Perşembe Kasım 5, 2026

BİZİ HER GÜN ÖLDÜREN KAPİTALİST SİSTEMDEN KURTULMALIYIZ

“... Sermaye (dünyaya) tepeden tırnağa her gözeneğinden kan ve pislik damlayarak geliyor” Marx

10 Ekim Ankara katliamı, devlet iktidarını elinde bulunduranların, kitleleri sindirme politikalarının en üst ve en vahşi boyutu olarak ortaya çıkmıştır. Bu katliamı kimin yaptırdığı çok açıktır: AKP hükümeti ve Türk devleti. Bir numaralı baş sorumlusu cumhurbaşkanı sıfatlı Erdoğandır. Bu tür katliamlar Erdoğan’ın ne ideolojisine ne de hukukuna aykırıdır. Erdoğan, katliamlarla iktidarını ayakta tutmaya çalışan faşist bir siyasi kişiliktir. Söylemleri ile toplumu kaplaştırmaya çalışmasıyla, kışkırtmalarıyla, uygulamalarıyla Ankara katliamının bir numaralı azmettiricisi ve uygulatıcısı olarak halk tarafından Erdoğan yargılanmalıdır ve yargılanacaktır. 

Başka yerlerde suçlu aramanın komplo teroileri ürtmenin de bir anlamı yoktur. Bu devlet katil bir devlettir. Bu konuda tarihsel sicilli hiç temiz değildir. Kuruluşundan beri, Kürtleri ve diğer azınlıkları katlederek kendini var etmiştir. Kuruluşundan beri, işçi sınıfı ve emekçileri katlederek, halkın demokratik yaşam alanlarını ya yok ederek ya da daraltarak kendini ayakta tutabilmiştir.

Kuruluşundan beri, komünistleri, devimcileri, demokratları katlederek kanlı devletini inşa etmiştir.

Bu köşede sıkça yazıldı. Türk devletinin tarihinin başlarına gitmeye bile gerek yoktur. Bütün tarihi kanlıdır. Sadece son kırk yıllık süreçteki kitle katliamlarının özeti bile onun niteliğini ortaya koymaya yeter: 1 Mayıs 1977 Taksim katliamını bu devlet yapmıştır. Bu belgeleriyle ortadadır. Maraş, Çorum ve Sivas’ta alevi katliamını yapan ve yine 2 Temmuz 1993’de Madımak’da aydınları yaktıran bu devlettir. 

1990-93 yıllarında, MGK (Milli Güvenlik Kurulu) kararıyla  17 bin Kürt yurtseverini ve aydınlarını katleden (Mehmet Ağır’ın sözünü ettiği “bin operasyon”) bu devlettir.  Kürtleri asit kuyularında atarak öldüren bu devlettir.  Roboski’de 34 Kürdü, Kürt olduğu için savaş uçaklarına bombalatarak katleden bu devlettir. 5 Haziran’da 2015’de HDP Diyabakır mitinginde kitlelerin ortasında bomba patlatıran bu devlettir. Suruç’da  30 aşkın sosyalist genci katleden yine bu devlettir. Son 30 yılda Kürdistan’daki büyüklü-küçüklü katliamlarını ise buraya yazmıyoruz.

Gezi direnişinde polislere vur emrini bizzat veren faşist RTE’nin kendisidir. Bunu kendisi de açıklamıştır.

Ve bu zorba faşist devletin buraya almadığımız nice katliamlar, öldürmeler, sorgusuz sualsiz katletmelerinin ise haddi-hesabı yoktur. Ve işkencelerini, cezaevi katliamlarını, cezaevindeki vahşi uygulamalarını, polis işkencelerini ise günlük yaşadığımız olgular olarak varlığını devam ettirmektedir.

Bunları yapan kapitalist bir burjuva cumhuriyetinin hukuku içinde olan olağan uygulamlar olarak görülmektedir. Burjuva demokrasisinin “medeni hukuk ve ahlak” kuralları içinde, devleti elinde bulunduran  burjuvazi tarafından doğal uygulamalar olarak kabul edilmektedir.

Daha önceleri yaşadığımız ve bugün yaşadıklarımız, uzayda değil, kapitalist bir cumhuriyette olmaktadır. Bu tür vahşi katliamlar, sadece AKP zamanında değil, diğer partiler zamanında da yapılmıştır. CHP’si, DP’si ve AP’si zamanında da benzer katliamlar yaşanmıştır. CHP’li tek partili dönemde ise zulüm ayyuka çıkmıştır. 

