Devrimimizin niteliği ve stratejisi üzerine (1)
MKP III. Kongre iradesi, sosyo-ekonomik yapı tahliline ilişkin öngördüğü yeni belirlemelerine koşut olarak, savuna geldiği devrimin niteliği/aşaması ve devrim stratejisi konularında da ‘köklü’ değişikliklere imza atmış bulunmakta.
Elimizdeki materyalde sorunu ‘devrimimizin niteliği ve stratejisi’ ile ‘program’ başlıklı olmak üzere esasen iki, ancak ‘ordu örgütlenmesi’ ve ‘illegal alan ve açık alan çalışmaları’ ana başlıkları altındaki değinileriyle birlikte, toplamda dört ayrı başlık altında ele aldıkları örülmektedir.
Özetle vermek gerekirse, DEVRİMİN NİTELİĞİ’ne ilişkin olarak şunlar söylenmekte:
“Partimiz, III. Kongremizde önce Türkiye-Kuzey Kürdistan’ın sosyo-ekonomik yapısının yarı-feodal yarı-sömürge olarak değerlendirilmesinden hareketle yakın devrim görevimizi demokratik halk devrimi olarak tanımlamaktaydı. III. Kongre irademizin sosyo-ekonomik yapı değerlendirilmesi bağlamında vardığı sentez olarak Türkiye – Kuzey Kürdistan’ı emperyalizme bağımlı yarı-sömürge komprador tekelci kapitalist olarak değerlendirmesi, yakın devrimimizin niteliğinin demokratik halk devriminden sosyalist devrim biçimine dönüştürülmüştür. Bu bağlamda devrimimizin niteliğini, demokratik devrimin kalan görevlerini de içeren sosyalist devrim olarak tanımlamaktayız.”[1]
Kongre bilinci ‘devrimin niteliği’ sorununu esas olarak şu kıstas üzerine oturmaktadır:
Bir devrimin niteliğini ve hedefini belirleyen temel mesele o ülkedeki mevcut üretim ilişkileridir. Türkiye-Kuzey Kürdistan devriminin niteliğinin sosyalist devrim olarak açığa çıkması, Türkiye-Kuzey Kürdistan’ın çeşitli ulus ve milliyetlerden halkımızın emeğinin egemen sınıflar tarafından gasp ediliş biçiminden dolayıdır. (…)”[2]
Devremin aktüel hedefini ise şöyle belirlemektedir:
Devrimimizin uluslararası sermayeyi (emperyalizmi) ve onun işbirlikçisi komprador tekelci kapitalizmi hedef alır. Bu bağlamda temel olarak devrimimiz anti-emperyalist, anti-kapitalist bir muhtevaya sahiptir. Yine feodal üretim ilişkilerinden geriye kalan ekonomik ve siyasal kültürel bütün gerici anlayış, üretim ve siyasal uygulamaları bu genel hedeflerinden bağımsız olarak ele almayıp bunlara karşı da demokratik devrimin-toprak sorunu vb. görevlerini de yüklenmiş sosyalist devrim perspektifi ile hareket eder.”[3]
“DEVRİMİN NİTELİĞİNİ/AŞAMASINI BELİRLEYEN KRİTERLER” SORUNU:
Kongre iradesinin devrimin niteliğini (bir diğer ifadeyle ‘aşamasını’) sosyo-ekonomik olgular üzerinden izah ediyor olmasına har haldeki kimsenin bir itirazı olmayacaktır. Burada sorun ancak ki sosyo-ekonomik olguların andaki sürecin gerçekliğinin ne olduğunun, nasıl ele alındığı ve yorumlandığı üzerinden tartışma konusu olabilir.
Feodalizmin kökten tasfiye olduğu ve bu anlamıyla sosyo-ekonomik yapının artık esasen kapitalist bir özellik arzettiği toplumlarda andaki güncel devrimin sosyalist devrim olacağı görüşümüzce, elbette ki her türlü tartışmanın dışındadır. Faşizm ve emperyalizm unsurların varlığı devrimin bu niteliğini değiştirmez.
Ancak feodalizmin kökten tasfiye olmadığı, kapitalist üretim ilişkilerinin hakimiyetine rağmen, hâlâ görece önem arzeden feodal/ortaçağ kalıntılarının söz konusu olduğu bir sosyo-ekonomik yapıda, devrimin demokratik mi, yoksa sosyalist mi olacağı, illa ki tartışma götürür olacaktır.
Bu tartışmanın odağında da kuşkusuz ki, verili süreçteki feodal kalıntılar gerçeklinin hâlâ bir demokratik devrime zemin sunma karakteri taşıyıp taşımadığı sorunu yer alacaktır. Ele alanın, değerlendirip yorumlayanın yangılarının belirleyici olacağı böylesi göreceli ölçütlü konularda tartışmalar biteviye devam edip gider. Nitekim sorun ve boyutuyla Lenin’de de ve sonrasında UKH içerisinde de Komünistlerle Troçkist ve farklı tondan revizyonistler arasında da tartışıla gelmiştir.
Yani bu özgülde sorun şu veya bu oranda feodal kalıntıların buluyor olmasının tespitinden daha çok, nitelik ve kapsam olarak söz konusu feodal kalıntıların hâlâ bir demokratik devrim olanağına nesnel zemin sunma gerçekliklerinin bulunup bulunmadığının sorgulanması sorunudur.
