“ÇÖZÜM SÜRECİ”: Kitlelerin Devrimci Gücünün Denklem Dışında Tutulması Mı?
Çözüm süreci bir kez daha devletin kıskacına girmiş durumda. Devletin çözüm sürecinden anladığının PKK’nin silahlı mücadelesinin öncelikle tasfiye edilmesi, buna paralel olarak ideolojik ve politik olarak da bir tasfiye gerçekleştirerek Kürt meselesini kendi siyasi egemenliği içinde uzun süre uykuya yatırmak ve Ortadoğu politikasında bir sıçrama tahtası olarak kullanmaktı.
Kürtler Ulus Olarak Tanınırken!
TC için Kürt meselesi özellikle Ortadoğu politikası için çok önemli bir yerde durmaktadır. Kürtleri artık bir ulus olarak reddetmek yerine Kürt kimliği ile tanımak, düşmanlığı da dostluğu da bu kimlik üzerinden hem belirlemek zorunda kaldı hem de buna uygun bir politik şekillenişe girdi. Kürdü ulus olarak tanımak zorunda kaldı çünkü uzun yıllara yayılan bir mücadele sürecinin yanında kendi dışındaki Kürdistan parçalarında bölgesel gelişmeler Kürt ulus kimliğinin bir statü kazanmasına ve Irak Kürdistanı’nda Irak Anayasası'nın tescillediği ve emperyalist sistemin uzantısı olan bir tanınma durumu oluştu. TC, emperyalizme bağımlı karakterinden ve o sistemin kurallarına mecbur olduğundan hiç de hoşnut olmayacağı ve inkarcılıkla kodlanmış genetiğine rağmen bu durumu zorunlu olarak kabullendi. Ama bununla yetinmedi. Kürtlere yönelik bölgesel ölçekli bir politikanın yerel önderliğine(!) de soyundu.
Önünde iki seçenek vardı. Birincisi, Kürtleri bu kimlikleriyle düşman belleyecek ve hattını değiştirmeyecek; ikincisi, kendi sınırları içinde Kürt barışını da inşa ederek, genel olarak Kürtlerle bir dostluk ilişkisi yaşama geçirecekti. TC bunu kendi sınırlarında Kürtlere en azını vererek, dışındaki Kürtlere ise hamilik yaparak bir politika şekillendirmeye çalıştı. Yani birinci seçeneği diri tutarak ikincisini konjonktürde esas yönelim haline getirdi.
Kürt Meselesinde Yakalanan Toplumsal Gelişme Halkası!
Bu yönelim; Kürt meselesine geri dönülmez bir toplumsal ve siyasal karakter kazandırdı. Bu gelişme toplumsal ve siyasal düzeyde Kürt varlığının kesin olarak tanınması anlamına gelmektedir. Devlet ve tüm toplum nezdinde homojen Türk toplumsal yapısı argümanı artık çökmüştür. Çok uluslu toplumsal yapı gerçekliği kabul edilmiştir. Devlet ve toplum artık Kürtleri tanımlarken ve ilişkilenmesini belirlerken (dost ya da düşman) bir ulusal topluluk olarak görmek zorundadır. Bu durum özellikle toplumsal gelişme açısından tarihsel bir ilerlemedir. Hem de gecikmiş zorlu etaplardan geçmiş bir tarihsel ilerleme. Halklar hapishanesi olarak tanımlanan Çarlık Rusyası’nın 1905’lerde kat ettiği bu toplumsal gelişmeyi biz henüz yeni gerçekleştirmiş durumdayız.
Bu olumlu toplumsal gelişmenin politik mücadelede kuşkusuz tehlikeli ve müspet diyebileceğimiz yanları olacaktır. Artık Türk şovenizmi daha tehlikelidir. Bu toplumsal gelişme, Türk ulus kimliğinin tüm toplumsal kesimlere etkili bir siyasal argüman olarak sirayet ettirilmesi daha kolay olacaktır. Toplumsal düzeyde Kürtlere karşı ulusal temelde düşmanlık politikasının karakteri belirlenmiş, tanınmış, hakları kabul edilmiş bir ulusa olduğu gibi olacaktır. Bu durumlarda ezen ulus egemenleri toplumu Kürtlere karşı aktif seferber etme olanaklarını da kazanmış olacaktır. Ki son süreç bu eksende pratiklerin güç kazandığı bir süreçtir. Bir dizi kitlesel linç girişimi son yıllarda daha yaygındır.
