Pazar Eylül 27, 2026

Bir soluk devrim: hem çırak hem usta

“Ölüm her yerde aynıdır, ama ne mutlu halkının kurtuluşu için şehit düşene.” Yervant Topuzyan

Onlar dünyayı değiştirmek isteyen, ezilenlerin haklı mücadeleleri için tüm benlikleriyle bedel ödemekten çekinmeyenler…  Her biri farklı yerlerde aynı haklı mücadelenin neferleri, devrimin hem ustaları hem çıraklarıydılar. Biri harcı karan, biri tuğlayı yerleştiren, diğeri sıvayı yapan…

Nubar, Serdar, Güzel… Onlara dair yazılar yazdık, mücadeleye olan sevdalarını her satırda anlatmaya çalıştık. Yeminler verdik, Nisan güneşinin aydınlattığı, ısıttığı sevdayı büyütmeye. Her sözümüzün adı sevda; her arşınladığımız sokağa, dağa, tepeye sevdamızın ayak izlerini bıraktık. Ama hiç birimiz Onlar kadar arşınlamadık o sokakları, o dağları, o tepeleri… Hiç birimiz o kadar usta o kadar çırak olmadık.

Son iki sene içerisinde toprakla kucaklaşan her sevda neferi kavgaya olan tutkumuzu daha da harlandırdı. Sıralarını bizlere devreden 17 yüreğin ardından Nubar’ın, Serdar’ın ve Güzel’in gidişleri harlanan ateşin yayılması, dostun düşmanın kendine gelmesi anlamını taşıyordu. Çünkü o gidişler; ayakları yere basan yüce bir umudun arşınladığı onca yolun haklılığını barındırıyordu içinde. Bir insanın ömrünü bir sevdanın hamallığına adaması ve o ömrü omzunda taşıdığı ezilenlerin mücadelesini bir kez olsun bırakmadan tamamlaması haklılığı kanıtlar niteliktedir.

Nubar’da, Serdar’da ve Güzel’de somutlanmış olan haklı kavgamız… Bizi derinden sarsan ve silkeleyen, gidişlerinden öte arşınladıkları yolda kavgaya kattıkları değerler ve bir an olsun yılgınlık göstermeyişleriydi. Bunun adı haklılığa olan inançtan başka bir şey değildir. Her birimiz mücadelenin bir ucundan tutunup mücadele bayrağını yükseltirken ve o bayrağı yükseltecek daha fazla ele dokunma yolunda ilerlerken yavaşladık, düştük, kalktık. Damarlarımızda dolaşan insani zaaflarla ve kaygılarla zaman zaman durduk, zaman zaman taşıdığımız yükün ağırlığıyla ofladık. Kimi zaman çırak olmayı unuttuk, taşıdığımız yükün ağır ve yüce oluşuyla heybetlenerek. Bazen de bizi zayıflatan yönlerimizi önümüze koyup tarttıktan sonra kesip atmak yerine içinde bulunduğumuz toplumun üzerimizdeki etkilerini bahane etme kolaylığına kaçtık. Yeri geldi duygularımızı engel koyduk yolumuza. Evet, insandık. İnsana dair olan her şey doğalında bizi de çoğu zaman bağlayabiliyordu. İnsana dair olan tanıklık ettiğimiz, birebir yaşadığımız başka şeyler de vardı aslında. Bizi biz yapan öfkemizi yönelttiğimiz, kavgaya gönülden bağlı kılan. Tek kelime: faşizm. Bir yanımızda bombalar patlıyor,  sarsılıyorduk. Bir yanımızda bodrumlarda insanlar can veriyor yüreğimiz yanıyordu. Her anımızın acıyla, ölümle iç içe olduğu ve olacağı açıktı. Bilmeden düşmemiştik bu yola zaten. Her acı öfkeye dönüyor ama her öfke bilince dökülmüyordu.