Ve öte yandan sorun bir yönüyle de mevcut alt yapısal koşulların (yani iktisadi gelişmişlik derecesinin) sosyalist iktisada geçişe asgari zemin sunma yeterliliğinde olup olmadığı boyutuyla da sorgulanmayı, gerektirir. Çoğu yaklaşımlarda bu yönün üzerinden atlanılıyorsa da aslında önemle üzerinde durulması gereken bir boyuttur. Tarihi tecrübeler buna işaret eder. Nitekim bilinir ki sorun bu yönüyle SSCB’de Sovyet iktiranına şu malum NEP sürecini yaşatmıştır. Balkanlarda ve Doğru Avrupa’da halk iktidarları sürecinin yaşanması bilincini edinmişti. Ve keza bilineceği üzere Mao Zedung’ta bu tecrübeleri ‘yeni Demokratik Cumhuriyet’ senteziyle teorileştirmiştir. vs. vs.
Kongre iradesinin sorunu böylesi bir bütünlük içerisinde ele almadığı, esasen feodalizmdeki çözülme derecesinin feodalizmle geniş halk yığınları arasındaki çelişmeyi baş çelişme olmaktan çıkarıp çıkarmadığı yönüyle ele aldığı görülmektedir. Yani Kongre iradesi sorunu esasen kapitalist gelişme derecesinin demokratik devrimin nesnel zeminini ortadan kaldırıp kaldırmadığı üzerinden sorgulamış oluyor.
Ancak ne var ki iki farklı sosyo-ekonomik yapı gerçekliğini dışta bırakan ‘ortalama sosyo-ekonomik yapı tahlili’ üzerinden vardığı sonuçların bir hayli problemli ve tartışma götürür olması, haliyle ‘sentez’ olarak ileri sürdüğü ‘sosyalist devrim aşaması’ tezinin ikna ediciliğini de önemli oranda zaafa uğratmaktadır.
Tabii öte taraftan bu ele alış ciddi şekilde eksiktir de. Çünkü karakteri itibariyle sorunun sadece baş çelişme üzerinden mekanik bir tarzla ele alınamayacağını Ekim Devrimi deneyimi gösteriyor olsa gerek. Geri ve de savaş yıkımı sosyo-ekonomik koşulları Sovyet iktidarını önce oldukça sert ve ileri bir yönelimle (‘savaş komünizmi’) sonucu aşmaya yöneltmiş, ardından ise bunun çare olmadığını görerek, taktik bir geri manevrayla, NEP gibi özgün bir ‘geçiş evresi’ni denemeyi yöneltmiştir. NEP sürecinin proletarya diktatörlüğü altında yaşanmış olması, onu otomatikman sosyalist kılmıyor. Lenin de Stalin de çok açık olarak bu olguya vurgu yapar ve bu süreci sosyalist iktisadın inşası için alt yapısal hazırlık anlamında bir ‘geçiş evresi’ olarak tanımlar.[4]Dolayısıyla da sorunun bu boyutuyla birlikte, bir bütün olarak, ele alınıp sorgulanması gerekiyor.
Böylesi bir ‘geçiş evresi’ gerekliliği ister doğrudan proletarya diktatörlüğü koşullarında olsun, ve isterse özü itibariyle proletarya diktatörlüğü kapsamında olan ve ama olgusal olarak onun daha alt biçimlerine tekabül eden halk veya devrimci işçi-köylü iktidarı altında yaşanıyor olsun; şurası yadsınamazdır ki, her halükarda, kısıtlanmış/sınırlandırılmış ve de illa ki dönüştürülüp tasfiye dilme mekaniğine alınmış olan burjuva kesimlerle, yani kapitalist öğelerle, bir uzlaşı ve ‘ittifak’ durum söz konusudur.
Böylesi bir ‘geçiş evresi’ gerekliliği ister doğrudan proletarya diktatörlüğü koşullarında olsun, ve isterse özü itibariyle proletarya diktatörlüğü kapsamında olan ve ama olgusal olarak onun daha alt biçimlerine tekabül eden halk veya devrimci işçi-köylü iktidarı altında yaşanıyor olsun, şurası yadsınamazdır ki, her halükarda, kısıtlanmış/sınırlandırılmış ve de illaki dönüştürülüp tasfiye edilme mekaniğine alınmış olan burjuva kesimlerle, yani kapitalist öğelerle, bir uzlaşı ve ‘ittifak durumu söz konusudur.
Evet her ne kadar da Leninist proletarya diktatörlüğü teorisinden yer yer sapma özellikleri barındırıyor olsa da[5]ancak bu yönü gözden kaçırılmadan Mao Zedung’un ‘yeni Demokratik Cumhuriyet’ teorisinde bu ‘geçiş evresi’ne dair söyledikleri, illa ki dikkate alınması gereken belirleme ve tecrübelerdir.
İşte tüm bu yönleriyle bir bütün olarak ele alınıp sorgulanacak olursa görülecektir ki Kongre bilincinin öngörmüş olduğu ‘sosyalist devrim aşaması’ tezi, baş çelişme boyutuyla da sosyalist inşanın asgari iktisadi alt yapısı koşulları boyutuyla da, Kuzey Kürdistan özgülünde ciddi şekilde tartışmalı bir tez özelliği arzeder.
