Salı Eylül 22, 2026

“Cennette büyük kaos var! Vaziyet şahane!”

Referandumun ilk aşaması “Evet”in kıl payı öne çık(arıl)ması ile sonuçlandı. Başkanlık sistemi, merkeziyetçiliğin daha kurumsal hale getirilip, egemen kliğin devlet iktidarında çelişkilerden azade bir rahat soluk alabilmek için tasarlanmışken daha ilk adımında, kendi sınıfdaşlarınca dahi meşruluğu sorgulanır hale geldi. Devlet krizinin farlı krizleri de doğurarak büyüyeceğini, böyle bir kaos durumunun da devrimciler açısından ezilenlerle birlikte çok yeni kapılar açacağını tespit etmek gereklidir. Temel mesele “istikrarlı bir cennet” için değil Mao’nun da “Cennette büyük kaos var, vaziyet şahane” de belirttiği gibi egemenlerin cennetini daha büyük bir karmaşaya sürükleyecek bir bakış açısına ve pratiğe sahip olmaktır. Konjonktür, ancak bu şekilde ezilenlerin lehine çevrilebilir.

Fakat referandum sonrasında referandumdaki hileyi görmeyen kalmamışken ve kabul etmeyen neredeyse kimse kalmamışken, özellikle de tüm genişliğiyle “hayır”cılar bu gayrı meşruluğa öfke duyarken, yani “vaziyet şahane” için koşullar oluşuyorken, “cennette düzenli bir kaos” peşinde olunması, bunu aşan bir perspektif ve pratikle hareket edilmemesi, devrimcilerin Gezi’de de dikkat çektiğimiz zaaflarına yönelmemizi gerekli kılmaktadır. Atı alan Üsküdar’ı geçti sözü üzerinden meramımızı anlatmaya çalışalım. Atı aldılar ama henüz Üsküdar’ın içindeler! “At sahipleri” atı sadece ana yolda, günde birkaç saat arayarak veya atı kaçıranlara başvurarak alabileceklerini sanıyorlar. Oysa şehrin tüm ara sokakları tutulmalı, hareket alanı bırakılmamalıydı. Atı kaçıranların mevcut durumda ilk fırsatta ara sokaklardan hatta fırsat buldukları bir anda ana caddeden bile geçerek “Üsküdar’ı geçeceği” kesindir. Tabi akan bir yaşamdan, sınıf mücadelesinden bahsediyoruz. Üsküdar’ı geçse bile başka bir yerde yakalanıp, hesap sorulur vs. Ama bu durum önemli fırsatların kaçırılmadığı, yanlış hareket edilmediği anlamına gelmez, ki bizim de meselemiz budur.

Hareket noktamız Rosa’nın “çoğunluk olduktan sonra devrimci taktiğe geçilmez! Devrimci taktikle çoğunluk olunur” sözü olmalıdır. Mesele, hiçbir zaman başlangıçlarda az olmak değildir. Ezilenlerin sayısı ve bu konjonktürde doğru politikalarla oluşacaklarımızın sayısı “çoktur”, “çoğunluktur”! Mevcut durumda doğru politika, atı alanın Üsküdar’ı geçmesine izin vermemektir. Daha ötesi bırakalım at alabilmeyi atı görme imkanını dahi elinden alabilmektir. Bunu yapabilmenin üç temel özellikle ilgisi vardır; Birincisi, sahip olunan strateji-perspektifle. İkincisi, anı kavrama ve gereklerini yerine getirme cüretiyle. Üçüncüsü, örgütlü olma, örgütlenme ve örgütleme perspektifiyle…

Gezi’den öğrendiklerimizi yaşama geçirme zamanı!

Sürekli tespitini yaptığımız “tasfiyecilik rüzgarı”nın ideolojik parametrelerine baktığımızda birinciliğe liberalizm ve hümanizmi rahatlıkla oturtabiliriz. Tarihsel olarak köklü bu burjuva ideolojilerinin sadece Türkiye’de değil dünya genelinde, özellikle kendini solda tanımlayanlar içinde etkili olduğu açıktır. “Sol” lafazanlık yapmak bunlardan kaçınıldığını değil çoğu zaman bu sağ yönelimi gizlemek için ortaya çıkabilmektedir. Bu tespitleri açık ve net yapmak, bunların teoride ve pratikte ortaya çıkardığı sonuçlara karşı uyanık olmak bizlerin temel sorumluluklarındandır. Çünkü ancak bu tutum devrimci atılımın önünü açacaktır.

