Çarşamba Eylül 30, 2026

Bir soluk devrim: hem çırak hem usta

“Ölüm her yerde aynıdır, ama ne mutlu halkının kurtuluşu için şehit düşene.” Yervant Topuzyan

Onlar dünyayı değiştirmek isteyen, ezilenlerin haklı mücadeleleri için tüm benlikleriyle bedel ödemekten çekinmeyenler…  Her biri farklı yerlerde aynı haklı mücadelenin neferleri, devrimin hem ustaları hem çıraklarıydılar. Biri harcı karan, biri tuğlayı yerleştiren, diğeri sıvayı yapan…

Nubar, Serdar, Güzel… Onlara dair yazılar yazdık, mücadeleye olan sevdalarını her satırda anlatmaya çalıştık. Yeminler verdik, Nisan güneşinin aydınlattığı, ısıttığı sevdayı büyütmeye. Her sözümüzün adı sevda; her arşınladığımız sokağa, dağa, tepeye sevdamızın ayak izlerini bıraktık. Ama hiç birimiz Onlar kadar arşınlamadık o sokakları, o dağları, o tepeleri… Hiç birimiz o kadar usta o kadar çırak olmadık.

Son iki sene içerisinde toprakla kucaklaşan her sevda neferi kavgaya olan tutkumuzu daha da harlandırdı. Sıralarını bizlere devreden 17 yüreğin ardından Nubar’ın, Serdar’ın ve Güzel’in gidişleri harlanan ateşin yayılması, dostun düşmanın kendine gelmesi anlamını taşıyordu. Çünkü o gidişler; ayakları yere basan yüce bir umudun arşınladığı onca yolun haklılığını barındırıyordu içinde. Bir insanın ömrünü bir sevdanın hamallığına adaması ve o ömrü omzunda taşıdığı ezilenlerin mücadelesini bir kez olsun bırakmadan tamamlaması haklılığı kanıtlar niteliktedir.

Nubar’da, Serdar’da ve Güzel’de somutlanmış olan haklı kavgamız… Bizi derinden sarsan ve silkeleyen, gidişlerinden öte arşınladıkları yolda kavgaya kattıkları değerler ve bir an olsun yılgınlık göstermeyişleriydi. Bunun adı haklılığa olan inançtan başka bir şey değildir. Her birimiz mücadelenin bir ucundan tutunup mücadele bayrağını yükseltirken ve o bayrağı yükseltecek daha fazla ele dokunma yolunda ilerlerken yavaşladık, düştük, kalktık. Damarlarımızda dolaşan insani zaaflarla ve kaygılarla zaman zaman durduk, zaman zaman taşıdığımız yükün ağırlığıyla ofladık. Kimi zaman çırak olmayı unuttuk, taşıdığımız yükün ağır ve yüce oluşuyla heybetlenerek. Bazen de bizi zayıflatan yönlerimizi önümüze koyup tarttıktan sonra kesip atmak yerine içinde bulunduğumuz toplumun üzerimizdeki etkilerini bahane etme kolaylığına kaçtık. Yeri geldi duygularımızı engel koyduk yolumuza. Evet, insandık. İnsana dair olan her şey doğalında bizi de çoğu zaman bağlayabiliyordu. İnsana dair olan tanıklık ettiğimiz, birebir yaşadığımız başka şeyler de vardı aslında. Bizi biz yapan öfkemizi yönelttiğimiz, kavgaya gönülden bağlı kılan. Tek kelime: faşizm. Bir yanımızda bombalar patlıyor,  sarsılıyorduk. Bir yanımızda bodrumlarda insanlar can veriyor yüreğimiz yanıyordu. Her anımızın acıyla, ölümle iç içe olduğu ve olacağı açıktı. Bilmeden düşmemiştik bu yola zaten. Her acı öfkeye dönüyor ama her öfke bilince dökülmüyordu.

