Bir insan ömrünü neye vermeli?
Her insan için yaşamının belkide en önemli sorusudur bu. Bitimsiz ve sonsuz bir döngüden ibaret olan sürekliliğe,insan kendi sınırları ve ölçüleri içinde “Hayat” adını veriyor. Bunuda insanın doğmasından ölümüne kadar ki zaman dilimi içinde yorumluyor. Hayat dediğimiz şey, karalanmaya hazır bembeyaz bir defter değilmidir zaten? Herkes bu gerçeği nefes alıp vermeye başladığı andan itibaren yaşar. Farkında olsun veya olmasın.
Ve herkes bu boş yapraklara yaptıklarıyla kendi hayat hikâyesini yazar. Günler geçtikçe yapraklar çevrilir, gün geceye ve haftaya, haftalar aylara ve onlarda yıllara dönüşür. Bir insanın bu yapraklara yazacaklarının sınırları, içinde doğduğu siyasal ve toplumsal koşullar tarafından çizilir.
Sözgelimi, İstanbul Bebek’te zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelindiğinde, bu sayfalara dökülecek öykünün gidişatı üç aşağı beş yukarı bellidir. Aksi durumda yoksul emekçi bir gecekondu mahallesinde veya bir dağ köyünde dünyaya gelindiğinde kalemin satırları, sayfaları bambaşka gerçeklerle işgal edecektir. Elbette bu değişmez, aşılmaz, şaşmaz değildir. İnsan, içinde bulunduğu toplumsal ve siyasal koşulları anlamlandırmaya ve bilinçli bir tercih yapacak bilince ulaştıktan sonra bu öykü pekâlâ başka denizlere yelken açabilir.
Öylesi örnekler az değildir.Yine de bu konuda genel olana dair bir şeyler söylersek yanlış yapmış olmayız.İşte öykünün kilit noktası tamda burada yani insanın kendini anlamlandırmaya, tanımlamaya,çevresini gözlemlemeye ve kimliğini kazanmaya başladığı andan itibaren yaptıkları ve yapacaklarında düğümleniyor. İnsanın bilincidir ki, onun tüm yaşam öyküsüne yön verir, ömür denilen gün, ay ve yıllardan müteşekkil defter yapraklarına yazılacaklara karar verir.
Gorki’nin Ana’sı!
Her devrimcinin belkide ilk okuduğu kitaplardan biridir Maksim Gorki’nin “Ana” isimli eseri.
Devrimciliğe ilk adımların atılmaya başlandığı, devrimci fikirlerin olgunlaşmaya ve şekillenmeye başladığı o ilk anda Maksim Gorki’nin bu ölümsüz eseri adeta bir pusula gibi yol gösterir. Değişime, diyalektiğe, mücadeleye ve halkın gücüne dair büyük, etkili bir vurgudur eser.
Gerçek bir yaşam öyküsünden, Rus devrimcilerinin yaşadıklarından hareketle Maksim Gorki tarafından kalem alınan eser, Rusya’da 1902 yılında düzenlenen1 Mayıs kutlamalarından dolayı yargılanan Rus devrimcilerini konu edinir. Bunu bir annenin gözünden yapar.Halkın içinden bir parça, bir bakış olarak, Pelageya Vlasova’nın yaşamına odaklanır Gorki.
Buradan bize büyük bir devrimin o muazzam iç diyalektiğini,enerjisini ve değişimin gücünü, en önemlisi buna kaynaklık eden nedenleri anlatır.Bilindiği gibi Vlasova, Çar’a ve kiliseye inançlı, emekçi kadındır. Oğlunun devrimci fikirlerle tanışması, örgütlenmesi ve pratik faaliyete katılmasıyla birlikte içinde biriktirdiği yığınla çelişki teker teker su yüzüne çıkar. O da oğluyla beraber kendini devrim denilen o muhteşem ve büyük girdabın içinde yol alırken bulur. Yol aldıkça kendi gerçeğine ve hakikate yaklaşır, yaklaştıkça değişir, değiştikçe, örgütlenir örgütlendikçe eyleme geçer. Her eylem onun için daha sarsıcı değişimlerin kapısını aralar. Sonsuz bir helezon şeklinde süregelen bu döngü, adına devrimcileşmek denilen durumu ortaya çıkarır.