Bugün, burjuvazi, yönetilenleri (halkı) yönetmekte daha fazla zorlandığı için ve Kürt hareketinin gelişmesi karşısında; katliamlara sıkça baş vurarak “yönetememezliğini” yönetebilir durumuna çevirmeye çalışmaktadır.

Kapitalist sistem, kitleler üzerinde baskı uygulamadan ayakta duramaz. Bu baskının boyutunu ise sahip olduğu ekonomik ve siyasi durum belirler. Emperyalistler arası çelişmeler ve çatışmalar derinleştikçe, bunlara bağımlı ülke halkları üzerinde ekonomik ve siyasal baskılar daha da artar. Burjuvazi ekonomik ve siyasal olarak güçsüzleştikçe kitleler üzerindeki baskı ve sömürüyü de o oranda artırır. Baskıların boyutları ise büyük kitlesel katliamlara kadar varır.

Türk devletinin bugünkü uygulamalarını, kitle katliamlarını, onun üzerinde yükseldiği ekonomik ve siyasal sistemden ayrı ele almak, oldukça yanıltıcı olur. Burjuva devletinin hukuku da hiç bir zaman sahip olduğu ekonomik yapıdan ayrı ve onun üzerinde olamaz. Hukuku belirleyen ekonomik yapıdır. Kapitalist sistemin hukuku da kapitalist ekonomi biçiminden ayrı olamaz. Kapitalist uygarlık, insanların insanca yaşaması yerine, bir avuç burjuvazinin zorla çoğunluğun üzerindeki hakimiyetidir. Böyle olunca, toplumsal üretime zorla el koyan burjuvazi ile toplumsal üretimi gerçekleştiren işçiler arasındaki sınıf savaşımı eksik olmaz.

 

Bugün yaşadıklarımız, Ankara’nın göbeğinde, en barışçıl gösteri yapmak isteyen kitlelerin ortasında patlatılan bomba, kapitalist sistemin kaçınılmaz bir uygulaması olarak karşımıza çıkıyor. Burjuvazinin kapitalist sistemi, kendi kan akışını sağlayabilmek için işçi ve emekçilerin kanını akıtıyor.

Bu tür uygulamalar, burjuvazinin, işçi ve ezilenlere karşı sınıfsal tepkisi ve uygulaması olarak gündeme gelir.  Bu uygulamalar, burjuva hukukununa aykırı bulmak, sistemin gerçekliğ ile bağdaşmaz. Bütün burjuva devletlerin tarihi, işçi-emekçi katliamlarıyla doludur. İşçi-emekçi katliamı yapmayan burjuva devleti dünya üstünde bir elin parmak sayısını geçmez. Onlarda başka zalimliklerle kendilerini ayakta tutmuşlardır. Kapitalist ekonomik ve siyasal sistem, kendine muhalif olan kitle katliamlarını dıştalamaz, tersine kendi yaşamlarını uzatmanın kaçınılmaz bir gereği olarak görürler. Hatta bazan kendini destekleyen kesimleri de katlederek, muhaliflere karşı kullanma yolunu seçer. Sömürüyü ve baskıyı bir hukuk kuralı, bir adalet biçimi, kültürü, bir ahlakı anlayış olarak ele alan bir sistemin, sömürdüğü kitlelere, hukuklarının  daha üst baskı biçimi, katliam olarak döner.

En “demokrat ülkeler” olarak adlandırılan AB ülkeleri daha bir kaç gün önce Erdoğan’ı Bürüksel’de kırmızı halilar üzerinde “dostça” karşıladı ve göçmenleri AB’ye göndermeme (sınır bekçiliği) karşılığında Türkiye’nin “güvenli ülke” sayılmasını istedi ve bu istek kabul edildi. (Üstelik her gün bir kaç kürdistan ili ve ilçesi tank ve obüslerle bobalanması, sokağa çıkma yasakları sürerken ve kadın, çoluk-çocuk demeden onlarca insan katledilirken.... AB’e göre, Kürtlerin bombalanması güvenli olmanın bir gereği olsa gerek!) Bir kaç gün sonra ise AB burjuvazisinin “güvenli ülkesi”nin başkenti Ankara’da 125’i aşkın insan katledildi, yüzlercesi yaralandı. Bu katliam; kapitalist burjuvazinin, kitlelerin en doğal demokratik taleplerine verdikleri cevap biçimidir.

