DERYA’YA… Mesil DEMİRALP
Bazı insanlar hayatımızdan öylece çekip giderler, bazılarıysa geçip giderken hayatlarımıza dokunur dokunuşlarıyla iz bırakır, zenginleştirir bizi…. Özgür yarınlara dair umudumuzu büyütür. Derya işte bu iz bırakan, bıraktığı izle zenginleştiren insanlardandı
Onu 2003 yılında tutuklu bulunduğum Bingöl zindanından tedavi için götürüldüğüm Bakırköy zindanında tanıdım onu. Ring aracı ile yaptığım iki günlük bir yolculuğun ardından bileklerimde kelepçe izleri, yüreğimde yeni dostlar, yoldaşlar görecek olmanın heyecanıyla aramalardan, kapılardan yorgunluğumu unutarak geçmiş ve sonunda farklı yapılardan onlarca kadın tutsağın olduğu bölüme varmıştım. Parmaklıklı kapının önünde gardiyanın beceriksizce kapıyı açmasını beklerken, kapının öte yanında önceden tanıdığım ve tanımadığım yüzler birikiyor. Kapının açılmasını beklemeden ellerini uzatıp sabırsızca merhabalaşıyor, yoğunlaşan seslerle beraber koğuşlardan koridorlara çıkanlar artıyor. Kapı nihayet açılıp yanlarına geçtiğimde sarılıyoruz birbirimize. Tanımadıklarım uzanırken kendilerini tanıtıyor, farklı kurumlardan olanlar isimleriyle beraber örgütlerini de ekliyor.
Ağır ağır ilerliyoruz kendi örgütümden arkadaşlar önünden geçtiğimiz koğuşlarda hangi örgütlerin kaldığını söylüyorlar, kendi koğuşumuza yaklaşırken bitişikteki koğuştan gülen yüzü, bukleli saçlarıyla biri çıkıyor; “Hoş geldin, geçmiş olsun, ben Derya” diyor, yanımdaki arkadaşım “Derya heval” diye ekliyor. Memnun olduğumu belirtiyorum. Derya “yorgunsun dinlen, daha buradasın, konuşuruz” diyor. Tedaviye gelenlerin hemen dönemeyeceğini bilenlerin tecrübesiyle. Sesinde, yüzünde samimi, coşkun bir tını var, sımsıcak sarıyor insanı. Hemen yanımdaki arkadaşıma dönüyor bakışları Derya’nın ve “kapıda, aramalarda bir sorun, sıkıntı olmuş mu, yapılacak bir şey ya da bir ihtiyaç var mı?” diye soruyor. Hemen anlıyorum uygulamalara karşı devrimci dayanışma olduğunu. Arkadaşım Derya ile konuşurken diğer arkadaşlarım beni koğuşumuza götürüyor. “Derya Partizan dostların temsilcisi mi?” diye soruyorum arkadaşlara “öyle de denebilir, Derya buradaki tek. Arkadaş yan koğuşta başka örgütten arkadaşlarla birlikte kalıyor” diyorlar. O an bu cevap beni etkiliyor, tek başına olsa da kendi örgütsel temsilini, duyarlılığını böyle belirgin ve güvenle taşıması… Yeni duruma adapte olmaya çalışan zihnim daha sonra ele almak üzere bir tarafa itiyor bu bilgiyi… Önceden tanıdığım arkadaşların özlemi, aradan geçen yıllara dair soruları, yeni tanıştığım arkadaşlarımınsa tanıma merakı ve yolculuğun ardından ihtiyaçları karşılama, dinlendirme telaşı birbirine karışıyor. Bir-iki hafta sürmesi beklenen konukluğum üç aya uzuyor.
Bir–iki günlük dinlenme, tanışma vs derken uzun volta ve eşlik eden uzun sohbetler başlıyor. Voltada ısınan sohbetler koğuşlar da çay eşliğinde demleniyor. Birbirimize alıştıkça ilk karşılaşmada Derya’nın bıraktığı izlenim zihnimin odalarından çıkıyor yeniden ve ben anlamlandırmak için gözlemlemeye, tanımaya çalışıyorum. İşte böyle başlıyor Derya can ile tanışmamız… Sonra başta zindanda yolumuz kesişse de asıl onu tanımam 2003’teki Bakırköy zindan sürecidir.