Ana, önce oğlunun ve devrimci arkadaşlarının söylediklerini,tartışmalarını dinler devamında okuma yazma öğrenir ve nihayetinde, işçi eylemleri,grevlerinde görev alan bir devrimciye dönüşür.Gorki’nin anası, emekçilerin yüreğinde taşıdığı çelişkilerin gücünü, bunların insan bilincine yaptığı derin etkileri, kendinired ederek, yeniye nasıl ulaşıldığını anlatır.
Yeni insana giden yolun ilk adımları, kendi gerçeğinin, hakikatinin farkında olmakla atılır. Bu bir bilinç,cesaret ve yürek işidir. Bu yolun kapısından girildikten sonra her adımda yeni bir çelişki yumağı, insanın kendisine, bilinçaltına dair yeni bilgileri ve bulguları görmesi içten bile değildir. Deyim yerindeysedeğişim, insanın elinde kazma kürek, çelişkiler madeninde yapacağı kazılarla gerçekleşir.
Bilinç, bu çaba içinde yeniden kalıba dökülür ve zaman içinde başka bir forma kavuşur.
Tutkunun Güzel’i…
20 Eylül günü aramızdan, yıldızlara, oradaki şen çocukları kahkahalara boğmak için ayrılan Güzel ana’yı düşündükçe Gorki’nin“Ana” kitabı düşer aklıma.
Ne çok benziyorlar birbirlerine. Her ikisi de deftere yazılacaklara yaptıkları bilinçli müdahalelerle gidişatı değiştirdi,kendi romanlarının bambaşka bir rotaya girmesini sağladı.
Bir dağ köyünde, Dersim Pülümür’de kalabalık bir ailenin çocuğuolarak doğan Güzelana’nın yaşam öyküsü, koca bir tarih, anlayana derin bir kütüphane, kavramak isteyene engin mesajlarla yüklü. Onun yaşam öyküsü,emekçilerin, halkın gerçekliğinin bir izdüşümü. Yaşamına üç askeri cunta sığdıran bir yaşamdan söz ediyoruz.
Tüm bunları rüzgârın önünde savrulan bir yaprak olarakdeğil, aksine fırtınaya meydan okuyan asi bir serüvenci olarak yaşadı. Her cuntayı, yarattığı kasırganın tam merkezinde ilk yansımaları, gerçekliğiyle yaşadı.
Doğrudan, ilk elden, dolaysız.
Her darbeyi, iliklerine kadar baskı, şiddet, gözaltı; kaygı, üzüntü ve bitmez tükenmez bir öfke ve de buna eşlik eden amansız bir mücadele tutkusuyla karşıladı. 74 yıllık yaşamını bir sıfatla tanımlamakgerekirse en doğrusu “tutku” olurdu sanıyorum. Haksızlıklara, zulme karşıkesintisiz bir mücadele“tutkusu”.Bu tutkuda küçük yaşlardan itibaren yaşadığı zulmün, itilmişliğin,dışlanmışlığın,aşağılanmanın derin izleri var. Bu tutkuda, bir kadın olarak içine itildiği karanlığın kişiliğinde yarattığı derin tahribata duyduğu öfke var. Bu tutkuda, bir Kürt olarak, maruz kaldığı, horlanma, aşağılanma var. Bu tutkuda bir Alevi olarak inancından dolayı kendisine reva görülen hakaretler, ötekileştirme ve baskıya karşı gelişen büyük öfke var.
Direnişin, eylemin Güzel’i, Güzel’imizin yaşamı belkide bu yüzden bu kadar derin izler bıraktı ona dokunan herkesin yaşamında. Onda herkes, kendinden bir şey gördü zira. Onda kendi yansımasını, yaşadıklarını buldu. Cenaze töreninde ki kalabalık ve sahiplenmede bundandı.
Güzel’imiz, ezilenlerin adeta bir bileşkesi gibiydi. Bu coğrafyada ezilenlere ait ne varsa hepsi ona vücut bulmuştu. Edindiği komünist, devrimci bilinçle her ezilene, hor görülene, mağdur edilene elini uzattı. Eylemin Güzel’i, tutkunun ve öfkenin Güzel’i bu yüzden gidişiyle yüreğimizi böylesine dağladı.
