Cumhurbaşkanlığı seçimleri, yönelimimiz ve Demirtaş’ın adaylığı
Cumhurbaşkanlığı seçimlerine günler kala, mitingler, konuşmalar ve adayların vizyon-perspektif açıklamaları ile birlikte, adayların niteliğine, hedeflerine ve çalışmalarının mahiyetine dair tartışmalar gündemin büyük bölümünü kaplamış haldedir. Tartışmanın bu hacmi ve adayların niteliği ile seçimlerin ilerlediği ana eksen, bizler açısından da derinleştirilmesi gereken bir noktaya tekabül etmekte, ek olarak Cumhurbaşkanlığı seçimlerine dair yönelimimiz çerçevesinde belirlediğimiz boykot politikasına ruh veren belirli çizgilerin daha da kalınlaştırılarak belirginleştirilmesi-açılması gerekmektedir.
Bu çerçeve içerisinde, sistem partilerinin adayları olan ve özü itibari ile de “aynı çizginin farklı kulvarlardan” üretilmesi dışında siyasal fonksiyon edinemeyen Tayyip Erdoğan’ın ve Ekmeleddin İhsanoğlu’nun mahiyeti birçok muhalif kesim ve ilerici kamuoyu tarafından bilinmektedir. Ancak, özellikle bazı devrimci-demokrat kurum ve kuruluşların, çeşitli muhalif kesimlerin ve bizim de parçası olduğumuz HDK’nın da desteklediği Selahattin Demirtaş’ın adaylığı ile ilgili olan kısım, yazı çerçevesinde üzerinde duracağımız kısımdır.
Zira boykot politikası ve bu çerçevede sandığa gitmeme çağrısı, objektif olarak Selahattin Demirtaş’ı da kapsamaktadır. 90 yıllık faşist TC tarihindeki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin tek demokrat adayı olan Demirtaş’ın da aday olduğu bir seçimde, neden boykot çağrısı yaptığımız, neyi ve kimleri boykot ettiğimiz ve temel ajitasyon-propaganda çalışmalarımızla kitlelere giderken bu meseledeki yaklaşımımızın ana hatlarını belirginleştirmemiz elzem bir ihtiyaçtır.
Cumhurbaşkanlığının siyasal pozisyonu
Burada ilk olarak açmamız gereken nokta, Cumhurbaşkanlığının nesnel durumu ve misyonu ile birlikte anayasada tariflenen şekli ile alakalıdır. Zira ülkemiz özgülünde Cumhurbaşkanlığı, özellikle 12 Eylül Anayasası ile de birlikte, çerçevesi daraltılan ve yasama sürecinde daha tali pozisyona itilen bir siyasal erk halindedir. Bu hal ile hareket alanının darlığına ek olarak devletin ve onun ordusunun başı olması da bu irite edici pozisyonu perçinlemektedir.
Devrimciler, komünistler açısından belirleyici olan parametre ise, bir yerin-pozisyonun demokratik muhalefetin üretilip üretilemeyeceği yönündedir. Geçtiğimiz genel seçimlerde HDP-BDP adaylarını desteklerken bu nokta temel parametrelerimizden birisiydi. Ki, BDP-HDP’li milletvekillerinin toplumsal muhalefet karşısındaki konumlanışları ve bu muhalefete katılım düzeyleri, bu yaklaşımımızın isabetliliğini göstermektedir. Ancak Cumhurbaşkanlığı, nesnel pozisyonu itibari ile bu alandan bir hayli uzaktır.
Yasama sürecindeki etkisizliğinin yanı sıra, pozisyon olarak “devletin başı” oluyor oluşu ve “halk seçecek” söylemi ile “TC’ye demokrasi biçen hali”ne ek olarak, bahsettiğimiz demokratik bir muhalefetin üretilmesine zemin tanımayan çerçevesinden ötürüdür ki, seçimlere dâhil olma biçimimiz ve içeriği farklılaşmaktadır. Bu konuda yoldaş Lenin’in Duma’ya dair tartışmaları hatırlanmalı, Lenin’in 3 Haziran 1907’de 2. Duma’nın dağılmasının ardından “Duma’nın açılması” çağrısı yaparken de, sonraları Duma’yı boykot ederken de, dikkate aldığı parametreler hatırlanmalıdır.
Bahse konu ettiğimiz içerik Selahattin Demirtaş’ın, TC’nin 90 yıllık sözde demokrasi tarihindeki tek demokrat aday oluyor oluşundan bağımsız olarak, seçimlerde seçilecek pozisyonun misyonu, niteliği ve siyasal faaliyete sunduğu zemin ile ilgilidir. Ve bu çerçevede, seçimlerle birlikte seçilecek kişinin Cumhurbaşkanı olarak, başına geçeceği yerin TC devletinin başı olması, TC’nin kurumsal varlığının temsilciliğini yapması ve ek olarak da, işgal ettiği yerin toplumsal muhalefete eklemlenmedeki uzaklığı ile paralel şekilde demokratik bir muhalefetin üretilmesine müsait olmayan zemini, boykot politikasını tartışırken parametrelerden birisidir.