Somut verilere dayalı bir tahlile değil ama, kaba gözlemsel olgulardan hareketle Kuzey Kürdistan gerçekliğinin sosyalist değil, ulusal-demokratik devrim aşamasında bulunduğunu söylemek pek ala mümkün. Evet, bir kanaat olarak bunu söylemek pekâlâ mümkündür.
Bu, ezen-ezilen ulus çelişmesinin öngörülen sistem içi reformsal çözümüyle baş çelişme durumundan çıkıp, ikinci çelişmelerden iri pozisyonuna gerileyecek olması halinde de böyledir. Bunun temel belirleyeni hem feodal kalıntıların demokratik devrimin zeminini tümden ortadan kaldıracak düzeyde gerilmemiş olması v ehem de iktisadının özellikle de sanayisel geriliğinin sosyalist devrim öncesi bir ara evreye gereksinimi, bir olgu olarak, gösteriyor olmasıdır.
Tekrar altını çizelim ki su söylediklerimiz elbette ki sadece kaba gözleme dayalı kanaatlerimizdir. Gerçeğin tam olarak neye tekabül ettiğinin somut nesnel verileri üzerinden ortaya konması ve kesin hükmün ancak bunun üzerinden ortaya konması gerekiyor.
“DEVRİMİN AKTÜEL HEDEFİ” SORUNU:
Keza bununla birlikte Kongre’nin yukarıda ‘devrimin güncel hedefi’ sunumuyla aktardığımız görüşü de ciddi oranda problemlidir. Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki ortada ‘toprak sorunu’ gibi esaslı/temel ve kapsamlı demokratik devrim gerekçeleri/sorunları var ise, burada gündemdeki devrimin sosyalist mi demokratik mi olacağının ciddi şekilde sorgulanması gerekir. Şayet bir dil alışkanlığı (sürçmesi) değil de ‘toprak sorunu’nu kapsayacak denli demokratik devrim görevleri var ve haliyle de öncelikli çözüm talep ediyorlarsa, demektir ki gündemdeki devrim hem demokratik devrimdir ve hem de somut koşulların öngöreceği ‘yeni demokratik cumhuriyet’ veya ‘devrimci işi-köylü iktidarı’ tarzında bir ‘geçiş evresi’ söz konusudur. Yok şayet somut gerçekliğin böyle olmadığı düşünülüyorsa o zaman sosyalist devrime havale edilen anın somut demokratik devrim görevleri tam olarak nelerse, bunlar dosdoğru ifade edilmelidir. Çünkü diğer türlüsü, yani gösterilen özensizlik ve genelleme/kabala söylemler kafa karşılığı ve gereksiz tartışmalar vesilesi olur.
Ancak burada şunun görülmesi gerekiyor ki; Kongre bilincinin bu geniş yelpazeli sosyalist devrim hedefleri, aslında daha önce bahsini ettiğimiz sosyo-ekonomik yapı tahlilinde içine düştüğü ‘ortalamacı’ tutumunun bir sonucudur. Çünkü ortada es geçilemeyecek olgusal gerçekler var ve bunlar bir şekilde kendilerini muhatap aldırıyor işte.
“Bugün ‘Türkiye-Kuzey Kürdistan’ coğrafyasında toprak sorunu esasen gündemden çıkmış mıdır?” diye sorulacak olsa, açıktır ki bu sorunun yanıtı, genelmeme tek bir yanıt olmayacaktır. Neden? Çünkü ortada gelişim seyri ve dinamikleri farklı olan iki ayrı ülke var ve bunlar aynı sosyo-ekonomik gerçekliğe sahip değiller. Genelleme özetiyle söylemek gerekirse, yukarıdaki sorunun Türkiye açısından yanıtı; “evet, elbette toprak sorunu, gündemde olan bir sorun değildir” olur. Kuzey Kürdistan açısından ise; “Hayır, toprak sorunu tamamen gündemden çıkmıştır denemez. Bugünün çözüm talep eden başlıca sorunları arasındadır toprak sorunu”. Şeklinde olur diye düşünmekteyiz. Hatırlatmak gerekir ki Kuzey Kürdistan’da ‘toprak sorunu’nun bir boyutu sosyal iken, diğer boyutu da ‘ulusal çelişme’ bağlamlıdır. Bu iki olguyu birlikte gözetmek gerekir Kuzey Kürdistan’da ‘toprak sorunu’ meselesini sorgularken. Dolayısıyla da burası için ‘toprak sorunu’nu ‘temel/başlıca sorunlara arsındadır’ şeklinde ifade etmekte herhangi bir yanlışlık/isabetsizlik olacağını düşünmüyoruz.
Özetle, sırf alt yapısal bağlamda her iki ülkede de kapitalist üretim ilişkileri, hakimdir diye, buradan hareketle devrimin aşamasını otomatikman sosyalist devrim olarak belirlemek, doğru bir ele alış değildir.