Devrim sevdasına kimliğini yakmak

Nubar yoldaş, Ermeni ulusuna mensuptu ve faşizmin tüm hallerini birebir hissederek tarihe tanıklık etmişti. O hissiyatın ve o tanıklığın omzuna yüklediği sorumlulukla mücadelenin doruklarına doğru adım atmıştı. Ve artık çıktığı yolda sadece Ermeni ulusuna mensup biri olarak ulusal bir mücadelenin değil, enternasyonel bir mücadelenin kapılarını aralamıştı. Ne ulusal ne de dini bir kimlik tercih etmiyordu. O ezilen olmanın hangi kimlikle bütünleştirilmesi gerektiğinin bilincine varmıştı. O artık bir devrimciydi. Faşizm her yerdeydi. Omzundaki yük O’na her yerde olmayı da görev eyliyordu. O da her yerde oldu. Adımladığı her yerde umudu, öfkeyi bilinçle donatarak inanca yeni tohumlar kazandırdı. İnsani zaafları öfkesinin, gönülden bağlılığının önüne geçecek olduğunda devrimci bir duruş sergileyerek kesip atabildi. O’nu bize rehber eyleyen de bu duruştur. O duruşuyla, yüreğindeki inancı buluşturabilen, sözüyle eylemi bir olan Komutan Martager’di. O mensup olduğu ulustan ötürü hala ‘ötekiyken’ öfkesini bilinciyle aydınlatabilen Fermun Çırak’tı. O kendisi gibi Ermeni bir devrimci ve komutan olan ve hayatıyla ilgili yazılan kitabının da çevirisini yaptığı Stepan Şahumyan’ın çağımızdaki yansımasıydı. Belki de daha önce böyle bir çırak böyle bir usta görmemiştik. Nubar yoldaş her şeyden öte ezilenlere mensuptu. Ve kendi tarihinden öğrenmiş, yaşamıyla tarihine yeni destanlar eklemişti. Gidişi de başkaca destanların tohumları olacaktı.

Serdar yoldaş da Nubar yoldaş gibi Ermeni ulusunun acılarını yüreğinde kavgaya katarak umudunu inanca, öfkesini bilince dökmüştür. Faşizme karşı tırmandığı doruklardan faşizmin zindanlarına ve bugünlere destansı direnişlerle dolu ve bitmek bilmeyen bir inancı anlatan tarih kitaplarına benziyor.

Faşizmin tüm gücüyle hücrelerini kıskıvrak yakalayarak O’nu alt etme çabası başarısız olmuştu. Silahını kırıp direnirken sol yumruğu bir an olsun titrememişti. Serdar yoldaş idam kararına rağmen devrimci mücadelesine devam ederek ölümü yenmişti aslında. Ölümü yenenleri kimse yenemezdi. Yüreğinde kavga inancını büyütüp beslemiş ve bu inancı halklara pay edebilmiş Serdar yoldaş, ölümü evveliyatında yenebilmenin şanıyla ölümsüzleşmiştir.

Güzel yoldaş, bir anadan öte bir yoldaş. Nubar ve Serdar yoldaşlar gibi ve belki de yaşından ötürü verdiği daha ağır bir ders vardı. Kavgaya olan sevdanın, o sevda için mücadeleden geri durmamanın ne yaşı vardı ne de insani zaaflar, eksiklikler, hatalar, kaygılar mücadele etmekten geri durdurabilirdi. Yaşamı gerçekten soluyabilmenin, yaşamayı ciğerlerinde hissetmenin direnmekten geçtiğini hapishane önlerinden, faşizmin barikatlarına, sokaklara kadar her alanda bize ispatlamıştı. Ona devrimcilerin anası demek karşılamıyordu direnişini. O devrime sevdalı, İbrahim’in, Süleyman Cihan’ın, Mehmet Demirdağ’ın yoldaşıydı. Kavgaya olan sevda; yaşamı soluyabilmektiyse, direnmeden tırmanılamıyorduysa özgürlüğe yükselen doruklar, Güzel yoldaş direndi. Güzel yoldaş yaşadı. Ve O direnişiyle yaşamı, solumayı öğretti. Güzel yoldaş yaşamak ve yaşatmak için direndi. Güzel direnişler, en güzel bedelle taçlanır. O da o güzel direnişiyle toprağı kucakladı.

“Biz ki sevda sözünü çok kullandık

ama pişman olmadık bundan

öfkemizi bilincimizle buluşturan ışık

tek silahımızdı çünkü bizim

Biz ki

sevdadan gayrısını

gelir geçer bulduk dünyada

Sevdadır

mekânı yoktur onun

güllerle öpüşür sularla aydınlanır

ki kararabilir

düşerse hüznün toprağına

kurumuş bir yaprak gibi sallanır

çürümüş dallarında umutsuzluğun

Sevda da çölleşebilir yaşanmazsa

kandilsiz bir leylâ olur sonunda

ki bu yüzden

bir masaldır mecnun

kavga kaçağı, korkak feodal

aşkında direnemeyen

tek düşmüş bi bedevi”

