ancak ve ancak devrimci şiddetle korunabileceğini akıldan çıkartmamalıdırlar. “Böylece ‘demokratik haklar’ dediğimiz şeyin, elde tutulmasının bile, gerici şiddete karşı, bir devrimci şiddetle mümkün olacağı, zorun, mukabil bir zorla altedileceği daha iyi anlaşıldı.” (İbrahim Kaypakkaya)
Ülkemiz koşullarında seçimler önemlidir. Ancak belirleyici değildir. Devrimci mücadelenin zaferi için hiçbir mücadele aracını reddetmemek gerekir ancak legal mücadeleyle ve hele hele devrimci şiddeti reddeden bir çizgiyle başarı kazanmanın, dahası kazanılan mevzileri korumanın imkanı yoktur. Legal olanaklardan taktik olarak yararlanmak iyidir.
Ancak bu taktiği strateji haline getirmek ve bu stratejiyi halk kitlelerine “devrim mücadelesi” olarak propaganda etmek affedilemez bir politik suçtur. İşçi sınıfının ve ezilen halk kitlelerinin karşı devrimci şiddet karşısında silahsızlandırmaya hizmet eder ve etmektedir.
İşin ilginci aynı süreçte İran halkının ve özellikle kadınlarının gerici Molla rejimine karşı isyanını destekleyenler, ardı ardına açıklama yapanlar, Kürt kadın gerillalarının bu eylemi karşısında rahatsızlıklarını dile getirmektedirler. Bu ikircilikli tutum bizler açısından şaşırtıcı olmasa da Türkiye toplumunda kendisine ilerici, solcu ve hatta devrimci diyenlerin, kaynağını Kemalizm’in aydınlanmacı çizgisinden alan ve İran’ı “geri gören” sosyal şovenizminin etkisinin boyutuna da işaret etmektedir.
Kürt kadın gerillaların fedai tarzda eylemi, devrimci saflarda var olan reformizmin ve sosyal şovenimin etkisini gözler önüne sermiş durumdadır. Bir kez daha devrimci eylem, netleştirmiş, safları belirginleştirmiş, yolu temizlemiştir. İranlı kadınların direnişine selam duranlar, Kürt kadınlarının devrimci eylemi karşısında afallamışlardır. İranlı kadınların mücadelesini sınıf mücadelesi adına destekleyenler, Türkiye koşullarında kadınların mücadelesini ise “kimlik mücadelesi” olarak mahkum etmektedirler. Keskin sınıf mücadelesi söylemi ve saf proletercilik oynayan bu çevreler, bölgemizde sınıf mücadelesinin sadece artı değer sömürüsü ve karşıtlığı üzerinden yükselmediğinin ayırdında değillerdir.
Bölgemizde çelişkiler çok çeşitlidir ve zengindir. Bu çelişkiler sınıf çelişkisi esas alınıp devrimci mücadeleye kanalize edilmediğinde başarı kazanma, kitlelerin talep ve isteklerine devrimci temelde yanıt olma şansı yoktur.
İran halkının ve özellikle kadınların gerici Molla rejimine karşı başkaldırısı, elbette dünya çapında yaşanan ekonomik krizin etkisinden bağımsız değildir. İran rejiminin “büyük şeytan” ABD emperyalizmine karşıtlığı, beraberinde batının ekonomik yaptırımlarına neden olmakta, bu ise halkın yaşam koşullarını daha da kötüleştirmektedir. Kimilerine İran rejiminin anti-ABD’ci çizgisi, “direniş ekseni” ve anti-emperyalizm olarak propaganda edilse de, Molla rejimi hiçbir zaman anti-emperyalist olmadı.
İran rejiminin geçmişte Fransız, günümüzde Rusya ve yakın zamanda Çin ile yaptığı milyar dolarlık anlaşmalar, bu rejimin anti-emperyalistliğini değil, emperyalist klikler arasında denge ve saf tutma siyasetini gösterir. İran rejiminin anti-emperyalistliği “batı karşıtlığı”dır. Rusya ve Çin emperyalistleriyle ilişkileri son yıllarda özellikle daha da gelişmiş durumdadır.
İran rejiminin, emperyalistlerle ilişkisi ve İran hakim sınıflarının kendi iktidarlarının bekası adına İran halkına yönelik uygulaya geldiği faşist zulüm, işkence ve katliam politikası halkın direnişini ve mücadelesini durduramamıştır. Sistemin ekonomik krizi sadece kapitalist merkezlerde değil, emperyalizmin yarı-sömürgelerinde de etkisini göstermekte, halklar şu veya bu nedenle isyana durmaktadır.