Burjuvazi için önemli olan, sermayenin büyümesi, egemenlik alanlarının genişlemesi ve sömürü sistemini garanti altına alınmasıdır. Bu nedenle bunlar, her eli kanlı diktatörü besler, destekler, büyütür ve rahatlıkla bağrlarına basabilirler. Bunu yapıyorlarda. Bu onların sahip oldukları sömürü sisteminin üzerinde şekillenen “demokrasi” hukuklarının ve ahlaklarının zorunlu bir gereğidir. 

Kısacası, burjuvaziyle proletarya arasındaki sınıf savaşımda, burjuvazinin işçi ve emekçilere, ezilen uluslara yönelik katliamları eksik olmamış ve onların kapitalist sistemi yıkılana kadarda bu acıları daha sıkça yaşamaya, yani burjuvazi tarafından öldürülmeye devam edileceğiz.

Bizi öldürmelerine daha fazla müsade etmemek ve buna bir son vermek için, işçiler, emekçiler ve tüm ezilenler olarak, örgütlenmek, birleşmek ve kapitalist sistemi sahipleriyle birlikte yıkmaktan ve yerine sosyalizmi kurmaktan geçiyor. Her türlü barış işte o zaman gelebilecektir. Başkaca şansızmız yoktur. 

Çünkü sorun, salt  “insani duygunun” olup olmamasıyla ilgili değildir. Sorun, sınıfsal bir sorundur. Temelinde ise burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki iktidar savaşımıdır. Burjuvazi iktidarını kaybetmemek için, her türlü vahşiliğe baş vurur. Bu vahşilik ise onun sömürücü kapitalist sisteminden kaynaklanır.

Sonuç olarak: Hergün ölmektense bir kere ölmek yeğdir! En azından, gelecek kuşaklara iyi bir dünya bırakmış oluruz. Bütün enerjimizi, örgütlenmeye, birleşmeye ve sınıf bilinciyle direnmeye harcamalıyız. Her gün yaşadığımız burjuva devlet zorbalığının gerçekliği karşısında, hayatın gerçeklerinin her gün bize öğrettiği şey budur. Bizi tüm zalimlerden kurtaracak olan yol da budur.

12.10.2015

48492

Yusuf Köse

Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.

yusufkose@hotmail.com

http://yusuf-kose.blogspot.com/

 

 

Yusuf Köse

Emperyalist Saldırıya da, Savaşa da Hayır!

Bu ülkenin Başbakanı önceleri ismi “Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)” olan ve daha sonra hedefi, kapsamı, amacı genişletilerek adı “Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi(1)” olarak değiştirilen emperyalist paylaşımcı projenin Eşbaşkanlarından birisidir ve dolayısıyla da ABD emperyalizminin en başta gelen işbirlikçilerindendir. 

Yaşadığımız bu son süreçte bu projenin bir aşaması gerçekleştirilmek isteniyor.

Nasıl mı? Suriye’ye savaş ilan edilerek.

Gerekçe? O da hazır. “Kimyasal silah kullanıldı” 

Ermeni Sorunu’nun Doğuşu ve Osmanlı Bankası Baskını

 

19.yüz yılın sonunda 500 yıldır hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu artık son evresine gelmiş yok olmakla karşı karşıya bulunuyordu. Avrupa'da kapitalizmin gelişmesi, ulusal uyanışlar, bağımsızlık hareketleri,1789 Fransız devriminin yankıları, Balkanlarda ulusal kopuşlar Anadolu'da yaşayan Ermeni ve Rum toplumlarında da oluşmaya başlamıştır.

Osmanlı, iktidarı altında yaşayan Ermenilere, azınlıklara ibadet özgürlüğü, mülklerinin güvence altına alınması, reformlar, yasa önünde, vergi alanında eşitlik vaat ediyordu.

Türki entergasyon dinamikleri ve anadilde egitim

TC’nin Lozan sonrası Kürdistan’a ilişkin programı askeri işgal,asimilasyon ve entegrasyon temelli olmuştur.  Kürdistanlılar askeri işgale ve asimilasyona karşı ciddi isyanlar geliştirmiş,mücadeleler vermiş ve bedel ödemişlerdir.Kuzey Kürdistan’da askeri işgale karşı belli gerilla alanları haricinde herhangi bir kazanım elde edilememiş,ancak asimilasyona karşı yürütülen mücadele hedefine tam ulaşamasa da belli sonuçlar üretmiştir. 

