Devrimci değerleri çirkinleştirmeye bir örnek
“Aslanlar kendi tarihlerini yazmadıkça, avcı hikayelerini dinlemek zorundayız.” (Afrika atasözü)
TKP/ML saflarında mücadele edenlerden bir çok arkadaşımız anılarıda dahil bir çok konuda kitap yazdılar. Bunlar sevindirici. Sevindirici olması, TKP/ML’nin birikimini ortaya koymak açısından önemli oluşudur. Roman, şiir, anı, öykü, felsefe, ekonomi vb. 45 yıldır mücadele eden bir örgütün saflarında mücadele edenlerin birikimlerini küçümsemek olamaz. Tersine, daha fazla birikimler söz konusudur. Her alanda ortaya çıkan bu yazılı eserler, TKP/ML’nin birikimdir demek yanlış olmayacaktır. Eser ortaya çıkaranların çoğu TKP/ML saflarından aktif olarak kopmuş olsalarda, ama oradan aldıkları birikimle ürünlerini yaratmışlardır. Bunu kendileri de reddetmiyor. Reddetmeleri de bir şey ifade etmez, çünkü anlattıkları ya da ortaya çıkardıkları eserde TKP/ML’nin saklanamaz kültürel (teorik/siyasal) izleri var. Bu eserlerin bir kısmı TKP/ML’nin eleştirisi olsa da, bu böyledir.
İnsanlar belli bir yaşa gelince, “anılarımı kendimle mezara götürmeyip” diyerek yazmaya başlıyorlar. Bir kısmı daha erken yazıyor. Bazıları günlüklerini sonradan yayınlıyor.
Bu yazıda yazılan anılar –sadece birisine- üzerine değineceğim. Gerçeği söylemek gerekirse, anılara hiç girmeye niyetim yoktu. Ve girmeyeceğim. Yazılmasına karşı olduğumdan değil, devrimci mücadeleyi bir anı olarak gelcek kuşaklara iyi bir şekilde aktaramama korkumdandır. Ama, anıları yazıp tarihsel belge olarak varedenleri de her zaman desteklemiş ve desteklerim.
“Anı” yazarlığına en iyi örneklerden biri, 4. Duma’da Bolşevikler adına yer alan A.Y. Badev’in, “Çarlık Dumasında Bolşevikler”1 adlı eseridir. Bu, bugün bile her satırı önemle okunması gereken ve hala güncelliğini koruyan derslerle doludur.
Ancak, bu, her anı yazarının doğru şeyleri yazdığı ve gelecek kuşaklara eğitici-öğretici birikimler bıraktığı anlamına da gelmemeli. Bir çok anı yazarı, “bende varım” demek için yazıyor. Bunlardan biri de, dizi halinde anılarını kitaplaştıran Erdoğan Şenci. Şenci, ne için varolduğunu kendisi anlatmış. Ancak, bazı anlatımlarına itirazım olacak.
Sayın Şenci, anılarını bir kaç kitapta topladı en sonuncusunun adı “Sürgün”. Beni daha çok bu kitap ilgilendirdiği için, burada değinilen bazı konulara, ben de kendi açımdan değinmek istiyorum.
Böylece sayın Şenci’nin o gün durduğu yerin görüntüsü daha net orataya çıkar diye düşünüyorum.
Ben kendisinin ne yaptığını yazmayacağım. Zaten buna da gerek yok. Çünkü anılarında kendini anlatmış. Ayrıca, beni ilgilendiren yan, onun tüm geçmiş devrimci mücadelesi de değil. Çünkü onunla hiç bir örgütsel ilişkim olmadı. Beni ilgilendiren yan, özellikle son kitabı, “Sürgün”ün son bölümünde anlattığı TKP/ML 3. Konferans ve bu Konferans’ta seçilen 3. MK ile ilgili söyledikleridir.
Sayın Şenci’nin derdi anlaşılıyor: Onun 3. Konferans’la bir hesaplaşması gerekiyordu ve bu hesaplaşmayı 30 yıl sonra, kendine göre yapmış. Neden hesaplaşması gerekiyor, çünkü 3. Konferans ve 3. Mk, bu “değerli” ( bu söylediklerim o günün koşulları için geçerlidir) kadroların gerçek yüzlerini açığa çıkardığı içindir. Diğer siyasal ayrılıklar, eleştiriler ise bu “değerli” kadroların gelinen aşamada, PÜ’liğinin gerektirdiği görevleri yerine getirebilecek devrimci barutlarının bittiğinin üstünü örtmeye yönelik partiyi oyalama ve kandırma çabalarıydı. 30 yıl sonra, bize bitmediğini, kendisine çok haksızlık yapıldığını anlatmaya çalışıyor. Bugün ne yaptığı, benim açımdan tartışma konusu değil. Önemli olan, o gün partinin üyelik görevini yapıp yapmadığıdır. Neler yaptğını, yine kendi anlatımlarıyla “çürümüş” olduğunu kendisi belgelemiştir.