“En geri en ileri” olmaya adaydır. Bir kez daha Başkan Mao’nun emperyalistler arası çelişkilerin keskinleşmeye başladığı o bilinen 1957 tarihli konuşmasında attığı slogan “Bu iki dünya arasında bir savaş. Batı Rüzgarı Doğu Rüzgârına galip gelemez; Doğu Rüzgarı Batı Rüzgârına üstün gelmeye mahkumdur” günceldir ve gündemdir.
Son süreçte yaşanan tartışmalar ve ortaya çıkan politik tablo bir kez daha birleşik devrimci mücadelenin gerekliliğini göstermektedir. Ortadoğu’da ve Türkiye’de çelişkiler keskinleşmekte, saflar netleşmektedir. Türkiye koşullarında seçimler gündemli ittifaklar kurulur ve saflaşmalar yaşanırken, seçim gündemini de ıskalamayan, bu sürecin sunduğu imkan ve olanakları sonuna kadar değerlendiren ancak onunla kendini sınırlamayan, devrimci şiddetin meşruluğunu ve gerekliliğini her fırsatta propaganda eden, dahası bunu büyük küçük devrimci eylemiyle ortaya koyan bir çizgiyi ısrarla sürdürmek gerekir.
Yaşananlar bir kez daha “Faşizme karşı tek yol devrim” sloganını gündemleştirmenin önemini ortaya koymuş durumdadır. Doğu Rüzgarı Batı Rüzgarını yenecektir.
Son Haberler
Sayfalar
Mısır'ı Mesken Tutan Türk Tekelleri
Deutsche Welle (DW)'de Aram Ekin Duran'ın, „Türk Şirketleri Mısır'a Kaçıyor“ adlı bir haberi yayınlandı. Sıradan bir haber gibi gözüküyor, ama, Türkiye ekonomisinin ve Türk devletinin niteliğini araştıranlar, sorgulayanlar için küçük bir haber olmaktan öte bir anlam taşıyor. Özellikle de kendine ML ve Maoist diyen komünist örgütler için daha fazla önem taşıması gerekiyor.
Hesaplaşma mı? Kutlama mı?
Faşist TC devleti hem ülke içinde hem de bölgesel düzeyde, resmi ve sivil militarist güçleriyle başta Kürt halkı olmak üzere demokrasi ve özgürlükten yana olan herkesi yok etmek ve devlet terörüyle susturmak için çalışmaya devam ediyor. Bu süreç aynı zamanda TC’nin kuruluşunun da yüzüncü yıl dönümüdür.
TC, yüz yıl önce Osmanlı yıkıntıları üzerinde tekçi bir zihniyetle kuruldu. Ermeni soykırımında, diğer azınlık halkların yok edilip sindirilmesinde aktif rol alan ittihatçı birçok ırkçı kadro da kuruluş sürecinde rol aldı.
Halka Nasıl Yaklaşacağız?
Milyonlar açlık ve yoksulluk içinde, demokratik haklardan yoksun, özgürlük kırıntılarına bile muhtaç bir durumda yaşıyor. Haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizlik karşısında kitleler ya seslerini yeterince yükseltememekte ya da sınırlı sayıda insanla zulüm karşısında direnmeye çalışmaktadır. Birbirinden bağımsız, sınırlı direniş güçlerinin mücadele ettiği süreci yaşıyoruz. Damlaların derelere, derelerin nehirlere, nehirlerin bendlerini yıkacak duruma gelme ihtiyacı var.
“Kuruluşunun 100. Yılında TC’nin Diğer Yüzü Türkiye’de Ulusal Azınlıklar Sorunu”*
Türkiye’de ulusal sorun ve azınlıklar meselesini incelerken nasıl bir ülkede yaşadığımız, ülkeyi hangi sınıfların yönettiği, ulusların hangi tarihi koşullarda ortaya çıktığı, ulusal sorunun ekonomik ve politik nedenlerini açıklamak durumundayız.
Ulus, tarihsel olarak meydana gelmiş, ortak bir dil, ortak bir pazar, ortak bir kültür birliği ve ortak bir ruhi şekillenmende ifadesini bulan istikrarlı bir insan topluluğudur. Ulus, sadece tarihi bir kategori değil bir çağın, yükselen kapitalizm çağının ortaya çıkardığı bir olgudur.
Yüz yıllık çakma Türk devleti (Nubar Ozanyan)
Aradan bir asır geçmesine, tarihin yaprakları değişmesine karşın Türkiye Cumhuriyeti temelde bir değişime gitmeden dün olduğu gibi imha ve inkar zihniyetiyle yaşamaya, Orta Çağ’ın karanlığında kalmaya devam ediyor.