Bu yüzden, geride nasıl dolduracağımızı bilmediğimiz büyük bir boşluk bıraktı.
Sanki tüm evreni sarı sarmalayacak, kucağında avutacak, acılarını dindirecek bir ana yüreğiydi onunkisi.
Sevgisi, enerjisi ve coşkusu tükenmeyen bir yıldız gibiydi. Bedeninin ihaneti olmasa belkide sonsuza kadar yaşayacaktı. Onu Serdar’ımızın yanına gönderdikten sonra öğrendim yaşını. 15 yılı aşkın bir süredir tanışmamıza karşın ilk defa yaşını düşünürken buldum kendimi.
Sahi nasıl oldu da daha önce bir kez bile olsun yaşı aklımın ucundan geçmemişti? Onunla konuşurken bir kez bile olsun bunu düşünmemiş olmam ne kadarda garip!
Dersim Pülümür’den Maltepe-Gülsuyu’na uzanan ve zaman içinde sınırları,bentleri aşan aştıkça,ustalaşan, ustalaştıkça bilgeleşen bir yaşam onunkisi. Halkın gerçeğiyle konuşan, bilincini yaşadığı acıların süzgecinden geçirerek elde eden bir insandı karşımdaki. Her anı nice bedeller, zorluklar ve acılarla geçen bir ömür.
Pülümür’de toprak ağalarına karşı verilen mücadelenin bedelini İstanbul’a sürgün edilerek ödeyen bir aile… Ormanlarla kaplı bir tepede kurulan ilk birkaç barakada verilen yaşam kavgası. 5 çocuklu Dersimli, Kürt ve Alevi bir kadının kendini tanımlama,anlamlandırma ve yaşama sımsıkı tutunma çabası…
Ona bu kavgada elini uzatan özgürlük savaşçılarını tanıması yaşamını değiştirecek, dönemeç olacaktı. Maltepe’de Mahir Çayan’la Hüseyin Cevahirlerin bulunduğu evin kuşatıldığı o gün,evinin pencerelerini sımsıkı kapatacak,devrimcilerin ona zarar vereceğini düşünecekti.
Belki bu yüzden “kerpiç bir ev vardı orda” en sevdiği türküydü. Devrimci fikirler ve onların taşıyıcısı özgürlük savaşçılarıyla tanıştıkça sadece evinin pencerelerini değil gönlünün ve bilincinin tüm kapılarını da açacaktı tüm ömrü boyunca.
Güzel’imiz, bebeğimiz, tıpkı Gorki’nin“Ana”sında olduğu gibi onu kuşatan toplumsal ve siyasal koşulların içinde bir tercihte bulunarak kendini yeniden yarattı. Kendi hakikatinin farkına, bunu öğrenme çabası içinde, bu yolda kavuştu. Mücadele ettikçe, kendini tanıyacak, tanıdıkça kendini yenileyecek, yeniledikçe ilerleyecek ve böylece tüm ezilenlerin acısıyla yanıp kavrulan bir yüreği ilmek ilmek dokuyacaktı.
Güzel’imizi tanıyan herkes her konuşmasındaki “tutku”ya tanıktır. Kelimeler, cümleye dönüşürken onun ağzında tek sıra halinde dizilir. Her biri en net, en sade ve en anlaşılır haliyle çıkar sahnenin ortasına. Tutkuludur, öfkeli ve cüretlidir!
Ezilenlerin acısı, birer mavzer yaptığı dilinde mermiye dönüşür sanki…
Kaypakkaya “hastası”, gerilla aşığı
Güzel’imiz, bebeğimiz, bir Kaypakkaya “hastasıdır”. En mutlu olduğu an, elinde Kaypakkaya’ya ait bir resimle göründüğü andır.
Çorum’da, İstanbul’da Amed de vd. yerlerde onun en önde yürümediği bir anma mümkün değildir. Mutlaka, elinde önder yoldaşın büyük resmi, en önde onunla yürüyecektir.