3. Konferansın savunduğu çiziğiyi ya da aldığı kararlar burada eleştiri konusu yapmanın bir anlamı yoktur. Ben bu konudaki bütünsel görüşlerimi “Tarihin Önünde Yürümek” adlı kitabımda ele aldım. Ancak, 3. Konferans’ın nasıl bir süreçte, hangi koşullar içinde yapıldığı gözardı edilir ve örgütün o hale gelmesinde sorumlu olanların bunlardan günahı yok gibi, 30 yıl sonra “temiz anı” yazarlarsa, orada devrimci dürüstlük aramak elbette abesle iştigal olur.
O günün koşullarında bu keskin çizgi sahiplerinin ruh halleri oldukça kötüydü. Parti içinde hiç bir itibarları kalmadığı gibi, kendilerine olan güvenleride kalmamıştı. Hatta 3. Konferans’a katılan Bedi Avcı’nın söylediği gibi, “bu işi bir an önce elimizden alında bizde rahatlıyalım” düşüncesi ve beklentisi içindeydiler. Nitekim öyle oldu. “sol dogmatik” olarak adlandırdıkları delegeler, kendilerininde yetersiz olduklarını çok iyi bilmelerine karşın, gelinen aşamada bu tarihi misyonu yüklenmek zorundaydılar ve öylede yaptılar. Böylece, bizim sevgili çizgici ve çok “değerli” arkadaşlarımızın omuzlarından yükler alınınca bir “güzel oh” çektiler.
3. Konferans öncesi Partinin verdiği ağır kayıpları yok sayıp, ama Türkiye’ye gitmemek için “korunması gereken değerler” bugün karşımıza “temiz anıcı” olarak çıkarsa, bunun üzerine bir kaç söz edilmesi elzem oluyor.
TKP/ML içinde yer alan kamuoyu o süreçleri çok iyi bilir. Zaten sayın Şenci’de biraz anlatmış. Çok “güzel” şeylerde söylemiş. Örneğin, kendisi 3. Konferans delegesi seçildiği halde Konferans Türkiye’de yapılma kararı çıkınca, “ölürüm” diyerek, gitmiyor. Şenci ve diğer gitmeyen delegelerin yerine, başka “doğmatikler” Zeki Uygun ve İbrahim Polat birer parti üyesi ve yedek delege olarak partinin verdiği görevi severek kabul edip görev yerlerine giderler ve orada ölürler. Bu ölülerimiz üzerinede sayın Şenci yazılar yazar. Ve “temiz anı” yazarları bu ölüler üzerinden anılarını yazma olanakları bulurlar. Ancak partinin verdiği görevi kabul edip mücadele alanlarına gidenler “doğmatik” olur. Yurtdışını terk etmeyen, ama PÜ’liğini de terk etmek istemeyenler ise çizgici “marksistler” olurlar. Ve devrimciliğin de böyle olduğu palavrasını yeni kuşaklara öğretmeye çalışırlar.
İlginç olan bir şey daha var; bu tür “anı” yazıcıları, tarihi kendileriyle başlatıp kendileriyle bitiriyor oluşlarıdır. Sayın Şenci’de aynısını yapmış. TKP/ML kendisiyle başlamış ve kendisinin ayrılmasıyla bitmiş(!) Ne taih yazıcılığı ama...!
Menşevik Parti Üyeliği
Parti 1986 yılında 3. Konferans’ını yapacaktı. Bunun için delegeler seçilir. Şenci’de kendini, yurtdışında 3. Konferans için delege olarak önermiş ve seçilmiştir. Buraya kadar her şey normaldir. Delegeler süs için seçilmez, konferansa katılmak için seçilir. Partinin iradesi konferansta ortaya çıkar. İşte, Şenci’nin PÜ görevleriyle ilgili sorunu burada başlar. Parti, konferans’ın (gerilla bölgesinin dayatması sonucu) yapılma yerini Dersim olarak belirler. Sayın şenci, Dersim adını duyunca “bacakları titrer” ve Dersim’e gitmeyi kabul etmez.
Zeki Uygun ve İbrahim Polat partinin verdiği görevi kabul edip gidiyorlarda, Sayın Şenci neden gitmiyor? Çünkü orada yakalanmak var. Ölmek var. İşkence var. Yeniden cezaevine düşmek var. Var da var!
Sayın Şenci böylece, Ali Uçar olayından sonra bir kere daha yırtarak dört ayak üstü düşer. Ne de olsa, o süreçte (1987) Türkiye’de devrimcilik yapmak ateşten gömlek giymektir. Burjuvaziye karşı mücadele etmek ateşten gömelek giymek değil midir?