Liberalizm ve hümanizmin yansıyışı, en başta verili sınırlar içinde hareket etme şeklinde yani reformizm ve kendiliğindencilikle iç içe geçerek olmaktadır. Verili sınırları zorlamayan, yıkmaya yönelmeyen, kaosu kontrol altında tutan her hareket tarzı bahsettiğimiz ideolojik parametrelerden beslenir ve onları besler.

Referandum sonuçlarıyla bağlantılı olarak bu sıraladıklarımız, yükselen dalganın tavsamasına neden olmaktadır. Bazı olaylar, gelişmeler öyledir ki, onların yarattığı fırsatlar ancak yıllar sonra elimize geçebilir. Bu nedenle o fırsatları kaçırmamak gerekir. Gezi böyledir mesela. Referandum sonrası kitlelerde oluşan haksızlık duygusu ve öfke de aynı niteliktedir. Bu öfkenin yaratabilecekleri hakkında egemenler de fazlasıyla fikir sahibidir. Bu yüzdendir ki, diğer gerici kliğin “lideri” Kemal Kılıçdaroğlu’ndan başlayarak kamuoyunda “hayır”cı diye bilinen tüm köşe yazarları, ideologlar, haber spikerleri 16 Nisan gecesinden itibaren “meşruluğumuzu kaybetmemekten, hukuk sınırları içinde kalarak hak aramaktan, hem evet’in hem de hayır’ın saygıdeğer olduğundan, artık sonuçların değişmeyeceğinden” bahsetmeye başladılar. CHP “lideri” ve yönetimi açıktan dalgakıran görevi görmekte, kitlelerin tepkisini nötralize etme işlevini üstlenmektedir. Yani benzetmemizden devam edersek, tüm ara sokakları denetimsiz bıraktıkları halde atı çalanı görürlerse attan inmesini rica edecekler! Selin Sayek Böke’nin yaptığı sine-i millet açıklamasının ömrü beş dakika bile olmamıştır. CHP yönetimi bu süreçte oluşan muhalif duyguyu, öfkeyi yönlendirmeye çalışmaktadır. Bu yaklaşımın etkisiyle sokak protestoları, “hukuk sınırları içinde itiraz etmek” anlayışının içinde olmakta, verili sınırları aşma yönelimi olamamaktadır.

Gezi’yi ortaya çıkaran refleks, kendi meşruluğunu sonuna kadar sahiplenerek, egemenlerin parkı terk etme direktifini eylemli bir şekilde reddetmekti. “Referandum iptal edilene kadar sokakları terk etmeyeceğiz!” şiarının pratikselleşmesinin adımları öncü pratikle atılmalıdır. Bunun krizi derinleştirecek bir adım olacağı açıktır. Ortaya çıkan durumun mevcut potansiyelinden tüm egemenler bu nedenle korkmuştur. Korkularını haklı çıkaracak pratik yönelime girilmesi “anı karşılama yeteneği ve gereklerini yerine getirme cüretiyle” ilgilidir. Olanı içinde akıp kaybolmak değil, olanı değiştirme, krizi büyütme ve bunların içinde örgütlenmekle “çoğunluk” olunur. Olanın içinde hiç kimse bir fırsat, bir potansiyel göremezken bunu fark edip harekete geçebilmek yaratıcılık, ısrar, sınır tanımama, ataklık olarak tanımladığımız niteliklerdedir ve devrimcilik için olmazsa olmazdır. Meydanlarda kalmak, sokakları terk etmemek, her türlü nötralize edici reformist anlayışı teşhir etmek, kendi ajitasyon ve propagandamızı yapmak ve örgütlenmek, bunlara karşı düşmanın gelişecek saldırılarına hasır olmak gereklidir. Yenilirsek de bu dövüşerek olmalıdır! Direnmek her zaman bir sonraki toparlanmaların, atakların temel dayanağıdır.

Kanatlarımızı açtıkça güçleneceğiz!

Üçüncü maddemiz “örgütlü olma kapasitesi, örgütlenme ve örgütleme” idi. Bu başlığı uzunca açışımız taşıdığı önemle ilgilidir.