Fetih ve işgallerden, zulüm ve soykırımdan başka övünülecek bir tarihi, Hitler faşizmine örnek olmaktan başka bir başarısı olmayan TC, ceberut devlet olma niteliğinden hiçbir şey kaybetmeden yüzüncü yılını kutluyor.
Aşk Her Şeyi Affeder mi - Partiler Neden Diktatör / ERGÜN ASLAN
Klasik emperyalizmle modern emperyalizm arasında çeşitli proletaryaların ve (komprador) sınıfların olduğu bir memlekette modern proletaryaların partisinin birliğinin ve özgürlüğünün yegane (ve yegane) güvencesinin yerel yönetimlerin özerkliğe varabilecek kadar geniş demokratik haklara sahip olmaları olduğu bilgisini kim inkar edebilir ki.
Üüüü.... üüüü....
Ya.... ya...
Bir insan aldığı görevden başka her şeyi konuşur mu.
Hom... hom.. hom...
Bunlar... bunlar... daha çok....
Filelerin sultanlarını karşımıza çıkarırlar.
Daha çok...
Rojava, Filistin, Karabağ: İşgal, Yıkım ve Direniş (Yorum)
Ortadoğu tarihi boyunca yer küremizin en çatışmalı bölgelerinden biri olmuştur. Bölgenin stratejik konumu, uygarlığın gelişim düzeyi, baskıya, sömürüye dayalı dış müdahaleler için güçlü zeminler sunmuştur. Kuşkusuz bölgedeki iç çelişkiler ve çatışmalar da her zaman dış müdahaleleri kolaylaştırmıştır. Özellikle dinsel ve mezhepsel çatışmalar hem çağdaş temelde toplumsal gelişmeleri frenlemiştir hem de bölgeyi dış saldırılara açık hale getirmiştir. Bu nesnel zemin üzerinde toplumsal çürümeler, işbirlikçi ilişkiler ve itaat kültürü bir yaşam tarzına dönüştürülmüştür.
“Hamas-İsrail Çatışmasında” İtidal Çağrısı Yapmak…(Polemik)
Filistinli 14 direniş örgütünün, 7 Ekim günü “Aksa Tufanı” adıyla İsrail devletine yönelik operasyonu, başta Ortadoğu olmak üzere tüm dünyada büyük bir yankı uyandırdı. Hamas gibi İslamcı örgütlerin yanısıra ve de Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi gibi Marksist eğilimli hareketlerin de yer aldığı hamle, Siyonist İsrail’in tarihi boyunca aldığı en büyük darbelerden biri olarak kayıtlara geçti. Sözkonusu direniş, kısa sürede dünyanın dört bir yanında devrimci, ilerici güçler nezdinde çok ciddi saflaşmaları da beraberinde getirdi.
“Çizgimiz Nubar Ozanyan’dır!” (Deniz Aras)
7 Ekim sabahı Filistin Ulusal Direnişi’nin Siyonist İsrail işgalciliğine ve zulmüne karşı “Aksa Tufanı Operasyonu” başlatması başta siyonizm olmak üzere bölge gerici devletleri ve siyonizme koşulsuz destek veren emperyalistlerde şok etkisi yarattı.
Hamas öncülüğünde başlatılan ve aralarında Filistin Ulusal Hareketi’nin tarihsel öznelerinden Filistin Halk Kurtuluş Cephesi gibi devrimci örgütlerin de yer aldığı “Operasyon Odası” tarafından yönetildiği açıklanan bu hamle, tüm dünyada olduğu gibi coğrafyamızda da tartışmalara yol açtı.
Yerini Bulan Her Vuruş Acı Verir!
Komünist partileri yaptıkları eylemleri kamuoyuna açıkladıkları gibi, yanlış yaptıkları eylemleri de kamuoyuna açıklar ve özeleştirisini yaparlar. Yanlış eylemlerin özeleştirisinin yapılması, o partinin dürüstlüğünü gösterir ve bu tür özeleştiriler kitlelere ve parti kamuoyuna güven verir.
Arif Alıç, 1978 yılında Hıdır Aykır ile Bayrampaşa Hapishanesinden kaçtı. Parti tarafından kırsal (Dersim) alana gönderildi. 1981 yılının ortalarında, TKP/ML üyesi bir kişi tarafından öldürüldü.
Bu makaleyi, yazarken ölüm haberini aldığım, sevgili yoldaşım Turan Talay'ın anısına adıyorum.
Türk Tekelleri Afrika'yı Çok Çooook Sevdi!