Devrim sevdasına kimliğini yakmak

Nubar yoldaş, Ermeni ulusuna mensuptu ve faşizmin tüm hallerini birebir hissederek tarihe tanıklık etmişti. O hissiyatın ve o tanıklığın omzuna yüklediği sorumlulukla mücadelenin doruklarına doğru adım atmıştı. Ve artık çıktığı yolda sadece Ermeni ulusuna mensup biri olarak ulusal bir mücadelenin değil, enternasyonel bir mücadelenin kapılarını aralamıştı. Ne ulusal ne de dini bir kimlik tercih etmiyordu. O ezilen olmanın hangi kimlikle bütünleştirilmesi gerektiğinin bilincine varmıştı. O artık bir devrimciydi. Faşizm her yerdeydi. Omzundaki yük O’na her yerde olmayı da görev eyliyordu. O da her yerde oldu. Adımladığı her yerde umudu, öfkeyi bilinçle donatarak inanca yeni tohumlar kazandırdı. İnsani zaafları öfkesinin, gönülden bağlılığının önüne geçecek olduğunda devrimci bir duruş sergileyerek kesip atabildi. O’nu bize rehber eyleyen de bu duruştur. O duruşuyla, yüreğindeki inancı buluşturabilen, sözüyle eylemi bir olan Komutan Martager’di. O mensup olduğu ulustan ötürü hala ‘ötekiyken’ öfkesini bilinciyle aydınlatabilen Fermun Çırak’tı. O kendisi gibi Ermeni bir devrimci ve komutan olan ve hayatıyla ilgili yazılan kitabının da çevirisini yaptığı Stepan Şahumyan’ın çağımızdaki yansımasıydı. Belki de daha önce böyle bir çırak böyle bir usta görmemiştik. Nubar yoldaş her şeyden öte ezilenlere mensuptu. Ve kendi tarihinden öğrenmiş, yaşamıyla tarihine yeni destanlar eklemişti. Gidişi de başkaca destanların tohumları olacaktı.

Serdar yoldaş da Nubar yoldaş gibi Ermeni ulusunun acılarını yüreğinde kavgaya katarak umudunu inanca, öfkesini bilince dökmüştür. Faşizme karşı tırmandığı doruklardan faşizmin zindanlarına ve bugünlere destansı direnişlerle dolu ve bitmek bilmeyen bir inancı anlatan tarih kitaplarına benziyor.

Faşizmin tüm gücüyle hücrelerini kıskıvrak yakalayarak O’nu alt etme çabası başarısız olmuştu. Silahını kırıp direnirken sol yumruğu bir an olsun titrememişti. Serdar yoldaş idam kararına rağmen devrimci mücadelesine devam ederek ölümü yenmişti aslında. Ölümü yenenleri kimse yenemezdi. Yüreğinde kavga inancını büyütüp beslemiş ve bu inancı halklara pay edebilmiş Serdar yoldaş, ölümü evveliyatında yenebilmenin şanıyla ölümsüzleşmiştir.

Güzel yoldaş, bir anadan öte bir yoldaş. Nubar ve Serdar yoldaşlar gibi ve belki de yaşından ötürü verdiği daha ağır bir ders vardı. Kavgaya olan sevdanın, o sevda için mücadeleden geri durmamanın ne yaşı vardı ne de insani zaaflar, eksiklikler, hatalar, kaygılar mücadele etmekten geri durdurabilirdi. Yaşamı gerçekten soluyabilmenin, yaşamayı ciğerlerinde hissetmenin direnmekten geçtiğini hapishane önlerinden, faşizmin barikatlarına, sokaklara kadar her alanda bize ispatlamıştı. Ona devrimcilerin anası demek karşılamıyordu direnişini. O devrime sevdalı, İbrahim’in, Süleyman Cihan’ın, Mehmet Demirdağ’ın yoldaşıydı. Kavgaya olan sevda; yaşamı soluyabilmektiyse, direnmeden tırmanılamıyorduysa özgürlüğe yükselen doruklar, Güzel yoldaş direndi. Güzel yoldaş yaşadı. Ve O direnişiyle yaşamı, solumayı öğretti. Güzel yoldaş yaşamak ve yaşatmak için direndi. Güzel direnişler, en güzel bedelle taçlanır. O da o güzel direnişiyle toprağı kucakladı.