Öte yandan bilinir ki farklı çelişmelerin farklı çözüm tarzları vardır. Bu diyalektiksel yasaya uygun davranılmayıp, ‘sol’ sekter yaklaşımlar, iradeci, dayatmalarla toplumsal sorunlar çözülmeye çalışılırsa, akıbetin her halükârda hüsranla biteceği açıktır. Örneğin Kuzey Kürdistan’ın özgünlüğünü es geçip, buranın demokratik devrim görevlerini Türkiye’nin sosyalist devrimine yedekler ve çözümün bu yolla olabileceği öngörülürse, açıktır ki bu yaklaşım her iki ülkede de devrimi ciddi sıkıntılarla yüz yüze bırakacaktır.
III. Kongre iradesinin şekillendirmiş olduğu devrim teorisi işte böylesi ciddi sonuçların ortaya çıkmasına güçlü olanaklar sunan niteliktedir.
Keza söz konusu alıntıda sosyalist devrimin diğer iki esaslı hedefi olarak da “uluslararası sermaye (emperyalizm)’ anti-emperyalist ve anti kapitalist bir muhteva taşıyacağı ifade edilmiş.
Öncelikle belirtmek gerekir ki, şayet alıntıda öngörülen biçimiyle söz konusu olacaksa, bu demektir ki, “Türkiye Kuzey Kürdistan coğrafyası” sosyalist devrimin muhtevası, yukarıda belirtilenlere ilaveten bir de anti-emperyalist bir özellik taşıyor olacaktır. Dolayısıyla da doğru ve isabetli bir belirlemeyle denmesi gerekiyordu ki; “Bu bağlamda da temel olarak devrimimiz anti-feodal, anti emperyalist ve anti-kapitalist bir muhtevaya sahiptir.
Böyle ifade (veya formüle) edilmesi teorilerinin iç tutarlığı bakımından herhangi bir sıkıntı/arıza oluşturmazdı da. Çünkü devrimin muhtevası, çözmeyi hedeflediği başlıca çelişme (veya çelişmeler) tarafından belirleniyor olacaktır.
Kongre bilinci ‘feodalizm ile halk yığınları arasındaki çelişme’yi toplumun verili andaki başlıca çelişmelerden biri olarak saptamış olduğuna ve toprak sorunu dahil, demokratik devrimin günceliği olan tüm diğer görevlerinin çözümünü sosyalist devrim katarına yüklediğine göre, demektir ki bu çelişmenin çözümü de sosyalist devrimle olacaktır. Ve haliyle sosyalist devrimin bir diğer aktüel hedefi de ‘feodal kalıntılar’ olacağından, muhtevası kaçınılmaz olarak bu özelliği de kapsıyor olacaktır.
Yukarıda aldığımız yaklaşımların da aslında bundan çok daha önemlisi, sosyalist devrimin ayırt edici en temel, en karakteristik varlıksal koşullarından olan anti-kapitalistliğini ‘komprador tekelci kapitalizm’e indirgeyip, bununla sınırlandırmış olmasıdır. Ve tabii böyle olunca da bu muhteva o devrimi sosyalist değil, demokratik devrim limanına demirler. Böyle olunca da Kongre bilincinin bu devrimi demokratik halk devrimi veya devrimci işi-köylü iktidarı değil de sosyalist devrim kılan ayırt edici özelliğinin ne olduğunu açıklaması gerekecektir.
Kongre iradesi bu esaslı açmazı uluslararası sermayenin ve komprador kapitalizmin tesis ettiği tekelcilik ve kapatmaya çalışmışsa da ancak bunun hayatın ve olguların gerçeklikleriyle buluşmayan sübjektif bir gerekçelendirme olduğu son derece açıktır. Çünkü Kongre iradesinin iddiasının aksine ‘Türkiye-Kuzey Kürdistan Coğrafyası’nda ki kapitalizm sadece uluslararası/çok uluslu yabancı işletmelerin ve ‘tekelci komprador burjuvazi’nin temsil ettiği ‘komprador tekelci kapitalizm’den ibaret değildir. Bunun dışında mesele 123. Dip notta bahsi edilen ‘yerel’ bir kapitalizm de söz konusudur.
Sosyalist devrimi, kaçınılmaz olarak Kongre bilincinin adeta ‘hokus-pokus’ marifeti vari bir marifetle yok saydığı ‘milli’ veya ‘orta burjuvazi’nin ana gövdesini de temel eden bu kapitalizmi ve keza ‘zengin köylülük’ün dahil olduğu ‘kır burjuvazisi’ni de hedeflemek zorundadır. Aksi halde öngörülen bu muhteva devrimi sosyalist değil, demokratik kılar.[6] (Kongre bilincinin sosyalist devrim ile yeni demokratik devrim arasındaki bir benzer bocalaması da sosyo-ekonomik yapı tahlili bölümündeki şu sözleriyle karşımıza çıkıyor: “(…) üçüncüsü, kamulaştırma sınırı en düşük haliyle ancak 1000 dekara (100 hektar) yani zengin köylü ile sınırlandırmalıdır. Milli burjuva kesimlerin dahi topraklarına el konulmayacağı savunulurken halk sınıf ve tabakaları içerisinde yer alan zengin köylülerin topraklarını zorlama bir yaklaşımla toprak reformu yapacağım diyerek kamulaştırma daha başından halk güçlerini bölmekten başka işe yaramayacaktır.[7]
Görüleceği gibi Kongre bilinci sorunu burada çok bariz bir şekilde hâlâ yeni demokratik devrim perspektifli refleksiyle ele almaktadır. Oysa ön gördüğü ve kanıtlama gayreti gösterdiği devrim sosyalist devrimdir. Sosyalist devrim de doğası gereği, kaçınılmaz bir şekilde ve kararlılıkla kapitalizmin tasfiyesini öngörür. Ve bu anlamda kır burjuvazisini temsil eden zengin köylüğü ve keza ‘milli’ diye literatürümüze girmiş olan, tekelci burjuvazi/işbirlikçi büyük burjuvazi vb. ile kıyaslanmasında ‘orta burjuva’ kesim olarak tasnif olunan kapitalistleri de hedef almak zorundadır. Aksi halde bu devrim, arzettiği muhtevası itibariyle sosyalist değil, demokratik devrim zemininde kalan bir devrim olur. Bunu böylesi bir netlik ve açıklıkla ayrıştırıp koymak gerekiyor.)