Derya o zamanlar zindanda eski sayılmazdı. Ama disiplinli yaşamı, iradeli duruşuyla etkilemişti beni. Kendi örgütünden başka yoldaşları yoktu o zindanda ama, Derya dostluklar büyüten biriydi. Ve ayrılıkların ya da birlikteliklerin fiziki bir olgu olmadığının bilinciyle yaşayan biriydi. Durmadan okur ve yazar, araştırırdı. Yoldaşlarından, halkından ayrı düşürülmüştü ama o fiziki ayrılığı aşmış yüreğinde yaşıyordu ayrı düştüklerini. Mektuplarla yoldaşlarına doğru yol almak üzere oturduğunda yüreğindeki coşkun, sevgi sevinç yüzüne yansırdı. Ne zaman yüzünün o ifadesini yakalasam “Derya yine ne oldu?” derdim ve o an sanki yazıştığı yoldaşı yanındaymış da bizi tanıştırıyormuş gibi hissettiren ifadesiyle “genç yoldaşımıza bir anımızı anlatıyordum” ya da “yoldaşım bir şey sormuşta onu cevaplıyordum” derdi. Aynı şekilde üzüntüsü, öfkesi de yansırdı. Yazarken sıkıntılı, öfkeli bir ifade belirirdi yüzünde. Bir sıkıntı olabilir düşüncesiyle, biraz da o sıkıntıyı dağıtmak adına “Derya mektup mu yazıyorsun, yazdığın kişiyi dövmeye mi gidiyorsun?” diye takılırdım. “Yok, heval zindan uygulamaları canımızı sıkıyor, F tiplerde yoldaşlarımı arama adı altında soymak istemişler, yoldaşlar direnmiş ama kötü darp etmişler yoldaşları” derdi.
Ve o an Derya bir yanıyla düşmana kin kusarken, öfke kusarken, öteki yanıyla yoldaşlarının yarasına dokunuyor, sağaltıyormuş gibi hissettirirdi. Gözünüzde bir çatışma anı canlandırın; bir yandan savaşan, bir yandan yaralılara koşan, çatışma ortasındaki bir insan nasılsa Derya öyleydi. Zindan onun için yeni bir mücadele cephesiydi. Ve o bulduğu her yolla mücadele ediyor, kendini mektupları ziyaretlerle dostlarına, yoldaşlarına halkına ulaştırıyor. Yüreğinin devrim ateşini, mücadele ateşini paylaşıyor. Sadece öğreten, anlatan değil, açlıkla öğrenme isteği çabası olan, dinleyen biriydi. Sabırla dinginlikle okur ve sohbet ederdi.
Ayaklarında şişmelere neden olan rahatsızlıklar vardı ve bu onun uzun süre ayakta kalmasını engellerdi. Derya kendini her durumda üretmeyi bilirdi. Ne zaman ayaklarındaki şişmeler artsa da bu durumla dalga geçer, Kızılderelilerden ödünç adlarla “bugün oturan boğa modundayım” ya da “düşünen kartal” der gülerdi. Ama rahatsızlık asla moral bozukluğuna yol açmazdı. Gerillaya gittiğini duyduğumda şaşırmamıştım ama ayaklarındaki sorun aklıma gelmiş, ardından da hemen Derya’nın “doktorlar çözemedi bu mereti ama ben biliyorum dağlar her derde deva” deyişi aklıma gelmişti.