Ahmet Telli

Terazinin Hangi Yanı…

Onlar çıktıkları yolda tereddüt etmeden, kaygılarını bir kenara bırakarak, kötü, çürümüş yanlarını koparıp yeni filizlere can vererek hem çırak hem usta oldular. Onlar İbrahim Kaypakkaya’nın yoldaşlarıydılar. Ondan öğrenmiş, onun mirasıyla yoldaşlık etmişlerdi. Ezilenler yaşamak için direnmeliydiler. Bu yüzden yaşamaktan alıkoyacak ne varsa kesip atmayı direniş tarihinden öğrendiler. Ustalaşmak için yola çıkan bir çırak gibi tereddütsüzdüler. Ustalaştıkları yerden yeni çıraklar yetiştirebilmek için canhıraş emek verdiler. Kendilerini kavgaya öyle katmışlardı ki kavga onlarla büyüyor, onlar kavgayla daha dinç arşınlıyorlardı mücadelenin yollarını. Aileleri, sevdaları, dostlukları, kederleri, mutlulukları, arzuları elbette ki vardı. Elbette yeri geldiğinde ellerini başlarının arasına alıp “şimdi ne olacak” demişlerdi. Ama o soruyu yaşama bilinciyle cevaplayıp devrimci duruşlarıyla somutladılar. Her zaman daha güzel ve daha ileri taşımak için mücadele etme istekleri kaygılarını, yılgınlıklarının yendi, korkularını cesarete dönüştürdü, eksikliklerini sorgulatıp tamamlamalarını sağladı.

Şimdi biz ne mi yapacağız? Ellerimizi kafamızın arasına alıp yaşamak isteyip istemediğimizi sorgulayacağız. Kefenin gri tarafına kaygılarımızı, korkularımızı, hatalarımızı, eksikliklerimizi renkli bir kefeye ezilenler olarak yaşamı ciğerlerimize kadar soluyabilme mücadelemizi koyacağız. Hangisi ağır gelir? Faşizm tüm gücüyle ve her yerde yaşamlarımızı ayakları altına alıp çiğnerken yaşama/yaşatma sevdası için mücadele etmek elbette ki zor. Faşizm hiç tereddütsüz bizlerin yaşamını ayakları altına alıyor, kalanlarımızın bedenlerini de onların kanıyla boyuyor. Böylelikle bizleri de mücadeleden alıkoymaya, yaşamdan koparmaya çalışıyor. Ama tam da bu yüzden yaşamak için direnmeye, özgürlük için mücadeleye tereddütsüz yol almalıyız. Faşizmin saldırıları karşısında “ah vah” edişlerimizin, başımızı ellerimizin arasında unutup duygusallıktan yılgınlığa dönüşün ‘romantik eski devrimcilikten’ öte bir anlamı yoktur.

Nasıl ki Nubar yoldaş faşizmin en yakıcı hissedildiği yerlere arkasına dönüp bakmadan taşımışsa mücadelesini, nasıl ki Serdar yoldaş en karanlık kuyularda ölümü yenmişse, nasıl ki Güzel yoldaş yaşını ve sağlığını mücadeleye engel olmaktan çıkarabilmişse sokaklarda yumruğunu sıkarken imkânsız değil! Bizler İbrahim’in, Nubar’ın Serdar’ın, Güzel’in yoldaşları değil miyiz? Yaşamı güzelleştirecek olan bizim sevdamızdır. Yaşatmak bu sevdaya verilebilecek olan en güzel emektir. Şehitlerimizle aramızda kurduğumuz bu sevda köprüsü ya gri kefeyi seçerek yıkılacak ya da renkli ve ağır olan kefeyi seçerek yeni köprülere gebe olacak.

Ankara’dan Bir YDG’li

50045

Emperyalist Saldırıya da, Savaşa da Hayır!

Bu ülkenin Başbakanı önceleri ismi “Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)” olan ve daha sonra hedefi, kapsamı, amacı genişletilerek adı “Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi(1)” olarak değiştirilen emperyalist paylaşımcı projenin Eşbaşkanlarından birisidir ve dolayısıyla da ABD emperyalizminin en başta gelen işbirlikçilerindendir. 

Yaşadığımız bu son süreçte bu projenin bir aşaması gerçekleştirilmek isteniyor.

Nasıl mı? Suriye’ye savaş ilan edilerek.

Gerekçe? O da hazır. “Kimyasal silah kullanıldı” 

Ermeni Sorunu’nun Doğuşu ve Osmanlı Bankası Baskını

 

19.yüz yılın sonunda 500 yıldır hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu artık son evresine gelmiş yok olmakla karşı karşıya bulunuyordu. Avrupa'da kapitalizmin gelişmesi, ulusal uyanışlar, bağımsızlık hareketleri,1789 Fransız devriminin yankıları, Balkanlarda ulusal kopuşlar Anadolu'da yaşayan Ermeni ve Rum toplumlarında da oluşmaya başlamıştır.

Osmanlı, iktidarı altında yaşayan Ermenilere, azınlıklara ibadet özgürlüğü, mülklerinin güvence altına alınması, reformlar, yasa önünde, vergi alanında eşitlik vaat ediyordu.