“Biz ki sevda sözünü çok kullandık

ama pişman olmadık bundan

öfkemizi bilincimizle buluşturan ışık

tek silahımızdı çünkü bizim

Biz ki

sevdadan gayrısını

gelir geçer bulduk dünyada

Sevdadır

mekânı yoktur onun

güllerle öpüşür sularla aydınlanır

ki kararabilir

düşerse hüznün toprağına

kurumuş bir yaprak gibi sallanır

çürümüş dallarında umutsuzluğun

Sevda da çölleşebilir yaşanmazsa

kandilsiz bir leylâ olur sonunda

ki bu yüzden

bir masaldır mecnun

kavga kaçağı, korkak feodal

aşkında direnemeyen

tek düşmüş bi bedevi”

Ahmet Telli

Terazinin Hangi Yanı…

Onlar çıktıkları yolda tereddüt etmeden, kaygılarını bir kenara bırakarak, kötü, çürümüş yanlarını koparıp yeni filizlere can vererek hem çırak hem usta oldular. Onlar İbrahim Kaypakkaya’nın yoldaşlarıydılar. Ondan öğrenmiş, onun mirasıyla yoldaşlık etmişlerdi. Ezilenler yaşamak için direnmeliydiler. Bu yüzden yaşamaktan alıkoyacak ne varsa kesip atmayı direniş tarihinden öğrendiler. Ustalaşmak için yola çıkan bir çırak gibi tereddütsüzdüler. Ustalaştıkları yerden yeni çıraklar yetiştirebilmek için canhıraş emek verdiler. Kendilerini kavgaya öyle katmışlardı ki kavga onlarla büyüyor, onlar kavgayla daha dinç arşınlıyorlardı mücadelenin yollarını. Aileleri, sevdaları, dostlukları, kederleri, mutlulukları, arzuları elbette ki vardı. Elbette yeri geldiğinde ellerini başlarının arasına alıp “şimdi ne olacak” demişlerdi. Ama o soruyu yaşama bilinciyle cevaplayıp devrimci duruşlarıyla somutladılar. Her zaman daha güzel ve daha ileri taşımak için mücadele etme istekleri kaygılarını, yılgınlıklarının yendi, korkularını cesarete dönüştürdü, eksikliklerini sorgulatıp tamamlamalarını sağladı.

Şimdi biz ne mi yapacağız? Ellerimizi kafamızın arasına alıp yaşamak isteyip istemediğimizi sorgulayacağız. Kefenin gri tarafına kaygılarımızı, korkularımızı, hatalarımızı, eksikliklerimizi renkli bir kefeye ezilenler olarak yaşamı ciğerlerimize kadar soluyabilme mücadelemizi koyacağız. Hangisi ağır gelir? Faşizm tüm gücüyle ve her yerde yaşamlarımızı ayakları altına alıp çiğnerken yaşama/yaşatma sevdası için mücadele etmek elbette ki zor. Faşizm hiç tereddütsüz bizlerin yaşamını ayakları altına alıyor, kalanlarımızın bedenlerini de onların kanıyla boyuyor. Böylelikle bizleri de mücadeleden alıkoymaya, yaşamdan koparmaya çalışıyor. Ama tam da bu yüzden yaşamak için direnmeye, özgürlük için mücadeleye tereddütsüz yol almalıyız. Faşizmin saldırıları karşısında “ah vah” edişlerimizin, başımızı ellerimizin arasında unutup duygusallıktan yılgınlığa dönüşün ‘romantik eski devrimcilikten’ öte bir anlamı yoktur.