O, Kaypakkaya’da kendi kimliğiniyeniden tanımlayan gerçeği gördü. Kaypakkaya’da,ezilenlerin çığlığına verilen yanıtları aldı. Onları, emekçilere has sınıfsal sezgileri ve algısıyla yorumladı, onu halkımızın sade cümleleri ve atasözleriyle dile getirdi. Kaypakkaya ona, yeni bir yaşam, yeni kimlik için işaret fişeği oldu adeta.
Nasıl Maltepe direnişi onun yaşamının en önemli dönüm noktalarından biri olduysa oğlunun bir 18 Mayıs’ta gözaltına alınarak kaybedilmek istenmesi onun yaşam öyküsünde bir başka viraj olacaktı.
Kaypakkaya tutkusunun bir nedeni de bu olmalı!
Öyle coşkuya kapılmış bir anneden söz etmiyorum asla. Kendi cümleleri, halkımıza has o bilgeliğiyle onun fikirlerini tartışan, yorumlayan bir kişilikten söz ediyorum. En çokta gerillaya, devrimci silahlı savaşıma dair fikirlerini beğenirdi.
Gerilla onun için bir bambaşkaydı. Gerillayı gördüğü anı hatırlıyorum. Yüzü bir güneş gibi aydınlanmış adeta kendinden geçmişti. 2012 veya 2013 olmalı,hızlı bir tempoyla köyleri tek tek gezdiğimiz oldukça yoğun bir faaliyet dönemindeydik. Ekibimiz oldukça tecrübeliydi.Yaş ortalamamız 50’nin üstündeydi.
Köy köy, mezra mezra gezerek kendimizi anlatıyor, halkımızlailişki kuruyor, onlarla konuşuyor, tartışıyor,eleştirilerini dinliyorduk. Dersimin sert coğrafyasında bu hiçte kolay değildi. Pek çok yerde aracı bırakmak zorunda kalıyor, yola yürüyerek devam ediyorduk.
Birkaç yıl tekrarlanan bu faaliyette Güzel’imizin yüreğinin,bilincinin, pratiğinin Güzelliğine tanık oldum bende. Adeta 20 yaşındaki bir genç gibi, biz “genç”lerle dere tepe demeden koşturmuştu…
Uzakta adına köy denilen küçük bir köm’e mi gidilecek, Güzel anayı elinde gazete hemen yolun başında bulmak işten değildi. Köylere girerken, görev paylaşımı yapıyorduk. Kimi gençlerle konuşacak, dil bilenler Kürtçe konuşacak vs. Güzel ana’nın aramızda en çok konuşan,ajitasyon çeken, tartışan, ikna eden kişi olduğunu söylemeye gerek yok. Çoğu zaman enerjisiyle beni hayran bırakıyordu. Biz “gençlerin” su koyverdiğimiz yerde bizi insanın yüreğini ısıtan gülücüklerle eleştirip, motive etmesini nasılda başarıyordu.
Onun Kaypakkaya’nın fikirlerini,mücadelemizin gerekçelerini ve de neden gerilla mücadelesi yürüttüğümüze dair anlatımlarını pür dikkat dinliyordum. Sanki köy ahalisine değilde bana anlatıyordu. Kendi cümleleri, atasözleri,hikâyeleriyle sözü alıyor çoğu zaman bizi gülmekten kırıp geçiriyor ama en nihayetinde sohbeti gerillaya bağlamayı başarıyordu.
Her girdiğimiz köyde, teni güneş yanıklarıyla kavrulmuş çocuklarını arıyordu. Onlar için bir şeyler hazırladığını anlamıştık ama ne olduğunu bir türlü öğrenememiştik. Ta ki yoldaşlarla karşılaşana dek. Birlikteki her yoldaşı tek tek kenara çekip gizlice haftalardır sakladıklarını vermişti onlara.
