Cuma Ekim 16, 2026

Bir ikiye bölünür / Halil Ahmet

Herşey bir çelişkidir. Bu Maoist felsefi tanımdan yola çıkarak soruna bakarsak olayları ve olguları ve bunların arasındaki iç bağlantıları doğru bir şekilde kurabiliriz.

“Hareketin kendisi bir çelişkidir veya bir ikiye bölünür” Maoist felsefi yaklaşımını nasıl ele almalıyız? Başkan Mao’nun bu noktadaki ML’ye yaptığı katkılardan biri olarak felsefe alanında çelişki yasası olduğu gerçeği de herkes tarafından kabul edilmektedir.

“Bir ikiye bölünür ama asla iki birleşip bir olmaz. İkiyi bir yapmak revizyonistçe bir yaklaşımdır.” (Mao Zedung)

Hareketin kendisi bir çelişkidir; herşey kendi karşıtı ile vardır. Karşıtı olmayan hiçbirşey yoktur. Karşıtı olmayan bir şey varsa o çelişki değildir zaten. Bu sorunda birin ikiye bölünmesi noktasında birkaç örnek vermek gerekirse: proletarya kendi karşıtı ile vardır, savaş barışla vardır, iyi kötü ile vardır, Marksizm revizyonizm ile vardır, cesaret korku ile vardır. Bunlar arasında mücadele her daim olacaktır. Bu sorunda Uluslararası Komünist Hareket (UKH) içerisinde geçerli olan nokta sosyalizm mi kapitalizm mi, Marksizm mi revizyonizm mi, proleterya mı burjuvazi mi? Bunlar arasındaki mücadelede kimin kazanacağı olgusu daha net olarak sonuca kavuşmuş bir sorun değil. Nihai olarak proletaryanın, MLM’nin kazanacağı çok açıktır. Her yeni sınıf bir eski sınıfı yıkmıştır. Sınıf savaşımı var olduğu müddetçe geriye dönüşler olacağı bir gerçektir. Sovyetler ve Çin bunun bir örneğidir. Modern Revizyonizm’in proletaryanın bilimsel ideolojisinin MLM kılığına bürünerek nasıl ters yüz edip, iktidarı gasp edip kapitalist restorasyona demir attıkları bilinmektedir. Bu açıdan proletaryanın nihai zaferinin çok uzun bir mücadele sürecini kapsayacağı açıktır. Çok uzun bir mücadele dönemi olacağı bir gerçektir.

UKH açısından bu sorun tartışılagelen sorunların başında gelmektedir. Büyük Proleter Kültür Devrimi (BPKD) sosyalizmde bile sınıf savaşımının devam ettiğini net ve berrak bir biçimde ortaya koymuştur. Sosyalizmden komünizme geçiş aşamasında onlarca kültür devrimi yaşanacaktır. Sınıfsız topluma böyle ulaşılacaktır.

“…Hata yapmamak imkânsızdır. Hata yapmak, doğru bir çizginin oluşmasında gerekli bir şarttır. Doğru çizgi hatalı çizgiyle mukayese içerisinde oluşturulur. İkisi zıtların birliğini meydana getirir. Doğru çizgi, hatalı çizgiyle mücadele içerisinde oluşur. Hatalardan tamamen kaçınılabilinir demek, sadece doğru şeylerin olduğunu, hataların olmadığını söylemektir ki bu da Marksist olmayan bir önermedir. Mesele daha az hata yapmak ve önemsiz hatalar yapmaktır. Doğru ve yanlış zıtların birliğidir. Kaçınılmazlık teorisi doğrudur, sadece doğru şeylerin olmasını hatalı hiçbir şeyin olmamasını istemek zıtların birliği kanununu ret etmeye götürür ve bunun tarihte bir örneği yoktur. Metafizik bir şeydir. …. Çok az hatanın yapıldığı bir durumu sağlamak için çabalamak mümkündür. Yapılan hataların sayısı, devle cüce arasındaki ilişki kadar olmalıdır. Az hata yapmak mümkündür, biz de bunu başarmalıyız.” (Mao Zedung Cilt 6 Sayfa 74)