Keza, konuluş biçimiyle, sosyalist devrimin muhtevasındaki ‘anti-emperyalist’lik sorunu da ciddi şekilde problemlidir. Bu problemli hal özellikle de uluslararası/çok uluslu sermayenin parantez içinde ‘emperyalizm’ özdeşliğiyle sunulmuş olması ve daha başka bir yerde de devrimin düşmanları arasında ülkede doğrudan veya ortaklıklar üzerinden yatırımlar yapmış, işletmeler kurmuş ve bu anlamıyla da ülke kapitalizminin bir bileşeni olarak işlem gören “çok uluslu tekel sahipleri”[8] bahsedilmesiyle ve emperyalizmin ülkedeki baş çelişmenin unsurları arasında sayılmasıyla daha bir belirginleşiyor.
Sosyalist devrimin doğası gereği kapitalist ve bunun en yüksek aşaması olan emperyalist sistem karşıtı olması ile; sömürge, yarı-sömürge veya daha başka biçimli bağımlılık ilişkilerinin bir ifadesi olarak; yani emperyalizm ile ezilen bağımlı ülke halkı arasındaki çelişmenin bir ifadesi olarak andaki devrime ‘anti-emperyalist’lik misyonu biçmek ve buradan hareketle devrimin ‘anti-emperyalist, anti-kapitalist’ bir muhtevaya sahip olması her haldeki apayrı şeylerdir.
Bilinir ki doğrudan emperyalist bir işgal söz konusu olmadıkça emperyalizm ile ülke halkı arasındaki çelişme baş çelişme olarak devrimin doğrudan ve de öncelikli hedefi haline gelmez. Devrimin anti-emperyalist özellik arzetmesi, emperyalizmin doğrudan değil, yerli işbirlikçileri sisteminin hedef alınmış olmasıyla, onun çıkarlarının bu yolla darbelenmiş olması, devrimle onun iktisadi, siyasi, askeri ve kültürel tüm dayanaklarının hedefleniyor olması sebebiyledir.
Kongre bilinci elbette bütün bunları biliyordur, ancak söz konusu karışıklığa sebep olduğu da bir gerçekti. Bunun başlıca nedenlerinden birisi de her haldeki devrimin doğrudan hedefleyeceği ülke kapitalizminin bileşenleri durumunda olan uluslararası/çok uluslu sermayeyi ‘emperyalizm ile özdeş tutan buna indirgeyerek sunan yaklaşımı olsa gerek. Ülke kapitalizmin bir unsuru konumunda olan ve kaçınılmaz olarak da devrimin doğrudan hedefi olacak olan uluslararası tekelci sermaye kuruluşlarını başlı başına ‘emperyalizm’ olgusuna indirgemiş ve bu da özellikle baş çelişme konusundaki o esaslı karmaşaya neden olmuş. Hani deniyor ya: “(…) bu bağlamda başlıca çelişkiler içerisinde somut olarak baş çelişki, emperyalizm ve komprador tekelci kapitalizm ile geniş halk yığınları arasındaki çelişki olarak değişikliğe uğramıştır.”[9]
Sorunu böyle koymak, bir süreçte farklı iki çelişkiyi aynı esnada baş çelişme ilan etmektedir de. Kongre bilincinin bunun doğru olmayacağını bilebilecek durumda olduğu göz önünde bulundurulacak olursa, burada bahsettiğimiz anlamda bir karışıklığın yaşında daha rahat görülebilir. Ve sanırız baş çelişme olarak ‘komprador tekelci burjuvazi’ ile birlikte ‘devrimin düşmanları’ arasında ifade ettikleri ve kurum ve kuruluşlarıyla, işletme ve iştirakleriyle ülke kapitalizminin doğrudan unsuru durumunda olan şu ‘çok uluslu tekel sahipleri”[10] de belirtilmek istenmiş. Yani bu durumda söylenmek istenen şu olmuş oluyor: “Baş çelişki ülkemizdeki çok uluslu tekel sahipleri ve komprador tekelci burjuvazi ile…”
Evet, karışıklığa sebep olan güçlü öğenin esasen bu olduğu görülüyor. Ancak sadece tek başına bunun olduğunu söylemek de pek isabetli olmayacak gibi. Çünkü bunun yanında ülkede hâkim olan kapitalizmin emperyalizm tarafından geliştirilmiş olması ve onunla organik bir bağımlılık ilişkisi içinde, bir bakıma bir nevi bir entegrasyonun oluşmuş olduğu şeklindeki bu görüşün de böylesi bir sonuca, varmada perde arkası bir rol oynadığı söylenebilir. Yani mantıksal fikir yürütüşleri şöylesi bir şey olsa gerek: Komprador kapitalizm kendi başına bir şey olmadığına ve doğrudan emperyalizmin bir unsuru olduğuna göre ve komprador kapitalizme ve çokuluslu şirketlere karşı gelişecek her devrimin karşısına otomatikman emperyalist güçler dikileceğine göre, o halde bunları ayrı olgular olarak değil, birlikte olgular olarak değerlendirmek ve haliyle de komprador burjuvaziyle birlikte devrimin doğrudan baş hedefi saymak gerekir.