Her konuşmasına “ciğerim” veya “bebeğim”diye başlardı. Elinde silahlar olan bir grup gerilla birliğine“bebeğim” diyen birini düşünün… Ana’nın karşısında sessizce durmak dışında yapacak bir şeyi olmayan onun direktiflerini ve bilgece sözlerini dinleyen bir grup gerilla…
Öfkesi, sevinci, hüznü ve neşesi bir su misali akan bir insan…Onda içten hesaplar, arkadan dolaşmalar yoktur. Ne söyleyecekse dosdoğru söyler. Aklında ne varsa dilindedir. Ama bu demek değildir ki örgütsel işleyişi bilmez. Onunla onca vakit geçirmemize rağmen tesadüfün kotardığı işleri duyduğumuzda ağzım açık kalmıştı…
İllegaliteyi asla ihmal etmeyen bir insandır. Aldığı her görev partinindir. Bu ciddiyetle yaklaşır. Bu kapsamdaki işlerini sadece bilmesi gerekenlerle konuşur. İşleyiş konusunda son derece hassastır. Haksızlığa da uğrasa, moralide bozulsa,sorunu kiminle yaşadığını ve ne yaşadığını ilgisiz kişilere asla söylemez. Tartışmalarını içerde yürütür. Helede partiye bir laf söylediği, dedikodu yaptığı, asla duyulmamıştır.
Parti onun yaşam damarlarından biridir. “Ben partiyle varım” sözleri ona aittir. Parti, onun kutup yıldızı, göz bebeğidir.500’ü aşkın şehidimizle,kanla yazılan tarihimiz ve onun ürünü partimiz, onun için bambaşka bir anlam taşır.
Çünküo, partiyle tanıştıktan sonra bir kadın olarak mücadele içinde kadın bilincini edinmiş, Kürt kimliğinin ayırdına hapishane kapılarında varmış, Alevi inancıyla bir öteki olduğunu bu kavgada anlamıştı.
Parti, onun tüm kimliklerinin gerçeğine erdiği, hakikat kapısıydı. Bu kapıdan girdikçe kendisine ait olan ne varsa karşısına çıktı, böylece kendini yeniden tanımladı, yeniden yarattı. Kavganın kızgın alevlerinde yoğruldu, şekil aldı. Ve bugün nihayetinde tüm devrimcilerin annesine Güzel ana’ya, devrimci bir kadına dönüştü. Düşmanın vücudunda yarattığı yara bereler, Karadeniz’den Dersime dağ bakışlı Şahanlarını teker teker toprağa verirken yaşadığı tarifsiz acılar içinde, kendini yeniden yarattı!
Belki de bu yüzden, devrimciliği en derin haliyle, partimizin kültürünü en açık şekilde kavradığı için, darbeci/tasfiyeciliğe ilk tavır alanlardan oldu!
O devrimciliği en sade haliyle yaşadı. Tutarlıydı, edindiği bilinç neyse ona uygun davranmaktan bir an olsun imtina etmedi. Silahlı mücadeleyi savunan bir anne olarak, evlatlarını gerillaya sarıp sarmalayarak gönderdi. Zindanlara düştüklerinde“eğer boyun eğerseniz, devlete sığınırsanız size sütümü helal etmem” diyendi. Sadece kendi evlatlarını değil onlarında çocuklarını kendi evladı gibi büyüttü. Asla, kimse şikâyet ettiğine tanık olmadı.
Daima çocuklarının arkasında durdu. Ödeyeceği bedel ne olursa olsun onlardan mücadelenin içinde olmalarını istedi. Yaşayabilecekleri, yaşadığı herşeyi mücadelenin bir parçası olarak gördü. O, nev-i şahsına münhasır bir kişilikti. Devrimcileşmesinde çocuklarının payı vardı ama devrimci yaşamı onlarla sınırlı değildi.
Bebeğim…
O artık kendi başına bir birey, parti saflarında bir nefer, bir devrimciydi.Bir anne olarak onun devrimciliği, çocuklarına bağlılığının ötesindeydi. Devrimcilik onun var oluş biçimi, yaşamıydı. Hani denir ya, “devrimcilik bir yaşam tarzıdır” diye. İşte Güzel’imiz, bebeğimiz, bunu tüm hücrelerinde yaşayandı. Neredeyse katılmadığı bir eylem, etkinlik bırakmayacaktır.
Ezilenlerin nerede bir çığlığı yükselmişse ilk duyan ve koşanlardan biri o olmuştur. Nubar yoldaşın, Kaypakkaya’dan devraldığı nerede bir direniş ve kavga varsa orda olma felsefesinin kendine rehber edinmiştir.