Doğa ve toplum olaylarında hiçbir şey tek ve kat-i olarak yer almaz. Burjuvaziyi düşünüp onun karşıtı olan bir sınıf olarak proletaryayı düşünmemek olmaz. Bu aynı zamanda proletarya açısından da geçerlidir. Proletarya burjuvazi ile, burjuvazi de proletarya ile vardır. Bu zıtların birliği kanunudur. Bazı kesimlerin bizlere salık vermeye çalıştığı gibi “ille da parti içerisinde burjuvaziyi var etmek zorunda mısınız?” tarzı eleştiriler çelişki yasasını kavramadıklarını gösterir. Sosyalizmden geriye dönüşler olgusu Modern Revizyonizm’in ne olduğunu kavramayanlar açısından nettir.

“Parti bir çelişkidir”; Partinin yaşayan canlı bir organizma olduğu kabul etmeyenler, parti içindeki sorunların ele alınışı ve çözümü noktasında anti-bilimsel bir yaklaşımla soruna bakmış olurlar.

“Parti bir çelişkidir” tespiti, yaşayan canlı bir organizma olması içinde bir çok çelişkiyi barındırması ve dolayısıyla bir sınıfın, bir ideolojik kökeninin olduğunu kavramamızı sağlar. Soruna ideolojik boyutta yaklaşmayanlar olayın bir sınıfın ideoloji meselesi olduğunu kavrayamazlar. İdeoloji derken neyi kastediyoruz peki? İdeoloji “her hareket-davranış, düşünce bir sınıfa dolayısıyla bir ideolojiye tekabül eder. Politika, ekonomi, felsefe, kültür-sanat (din), ideoloji tanımı içerisindedir. Dolayısıyla bunlar arasındaki düşüncenin dile gelişi, pratik boyutu –praxsis – ifadesini bulur. Bunların parti içerisinde de yansıması olmadığını söylemek, partiyi tek bir bütün olarak görmektir. Parti içerisindeki farklı seslerin, düşüncelerin olduğunu kavramamaktır. Zorlama bir teorik yaklaşım ile parti içerisinde bir burjuva sınıf yarattığımızı söylemek, bunu böyle belirtmek sınıf savaşımı ve çelişki yasasını inkar anlamına gelir.

“Parti bir çelişkidir”; Parti içinde tek bir ses olduğunu belirtmek, partinin iç dinamiklerini ve çeşitli fikirlerin olacağını yok saymaktır. Parti içine gelen her bir birey parti içine gelirken kendi sınıf dokusu ve ideolojik yaklaşımı ile gelebileceği gibi aynı zamanda bir dönem doğru fikirleri savunup başka bir zaman diliminde de yanlış fikirleri savunabilir. Bunun örnekleri oldukça fazladır. SBKP ve ÇKP tarihi buna tanıktır ve aynı zamanda da kanıttır.

Herşey kendi karşıtı ile vardır, bir insanın tek bir düşünceden azade kılmak, herşeyi bildiğini ve herşeyi doğru savunduğunu söylemek çelişki yasasına aykırıdır. Dört dörtlük komünist yoktur. Zamanın ve gelişmenin, doğa ve toplumsal olayların doğru bir şekilde çözülmesiyle komünist düşüncenin yaşam bulmasını sağlayabiliriz. Örneğin Marks kendi dönemini çözümlemiştir, onun döneminde kapitalizmin gelişme dinamikleri, kapitalist üretim ilişkileri mevcuttu. Toplum ve sınıflar arası ilişkiler, üretim biçimi…vb. Marks’ı emperyalizmi tahlil edemedi diye eleştirmek mümkün olabilir mi? Lenin Marks’ın büyük eseri üzerinden emperyalizm olgusunu tespit etti. Dolayısıyla herşeyi kendi süreci içerisinde ele almak ve değerlendirmek gerekir.