Kongre bilinci muhtemelen işte böylesi bir düşünüş tarzından hareketle, emperyalizmi, yukarıda bahsettiğimiz bu her iki şekliyle, sosyalist devrim sürecinin baş çelişme unsurlarından/bileşenlerinden bir olarak belirlemektedir. Nitekim Kongre iradesinin dünya çapındaki baş düşman ve baş çelişme tespitlerinin de aynı düşünüş ve fikir yürütüş tarzının bir ürünü olduğu dikkate alınırsa, bu söylediklerimizin spekülatif bir söylem olmadığı daha rahat görülebilir.
Ancak düşüncemize göre, ülke kapitalist sistemin doğrudan unsurları olarak konumlanmış olan uluslararası/çok uluslu kapitalist işletme, şirket, firma ve çeşitli finans kuruluşların sahibi olarak yabancı tekelci burjuvazinin yerli işbirlikçi burjuvazisiyle birlikte sosyalist devrim sürecinin baş çelişmesi kapsamına alınması isabetli ve doğru iken; ‘entegrasyon’ olgusundan yola çıkarak, emperyalizm ile ülke halkı arasındaki çelişmenin bir unsuru olan ‘emperyalizm’ olgusunu sosyalist devrim sürecinin baş çelişmesinin doğrudan bir bileşeni/unsuru olarak ilan etmek; yani yarı-sömürgelik olgusunun ifadesi olan çelişmeyle, proletarya-burjuvazi çelişmesini kaynaştırıp tek bir baş çelişmeye dönüştürmek, her halükarda isabetsizdir, yanlıştır.
Neden doğru olmadığını uzun uzadıya tartışmak elbette mümkün; ancak biz bu konuda sorunun gerek ‘baş çelişme’ ve gerek ‘baş düşman’ olguları bakamından Marksizm-Leninizm teorisindeki perspektifin, özellikle de Mao Zedung’unaçılımsal yorumlarının günümüzde de geçerliliğini ve yeterliliğini koruduğunu ifade etmenin, en azından bu çalışma bağlamında, yeterli geleceğini düşündüğümüzden, konuyu daha fazla teferruatlandırmadan, bunları belirtmiş olmayı yeterli buluyoruz.
Devam edecek: “DEVRİMİN AŞAMASI SORUNUNDA TKP/ML’NİN TAKINDIĞI TAVIR” SORUNU:
[1] MKP III.Kongre Belgeleri. bkz. Sayfa: 90.
[2] MKP III.Kongre Belgeleri. bkz. Sayfa: 91.
[3] MKP III.Kongre Belgeleri. bkz. Sayfa: 93.
[4] Geniş Değerlendirmeler için 2 no.lu dipnotta age. bakılabilir.
[5] Geniş Değerlendirmeler için 2 no.lu dipnotta age. bakılabilir.
[6] Sorunun bu yönüne ilişkin farklı görüşlerin ve sert tartışmaların olanca hararetiyle devam etmekte olduğunu da belirtmek gerekiyor. Mesela, “Türkiye’deki üretici güçlerin gelişmişlik düzeyi, maddi-teknik-ekonomik temeli, sosyalizmin inşası bakımından asgari bir temel sunmaktadır”, “Yukarıdaki tablo, dünya proleter devriminin bir bileşeni olan Türkiye devriminin, proleter devriminin nesnel koşulları bakımından, çok daha fazla olgunlaştığını göstermektedir. Diyen, diyebilin MLKP çizgisinden Hasan Ozan (Bkz. ‘Kesintisiz devrim ve İktidar sorunu’ abç ve ama buna rağmen sıralamış olduğu pek çok gerekçeyle (ki, malum gerekçeler) birlikte: “Türkiye’deki kapitalist gelişme düzeyi bu gelişme düzeyinin belirlediği sınıflaşma düzeyi, proletaryanın hemen ve doğrudan tüm burjuvaziyi ve kapitalizmi hedef alarak tasfiye etmesini önlemektedir. Doğal olarak, her devrim iktidarda (aç. H. Ocak) olan sınıfa yönelir ve iktidarda olan sınıfı ya da sınıfları yıkar. Bugün Türkiye’de iktidarı elde tutan sınıf, bir bütün olarak burjuvazi değil, işbirlikçi tekelci burjuvazinindir. (…)” (sayfa 127) şeklindeki bu ‘orijinal’ gerekçeyle de gündemdeki devrimin neden sosyalist olamayacağını ve neden demokratik devrim olması gerektiğini açıklamaya koyulmuş: “(…) işbirlikçi tekelci burjuvazinin iktidarının tasfiyesi görevi bizleri sosyalizme yaklaştıran, sosyalizme doğru bir adım karakteri taşıyan burjuva demokratik içerikli bir görevdir ve bu olgu, devrimimizin anti-tekel yanını açığa çıkarmaktadır. (..)” Tabii bu yaklaşımdaki bariz açmazlar