Bir KP’nin ideolojik-politik-örgütsel bütün yönlerden kendini çelikleştirmesi, öngörüde bulunduğu süreçlere karşı hazırlık yapması, “an”ları kaçırmadan müdahalede bulunabilecek örgütsel yapıya sahip olması hayati önemdedir. Referandum sonucunda hile hurda yapılacağını bilmeyen yoktu. Bunun da ötesinde bizler “hayır”ın da “evet”in de ciddi bir potansiyel taşıdığını biliyorduk. Olması gereken bu krizin bizim tarafımızdan devrimci güçler tarafından nasıl ve hangi olanaklarla yönlendirilebileceğini, kitle denizinin içinde olarak ama kendi politik hedeflerinin de sınırlarını da zorlayarak nasıl pratikleştireceğini belirlemekti. Bu politik öngörü örgütsel hazırlığa, materyal oluşturmaya dönüşmüyorsa yani pratikleşmiyorsa bir anlamı yoktur. “Öngörü” olarak kalır! Olasılıkların önceden konuşulması, tartışılıp hedeflere öre hazırlık yapılması, faaliyetçilerin eğitilmesi başarının ana şartıdır. Günlük hayatı idame ettirmek için bile plan yapmak zorunda olduğumuz unutulmasın. Elbette ki her zaman önümüze planlardan farklı durumlar çıkabilecektir. Yaşamın gerçeğidir bu. İşte anı karşılama yeteneği, önümüze çıkanlara cevap olabilme kapasitesi burada devreye girer. Anında yeni politikalar, yeni örgütlenmeler yaratılır.

İçinde bulunulan politik durum, devrimciler açısından büyük olanaklar barındırmaktadır. Devletlular, bu krizlerini sınır ötesi operasyonlarla, şovenizmi tırmandırarak, saldırılarını yoğunlaştırarak aşmaya çalışacaklar. Bizler de özelde kolektifimizin yaşadığı süreçten de devletluların bu krizini büyüterek, kitlelerin tepkisini yönlendirerek, bunun içinde kendimizi ve kitleleri örgütleyerek çıkabileceğimizi bilmeliyiz. Bu doğrultuda, stratejimize uygun politik taktikleri geliştirmeye çalışmalıyız. Devrimcilerin olanaksızlığından, “çokluk” olmayışından şikayetlenip duranlara Rosa’nın yukarıdaki sözünün yanı sıra “açılmamış kanatların büyüklüğü bilinmez” sözü de küpe olsun. Kanatlarımızı açtıkça güçleneceğiz, kanatlarımızı açtıkça kendimizi göreceğiz…

53047

Pusula

Pusula

Son Haberler

Pusula

Güzel insanların ardından kurulan her cümle yetersizdir…(İsmail Cem Özkan)

Şimdi anıları olanlar hemen anılarını paylaşmayacak, zamanı gelince yazarlar ya da anı kitabı yapılacaksa oraya bir kaç kelime bırakacaklardır ama popüler olanı yapacaklar yani varsa birlikte çektikleri/ çekildikleri fotoğraflarını paylaşacaklar...

Turan Eser benim geçmişi (artık geçmiş oldu, zamanda üzerine eklenince) uzun bir sancılı dönemin dostluğuna dayanıyor...

Emperyalizm Üzerine Notlar-6

 

13-15 Eylül 2024   ICOR Uluslararası “Lenin’in Öğretileri Yaşıyor” Semineri 1.  Gün

Giriş: Almanya’nın Thüringen Eyaleti’ndeki Truckenthal’da 13-15 Eylül 2024 tarihleri arasında ICOR’un, Lenin’in 100. ölüm yıldönümü anısına, ”Lenin’in Öğretileri Yaşıyor” adı altında uluslararası büyük bir seminer yapıldı. Bu seminer’de “Lenin ve Emperyalizm” başlıklı 1. bölüm’de ben de bir sunum yaptım.

Rothe Fahne (Kızıl Bayrak) dergisinden kısa bir bilgilendirmeyi buraya alıyorum.

Erdoğan ve cumhur ittifakı’nın hazırlıkları iç savaş odaklıdır!

İçinden geçilmekte olan sürecin bu ayırt edici özelliği, rejimin ne kadar da kırılgan bir durumda olduğunun, çıplak bir ifadesi olarak da okunabilir elbet.

Serdareme, Caneme, Hevaleme…

Her devrimci değerlidir. Ancak bazıları istisnadır. Yaşam ve duruşlarıyla, söz ve eylemleriyle derin izler, unutulmaz anılar geride bırakır. Geçtikleri her yerde devrimin, özgürlüğün dinmeyen esintilerini bırakır. Devrimcilerin değerlerini belirleyen her daim hatırlanan pratik ve eylemleri ve yazdığı unutulmaz eserleridir. Serdar Can yoldaş her ikisini de doğru yapmaya çalıştı. Hem devrimin kalemini hem de devrimin silahını iyi kullandı. Hem de en geç yaşlarında.

Erdoğan yeni anayasa istemi ne tür bir ihtiyacin ürünü ?