Parti üyeliğinin birinci şartı, partinin verdiği görevleri kayıtsız şartsız yerine getirmektir. Bu TKP/ML’nin Tüzüğü’nde yer alır. (Ve bu tüm komünist partiler için evrenseldir. RSDİP’nin Bolşevik ve Menşevik diye ikiye ayrılmasına neden olan esas ayrım noktasından biri de bu tüzük maddesidir.)
Partinin verdiği görevleri yerine getirmeyenlerin parti üyeliği otomatikman düşer. Sayın Şenci, bir parti üyesi, delege ve herşeyden önce o dönemler atamayla getirilen bir MK (Merkez Komitesi) üyesi. Yani sonuçta örgütün birinci derecede sorumlulardan birisi. Önderlikte yer alıyor. “Değerli” MK üyesi, o süreçte, Türkiye’ye gidecek kadar “aptal” ve “ahmak” değil ya, başkaları gitsin! Ama, kendi MK üyeliği de dahil parti üyeliği apoletini taşımayı da elden bırakmıyor. Yani mevkisi elinden alınmasın. Ama, partinin görevlerini yerine getirecek aptallar gitsin! Demek istediği bu. Yaptığı eylem tamda buna uygun düşüyor.
O, üstelik Kaypakkayacı(!) Oysa, Kazım Çelik, Parti’nin Genel Sekreter’i ve Gerilla bölgesinde. Yine Hayrettin Bakış MK üyesi ve Gerilla Bölgesinde. İkisi de, Şenci’nin MK üyeliği sırasında şehit düştü. Onlar parti üyesi ve MK üyeleri değil miydi? Oysa onlarla aynı organda ve aynı haklara sahip, ama kendine ayrıcalık tanınmasını istiyor! Diyor ki (ve elbette o dönemde yurtdışında olupta Türkiye’ye gitmemek için “değerli” olduklarını söyleyenlerin hepsi); “oraya gidip düşmanın kucağına düşmek istemem.” Bunu söyleyen birisi, dürüstse öncelikle MK ve PÜ’liğini bırakır. Şenci’nin Kazım ve Hayrettin’den üstün yanın neydi? Kitabın son sayfalarına resimlerini koyduğu, Zeki Uygun, Ünal Küçükbayrak, İbrahim Polat, M. Kemal Yılmaz, Hüseyin Tosun, Rıza Sökmen ve daha nicelerinden üstün yanı neydi? “Bunlardan hangisi kadar partiye bir katkısı oldu” diye sormanın hiç bir sakıncası yoktur.
Parti MK’nin görevleri çok açıktır. Örgütü yönetmek. Örgüt içindeki sorunları çözmek. Sayın Şenci ise bir MK üyesi olarak örgüt içindeki sorunları çözmek bir yana, örgüte kendisi sorun çıkarıyor. Nasıl mı? İstekli olarak delege seçiliyor, ama delegelik görevini yerine getirmiyor. Konferans yerini beğenmiyor. Bir delege haklı gerekçeleri olmadan konferans yerine gitmiyorsa, delegeliği otamatik olarak düşer. Sayın Şenci’nin gitmeme gerekçesi ne? Konferans yerinin Dersim olması.
Delegeleğin yanı sıra bu bay aynı zamanda MK üyesi. Örgüt, 12 Eylül süreci içinde çok ağır kayıplar vermiş ve ciddi olarak bir bunalım geçirmektedir. Örgütü bunalımdan çıkarma görevi birinci derecede kimin, elbette MK’nindir. Ancak, Sayın Şenci ne MK üyeliğinin getirdiği görevleri yapıyor ne de PÜ’liğinin zorunlu koştuğu görevleri yerine getiriyor. Ama, üyelikleri de kimseye vermiyor. Üyelik görevlerini yerine getirmeyenlerin üyelik hakları da olamaz. Biri varsa diğeri de vardır. Biri yoksa diğeri de yoktur. Menşevik ve siyasette daldan dala atlayan Şenci, menşevik PÜ kriterinde diretiyor. Partinin görevlerini yapmayacaksın, ama PÜ olarak bütün haklara sahip olacaksın? Burjuva partilerinde dahi bu yoktur. Sayın Şenci ve benzerleri PÜ olarak kalalım, ve onun tüm haklarından yararlanalım, ama Parti Üyeliği’nin zorunlu kıldığı görevlerden ise azade olalım! İleri sempatizanlar ve hatta sempatizanlar partinin verdiği görevleri severek yerine getirecek, ve bu esnada ya ölecekler, şansları varsa cezaevlerine düşecekler, ama bu baylar PÜ’liğinin olmazsa olmaz birinci şartı olan partinin verdiği görevleri yerine getirmeyi kabul etmeyecek! Varsa öyle bir parti gidip öyle bir partiye üye olacaksın. Tüzük hükümleri net olan bir partiyi oyalamaya çalışmayacaksın.