ve çelişkiler son derece aleni olduğu gibi ‘her devrim iktidarda olan sınıfa yönelir ve iktidarda olan sınıfı ya da sınıfları yıkar’ temel kriteriyle devlet iktidarını elinde bulunduran hakim sınıf kliğini yıkılacak güç olarak belirleyen ve diğer burjuva kesimleri güncel devrimin hedefi dışında tutan ve devrimin bir de ‘anti-tekel’ yönünün olacağını savlayan bir yaklaşım her haldeki aynı anlayışla emperyalist kapitalist ülkelerde de doğrudan sosyalist devrimi öngörmüyor olacaktır: Çünkü oralarda da iktidarda olan klik tekelci mali sermeyedir ve onun oligarşik hakimiyeti söz konusudur. “Her devrim iktidarda olan sınıfa yönelir. (…)” onları yıkıp tasfiye etme öncelikli göreviyle hareket edeceğine göre, öyle ya, demek ki buralar devrimleri de ‘anti-tekel’ öncelikli tarihsel görevleri itibariyle sosyalist değil, demokratik devrimci bir muhtevayla, devrimin tüm burjuvaziyi ve kapitalizmi hedefleyebilmesinin zeminini hazırlamaya çalışacaktır doğal olaraktan. Tabii buradaki beylik savunuları ‘hayır öyle olmayacak. Çünkü buralarda işçi sınıf ve tekelci burjuvazi dışındaki kesimler çapsızdır. Dolayısıyla da izlenecek strateji farklı olacaktır. “vs. vs. Yani özetle H. Ozan ve benzeri yaklaşım sahiplerinin teorilerindeki zorlama yönler işte böylesine uç boyutlu uçuk sonuçlara vardırıyor kaçınılmaz olaraktan.
[7] MKP III.Kongre Belgeleri. bkz. Sayfa: 60.
[8] MKP III.Kongre Belgeleri. bkz. Sayfa: 46.
[9] MKP III.Kongre Belgeleri. bkz. Sayfa: 94.
[10] MKP III.Kongre Belgeleri. bkz. Sayfa: 90.
Halil Gündoğan
Halil Gündoğan sitemizin köşe yazarıdır. Teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır.
Son Haberler
Sayfalar
’’Yüce Türk ulusu adına' Tecavüz:Leyla Poyraz
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin mahkemelerinde kararlar açıklanırken, ”YÜCE TÜRK ULUSU ADINA…’’ başlığını kullanılır, ’’Yüce Türk adaletinin savunucusu’’ yargıçlarca… Onlar bu kararları alırken, ’’yüce Türk ulusu adaletinin’’ onlara verdiği yetkilere dayanarak bazı indirimler yaparlar. İşte bu ’’yüce Türk ulusu adına’’ yapılan bazı indirimler şunlardır:
Kadın programında ’’babam bana tecavüz etti’’ diyen kızını öldürenin, ’’babasını kamuoyunda mahcup etti’’ indirimi.
Eşini katledenin , ’’kot giyiyordu, piercing takıyordu, çantasında doğum kontrol hapı buldum’’ indirimi.
Burjuvazi insanlığı pazarda tüketmiş
Her gün bir kadın öldürülüyor. Sokak ortasında. Gözlerimizin önünde.
Gülüşleri karatılıyor insanlığımızın.
Bir işçi katlediliyor, sömürü atölyelerinde
Bir ulus, egemen ulus tarafından yok sayılıyor. Üzerine bombalar yağdırılıyor.
Dilinden ve ulusal kimliğinden dolayı insanlar öldürülüyor.
Dininden dolayı insanlar boğazlanıyor. Yok ediliyor, soykırım yapılıyor.
Etrafı 8 metre yüksekliğinde duvarların içine hapsediliyor.
Yoksullar, denizin ortalarında boğuluyor. Çalınan aşlarına ulaşabilmek için.
Ülkeler yağmalanıyor.
Hrant, “nefret suçları” ve “zehirli kan” üzerine [1]
“Bizi gömmeye çalıştılar, tohum olduğumuzu bilmeden…”[2]
Biraz şu mahut “zehirli kan” meselesinden bahsedelim mi?
Ahparik Hrant katledileli sekiz yıl oldu… Onu Agos’un önünden Balıklı Ermeni Mezarlığı’na uzanan son yolculuğunda yüzbinlerle uğurlayalı sekiz yıl geçti…
Hangi Sınıftan Yanasınız?
Sinfli Toplumlar Tarihi Sinifli Toplumlar Tarihidir-1
SSCP ve CKP tarihini Amerikan Horror hikayelerinden, Trockist efsanelerden ogrenmeye kalktiginizda, bulacaginiz tek sey Gulyabani masallaridir.
Tarih de ideolojinin bir konusudur; ona nerden, hangi sinifin penceresinden baktiginiza gore elinizde bir tarih algisi olusur...
Sinifli toplumlarda sinifsiz gercek yoktur!