Derya’ya dair çok şey söylendi, kuşkusuz daha çok şey söylenebilir. Zira Derya öylece geçip gidenlerden değildi. Ama Derya’da beni asıl etkileyen şey o ilk günkü karşılaşmadan itibaren gözlemlediğim örgütlülük düzeyi oldu. Çoğu zaman bir örgüte üye olmakla, örgütlü olmak eş anlamlı ele alınır. Ama bir bireyi asıl örgütlü diye tanımlamamızı sağlayacak şey, o bireyin kendi iç örgütlülüğünü sağlama düzeyidir. Birey olarak kendi duygu ve düşüncelerini örgütleyememiş, bu temelde zamanını, yaşamının disipline edememiş, birey örgütlü bir yapının içinde yer alsa dahi güçlü, fark yaratan bir varlık gösteremez.
Aksi durumda ise, örgütlü bireyin iradeli katılımı söz konusu olur ki, bu da dahil olduğu devrimci yapıda gerçekten fark yaratan, rastgelelikten uzak, devrimci sorumlulukları taşıyabilen bir duruşu açığa çıkarır, tek başınayken de inandığı tüm değerleri şahsında temsil edebilir. İşte Derya, o zindanda tek başınayken bile gerek farklı yapılar içinde, kendi örgütünün temsilini yapabilme düzeyiyle gerek, zamanı, yaşamını planlama, disipline etme düzeyiyle, gerek halka yoldaşlarına, ulaşma düzeyi ve çabasıyla olsun, gerekse de bulunduğu yerde insanlarla ilişki düzeyi olsun… Her anlamda örgütlü bir duruşun sahibi oluşuyla etkilemişti beni.
Bir kadın olarak örgütlü olmanın farkındalığını yaşıyordu. O zamanlar “hata yapma korkusu” ya da “arayış, gelişme sancısı” diye düşündüğüm ama tam adını koyamadığım gözlemlerim vardı Derya’ya dair. Konuşamadık öyle kaldı. Beşler’e dair yazılan kitapta Derya’ya dair bölümü okurken Bakırköy’deki gözlemlerim anlam buldu. Zira anladım ki Derya canda her devrimci gibi kendiyle verdiği savaşlardan çıkmıştır. Bir devrimciyi güçlü kılan kendiyle, kendindeki sistem etkileriyle savaşma cesareti gösterebilmesidir. Derya cesur bir savaşçıydı, cesur bir kadındı. Ona anlattığım gerilla anılarımı merakla, can kulağıyla dinlerdi. Onunla Kürdistan dağlarında bir gün yeniden buluşmayı düşlerdik, ama olmadı.
Yine de Beşler’e dair kitaptan Derya’nın o dağları yaşamış olmasına, orada Hevallerimle geliştirdikleri dostluklara satırlar boyu tanıklık ettim. Gerek Derya’nın gerek, onunla birlikte ölümsüzleşen canların birer devrimci kadın olarak yakaladıkları örgütlülük düzeyi, özgürlük düzeyiyle bir kadın olarak gurur duydum. Bugün toplumda kadının karşı karşıya kaldıklarını, emekçilerin, ezilenlerin maruz kaldıklarını düşündüğümüzde, buna sessiz kalmayıp, özgürlüklerden yana tavır alan, bu temelde gerçekleşen her yolculuk çok değerlidir, anlamlıdır. Ama bu tavra sahip olan kadın ise bu çok daha anlamlıdır. Beşler de tavırsız kalmayan, kendilerine dayatılanı kader olarak kabul etmeyip, yola düşenlerdendiler. Kendi yaşam deneyimlerinden, topluma dayatılan her türlü ölümden dirim yaratan, diriliş yaratan kadınlardı.
Erkek egemen dünyada kadına alan açan her adım, kadın mücadele tarihinin mirasıdır, deneyim ve birikimidir. Dünden bugüne birikimlerin zenginleştiriciliyle yürüdük, yürüyoruz. Rosalardan Saralara, Beşlere… Bu miras hep büyüdü ve bütün bu kadınlar şahsında devrimciliğin, halkların kardeşliğinin, erkekle yoldaş olmanın, yan yana yürümenin anlamına varmak mümkün. Kendilerinden öncekilerin yolunda yürümeyi, İboların, Denizlerin, Mazlum-Kemallerin mirasını da devralarak yürümeyi bildiler. Mücadelede öncülük ederken kimsenin arkasında, önünde yürümeyi değil, yan yana, omuz omuza mücadele etmenin yüceliğine inandılar, inandıkları gibi tevazuuyla yaşadılar.