Bunun yanında olumlu olarak yansıyacak kısmı ise Kürt ulusal kimliğinin tam hak eşitliği temelinde geniş toplumsal kesimlere komünist, devrimci ve demokratik güçlerin anlatması daha kolay ve etkin olacaktır. Zira tanınmış, hakları kabul edilmiş ve ulus olarak benimsenme durumu, Kürt ulusal haklarının ezen ulusun emekçilerine anlatılması ve benimsetilmesini kolaylaştırmaktadır. Bu toplumsal gelişmenin bugünkü karakteri komünist ve devrimcilere bu açıdan daha kolay bir zemin sunmaktadır.
TC şimdi tam da çözüm süreci denen politikayı ve Kürt meselesini bu gerçeklik üzerinden şekillendirmeye çalışıyor. Bu bağlamda özellikle bugüne kadar yukardan aşağı karakter kazanmış ve toplumun belli kesimleriyle sınırlanmış faşist örgütlenme, şimdi aşağıdan örgütlendirilerek Kürtlerin karşısına dikilmeye çalışılıyor. Uzun zamandır Kürtlere yönelik kitlesel saldırı ve linç girişimleri “duyarlı vatandaş” tepkisi diyerek hafifletilmeye ve ihtiyaca göre hazır tutuluyordu.
Bu özellikle Kürt hareketinin kitlesel kalkışma ve mücadelesinin karşısına artık Türk kitlesinin konulmasına yönelik bir yaklaşımı daha belirgin hale getiriyor. Kürtlerin “sınırı aştığı” noktada Türk çoğunluğun yaşadığı bölgelerde Kürtlere yaşam alanı bırakılmayacağı gerekli “ulusal duyarlılığın” gösterileceği mesajını da içeriyor. Devlet bu tehlikeli oyunu oynayarak şimdilik Kürtleri hizaya getirmeyi, kendi politikasına bu biçimde bir zor ve tehditle razı etmeyi amaçlıyor.
“Çözüm” Karşılığında Kürtlerden Beklenen İntihar!
Kürt sorununu "barış" yoluyla ama kendi çizgisini belirleyici kılarak, kendi çıkarlarına hizmet ederek gerçekleştirmeyi istiyor. Bunun içinse Kürt kitlesinin oyun dışında kalmasını elzem ve zorunlu görüyor. Bugün çözüm sürecinin kıskaç altında tutulmasının en önemli nedenlerinden birisi budur.
Özellikle 6-8 Ekim’de Kobané serhildanıyla çözüm sürecine görkemli şekilde müdahil olan geniş kitleler Türk egemen sınıflarının asıl endişe ve korkusudur. Kürt hareketinden bu süreçte her şeyin masa başında yürüyecek mücadele ile ve parlamento üzerinden şekillenmesini bekleyen bir tutumları söz konusudur. Kitlelerin soruna dahil edilmesini ve mücadelenin bir unsuru haline gelmesini “kamu düzeni” için bir tehdit olarak görmektedir.
Devletin “çözüm süreci”nden anladığı ve beklediği şey Kürtlerin, sistemine zarar vermeyecek, onun dışına çıkmayacak pasif ve sınırlı bir mücadele çerçevesi oluşturmalarıdır. Buna “barışçıl, demokratik sınırlar içinde” vs. diyerek kılıf bulmaktadır.
Çözüm süreci ve barış politikası Türk egemenleri için sadece PKK’nin çözülmesi, tasfiye edilerek sistem içine çekilmesi meselesi ile sınırlı değildir. Aynı zamanda güçlü devrimci karaktere sahip Kürt kitlesinin bizzat Kürt Ulusal Hareketi tarafından pasifize edilmesi ve “demokratik” (yani yasal) çerçevede sınırlandırılmasıdır. TC Kürtlerden mücadelesiz bir süreç yaşamasını istemektedir. Barış görüşmeleri zaten onlara göre en büyük mücadele ve bahşedilen bir kazanımdır. Kürtlerin bu olanaklar dışında başka yollara sapması, başka mücadele hatları örmesi “sürecin ruhuna” terstir. Bu klasik bir çürütme politikasıdır. Kitlelerin oyunun dışında kalmaması durumunda kimyası bozulmakta dolaylı ya da doğrudan tehditlerle hizaya getirmeye çalışılmaktadır.