Her toplumsal olayda sınıf savaşımının ruhuna uygun hareket etmek istiyorsak “bir ikiye bölünür” olgusunu doğru bir şekilde kavramak gerekir. Sınıf savaşımını öznelci niyetlerimizle değerlendirmeyiz. Var olan tespitler toplumun gelişme yasalarını ve sınıf savaşımının objektif yasalarına uygunsa devrimci radikal kalkışma kitlelerle bütünleşir. “Kitlelerin özlem ve taleplerine” yanıt olabildiğimiz müddetçe/oranda sınıf savaşımının dinamiklerine yön vermede ve hedefe yürümede başarılı oluruz. Kitleleri örgütlemeyen, genel siyasi çizgiyi pratiğe uygulamayan bir yaklaşım ise sınıf savaşımının yasalarını kavrayamaz.

Toplumun gelişme dinamikleri, onun şekillenişi, üretimin içindeki rolü göze alınmadan onu sadece kardeş kardeş yaşayan bir sınıf olarak tasavvur etmek “ikiyi bir yapmaktır”. Proletarya ve burjuvaziyi bir sınıf olarak ele almak ya da “bunlar arasında ilk başta sınıf savaşımı yoktu” demek ikiyi bir yapmaktır, revizyonist dünya görüşüdür.

Sınıf savaşımının şiddet temelinde ele alınması meselesi, bir sınıfın yıkılıp başka bir sınıfın diktatörlüğünün/demokrasisinin kurulmasından başka bir şey değildir. Sınıfların ortaya çıkması ile birlikte sınıf savaşımı mevcudiyetini var eder. İlkel komünal toplum hariç köleci toplumun ortaya çıkması ile birlikte sınıf savaşımı, ezenle ezilen arasındaki ilişki, dolayısıyla sınıf savaşımı da oluşur. Her toplumsal aşama kendi içerisinde karşıtını da barındırır. İlkel komünal toplum dışındaki gelişme yasaları çerçevesinde efendi-köle ilişkisini, daha sonrasında toprak ağaları ve köylüler, en son olarak proletarya ve burjuvazi ve nihayetinde sınıfların ve haliyle proletarya ve burjuvazinin de yok olacağı bir aşamaya gelecektir. Doğa ve toplum olaylarında her şey gelişme halindedir. Değişmeyen tek şey değişimin ta kendisidir. Tarihsel olarak olaya baktığımızda halen çözemediğimiz, bilimin gelişim düzeyi itibariyle vakıf olamadığımız binlerce olay vardır.

Cebirde sıfırın bir anlamı yoktur ama her daim sıfırın yaşam içerisinde bir anlamı olmadığı anlamı çıkarılamaz. Cebirde başlı başına anlamı olmayan birşeyin kimyada fevkalade bir anlamı vardır. Sıfır yüklü olmak bir taneciğin iyon mu yoksa nötr mü olduğunu ve hareket sırasındaki eğilimini tayin eder. Sıfırın yanına bir iki ya da herhangi bir sayı geldiğinde (sıfırın yanına sıfır hariç) o zaman bir anlamı olur.

“… Cehaletten bilgiye gitmek için bir pratik ve inceleme sürecinden geçilmesi gerekir. Başlangıçta kimsenin bilgisi yoktur, ön bilgi hiçbir zaman var olmamıştır. İnsanlar sonuçlar elde etmek için pratikten geçmeli. Sorunlar çıktıkça başarısızlıkla karşılaşmalıdırlar. Bilgi ancak böyle bir süreç içerisinde adım adım ilerler. Şeylerin ve olayların evrensel gelişme yasasını bilmek istiyorsanız, pratik sürecinden geçmeli, Marksist-Leninist bir tavır edinmeli, başarı ve başarısızlıkları karşılaştırmalı, sürekli pratiğe geçip incelemeli, birçok başarı ve başarısızlıktan geçmelisiniz. Bundan da öte titiz bir araştırma yapılmalıdır. İnsanın kendi bilgisini, yasalarla adım adım tutarlı kılmasının başka bir yolu yoktur. Yenilgiyi değil de sadece zaferi görenler için yasaları görmek mümkün olmayacaktır. …” (Mao Zedung Cilt 6 Syf 191)

Herşey bölünür, bölünmeyen hiç birşey yoktur. Her bölünen şey kendi içinde de bölünür. Bu noktada iyi kötü, görece iyi, kötüye göre nispeten iyi gibi tanımlar çıkar. Cesur-korkak, sadece bir insanda cesaret olur korku yoktur dediğimizde gene anti-bilimsel hataya düşeriz. Bu noktada bir ikiye bölündü. Doğal olarak. Ama bu “bir”den sadece bu bölünme değil; aynı zamanda iyi-kötü, proletarya-burjuvazi olgusu da çıkmaz mı? Tabii ki çıkar. Konuya dönersek cesaret olgusunu açmaya çalışalım.