Siyasal İslamcı din bezirganı Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan, özelliklede son yerel seçimlerde uğradığı ağır hezimetin ardından, adeta gün aşırı bir sıklıkla, toplumun artık yeni bir anayasaya ihtiyacı olduğunu dilendirmekte. Bu demek oluyor ki Erdoğan’a göre, 22 yıllık iktidarları döneminde yeni bir anayasa, toplumsal bir ihtiyaç haline gelmemiş. Gelse, ille ki o zaman da bunu gündeme taşır ve çözmek isterdi, değil mi? Peki şu son dört-beş aylık zaman diliminde ne oldu da birdenbire acil bir ihtiyaç haline geldi?

Asıl Olan, Örgütlü Yığınların Mücadelesidir

Çağımız, emperyalizm ve proleter devrimler çağıdır. Yaşanan tüm değişimlere, ideolojik anlamdaki çürüme ve yozlaşmaya rağmen işçi sınıfının ezen ve ezilenler mücadelesindeki tarihsel misyonu hala gerçekliğini korumaya devam ediyor.

Yaşanmakta olan, ikili hukuk denkleminde,bir ara rejim midir?

Resmi adıyla, “Cumhur Başkanlığı Hükümet Sistemi”ne, günlük kullanım diliyle “tek adam diktatörlüğü”ne geçişle birlikte ve özellikle de ırkçı faşist-kontra bir odak partisi olan MHP katılımıyla oluşturulan “Cumhur İttifakı” iktidarı altında; sistemin, Anayasasında kendisini tanımlaya geldiği ve iyi kötü ve de taklidi de olsa, bir şekilde uygulanmaya çalışılan “laik” ve Anayasal “hukuk Devleti” prensipleri, adım adım terk edilmeye başlandı.

Komutan Orhan Cihat Bingöl (Nubar Ozanyan)

Duyduğumuzda inanmakta ve kabul etmekte zorlandığımız şehit haberleri yüreğimizi fena halde acıtsa da ideallerine ve anılarına bağlı kalma, mücadele bayraklarını daha yükseklere taşıma sözü vermeye devam edeceğiz.

Kürt ve özgürlük düşmanları sevinmesin! Hesapsızca toprağa düşen her gerilla Kürdistan topraklarında yeniden doğacaktır. Ve onlar her daim ölümsüzlük içinde çoğalarak büyüyecek birer dağ olup düşmanın üstüne yürüyerek anılacaklar. Ne yaşamları ne toprağa düşüşleri ucuz ve kolay olmayacaktır.

Vitrin olma kız... vitrin olma...

Sen, senle halk arasında artırılan düşmanlığı çözmenin araçlarının neler olduğunu bilmiyorsan...

Şimdi ne kadar güzel olurdu değil mi kız...

ne kadar güzel olurdu...

mecliste, belediye başkanlıklarında bir...

Öyleyse.... öyleye...

Hayeller.... söylemler...

Kitleler...

yüzlerini dahil seçemeceğimiz kalabalıklar...

Gerçekler ise....

Zil zurna, kah kaha atarken sümükleri dahil ağızlarına giren masaları tek tek dolaşarak, mekan yeni insanlar..

Hemi... hemi...

hayat bu... gerçeklik bu ise...

Şeriat ve kadın

Tüm  kurumları üzerinden devlet erkine artık tamamen hakim hale  geldiğini düşünen siyasal İslamcı Erdoğan iktidarı, dini esaslar üzerinden toplumsal yaşamın yeniden kurgulanması esas hedefi doğrultusundaki ana hamlelerini, “İstanbul Sözleşmesi”ni feshederek, “Her kürtaj bir Uludere’dir”tavrıyla, en nihayetinde vasat ölçüler içinde kadın haklarını belli yönleriyle koruyan “6284 Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi Yasası”na ilişkin tutumuyla ve  keza “9.

Türkiye ve kuzey Kürdistanlı solculara yönelik bayrak eleştirisi

Kendisi de sol-sosyalist cenahtan olan yazar ve aynı zamanda televizyon programcısı sayın Merdan Yanardağ, on binlerce solcunun, Fransa’da faşistleri yenilgiye uğratarak seçimlerin galibi olan Yeni Halk Cephesi’nin zaferini kutlamak için, ellerinde Fransa bayrağı ile toplaştığı Cumhuriyet Meydanı’nda, coşkuyla Enternasyonal marşını seslendirmelerinden övgü ve gıptayla bahsederken: “Bakın diğer ülke devrimcilerinin kendi ulusunun bayrağıyla bir sorunu yok. Ellerinde Fransa Bayrağı ile hep birlikte Enternasyonal okuyorlar.

Sayfalar