Şenci, bir taraftan delege olduğunda diretiyor ve MK üyesi olduğu için konferansa katılma hakkı olduğunu biliyor. Ama, MK üyesi olarak dahi 3. Konferansa katılmakta diretmiyor. Partici ve çizgici birisi, ne olursa olsun delegelik hakkını ve MK üyeliğin verdiği hakları yok saydırmaz. Ancak, bu arkadaşların o zaman Türkiye diye bir dertleri olmadığı için, “fazla diretmeyelim, nasıl olsa yurtdışında kalacağız, en azından üyeliğimizi koruruz” telaşı ve düşüncesi içindeydiler. Ve tamda böylesi bir ruhsal çöküntü içindeydiler. Partiyi de aynı ruh bozukluğun içine itmişlerdi.
Üstlendikleri fonksiyon ile yaptıkları arasında ciddi bir çelişme vardı. Niyetleri ne olursa olsun Türkiye’ye gitmemekti. Partinin ise Türkiye’de acilen üye ve kadrolara gereksinimi vardı. Bu gereksinimi de yakından bilenlerin başında geliyordu.
Şenci, bir çokları gibi, Konferansın güvenlik nedeniyle yurtdışında yapılmasını öneriyor.
3. Konferans için delege seçilen Şenci’ye, o dönemde aynı organda yer alan Oruçoğlu bir soru soruyor;
“... peki parti, mutlaka orada (yani Dersim, YK) katılacaksın derse, tavrın yine aynımı olur?” deyince, Şenci cevap veriyor: “o zaman giderim”2
Ancak, “giderim”e rağmen nedense Şenci gitmiyor, onun ve Hoca’nın yerine Zeki Uygun ve İbrahim Polat gidiyor. Hoca, açıktan gitmeyeceğini belirtiyor ve gitmiyor. Ama Şenci’nin “giderim”i birden gitmeze dönüşüyor ve yerine yedek delegeler gidiyor. Burasının bir açıklaması yok. MK üyesi ve aynı zamanda delege olan Şenci krişi kırıyor. (Aynı Ali Uçar olayında olduğu gibi.) Böylece Hoca3 ve Şenci’nin delegelikleri düşüyor. Ancak, 7 delege ve 2 savaşçının katliamının ardından (bir yıl sonra) konferansın daha güvenli bir yerde yapılması kararı alınınca Şenci’nin MK üyesi olduğu ve bundan kaynaklı dogal (seçme hakkı olmadan) delege olarak gitme hakkı aklına geliyor. Bunda kısmen diretip olumsuz yanıt alınca, diretmekten vazgeçiyor. Tabi, adam “aptal” değil, çizgici ve partici. Onca yaşanan kayıpların arkasından ortalık durulunca aklına MK üyesi olduğu neden gelmesin ki?
Şöyle diyor: “Ama benim, Hoca’dan farklı bir konumum daha vardı. Delegeliğin dışında hala MK üyesi olduğuum için, aynı zamanda doğal delegeydim de. MK 5. Toplantı kararlarında da belirtildiği gibi, konferansa hesap vermem için de olsa katılmam gerekiyordu.”4
Burada da görüldüğü gibi, PÜ haklarından hiç vazgeçmek istemiyor. Ama, PÜ görevlerinden kaçmasını iyi biliyor.
Sayın Şenci ne serden ne de yardan vazgeçiyor. Ne yazık ki PÜ görev ve sorumluluğu ikisini birden taşıyamıyor. Birinden birini seçmek durumundadır bir üye. Görevlerini yapmaya engel herhangi ciddi bir sağlık sorunu yoksa, partinin verdiği görevi yapmak zorundadır. O zaman partinin verdiği görev sırasında ölenlere, yaralananlara, cezaevine düşenlere ne diyeceğiz ya da onlar Partiyi nasıl sorgulayacak? Bunlar, sayın Şenci için önemli değil. Bir kere o, bütün yoldaşlarının yakalandığı ya da takipte olduğu bir dönemde kapağı daha sakin bir yere (yurtdışı) atmış, “burada kalıp mücadeleye devam edeyim” anlayışına sıkı sıkıya sarılmış. Bu sarılmasının yanlış olduğunu söyleyenleri ise “tasfiyecilik” ile suçlamaktanda geri kalmıyor. Ne yaman çelişki!