Nasıl ki Nubar yoldaş faşizmin en yakıcı hissedildiği yerlere arkasına dönüp bakmadan taşımışsa mücadelesini, nasıl ki Serdar yoldaş en karanlık kuyularda ölümü yenmişse, nasıl ki Güzel yoldaş yaşını ve sağlığını mücadeleye engel olmaktan çıkarabilmişse sokaklarda yumruğunu sıkarken imkânsız değil! Bizler İbrahim’in, Nubar’ın Serdar’ın, Güzel’in yoldaşları değil miyiz? Yaşamı güzelleştirecek olan bizim sevdamızdır. Yaşatmak bu sevdaya verilebilecek olan en güzel emektir. Şehitlerimizle aramızda kurduğumuz bu sevda köprüsü ya gri kefeyi seçerek yıkılacak ya da renkli ve ağır olan kefeyi seçerek yeni köprülere gebe olacak.

Ankara’dan Bir YDG’li

50012

Roboski: Taammüden devlet katliami!

SORU(N)LAR “RAİSON D’ETAT”SINDAN VAZGEÇMEYEN TUTUM YALANLAR, YALANCILAR “GERÇEK” ROBOSKÎ HÂLİ AKP: “CİNAYET VAR (DA), CANİ YOK(MUŞ)”?! (S)ÂKÎL -BEYAZ- KÜRTLER MUHATAPLAR YORUM(LAR) HUKUK(SUZLUK) ADALET DEĞİLDİR! “NE OLACAK” MI? ROBOSKÎ: TAAMMÜDEN DEVLET KATLİAMI![*]

“Herkesin bir gideni vardır, İçinden bir türlü uğurlayamadığı…”[1]

Veysi Altay’ın yönettiği ‘Faîlî Dewlet’ adlı belgesel, Cizre’de 90’lı yıllarda devlet eliyle işlenmiş cinayetleri anlatır ki, Roboskî de bu “realite”den bağışık değildir…

Deli dumrul'un "kentsel dônüm"ü yada yolsuzluk rantin ikizkardesidir

“Ya ümitsizsiniz, ya da ümit sizsiniz. Ya çaresizsiniz, ya da çare sizsiniz.”[1]

Şaşırmadınız, değil mi?

Şaşırmış gibi yapmanıza da gerek yok.

Ne de olsa, AKP medyasının her şeyden çok anlayan, her şeyi en iyi bilen gülücüksüz prenslerinden, her şeyi çok uzaklardan seyreden, dalgın bakışlı, nazlı prenseslerinden değilsiniz…

Yani şaşırmış gibi yapmadığınızda dolar bazında her ay banka hesabınıza geçen maaşınız tehlikeye girmez.

Yasli tarih diyor ki:"Halk iktidari ele almadikça.."

Dikkatinizi mutlaka çekmiştir; meclisteki partilerden, "Halk örgütlenip iktidar olsun, kendi kendisini yönetsin," diyen yoktur. Ne böyle bir hedefleri var, ne de felsefeleri… İstedikleri şey, halkın merdiven olması, kendilerinin de tepede oturmalarıdır.

Hozat, Altun ve Öcalan:Garbis Altınoğlu

Demir Küçükaydın ve Ayhan Bilgen'e Bir Yanıt

(Genişletilmiş versiyon)

Ocak ayında Parti ve Devrim şehitleri üzerine

İnsanlık tarihine alın teriyle emekle, yürekle, bilinç ve çizilen ideolojik güzergâhla yazılırlar. Ve bir daha yüreklerde silinmezcesine kalıcılaşırlar. Orda söz biter eylem başlar, iş başlar, insanlığa adanan, insanın özgürleşme kavgası başlatılır. Bunu kelimelerle ifade etmenin mümkünatı yoktur,

Rober Koptaş yazdı: Öcalan’ın mektubundan beklenen

Rober Koptaş, Agos’taki köşesinde KCK’nin ‘lobi’ açıklamasını yazdı: Kürt illerinde gördüğüm, Hrant Dink’in hatırasına hürmeten Ermenileri el üstünde tutan, iç savaşın etkisiyle de Ermenilerin yaşadığı acılara karşı empati duygusu geliştirmiş bir tavır oldu. Bu ileri duruşa karşın, Kürt siyasi hareketinin temsilcilerinin Ermeni meselesinde daha ikircikli bir tutum aldığı söylenebilir.