Tarihi incelerken tarihin hep iki boyutu oldugunu gorursunuz. Bu sinifli toplumlar icin tipik bir durumdur. Ve ayni zamanda yasamin dialektigi karsitlarin birligidir.
Ermeni soykırımını tarihçiler belirlesin yalanı :Furkan Çay
Soykırım konusu Türkiye’de tabu haline gelmişken devletlü takımının bu konu hakkındaki açıklamaları, soykırımı inkarını kemikleştirmekten başka bir işe yaramıyor. Son olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan yine soykırımı konusunu tarihçilere bırakmak gerektiğinden bahsetti ve soykırımı konusunda TC devletinin resmi soykırımı tezinden bir adım öteye gidemedi. Sanki yaşamımızı belirleyen bütün gerçeklikleri bugüne kadar hep tarihçilerden öğrenmişiz gibi.
Cumhurbaşkanı’nın arşivleri tarihçilere açmaya hazırız sözleri hiç inandırıcı değildir.
Seçim sonuçları: şantajlara rağmen halk sistemin bekçilerine sırt çevirdi*
Siyaset temsilcilerinin yeniden biçimlenmesi nasıl olursa olsun, 25 Ocak seçimlerinde ortaya çıkan olgu şudur: Jean-Claude Juncker'in (AB Komisyonu başkanı çn.) ülkemizde ki temsilcileri, bütün çabalarına rağmen halkımız tarafından seçilmeyerek, köşeye sıkışmasalar bile ağır bir yenilgi yaşamışlardır.
"Türkiye 2015'i en az hasarla atlatmaya çalışıyor" Taner Akçam
Taner Akçam'la Ankara'nın 2015 yaklaşırken izlediği politikaları, Türkiye'de soykırımın tanınmasının nasıl anlaşıldığını ve bu konuda izlenebilecek modelleri konuştuk. Akçam'a göre Türkiye'de adaletsizliğin giderilmesi, suçun kabul edilerek tazminat ödenmesi gibi konulardan kasıtlı ve bilinçli olarak bir kaçma söz konusu.
REPAIR: Ermeni soykırımıyla ilgili çalısmaya sizi ne yöneltti ? Bir adaletsizlik olarak mı gördünüz ?
Egemenlerin halifesi olmaktansa ezilenlerin sahabesi olmak devrimcidir
Özellikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde İslami direniş hareketlerinin yükselişiyle birlikte, İslam’ın ideolojisi bölgelerde giderek yayılıyor. Bu yükseliş hâkim sınıf sözcülerince terör faaliyeti olarak ilan edilip dar anlamda İslam ideolojisinin karşısında önlem almak arayışının politikasıdır. Bu aynı zamanda orta sınıfa da yansıyan ve onlarda dile “İslam’ın aşırı ucu” ya da “radikalizm” şeklinde tanımlanıyor. Bu tanımlamalar özellikle ılımlı İslam’ın reformist anlayışını Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde egemen dil anlayışının yaygınlığını oluşturuyor.
Kobanê’de Partizanca Direnişin İzinden…
Ortadoğu’da, emperyalistler ve onların işbirlikçi, uşağı hükümetler ile onların güdümündeki çeteler tarafından işgal edilen, özgürlük ve geleceği tutsak alınmaya çalışılan Kobanê, 134 günlük kahramanca bir direniş sonucunda özgürlüğüne kavuştu.
Kobanê, Rojava’da Kürt halkının kendi yönetimlerini inşa etmesi, öz örgütlülüklerini kurmasıyla birlikte ortaya çıkarmaya başladığı, filizlenerek büyümeye başlayan kazanımlarına yönelik kuşatma ve saldırıların kilitlendiği noktaydı.
Ah.. Cancağızım Kürtler ah..
Kürtler yüzde on barajı asacaklarmış.
Toplumun ilerici demokrat kesimlerin desteğini de alarak.
Ah.. cancağızım Kürtler ah...
Bari ilerici demokrat kesimlerin desteğini de alarak manipülasyonlarla da insanların zihinlerine kazınmış yenilmez görüken sisteme olan inancı taru duman edeceğinize inanıyorsunuz bu inancınızın doğru olup olmadığını belediye seçimlerini kaybeden Ferhat Tunç' a sorsaydınız.
Ah cancağızım Kürtler ah..
Kürtler yüzde onluk barajı aşamasalar da her şeye hazırlarmış.
Ya... akp' nin 310' nu aşamamasına hazırlar mı ?
Soykırımın 100. Yılında Bir Özür Borcumuz! Fusun Erdoğan
Ermeni meselesinde tutarlı bir tavır ortaya koyamamak, Türkiye devrimci hareketinin önemli zaaflarından biri olagelmiştir.
Bu zaaf devrimci ve sosyalistlerin değişik zamanlarda Ermeni halkına yapılan soykırım ya da tarihsel adaletsizlikler, haksızlıklar karşısında da, doğru tutum almasını önlemiştir.
Soykırımın 100. yıldönümü yaklaşırken, geçmişle yüzleşme ve hesaplaşmanın tartışıldığı bu süreçte, Türkiye ilerici, devrimci, sosyalist hareketinin bu zaafıyla yüzleşmesi önemli bir görev olarak varlığını sürdürüyor.
Comment form