O dönemde bu vb. çok “değerli kadrolar”ın esas dertleri, 3. Konferas sonrası seçilen 3. MK’nin bunları yurtdışında YDB (Yurtdışı Bürosu) içinde görevlendirip, Türkiye’ye gönderilmemeleriydi. Esas meseleleri buydu. Farklı çizgileri vardı elbette. Ama, bir taraftan “tasfiye edildik” diyeceksin, öte yandan ise Partinin sana verdiği görevleri yerine getirmeyeceksin? O zaman, Parti Üyeliğini dürüstçe bırakacaksın.
“Değerli Kadro” Devrimciliği
Menşevik tarzı parti üyeliği olunca, “değerli kadro”culuğunda olmaması düşünülemez. Sayın Şenci ve onunla birlikte hareket edenlerin, “değer”den anladığı, iş yapmamaktır. İş yapmayan, partinin verdiği görevleri yerine getirmeyen ve bu anlamda devrimci bir üretimde bulunmayan birisinin “değeri” nasıl oluşuyor. Örneğin, Partinin, Türkiye’de verdiği görevi kabul etmediği için üyeliği düşürülen bir “değerli kadro” -Şenci’nin yazdığına göre- 3. MK’ne şunu söylemiş: “Ben, kendim de dahil ettiğim, partinin bazı kadrolarının korunması gerektiğini tekrarlıyorum. Bu konuda disiplin adına yapılacak dayatmalara taviz verecek değilim.”5
Bunu söyleyen kadro İKK’da sık sık “ 500 Dersim 500 Gerilla”6 diye ajitatif yazılar yazardı.
Aynı kadro, yani MK üyesi olduğu dönemde çoğu PÜ’ni yurtdışına topladığı gibi, bir çok sempatizan ve taraftarı da Yunanistan üzerinden Türkiye’ye geçirmişlerdi. Yunanlı yoldaşlar da; “ileri kadroların geçişine yardım ediyoruz” diye seviniyorlarmış. Oysa, çoğunluk sıradan insanlardı. Bir ikisi hariç hiç biri geri dönmedi. MK ve PÜ’leri geri dönmemiş, onlar nasıl dönsün ki?
Kadro ve üyelerin "değerli" ya da "değersizliği" yaptığı görevlerle ilgilidir. Parti üyesi partinin görevlerini yerine getiriyor ve bu konuda partiye hizmet ediyorsa o değerlidir. Ama, bir taraftan PÜ olup öbür yandan ise bunun gereklerini, yerine getirmiyorsa, o değersizdir ve PÜ sıfatıyla bağdaşmaz ve parti içinde de kalamaz. Parti Üyeliği, teori ve pratik bütünlüğü birlikte taşır.
Stalin yoldaş, Menşeviklerin Parti Üyeliği anlayışına karşı, 1905 yılında şunları yazar:
“Fakat bir parti üyesi için, partinin programını, taktiğini ve örgüt ilkesinin sadece kabul etmek yeterli midir? Böyle bir insana proleter ordusunun gerçek önderleri denebilr mi? Elbette ki denemez! Birincisi, dünyada bir parti programını, bir taktiği ve örgütsel görüşleri seve seve “kabul eden”, ama gevezelikten başka bir hünmeri olmayan az geveze bulunmadığını herkes bilir. Böyle bir gevezeyi parti üyesi olarak (yani proleter ordusunun önderi olarak) adlandırmak, partinin kutsal çatısı için bir ayıptır! Ayrıca Partimiz bir felsefi okul ya da dini bir mezhep de değildir! Partimiz bir savaşım partisi değil midir? Eğer bir savaşım partisi ise, o zaman programının, taktiğinin ve örgütsel görüşlerinin platonik olarak kabul edilmesinin partimiz için yeterli olmayacağı, üyesinden kabul edilen görüşlerin kuşkusuz gerçekleştirilmesini de isteyeceği kendiliğinden ortaya çıkmıyor mu? O halde partimizin üyesi olmak bir kimsenin, partimizin programatik, taktik ve örgütsel görüşlerini kabul etmekle yetinmeyerek, bu görüşleri gerçekleştirmeye, uygulamaya koymaya başlaması gerekmektedir.”
Ve stalin devam ediyor:
“ Fakat bir parti üyesi için partinin görüşlerini gerçekleştirmesi ne demektir? Bu görüşleri ne zaman gerçekleştirebilir? Ancak mücadele ettiği, parti ile birlikte proletarya ordusunun önünde yürüdüğü zaman. Tek olarak, ayrı olarak mücadele edilebilir mi? Hayır, edilemez...