Gülfikâr Aksu'nun Anısına/ Hasan Aksu

Gülfikâr Aksu'nun Anısına: "Cocuglar Bize Oyle Ogrettiler. Ne Bilek Hakim Beg; Biz İbocuyuk, Tikkocuyuk!"/ 

Ben Annemi 18 Mayıs 2000 yılında yitirdim. Annem her Anne gibi önce Kadın’dı. Doğurgan özelliğinden gelen koruma, kollama, her şart altında sahiplenme esasıydı. Erkek egemen toplumunda kadın olduğundan dolayı, cins ayrımcılığına uğradı. Baskı ve şiddet gördü. Kürt olduğundan dolayı ulusal baskıya uğradı. Alevi olduğundan dolayı dinsel, mezhepsel baskılara maruz kaldı, aşağılandı.

Kürtler Ve Burjuva Yalanlar

 

Burjuva siyasal iktidar, iktidarini korumak, işçileri bölmek, birbirine düşürmek, kendi şoven-kirli siyasetinin bir parçası olarak, işçileri kullanmak için her türlü ideolojik silahını kullanıyor.

Güncel Sanatın Vahim Hâl(sizliğ)i[*]

 “Süren acılara dayanmak,çabucak ölmekten çok dahabüyük bir kahramanlıktır.”[1] 

Pablo Picasso’nun, “Her çocuk sanatçıdır. Ama sorun; büyüdüğünde geriye nasıl bir sanatçı kalacağıdır,” saptaması sanat ve insan ilişkisinin en net betimlemelerinden biriyken; bu da biz(ler)e sanatın “Anne bak kral çıplak” diye haykıran çocuksu naifliğinden beslenen isyancı niteliğini anımsatır. Bu elbette işin bir yanıdır.

Kürt Kerbelası‏

 

Boyunlarına ip geçirerek bir duvarın üzerine dizdikleri küçücük çocukları aşağı itip boşlukta sallandırarak boğuyorlar. Çocuklar çırpına çırpına can verirken o vampirler, "Allah Allah" naraları ile onların can çekişini seyrediyorlar.

Bu oyunu zor bozar

 

 

Tarihte, zorun rolü üzerine çok şeyler söylenmiştir. Özellikle sınıfsal zorun ortaya çıkışı, varlığı ve uygulanması konusunda, burjuvazinin ideologlarıyla Marksistler arasında ciddi bir ayrım konusu yaşanmış ve yaşanmaktadır. Burjuvazi, kendi sınıfsal zorunu meşru görürken, ezilenlerin, özellikle de işçi sınıfının burjuvaziye karşı uyguladığı devrimci zorun adını bile duymak istemediği gibi, bunu “toplumsal etik dışı” olarak, son yılların burjuva moda deyimiyle,  “terörist” eylemler olarak kriminalize etmeye çalışır.

On İki İmamlar Alevi Olabilir mi ? 1-2

“…Bir insanın arınmışlık düzeyi en güzel sahip olduğu hoşgörüyle, anlayış ile ölçülebilir. Arınmış insan başkalarını yargılamaktan uzak, olayları ve insanları çok geniş bir bakış açısı ile görebilen, hoşgören, olaylar karşısında sukunetini yitirmeyen, her şeyi doğallıkla kabul eden bir yapıdadır. İyi yada kötü diye ayrımları yapmaktan kaçınır, sevgisi bütüne, herkese ve her şeyedir. Hoşgörüsündeki yükseklik, onun bu sevgiyi bu şekilde eksiksizce ve adilce aktarabilmesini sağlar. Korku ve endişelerden hemen hemen tamamen uzaklaşmıştır.

Minaresiz Camiler ve Alevi Asimilasyonu

 

Dedeler var hoca olmuş bir nevi
İhtirasa kurban edilmiş sevi
Minaresiz cami gibi cemevi
Aleviyi namaz kılarken gördüm

(Ozan  Emekçi)

 

Bazı Milliyetçi Ermeni Aymazlara Zorunlu Cevap! Hasan Aksu.‏

 

İnsan eğer ırkçılık, milliyetçilik ve şovenizmden ideolojik gıda alıyorsa; her şart ve koşulda diğer ulus ve azınlıklara kin nefret ve kan kusarak nemalanıyorsa; adı ne olursa olsun sosyalizm ve de komünizm düşmanlığı yapıyor demektir. Çünkü her türlü milliyetçilik yaşanan örnekleriyle hepimizin malumudur.

Sayfalar