Hrant belleğimizde yasıyor...Nazaret Vartanyan

 

Hrant Dink 19 ocak 2007 tarihinde katledildi. Yaşamını mensup olduğu Ermenilerin tarihsel akıbetini kamuoyuna açmaya adamıştı Hrant… Ama Hrant’a tahammül edilemedi… Bundan dolayı Hrant katledildi..

Sevan bu sefer yalnız değil

 

Sevan Nişanyan’ın zekâsına, bilgisine ve hayat görüşüne hayran, onu merak eden biri olarak benim de yolum Şirince’den geçti. Geçen yıl Şirince’ye yaptığım birkaç aylık yolculuğun yaşamımda önemli bir yere sahip olacağını biliyordum, öyle de oldu… Ancak iz bırakan yalnızca Sevan Nişanyan’ın kendisi değildi. Sevan ile Müjde Tönbekici, kamuoyunun onlar hakkında düşündüğünün aksine ve hiç tereddüt etmeden söyleyebilirim ki şahane bir aile kurmuşlar.
 

“Iyi” Papa mı?

“Yüreğin soğuksa,güneş de ısıtamaz.”[1]

Papa Benediktus’tan (ya da önceki Papa II. Jean Paul’den) sonra Vatikan’da ikamet eden Papa Francesco, “iyi” Papa mı?

Kanımca değil. Papalık kurumunun “iyi”si olmaz/ olamaz. Çünkü orası Vatikan’dır…

Tam da bu noktada Mohandas Karamchand Gandhi’nin, “Çoğunluğun onayı yanlışı doğru yapmaz,” saptamasının altını çizerek, Immanuel Wallerstein’ın, “Katolik olmayanlar kimin Papa olacağını umursamalı mı? Elbette,”[2] saptamasını paylaşmadığımızı belirtelim.

Bu Ne Şiddet,Bu ne Celal?(Yada Gulyabani Kim?)

“İnsan çıtır ekmeği ısırdığında,Kırıklar dolar kucağına,İşte orası umudun tarlasıdır.Ve orada başaklar ağırlaştığında,Sayısız ah dökülür toprağa.”[1]

Şiir şöyle: 

“gencecik cocuklardık/ milyonlar kadardık/ haykırışlarımızla türkülerimizle/ güle oynaya/ Gezi’deydik/ meydanlardaydık.

Gulyabani!/ annelerimizin masalındaydı/ zifiri karanlıktı/ çıktı geldi/ esti gürledi/ BEŞimizi yuttu/ ONİKİmizin gözünü yedi/ yetmedi organlarımızı yedi/ yetmedi/ YÜZlercemizin kolunu bacağını kafasını kırdı/ sakat bıraktı/ kimimizi komaya/ SEKiZBiNden fazlamızı yaralı kodu.

Türkiye'de paradigma değişimi ve "Derin Kürdistan aklı"

Kapitalist dönemin en önemli başarısı kitleleri gönüllü aptallaştırabilmesi, hatta köleleştirebilmesidir.Kendi çıkarlarının nerede olduğunun rasyonel bir analizini yapamadan,kitleler egemen yapının çıkarlarının kendi çıkarları olduğu yanılsamasının etkisinde ömürlerini geçirirler.Seçimlerini bu doğrultuda yaparlar,yeni nesilleri bu doğrultuda yetiştirirler.Hukukun üstünlüğüne inanırlar ve hukuk adı verilen sistem makyajının onların haklarını korumak için varolduğunu zannederler.Halbuki ezenler/ezilenler veya egemenler arası yerel/global çelişkiler suüstüne çıktığında il

Sayfalar