Sistem krizinden demokrasi icat etmek…
Burada, üstteki tartışmaya paralel şekilde, bir noktanın daha aydınlığa kavuşturulması gerekmektedir. O da, Kürt Ulusal Mücadelesi ile temas şeklimiz ve bu çerçevede ittifak politikasını ne şekilde anlamlandırarak, bunun güncel seçimlerde nasıl karşılık bulduğu meselesidir.
UKKTH’nı kayıtsız-şartsız bir ilke olarak savunmamız ve ek olarak ulusal hareketleri desteklemeyi ve ittifak halinde olmayı önemsememiz, bu noktada ülkemiz özgülünde, Kürt Ulusal Mücadelesinin de kazanımlarına değer addetmemiz ve geçen yerel ve genel seçimlerde HDP-BDP’li adayları desteklememiz bazı muhalif kesimlerde, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de Demirtaş’ı destekleyeceğimiz yönlü bir beklenti ve algı yaratmıştır.
Burada belirtilmesi gereken nokta, Ulusal hareketleri ne biçim ve içerikte ve nereye kadar destekleyeceğimizdir. Zira, Ulusal Hareketlerin “demokratik özünün desteklenirken burjuva muhtevası ile ideolojik mücadelede olmak” Lenin ve Stalin yoldaşların tespitleridir. Bunun somut karşılığı olarak, ikili bir içerik taşımaktadır.
İlk yönü, demokratik özünü destekleme tavrına da paralel şekilde, sokak muhalefetini ve kitle hareketinin tüm biçimlerini kapsamaktadır. Ulusal soruna dair politika üretmedeki eksikliklerimizi kapatacağımız yer de, destek tavrımızın somutluk kazanacağı eksende buradadır.
İkinci yön ise, egemen sınıfların çelişkilerinden faydalanarak çeşitli kazanımlarda bulunmak, en demokratik taleplerin bile esaslı devrim meseleleri olduğu ülkemiz gerçekliğinde, egemen sınıfların politik krizlerinden “demokratikleşme” üretmekle ilintilidir. Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde, esas anlamda boykot ettiğimiz yer de burasıdır. Zira, 90 yıllık tarihi Kemalist-faşizm ile örülen TC gerçekliğinde, en demokratik taleplerin dahi gerçekleştirilmesinin yolu-yöntemi geniş kitlelerin örgütlenmesi ve talepler için mücadele edilmesinden geçmektedir. Somut karşıtlığını savaş ve silahlı mücadele ile devletin bertaraf edilmesinde bulan bu durum, ülkemizdeki faşizmin süreklilik hali ile ilintiliyken, devletin ve güncelde AKP’nin yaşadığı politik krizden demokratikleşme çıkarma çabası, objektif olarak o krize ve ihtiyaçlara cevap olmayı, devlet ile konsensüs yaratmayı koşullamaktadır. Ki seçimler özgülünde boykot tavrı verirken, yöntem olarak sahiplenmediğimiz içerik de burasıdır.
HDP-BDP’nin bu süreçte ele alışı da, bu içeriğin çok ötesinde değildir. Bilinmektedir ki, AKP, Gezi İsyanı günlerinden beri bir yönetememe krizi içerisinde debelenmektedir. Bu derekede, BDP-HDP’nin kazanım çıkartmak uğruna yönelimi, stratejik kurgusuna da uygun şekilde, sistemle uzlaşmak, onun düştüğü kuyuya el uzatarak çıkartmak şeklinde olmuştur. Yaklaşan seçimlerle birlikte de, bir yandan Selahattin Demirtaş “iki aday da ilkelerimizin kenarından bile geçmiyor” derken, öbür yandan ise, AKP’nin “çözüm yasası” adı altında çıkarttığı yasal düzenlemeler vb pratikler ise hali hazırda karşımızdadır. Bu çerçevede, Demirtaş’ın aldığı-alacağı her oy genel demokrasi cephesinin yararınadır ancak bu oyların, sistemin krizinden demokrasi çıkartmak noktasında işlevsellik kazanacağı ve pazarlık masasında el güçlendiren bir durum yaratacağı da aşikardır. Ve içinden geçtiğimiz ülke ve bölge gerçekliğinde esas yön de burasıdır. Bizler açısından ise, sonuçları ve yöntem olarak benimsemediğimiz kısım da burasıdır.
Boykot pratiği ile şovenizme set olalım!