Ey eylemin Güzel’i, kavganın Güzel’i, direniş, mücadele ve bedellerle yürüyen asi serüvenci…
Bu yolda büyüyen büyüdükçe Güzelleşen,Güzelleştikçe sevilen Bebeğimiz; her bir anı büyük kavgalara tanık 74 yıllık bilge bir ömrü bize armağan ederek aramızdan ayrıldın.
Sana söyleyeceğimiz tek şey, senin o ezilenlerin acılarından süzülüp gelen arif sözlerine ve kişiliğine olan derin şükranımızdır!
Senin emeğine, her defasında bizi içine çeken gülüşlerine, inancına ve kavgadaki ısrarına layık olmak boynumuzun borcu olsun!
“Nasılsın Kanka” sözlerine “bomba gibiyim ciğerim” yanıtı yankılanacak kulaklarımızda daima…
Yaşım, yaşımız ne olursa olsun senin bebeğin olarak kalma onuru bize yeter!
Bebeğim…
Bir Partizan
Son Haberler
Sayfalar
Uluslararası Proletaryaya, Komünist Harekete, Devrimci ve Demokrat Kamuoyuna ;Partimiz TKP-ML Darbeci Tasfiyeci Bir Saldırıyla Karşı Karşıya Kaldı!
“Bir siyasal partinin kendi yanılgıları karşısındaki tutumu, bu partinin ciddi olup olmadığını, kendi sınıfına karşı ve emekçi yığınlara karşı görevlerini gerçekten yerine getirip getirmediğini saptayabilmemiz için, en önemli ve en güvenilir ölçütlerden biridir. Yanılgısını içtenlikle kabul etmek, nedenlerini arayıp bulmak, bu yanılgıya yol açan koşulları tahlil etmek, yanılgıyı doğrultma yollarını dikkatle incelemek; işte ciddi bir partinin belirtileri bunlardır.” (V.İ. Lenin; c. XXV, s. 200, Rusça)
PARTİYLE DEVRİME, ŞAN OLSUN 1. KONGRE’MİZE!
Türk, Kürt Uluslarından ve Çeşitli Milliyetlerden Halkımıza;
24 Nisan 1972’de İbrahim Kaypakkaya yoldaş önderliğinde kurulan Partimiz, İbrahim Kaypakkaya’nın planlamasını yaptığı ancak önce tutsak düşmesi ve ardından da katledilmesi nedeniyle gerçekleştirilmesine önderlik edemediği 1. Kongre’sini gerçekleştirmiş bulunuyor.
PARTİMİZ TKP-ML 1. KONGRE’SİNİ GERÇEKLEŞTİRDİ! PARTİYLE DEVRİME ŞAN OLSUN 1. KONGREMİZE!
Partimiz TKP-ML, kuruluşundan 47 yıl sonra 1. Kongre’sini gerçekleştirmiş bulunuyor. Kongremiz sınıf düşmanlarımızın ve Partimizi içten darbelemek isteyen sol görünümlü sağ oportünist çizgi sahiplerinin saldırıları altında gerçekleştirildi. Kongremizin tarihsel önemi, Partimize yönelik gerçekleştirilen düşman saldırılarıyla birlikte Partimizi darbeleyip tasfiye ederek, militanlarımızda, taraftarlarımızda ve halkımızda “umut kırımı” ve “güven bunalımı” yaratmak isteyenlere dur demesidir.
Çukurova’nın KİRVE’si Talip Çakmak için
Ölüsüne sahip çıkamayanın dirisi de az olur. Ne yazık ki, Talip Çakmak’ın ölüsüne de sahip çıkamadık. Yaşamının 30 yılını devrime adamış bir insanı, devrimci bir militanı, “birahane de öldü” gerekçesiyle, cenazesine dahi elimizi uzatamadık. Haber, burjuva gazetelerinin cinayet haberleri sayfasında küçük puntolarla yer bulabildi. Onu tanıyan devrimci örgütlerin gazetelerinde ise, nedense hiç yer bulamadı. 50 yıllık yaşamının 20 yılını hapishanelerde, 12 yılını ise dışarıda yine devrimci mücadeleyle geçiren birisini görememişti(!) Diller lal, gözler kör olmuştu adeta...