Türki entergasyon dinamikleri ve anadilde egitim

TC’nin Lozan sonrası Kürdistan’a ilişkin programı askeri işgal,asimilasyon ve entegrasyon temelli olmuştur.  Kürdistanlılar askeri işgale ve asimilasyona karşı ciddi isyanlar geliştirmiş,mücadeleler vermiş ve bedel ödemişlerdir.Kuzey Kürdistan’da askeri işgale karşı belli gerilla alanları haricinde herhangi bir kazanım elde edilememiş,ancak asimilasyona karşı yürütülen mücadele hedefine tam ulaşamasa da belli sonuçlar üretmiştir. 

Gülfikâr Aksu'nun Anısına/ Hasan Aksu

Gülfikâr Aksu'nun Anısına: "Cocuglar Bize Oyle Ogrettiler. Ne Bilek Hakim Beg; Biz İbocuyuk, Tikkocuyuk!"/ 

Ben Annemi 18 Mayıs 2000 yılında yitirdim. Annem her Anne gibi önce Kadın’dı. Doğurgan özelliğinden gelen koruma, kollama, her şart altında sahiplenme esasıydı. Erkek egemen toplumunda kadın olduğundan dolayı, cins ayrımcılığına uğradı. Baskı ve şiddet gördü. Kürt olduğundan dolayı ulusal baskıya uğradı. Alevi olduğundan dolayı dinsel, mezhepsel baskılara maruz kaldı, aşağılandı.

Kürtler Ve Burjuva Yalanlar

 

Burjuva siyasal iktidar, iktidarini korumak, işçileri bölmek, birbirine düşürmek, kendi şoven-kirli siyasetinin bir parçası olarak, işçileri kullanmak için her türlü ideolojik silahını kullanıyor.

Güncel Sanatın Vahim Hâl(sizliğ)i[*]

 “Süren acılara dayanmak,çabucak ölmekten çok dahabüyük bir kahramanlıktır.”[1] 

Pablo Picasso’nun, “Her çocuk sanatçıdır. Ama sorun; büyüdüğünde geriye nasıl bir sanatçı kalacağıdır,” saptaması sanat ve insan ilişkisinin en net betimlemelerinden biriyken; bu da biz(ler)e sanatın “Anne bak kral çıplak” diye haykıran çocuksu naifliğinden beslenen isyancı niteliğini anımsatır. Bu elbette işin bir yanıdır.

Kürt Kerbelası‏

 

Boyunlarına ip geçirerek bir duvarın üzerine dizdikleri küçücük çocukları aşağı itip boşlukta sallandırarak boğuyorlar. Çocuklar çırpına çırpına can verirken o vampirler, "Allah Allah" naraları ile onların can çekişini seyrediyorlar.

Bu oyunu zor bozar

 

 

Tarihte, zorun rolü üzerine çok şeyler söylenmiştir. Özellikle sınıfsal zorun ortaya çıkışı, varlığı ve uygulanması konusunda, burjuvazinin ideologlarıyla Marksistler arasında ciddi bir ayrım konusu yaşanmış ve yaşanmaktadır. Burjuvazi, kendi sınıfsal zorunu meşru görürken, ezilenlerin, özellikle de işçi sınıfının burjuvaziye karşı uyguladığı devrimci zorun adını bile duymak istemediği gibi, bunu “toplumsal etik dışı” olarak, son yılların burjuva moda deyimiyle,  “terörist” eylemler olarak kriminalize etmeye çalışır.

On İki İmamlar Alevi Olabilir mi ? 1-2

“…Bir insanın arınmışlık düzeyi en güzel sahip olduğu hoşgörüyle, anlayış ile ölçülebilir. Arınmış insan başkalarını yargılamaktan uzak, olayları ve insanları çok geniş bir bakış açısı ile görebilen, hoşgören, olaylar karşısında sukunetini yitirmeyen, her şeyi doğallıkla kabul eden bir yapıdadır. İyi yada kötü diye ayrımları yapmaktan kaçınır, sevgisi bütüne, herkese ve her şeyedir. Hoşgörüsündeki yükseklik, onun bu sevgiyi bu şekilde eksiksizce ve adilce aktarabilmesini sağlar. Korku ve endişelerden hemen hemen tamamen uzaklaşmıştır.

Minaresiz Camiler ve Alevi Asimilasyonu

 

Dedeler var hoca olmuş bir nevi
İhtirasa kurban edilmiş sevi
Minaresiz cami gibi cemevi
Aleviyi namaz kılarken gördüm

(Ozan  Emekçi)

 

Bazı Milliyetçi Ermeni Aymazlara Zorunlu Cevap! Hasan Aksu.‏

 

İnsan eğer ırkçılık, milliyetçilik ve şovenizmden ideolojik gıda alıyorsa; her şart ve koşulda diğer ulus ve azınlıklara kin nefret ve kan kusarak nemalanıyorsa; adı ne olursa olsun sosyalizm ve de komünizm düşmanlığı yapıyor demektir. Çünkü her türlü milliyetçilik yaşanan örnekleriyle hepimizin malumudur.

Sayfalar