Toparlarsak eğer, yaklaşan seçimlere hangi ambians içerisinde girdiğimiz malumdur. Gezi İsyanı günlerinden beri depremleri dinmeyen AKP’nin yönetememe krizi, Ortadoğu’da tekeri çamura saplayan pratiği ile boyut kazanmakta, yaklaşan ekonomik kriz ile birlikte derinleşme eğilimi göstermektedir. Ek olarak, emperyalist emellere cevap olma noktasında sorunlar yaşayan ve bu nedenle de efendilerinin güveninin kaybeden ahvali ile AKP’ye yine aynı emperyalist odaklardan doğru Ekmeleddin İhsanoğlu gibi alternatifler ihraç edilmektedir. Bu tablo içerisinde, kurumsallaşma düzeyini arttırarak başkanlık sistemine yürümek isteyen AKP’nin karşısındaki en net tehlike ise, kitlelerin artan politik ilgisi ve Gezi ile birlikte gelişen yaşamlarına ve geleceklerine sahip çıkma arzusudur.
Gezi İsyanı’ndan Rojava devrimine kadar, güncel politik gelişmeler içerisinde AKP’yi köşeye sıkıştıran bu kitle ayağı, bugün Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile birlikte sandığa gömülmek istenmektedir. Egemen sınıfların, Türkiye’de ve Türkiye Kürdistanı’nda kitlelerin ulusal ve demokratik taleplerini, gelecek ve özgürlük arayışlarının sokak ayağını tasfiye etmeye, çözüm adresi olarak sistemin yöntemlerini gömmeye yönelen bu tablo, bizler açısından baştan aşağı reddedilmesidir.
Eğer ülkemizde, bir “demokratikleşme”den bahsedeceksek, bizler açısından bunun karşılığı toplumsal örgütlülüklerin yaratılması ve kitlelerin aktif siyasal özneler olarak sokakta olmasını koşullamaktadır. Egemen sınıfların-kliklerin kendi çelişkilerinden doğru icat edilecek demokratik kazanımların “demokratikleşme” sağlamayacağı aksine, demokratikleşmenin bir devrim meselesi olduğu, ancak ve ancak sistemin sunduklarını reddedilerek propaganda edilebilir.
Tam da bu nedenledir ki, boykot sürecini örerken, politik pratiğimizin yönü, kitlelerin sokak ayağının büyütülmesi, hiçbir şoven hataya mahal vermeden, barındırdığı devrimci potansiyelden ötürüdür ki, Kürt emekçi kesimlerinin sistemin karşısına çıkartılmasını hedeflemelidir. Kitlelerin denizine dalmadan, onlar arasında aktif ve görünür bir çalışma yürütmeden ve düzeni teşhir etmeden geçirilecek bir boykot süreci bu ihtiyaca ve yönelime cevap olamayacaktır.
Son Haberler
„Dersim katliamının gerçek sorumlusu„ sorunu üzerine
Taner Akçam, „Dersim ve Tarihle Yüzleşmek“ başlığı taşıyan sunumunda ; „Dersim idamlarından hareketle, Türkiye‘de tarihle yüzleşme sorunları üzerine yedi tez ileri sürmek istedim.“ der, ve bu tezlerin birinde de şunları ileri sürer:
„Tez dört: Dersim katliamını Cumhuriyet Halk Partisi örgütlemiş ve hayata geçirmiştir; bu cümle bu açıklıkta söylenmedikçe bu ülkeye demokrasi ve barış gelmez.Cumhuriyet Halk Partisi‘nin Dersim insanına özür borcu vardır.(...)“ (Özgür Gelecek .16.11.2020).
Irkçılık/ Faşizm Suçu[*]
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine!”[1]
Irkçılık, faşizm tartışmaya açık değildir; kapitalizmden mülhem, insan(lık)a karşı işlenmiş ve hâlâ işlenmekte olan bir suçtur. Dört yanımız ırkçılık, faşizm suçuyla kuşatılmışken; eski Zimbabwe Başkanı Robert Mugabe’nin şu uyarıları “es” geçilmemeli:
“Beyaz arabalar hâlâ siyah lastikler kullandıkları sürece ırkçılık asla bitmeyecektir.
Yoksulların Başkaldırısı ve Kadınlar (Tarihsel Bir Bakış)[*]
“Bilginin elde edilmesi,
bizi iyiye ulaştıracaktır.”[1]
“Yeni sol” söylemler, postmodern tahlillerin ışığında, genellikle ezilenlerin durumlarının parçalılığı üzerinde durur ve bunun sonucu, parçalı mücadele stratejilerini öngörür. Etnik unsurlar kimlikleri, kadınlar cinsiyet eşitliği, işçiler hakları, LGBTI bireyler tanınma… için mücadele etmelidirler; bu mücadeleler arasında zorunlu bir nedensellik ya da hiyerarşi yoktur; bunlar en iyi olasılıkla koordine edilebilir- geçici olarak…
Մենք կ՛հաղթենք! Biz Kazanacağız! (2) Türk Özel Savaş Medyasının Yalanları!