Şimdi “çözüm süreci askıda”, “kamu düzeni tesis edilmeden adım atmamız beklenemez” söylemleri tam da geniş kitlelerin Kürt ulusal hareketi tarafından oyunun dışında tutulması için uygulanan bir çeşit pazarlık ve politik baskıdır. Bunun yanında Kürt serhildanına karşı şoven Türk duyarlılığının da harekete geçme potansiyeli olduğu mesajı tam da bu süreçte Kürtlere karşı yapılan linçlerle sopaya dönüştürülmüştür.
Aynı zamanda “Kürt sorununu çözerken bir Türk sorunu yaratılması tehlikesi” gibi faşist tehditlerde günlük dolaşımdadır. Bu Kürt ulusal sorununun üstünü örtmek en temel demokratik haklarından vazgeçirmek için kullanılan bir argümandır. Ezilen ulusun karşısına ezen ulusun en gerici, en bağnaz, en şovenist “duyarlılığının” dikilmesidir. Bu bir bütün entegre politikanın ürünüdür. Bütün amaç ve hedef Kürtlerin geniş kitleler halinde sürece dahil olmasını engellemek, sorunu dar ve sınırlı bir temsiliyetle muhatap oluşturarak ele almak ve mücadelenin özünü çürütmek eksenlidir. Bu durum Kürt Hareketini aynı zamanda masada zayıf düşürme olanağıdır da. Biliyoruz ki hiçbir barış görüşmesi masada yürütülen müzakere ile çözülmez. Sorunu çözecek olan güç ilişkileri ve mücadele düzeyidir. Devlet gücüne karşı elinde sadece örgütlü ve seferber olan bir kitle gücü olan Kürt Ulusal Hareketi'nden bu gücünü çürütmesi ya da masa başındayken pasif tutulması istenmektedir. Bunun gerçekleşmesi içinde “müzakereleri askıya alma”, “A. Öcalan’ı tecrit etme” gibi elindeki kozları devreye koymaktadır.
Son Haberler
Ya Özgürlük Mücadelesinden Yanasınız ya da Değilsiniz
Türk egemen sınıfları, Cumhuriyetin 100. yılını kutlamaya hazırlanırken ikinci yüz yılı için de nutuk atmaya başladılar. Halkımızın deyimiyle perşembenin gelişi çarşambadan bellidir.
Nitekim ilk yüzyılı işçilere, emekçilere, devrimcilere, komünistlere, ezilen ulus ve azınlık milliyetlere, kadınlara, LGBTİ+lara, inanç gruplarına zulmetmekle geçen bir yüzyıldır. Bu baskıcı, asimilasyoncu, ırkçı, cinsiyetçi, tekçi ve emperyalizm uşağı sömürü-soygun düzeni, Kemalist cumhuriyetin ikinci yüzyılı da birinci yüz yılını izleyecektir.
Katliamlar Cumhuriyeti
13 Kasım'da, İstanbul'un en kalabalık caddesinde yapılan bombalı saldırı, Türkiye Cumhuriyeti'nin bir kere daha katliamlar cumhuriyeti olduğunun acı bir kanıtı oldu.
Çamur at…[ismail cem özkan]
Kasım ayını soğuk bir gününde kalabalığın henüz tam yoğunlaşmadığı bir saatte İstiklal Caddesi'nde bir katliam yaşandı. Banka konan bir bomba patladı ya da patlatıldı ve 6 masum, hiçbir şeyden haberi olmayan insan öldürüldü…
Ateş düştüğü yeri yakar ve acısını kelebek kanadı gibi evrene yayar, fakat küresel evrenimizde o kadar çok acı yaşanıyor ki, eskisi gibi haber dahi olmuyor… Yaşanan olay ajans bülteninde geçen birkaç satıra dönüştü… Acılar, düşen ateş ve yok olan hayaller…
BORAN için – İmera Fera Yeşilgöz
Herkes olması gerektiği yerde mücadele görevini, parti görevini yerine getirmekteyken, yani her şey olması gerektiği gibiyken gelen her not kalp atışlarımızı hızlandırır. Her şeyden evvel “bir şey mi oldu?” kaygısı hissedilir.
Bir TİKKO savaşçısı:“Devrimci mücadeleye katılma tercihimin bir geçmişi var!”