“O halde, partinin üyesi olmak için partinin programını, taktiğini ve örgütsel görüşlerini gerçekleştirmek; partinin görüşlerini gerçekleştirmek için bu görüşler uğruna savaşmak; bu görüşler uğruna savaşmak için parti örgütünde çalışmak ve parti ile birlikte hareket etmek gerekiyor. Parti üyeliği için parti örgütlerinden birine girmenin zorunluluğu açıktır.” 7
Bilimsel sosyalizmin ustalarından bu konuda fazla aktarma yapmaya gerek yok. Aslında bunları o zaman Şenci’de biliyordu. Eğer, ona, “parti üyeliği ve görevleri ile ilgili bir yazı yaz” denseydi, kesinlikle, Lenin, Stalin ve Mao’dan buna benzer bir çok alıntı alıp bizleri aydınlatacaktı(!) Ancak, o, kendine menşevizmi bize ise Marksizmi dayatıyor. 3. MK ise, o zaman her kesin Marksizmi-Leninizmi-Maoizmi sahiplenmesi gerektiğinde diretmişti.
Sayın Şenci ve onun gibi düşünen arkadaşlarla partinin yaşadığı çelişme buydu. Düşünce boyutundaki çelişme, PÜ’liklerine son verme gerekçesi hiç bir zaman olmadı. Ama onlar kendilerini bulunmaz hint kumaşı sandıkları için, “tasfiye edildik” demekten başka çareleri yoktu. Ama bu iddialarında kesinlikle ve kesinlikle dürüst değilerdi. Başta da sayın Şenci!
Şenci, parti içi demokrasi sorunundan söz etmesine karşılık, onun anladığı “demokrasi”, tek taraflı demokrasi. Parti üyeliği kartını taşıyacaksın, ama parti üyeliği görevlerini yerine getirmeyeceksin. “Değerli kadro devrimciliği” böyle olsa gerek!
“Değerli kardolar” kendilerini yurt dışında korumaya alınmasını savunurken, örgütün Türkiye’de durumu neydi?
Örgütün nerdeyse, hemen hemen bütün üyeleri yurt dışındaydı. O dönem 20-22 PÜ yurt dışında yaşıyordu. Türkiye’de olan PÜ’lerinin bir kısmı cezaevlerinde, çok az sayıda da Gerilla bölgesinde vardı. Batı’da ise yeni seçilen 3. MK üyeleri dışında hiç bir parti üyesi yoktu. Hatta denebilir ki, 3. MK’ne seçmek için parti üyesi yoktu. Konferans’ta bazı aday üyelerin parti üyeliği onaylanarak MK yedek üyesi seçilebildi.
Yurt dışı ise üye “doluydu”. Ama, ülkede görev yapacak (bir kaç yoldaşın dışında) bir tane üye yoktu. Çünkü hepsi de kendilerini “değerli kadro” sıfatına yükseltmişlerdi. Böylesi bir durumda, Parti’nin tek yapacağı şey, bu “değerli kadroları”, parti üyeliklerini ellerinden alarak kendi değerleri ile baş başa bırkamak olacaktı. Parti’de bunu yaptı. Bunun yanlış olan, “tasfiye” olan yanı neresi? Eğer ortada bir tasfiye varsa, parti görevlerini yerine getirmeyen üyelerin kendi kendilerini tasfiye etmiş olması gerçeği vardır. Sayın Şenci’de kendi kendini tasfiye etmiştir. O kendini, aslında, Ali Uçar olayı zamanında tasfiye etmişti. Bunu bir tek kendisi biliyordu. Biliyordu, ama gerçeği partiden gizliyordu.
Kaygılı Şenci, kaygılarını şöyle açıklıyor:
“Kaygılarımda ne kadar haklı olduğum daha sonraki süreçte iyice açığa çıkmıştı. İçinde en az üç parti üyesinin bulunduğunu söylediği ve tüzük gereği işin kitabına uydurulduğu YDB organı nasıl oluşturulmuştu biliyor musunuz? İki SB üyesi, yanlarına aldığı bir parti üyesi ,ile üç kişiyi tamamlayıp gerisini de kendi ekibinden sempatizanları hemen aday üye yaparak.
“Peki, sizce burada bir art niyet ve grupçuluk yok mu?”8
Elbette burada bir niyet sorunu var. PÜ olupta partinin verdiği görevleri kabul etmeyenlere, onların yurtdışında kalma görevi verilmemiştir. Onların istediği görev, yurtdışında kalmaktı. Ama, Türkiye’ye gitmek isteyenlere görev verilmiştir. Ayrıca, YDB tam teşekküllü bir parti organıydı. MK’nin niyeti; PÜ görevlerini yerine getireceklere görev veriyordu. Ama, Türkiye’ye gitmek istemeyenlere ise görev vermiyordu ve parti tüzüğü hükümleri gereği olarak bunların üyelikleri sırasıyla düşürülmüş. Bundan daha demokratik işleyiş olamaz. Ayrıca o dönemde yurtdışındaki 22 üyeden çoğu parti ile hiç bir ilişki kurmadı. Ne Türkiye’de ne de yurt dışında görev almadılar. Bu tür “naylon” üyelerin varlığı savaşçı bir parti için tehlikelidir. Partiyi çürütmekten başka bir işe yaramazlar. Şenci’de bunlardan birisiydi. Sadece, o, kendini biraz pahalıya “satmak” istemiş. Yazdıklarından bu anlaşılıyor. Hepsi bu! Ayrıca, bu “değerli” üyelerin çoğu hakkında, Şenci’nin de içinde yer aldığı 2. MK’nin görüşü, olumsuzdu ve üyeliklerini yerine “getiremezler” şeklindeydi. MK üyelerinin bazıları Şenci içinde bu yönlü düşünceleri vardı.