Zamansız erken gidişleriyle hem büyük acı, hem de büyük sorumluluk yüklediler hepimize. Ama o sorumluluklarda, acıyla da baş etmenin yolunu gösteren duruşlarını kılavuz bırakarak gittiler. Anılarını, deneyimlerini kılavuz edineceğimizi belirtiyor Beşler şahsında tüm devrim şehitlerini saygıyla, minnetle anıyor, anıları önünde saygıyla eğiliyorum.
Devrimci selam ve saygılarımla… (Mesil DEMİRALP)
Son Haberler
Sayfalar
KESSAB ( GÜZEL EV ) SALDIRISI, 1915'İN DEVAMIDIR !
Suriye'de savaş bütün vahşeti ile devam ediyor.İktidarda bulunan Esad güçleri ile,muhalif güçler arasında,savaşın bilançosu her geçen gün daha da artmaktadır.Türkiye,Ürdün,Lübnan ve Avrupa ülkelerine göç eden Suriye'lilerin sayısı artık milyonları geçmiştir.Mülteci olabilmek için yollarda ölüm haberleri günlük haberlerin artık olağan bir parçası haline geldi.Ölü,sakat,yaralı kalanlar ile evsiz ve hastalıktan ölüm eşiğinde bekleyen Suriye halkının acısı her geçen gün artmakta ve na zaman sona ereceği belli değildir.
Yerel Seçimlerden Kaos Çıktı
Seçimleri herkes kendi sınıfsal penceresinde değerlendirmeye devam ediyor ve edecektir. Bazıları bu seçimlerden büyük anlamlar yükledikleri için, büyük beklentiler içine girdiler ve sonuçlar ortaya çıktığında hayal kırıklıkları yaşadılar. Ayrıca, seçimlerin sonuçları seçim öncesinden belliydi. AKP % 40’ın altına düşmeyecekti. Bütün veriler ve kamuoyu yoklamaları bu doğrultudaydı. AKP ve Erdoğan’da bunu bildiği için rahat davranıyordu.
Saflar çoktan seçildi,kazanan sokaklar ve alanlar olacak!
Başta AKP olmak üzere birçok çevre tarafından “milat” (Tayyip, 25.03.14) olarak gösterilen, yerelden öte “genel” anlamı yüklenen 30 Mart seçimleri; yakın dönemde hemen her tarafça girişilen tahkimatın son durumunu yansıtan verileriyle geride kalmış, üçlü sandık sürecinin ilk aşaması tamamlanmıştır. 30 Mart bir milat değildir ama üreteceği sonuçlardan kaynaklı, kritik bir viraj olma niteliğiyle, kayda değer etkilerde bulunacaktır.
Hırsızlar Kazanınca Demokrasi Kayıpta
Demokratik bir ortamda en doğal hak olan seçme ve seçilme hakkını kullanmak isteyen, yani demokratik, laik, hukuk ve adalet kurallarının uygulandığı, toplumsal barışın sağlandığı, eşitlikçi, özgürlükçü, sosyal bir devlet ve yönetim arzu eden insanlar, ne yazık ki, bir kez daha hırsızlar karşısında yenilgiye uğradı.
Türkiye' de Seçimleri Proletarya Köylü Kazandı.
İster seçim kağıdında gözükelim isterse de gözükmeyelim.
En çok parti katılımlı bir seçim yaşadık.
Lakin ki .....
Gönül isterdi ki oklar karşısında tüfekler zafer kazanmasın.
Selam olsun neo liberal politikalarla ortaya çıkan proletarya köylüye.
Selam olsun neo liberal politikaların üretimi içerisinde yaşarken yeniden sanayi ve statükocu üretimin proletarya köylüsü olabilme özlemi çekenlere.