Avrupa metropolünden gelen bir devrimci olarak, kapitalizmin “vahşetinin kalbinde” yaşarız. Hepimizin hayatı, değerlendirme mantığına göre yapılandırılıyor. İster klasik sömürü ilişkileri ve işgücünün yabancılaştırılması olsun, ister ayrıştırma ve izolasyona dönük eğilimler ya da sosyal yaşamda kendi kendimize olan yabancılaşma olsun; sürekli akan bir damlanın taşı oyduğu gibi insan, kapitalist merkezlerde sürekli kapitalist ideolojinin ekonomik, sosyal ve teknolojik saldırılarına maruz kalıyor.
Kaypakkaya’nın Yoldaşı Olmak! (OKUR POSTASI)
Bazen bulunduğumuz yerlerin, taşıdıkları değeri istemesek de göz ardı edebiliyoruz. Benim Partizan’la tanışmam yılları alıyor ama aktif olmam 3 seneyi buluyor. Birçok insandan şunu duyardım “İbo’nun kültüründen gelenler sağlam olur. O kültürü almışsan uzakta da olsa onu yaşatmaya çalışırsın. O bağlılık hiç bitmez.”
CHP'NİN İHANETLERİ /Mehmet Emin Gündoğdu
Bu yazının amacı kısa bir CHP değerlendirmesi yaparak, bu partinin izlediği politik hattı ortaya çıkarmak ve okuyucuya bir fikir vermek. Çünkü bu parti tarihi boyunca hep mevcut düzenin koruyucusu olmuştur. Düzen ne zaman tıkansa CHP yardıma koşar. En son marifeti unutulmuş bir konuyu yani türbanı gündeme getirerek Erdoğan hükümetine koz vermiştir.
Mersin Eylemi: Savaşın Dayanılmaz Ağırlığı – Emir Arda
26 Eylül günü, Mersin Mezitli’de ki Tece polisevine yapılan eylemin üzerinden ortalama bir hafta geçti. Eylem, yapıldığı günden itibaren, ak koyun ile kara koyunu ayrıştıran bir işleve sahip oldu açıkçası. İki kadın devrimcinin fedai eylemi, siyasal alanın tam ortasına, onu ikiye bölen bir çizgi çekti… Bu yazı eylemin hemen ertesinde kaleme alınabilirdi. Ancak hem HPG’nin açıklamasını beklemek daha doğruydu, hem devletin vereceği refleksi ve eylemin sonuçlarını görmeliydik. O yüzden bu yazının yazılması ve yayınlanması bugüne değin bekletildi… Bu kadar bekleme yeterli.
İtirazın Farkındalığıyla Meydan Okumadır Şiir[*]
“Bilim aklın şiiridir,
şiir de yüreğin bilimidir.”[1]
Andrey Tarkovski’nin ifadesiyle, “Şiir benim açımdan bir dünya görüşü, gerçekle olan ilişkimin özel bir biçimidir. Bu açıdan bakıldığında, şiir, insanlara hayatı boyunca eşlik eden bir felsefedir.”
Yaşamı savunmak; insan olmak (ve sonuna dek de İNSAN kalmak) hâlidir.
Bundan kimsenin şüphesi olmasın…
Çünkü “Hakikâte ulaşmanın yolları şunlardır: Felsefe, Sanat, Siyaset ve Aşk,” diye uyarır Alain Badiou!
Siz toplumsal muhalefetin yükselmesini bekleyin / ERGÜN ASLAN
Biz proletaryalar enternasyonalizmimizi vermeyenin varlığını sorgularız varlığını.
Ama gıdık.
Ama yanak.
Ama...
Demek öyle.
Demek böyle.
Demek her şey...
Marks'ın, devrime engel olmaya başlayana kadar dünya proletaryalarının çeşitliliğini enternasyonalizmde bir araya getirmeye çalıştığını görmezlikten gelmemize kadarmış
En büyük ihanetler en güzel proletarya şarkıları arkasına gizlenilerek gerçekleştirilmiş ihanetlerdir.
Kıymetlimizzz...
Yüksek yüksek menfaatlerimizzz....
Diktatörlerin Surlarını Döven Dev Dalgalar!
21.yüzyılın ilk çeyreği bitmeden ve son yirmi yılda yerkürede işçi sınıfı ve ezilenlerin isyan ve devrim türküleri defalarca yankılandı. Nasıl ki yirminci yüzyılın başında insanlık Ekim Devrimi’nin top sesleri ile uyandıysa, içinden geçtiğimiz yüzyılın da daha ilk çeyreği dolmadan yaşanan ayaklanmalar, isyanlar, grevler insanlığın özgürlük umudunun canlı ve bir o kadar da gerçek olduğunu gösterdi.