Ama, Şenci;
“Gayet iyiyim ve partinin sayılı kadrolarından biriyim”9 diye değerlendirmeye devam ediyordu. Daha sonra, “iyi kadrolara” parti üyeliği görevleri hatırlatılınca, söz konusu “iyi kadrolar” menşevizmin kötü atlarına binip gittiler.
Şenci ve kendisi gibi düşünenler “iyi niyetli”, ama partinin bir an önce kendini toparlaması ve mücadeleyi yükseltmesi için üyelerine görev vermek istemesi “art niyetli” ve “grupçu” oluyor. Ancak, bu “iyi kadrolar” sonra hep birlikte gidip ayrı bir örgüt kurunca nedense “grupçu” olmuyorlar. Şenci'nin menşevik hayal dünyası, ancak bu kadarını kapsayabiliyor.
Şenci, devrimci siyasete batakçı tüccar mantığıyla baktığı için, devrimci normları revize etmeye yönelmiştir. Bu nedenle de, “anıları”nda da tüccar mantığının doğruluğunu ispatlamaya çalışmıştır.
Devamı: Mücadeleyi Bırakmak İçin Örgüt Kurmak
Yusuf Köse
Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.
http://yusuf-kose.blogspot.com/
Son Haberler
Sayfalar
Onun Işıklı yolunda yürümeye devam ediyoruz
Emekçiler yoldaşlar,
İbrahim Kaypakkaya yoldaş bundan tam 42 yıl önce Kemalist faşist diktatörlükçe Diyarbakır hapishanesinde katledildi. Genç bir komünist olarak yoldaş Kaypakkaya’nın TKP/ML’nin kurucusu ve ideolojik önderi olduğunu bilen faşist diktatörlük onu katletmekle fikirlerini ve kurduğu partinin de yok olacağını sanıyordu. Ancak düşman aldanmıştı, evet, Komünist önderin katledilmesi partimiz açısından büyük bir kayıptı, ancak onun takipçileri ve savunucuları 43 yıldır onun ışıklı yolunda yürümeye devam ediyorlar.
Kürtlerde 'Türkiyelilik' :Çetin Çeko
İttihat ve Terakki’den günümüze gelen Türkiyeli ve Türkiyelilik kavramlarının esası, Kürt, Ermeni, Süryani, Rum ve Çerkes halklarının egemen Türk ulusuyla eşit hak ve sorumluluklara sahip olmasından ziyade, T.C’nin toprak bütünlüğünü korumaya yönelik bir söylemdir.
Kürt aydınları ve siyasetçileri “Türkiyeli, Türkiyelilik” kavramlarını, 1960’ların ilk yarısından itibaren “Şark, Doğu meselesi” olarak ifade ettikleri Kürt sorununu tanımlarken kullanmaya başladılar. Bu kavramları kullanan aydın ve siyasetçiler sağ muhafazakâr kesimden gelenlerdi.
Kaypakkaya,16 Mayıs 2015 tarihinde Ludwigshafen`de anılacak
Özgür Gelecek Dergisi Avrupa Temsilciliğinin 18 Mayıs Gece Tertip Komitesiyle Yaptığı Röportaj;
ÖG: Bu yıl yapılacak Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya yoldaşı anma gecesi hakkında genel bilgi verir misiniz?
PARİS KATLİAMI, “BARIŞ SÜRECİ” VE HESAPLAŞMA[1]
“Ağır bir zırh taşıyarak ilerliyor zaman.”[2]
DİHA: Kadınlar Sakine Cansız’ın devrimci kişiliğini kendilerine öncü bir kadro olarak kabul ettiklerini ifade ediyorlar. Cansız elde ettiği başarı ve mücadele ile tüm dünya kadınlarının özgürlüğü için çalışmalarda hiç yorulmaksızın devam etmiştir. Cansız’ın mücadelesi azmi ve direnişi Türkiye ve Kürdistan’da yaşayan kadınlara nasıl bir katkı sağlamıştır? Ve sizce kadınlar, kadın örgütleri Cansız’ın mücadelesini nasıl görmekteler?