Yerel Seçimler ve İttifak Anlayışı
Burada seçimlerin işçi sınıfı açısından önemine değinmeyeceğim. Burjuvazinin iktidarı altında, eğer koşulları varsa sosyalistler seçimlere girmeli ve hatta bu olanakları zorlamalı, bu uğurda mücadele de etmelidir. Kitlelere ulaşmanın bir aracı ve sosyalistlerin kendi seslerini kitlelere duyurmanın bir yolu olarak seçimlere katılır ve burjuvaziyi tam da kendi göbeğinden teşhire yönelir.
TKP/ML Kadın Komitesi: “Patriarkanın açık-kapalı yüzlerine teslim olmayacak, bu mücadelenin hep önünde yer alacağız!”
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle bir açıklama yapan TKP/ML Kadın Komitesi, “Nasıl ki, sokakta AKP’nin kadın hareketine dönük açık-kapalı saldırılarına göz yummadıysak, dönemsel zayıflığımıza karşın bilincimizi hep diri tutarak süreklileşmiş bir kadın hareketine sarıldıysak… Patriarkadan güç alan erkek egemen kurumlardan “komünist” etiketlisine dek kadın hareketine dönük her türlü manipülasyona, saldırıya karşı yine örgütlülüğümüze sımsıkı sarılacak ve kazanımlarımızın gasp edilmesine müsaade etmeyeceğiz!” dedi.
Ülkede durum ve devrimci hareketin önündeki asli görevler
Uluslararası alanda köhneyen ve tahrip olan sistemin yarattığı sorunlar her geçen üst boyutlara tırmanıyor. Yarattığı sorunlara müdahale edilemediği gibi çıkan fatura emekçilere ve mazlum halklara mal ediliyor.
Kriz ve sistemin ıflası,,
Mevcut sorunlar çözüme kavuşmadığı gibi giderek daha uç boyutlara tırmanıyor. Bunun sonucu müzmin bir süreç içerisinde bulunan Türkiye daha katmerli bir dönemece giriyor. Yapılan devalüasyon sonucu TL'nın değeri dolar ve euro karşısında hızla düşüşe geçiyor. Dolara endeksli TL'nin uluslararası rezerv para olan dolar ve euro karşısında tarihinin en büyük düşüşüdür bu. Devalüasyon beraberinde enflasyon oranını da son 18 yılın en üst düzeyine yükseltiyor. Daha açık bir ifadeyle mevcut ekonomi-politika çökmüştür. Bu ekonomi politika salt Türkiye'yle sınırlı değildir.
“Kürdü Ya Ezeceğiz Ya da Türkleştireceğiz!” –Dursun Ali Küçük
*Türk İçişleri bakanı Süleyman Soylu; “Ya ezeceğiz ya Türkleştireceğiz” sözünü hiddetlenerek söyledi.
İşte size Türk devlet politikası...
Evirmeden ve kıvırmadan, kelime oyunları yapmadan söyledi.
TC aynen böyle düşünüyor ve bütün resmi partileri bu politikayı uyguluyor.
Hiç tartışmasız Kürtlere ve ötekilere karşı devlet poltikası budur.
Ezdiğini ezecek, geri kalanı ise devşirerek Türkleştirecek...
Yürek ve beyinde ideoloji ile kuşanmak
“Söylediği kadar yapan yaptığı kadar konuşan” bir hareket yaratabilen bir örgüt özgürlüğün ve kurtuluşun sahibi ve yaratıcısı olabilir. Bu hareketin yaratılmasında düşünsel ve yaşamsal dünyasını devrimin ihtiyaç ve görevlerine tümüyle katabilen yürek ve beynine ideolojiyi dolduranlar zaferin ve başarının militanı olabilir.
Bu yüzden özgürlük için yola düşen militanlar burjuva-feodal sistemden tümüyle kopuşu gerçekleştirip örgüte komple katılımı esas almalıdır. Bunun bir çırpıda bir hamlede bir eylemde kısa bir zaman dilimi içinde olacağını düşünmek ciddi bir yanılgıdır.