Selam olsun neo liberal politikaların içerisinde yaşayan proletarya köylünün zaferine.
Selam olsun.....
Evet bir seçim daha bitti.
Halkın Günlüğünde Malumun İlanı
Darısı şimdi olmasa da gelecekte herkesin başına.
Bir kez daha Dadaistçe yazmak.
Ortak yaşamlardır hayatı değiştirecek olan.
Nasıl yaşıyorsan öyle .......
Nefes al, nefes ver. Nefes al, nefes ver.
1 ) Bu memlekette yönetenlerin yönetememe hakları olamaz ( mı ) yahu ?
Türkiye işçi sınıfının güncel hâli
“Senden yana olanların da, sana karşı olanların da; bir değeri yok seni anlamadıkça.”[2]
31 Ocak 2014’de Paris’te gözlerini kapatan sürgündaşım ve yoldaşım devrimci sendikacı Mehmet Ertürk’ün[3] anısı önünde saygıyla eğilerek, Türkiye bağlamında işçi sınıfının -güncel- hâline değineceğim konuşmama, İsveçli yönetmen Ingard Bergman’ın, “Dünyayı bir tek utanç kurtarabilir,” saptamasına katılmadığımı belirterek başlamak istiyorum.
Katiller aramızda
AKP, sözde demokratikleşme paketi kapsamında tüm KATİLLERİ serbest bıraktı.Hepsi aramızda '' kahraman ''lar gibi dolaşıyorlar.İlkin Pir Sultan Abdal Şenlikleri için ,1 Temmuz 1993 yılında Sivas Madımak otelinde aralarında yazar,aydın,sanatçı 34 canı yakarak hunharca öldüren radikal islamcı örgütler,yapılan göstermelik yargılamalardan sonra hepsi serbest kaldı.İleri gelenleri,esas suçlular ise AKP tarafından,yakalanıp adalete teslim etme bir yana korunuyor.Bulun- dukları ülkelerden getirilerek '' adalete '' teslim edilmedi.
Sevgili yoldaşımız ERHAN GENCER`İ KAYBETTİK !
Kaypakkaya geleneğine emek –alınteri ve ömrünü verenlerden vede verdiği emeğin karşılığını dolu dolu alanlardan biri olma şansına sahipti ERHAN GENÇER. Her komüniste devrimciye nasip olmaz dolu dolu yaşamak. Erhan yoldaş bununla gururlanmalı, aramızdan ayrıldığında gözü arkada kalmayanlarımızdan biri olma şansına sahip oldu…
Sürüklenme (Ergün Arslan'in elestiri ve felsefe yöntemi)
Marksist bilim bize, bilimsel yöntemlerin en sonunda insan ilişkileri içinde geçerli olduğu tanıtladı. Bu bilimsel yöntem –Diyalektik Materyalizm- insanlık tarihine uygulanınca, onunda yasalarını netlikle açığa çıkardı. Bu netliği sağlayan şey ise toplumların-ilkel, köleci, feodal, burjuva olarak- üretici güçlerinin gelişmesi düzeyidir. Marksizm’de bu üretici güçlerin ürünüdür.
Çorbacılar ve halk kahramanı Hristo Botew
Dünyada hainleri en çok olan halklardan biri de herhalde Kürtlerdir. Asırlardır süren sömürgeci cendere bu işbirlikçi hainlerin yardım ve desteği ile ayakta durmaktadır. Onlar olmasa Kürtler çoktan özgürlüklerine kavuşmuş olurlardı. Bu ajanlaşmış işbirlikçiler önlerine konulan çanaklarda beslenmenin karşılığında ruhlarını sattıkları gibi halkı da satmaktadırlar. İdrisi Bitlisi, Diyap Ağa, Meço ve Rayber gibi isimler tarihin ünlü Kürt işbirlikçilerinin başında gelirler. Günümüzde de her il ve ilçede sayılamayacak kadar ajanlaşmış Kürt işbirlikçisi vardır.