Özgür Gelecek’i Susturamazsınız; Çünkü Gerçekler Devrimcidir!
T.C devletinin devrimci, demokrat ve muhalif kesimlere yönelik baskıları artarak devam ediyor.
Şimdilerde çokça konuşulan ve esas hedefi devrimci, demokrat, yurtsever güçler olan “iç güvenlik“ tartışması ile yeni bir saldırı ve baskı politikası devreye giriyor.
Gerek yasaları gerek farklı baskı mekanizmaları ile muhalif kesimi sindirmek isteyen TC, sadece yasaları ile değil “ajanlaştırma, işbirliği” vb yöntemlere de başvurmakta.
TC’nin daima hedefinde olan devrimci basında elbette bundan “nasibini” almaktadır.
1978 Yılının Şubat Ayında Gerçekleştirilen TKP/ML 1ci Konferansı TKP/ML Tarihinde çığır açmıştı
1976 yılında partimizde yaşanan tasfiyecilik zamansız ve kısır bir ayrılığa yol açtı. Koordinasyon Komitesini oluşturan kadroların hemen hemen hepsi tasfiyeci ve darbeci tarafta yerlerini aldılar. Sağlıklı, planlı bir tartışma yürütülemedi. Parti kadrolarının ezici çoğunluğu bilimsel tartışmalar yürütemeden tercihler yapmaya zorlandı. Birbirimizi iyi anlamadan, ne söylediğimize bakılmadan partiden kopuşlar yaşandı. Darbeci yönetim parti kadrolarının ezici çoğunluğunu etkiledi. Birçok bölgede partimiz ağır tahribatlar aldı.
Odatv İLE VURULMAK
Ve Kürdün kirik kaburgasi Mehmet metiner’le Irfan Dündarin kirlettigi havayi solumak
Odatv makalelerimi yayımladığı için müdavim Türk okurlarının çok sert hücumlarına uğruyor. "Bu bölücü PKK' lıya yer vermek Odatv' ye mi kaldı? Böyle devam ederse Odatv ile ilişkimizi gözden geçiririz,"diye tehdit ediyorlar.
Bazı Kürtler de bana saldırıyor Odatv'de makalelerim yayımlandığı için.
Bu iki taraflı hücum uzun zamandır yoğun olarak sürüyor. Ancak ne Odatv benim yazılarıma kapılarını kapattı, ne de ben yazılarımı Odatv'ye göndermekten vazgeçtim.
Faşizm Bundan Başka Bir Şey Değil ki..
Son aylarda bazı köşe yazarları, tv’lerde boy gösteren kimi ‘aydın, yazar, çizer, tarihçi ve siyaset bilimcisi’ dünün Başbakanı, günün Cumhurbaşkanı ve partisi AKP’nin, anti-demokratik bir gidişe doğru imza attıklarını anlatmaya başladılar.
Nuh'un vurulduğu yerde...Semra Çelebi
Orası benim mahallem. Doğduğum, büyüdüğüm, sokaklarını adım adım bildiğim, 35 yıllık değişimine bilfiil tanık olduğum.
Bir fotoğraf var aklımda. Henüz Yeldeğirmeni'nin tarihi köşkleri "yanıp" kül olmamış, yerlerine müteahhitlerin deniz kumundan yaptığı kağıt binalar yükselmemiş. Üç katlı, küçük bedenimden geniş duvarları, kocaman balkonu, bostana çevirdiğimiz bahçesi olan taş bir evde oturuyoruz; Kürtler çoğunlukta, sonra Yahudi bir aile, Ermeni bir teyze ve bir de Türk olduğunu bildiğimiz Ferdan Teyze ile Ethem Amca...
TC, Kürdistan ve Kürtleri silahsızlandırmak istiyor!...-Dursun Ali Küçük
1-Kürdistan Federasyonu ve Batı Kürdistan’a vurdular, olmadı...
Patron TC; IŞİD ve Arap sömürgeciliğini dirilterek ve öne sürerek Kürdistan federasyonunu yıkmak istedi. Musul ve Kerkükü almak ve Kürdistan federasyonun gücünü oldukça etkisizleştirmek ve yıkmak için tabii ki bunlar yapıldı.
Bunu unutmayacağız.
Hasta iken tutsak olmak!
AKP hükümeti ve yargısının düşman hukuku nedeniyle hasta tutsaklar sorunu hala gündemdeki yerini korumaya devam ediyor. Hemen hemen her gün yapılan basın açıklamaları, HDP milletvekillerince meclise soru önergelerinin verilmesi, konunun özgür basın tarafından her gün haber yapılması ve bir bir hastaların zindandaki tükenişleri dahi hasta tutsakların dünya tarafından görülmesi ve bırakılmalarına yetmiyor.