27 Eylül 2020 tarihinde TV’ler “muhabir” görünümündeki özel savaş elemanlarıyla Bakü’den naklen yayına başladılar. Bu özel savaş elemanları, “Ermeni saldırısının” duyurusunu yaparak savaşın başladığını ilan etti.
Türk medyasının bu kadar hızlı bir şekilde Bakü’ye giderek canlı yayına geçmesi, TC devletinin Azerbaycan ordusunun Dağlık Karabağ’a saldırısının önceden bildiği; daha doğru bir ifade ile bu saldırıyı başından itibaren kendisinin planladığı, Azerbaycan ordusunu harekete geçirdiği, fiili olarak yönettiği anlamına gelmektedir.
Adım Karabağ:Nubar OZANYAN
Binlerce yıldır yaşadığım bu toprakları ilim, bal ve gül diyarı yapmışım; kadınlar olmuş yaşamın ve mutluluğun isimleri. Müzik ve şarap, ekmek kadar kutsal olmuş soframızda. İnanana da inanmayana da açmışız kapımızı, ekmek ve şarabımızı bölüşmüşüz. Burada yaşamak mucizedir. Her ağaç Ermeni kokar. Her hercai menekşe, özgürlük solur. Medeniyetlerin beşiği topraklarımızda, kaç kavmin geçtiğini saymadan yaşamışız.
İttifaklar sorunu üzerine
Kısa bir süre önce, “Partizan ile Özgür Gelecek ayrılığının” merkezindeki konu olarak ‘ittifaklar sorunu’na dair başlıklı bir makale okudum.
Makale, “Partizanın Defteri”nde, fikret karavaz tarafından kaleme alınmış.
Yazarın kim olduğu hakkında herhangi bir bilgim yok. Ancak muhtemelen kaypakkaya geleneğinden bir arkadaştır.
Böyle olması durumunda da attığı başlığı bir yerlere oturtmak pek mümkün olamıyor: Çünkü bilebildiğim kadarıyla yakın dönemde “Partizan” ve ‘‘Özgür Gelecek” ismi altında bir ayrılık yaşanmadı.
Barbarlığın Son Halkası Ve Samuel Paty…
Dağlık Karabağ’da (Artsakh-Արցախ) yürütülen Onur Direnişi 35. gününde kuşatma, ağır savaş ihlalleri, yağma, talan ve işgal hareketleri ile devam ediyor.
Diğer tarafta Rojava’da aynı bela ile karşı karşıya kalmış ama direniş sayesinde bugün varlığını sürdüren Kürt Halkı’nın haklı gururunu yaşadığı ve dünya halklarına armağan edilen “Dünya Kobane Günü” 2 Kasım her tarafta sevgi gösterileri ile kutlandı.
Dünya Kobane Günü Kutlu olsun! (1ê Mijdarê Roja Kobanê ya Cîhanê pîroz be!)
Parçalı Önderlik
Parçalı iş yapma, parçalı devrimcilik, parçalı müdahale, parçalı planlama-düzenleme ve yöneticilik-önderlik yapmanın arkasında bilimsel temelde bütünlüklü olarak düşünememek vardır.
Her şeyin başlangıcı ve temeli olarak yanılgı ve katılığa düşmemek için gerçeğin bilgisine olabildiğince yakın olacak tarzda, onun bütün yanlarını, ara bağlantılarını inceleyecek şekilde düşünmek vardır.
Genç yürümek /Nubar Ozanyan
25 Ekim’de “Özgürlüğümüz İçin Faşizme Karşı Birlikte Yürüyoruz!” kampanyasının duyurusunu yapıp amaçlarını açıklamak isteyen gençlik örgütlerine polis saldırdı. Gençliğin dinamik ve militan sesini kesmek, birleşik mücadele fikrini boğmak için yapılan bu saldırıda, dikkat çeken bir nokta vardı. O da polisin İbrahim Kaypakkaya’nın posterini bahane edip eyleme saldırmasıdır. Polisin saldırısında, devrimci gençlik kararlı bir karşı koyuşla önderlerini sahiplendi. Yürüyüşlerinin zorluklarla dolu olduğunu daha işin başında gördüler.
Unutmamak, Devrimci Bir Eylemdir…[*]
Birbirimize bir orman gibi bağlanmaktan.”[1]
Hâlâ Onlarlayız; Onlardanız[*]
var olan
hiçbir şey yok edilemez.”[1]
“Çok fazla düşünmenizi istemiyorlar...