Korku ve cesaret; insanları cesur-cesaretli yapan karşısındaki olguyu bilmesi ve onun dinamiklerinin bilgisine vakıf olması yatar. Korku ise tam tersidir; bunlar arasındaki ilişki tamamen bir dengesizlik sorunudur. Önemli olan hangisinin esas yön olduğu, hangisinin ağır basacağı sorunudur. Korku esas anlamda karşımızdaki olguyu tanımlayamamaktan başlar.

“Savaş ve Barış”; tanım itibariyle soruna baktığımızda sadece savaşı görüp barışı görmemek mümkün olabilir mi? Bu diğeri açısından da geçerlidir. Savaş barışa, barış da savaşa dönüşebilir. Ama bu sınıf uzlaşmacılığı temelinde değildir. Savaşın ve barışın iç dinamikleri neyi gösterir, sınıflar arası uyumdan ya da barıştan bahsetmek ne kadar doğru? Uyum uyumsuzlukla birlikte vardır, denge dengesizle vardır. Ama esas olanı her daim dengesizliğin olduğunu kavramaktır.

Bugün açısından soruna baktığımızda felsefi boyutta emperyalistler arasında bir denge durumundan veya bir uyumdan bahsetmek ne kadar doğrudur. Geçici dönemler hariç emperyalistler arası ilişkiler her daim dengesizlik üzerine kuruludur. Savaş ve barış olgusu da kimin neyi temsil ettiği, nihai sonuca kimin yaklaştığıyla ilintilidir. Burjuvazi ve proletarya arasında barış olması mümkün değilse o zaman sınıf savaşımı her daim olacaktır. Bunun boyutu, yoğunluğu, şekilleri, siyasi ve ideolojik, askeri ve kültürel yanları her zaman sürecektir.

Marksizm-Leninizm-Maoizm bir dogma değil, bir eylem kılavuzu olduğu sürekli bilincimizde olmalıdır. MLM’nin evrensel yasalarını kavramak onun üç bileşken öğesini kavramamız ve pratiğe geçirmemizle mümkündür.

Bu yazımızın ayrıca devamı niteliği taşıyan analiz-sentez ilişkisini daha detaylı bir şekilde ele almamız da gerekiyor ama bu başka bir çalışmanın konusu olacaktır.

Günümüz açısından bir soruna daha yaklaşmak gerekirse; din olgusu toplumun üstünde nasıl bir etkiye sahiptir. Din ideoloji içerisine girer mi? Bu noktada tartışmalar halen mevcut. Ama bazı toplumsal gelişmeler açısından soruna baktığımızda din olgusu kendini 4bin küsür yıldır hissettiren ve toplumu şekillendiren bir olgudur. Yaşam biçimi, kendi içinde sosyal ve ideolojik birçok boyutu barındırmaktadır.

HALİL AHMET 

50845

Ne Yapacağını Bilen ve Kararlı Erdoğan, CHP ve HDP ile Kedinin Fare ile Oynadığı Gibi Oynuyor

Erdoğan ne yapacağını biliyor: hiçbir şekilde; ne olursa olsun açıkça el koyduğunu söylediği fiili başkanlık mevkiini-mevzisini terk etmemek.

Çünkü bir tek geri adımı; en küçük bir zaaf belirtisi bile, hem uluslar arası mahkemelere hem de Türkiye’deki mahkemelere sanık olarak çıkmakla sonuçlanacak bir düşüşün ve gerileyişin yolunu açacaktır.

Bu akıbeti engellemek için HER ŞEYİ yapmaya hazırdır.

Bu tespiti yapmayan, bugün Türkiye’de politika yapamaz.

Devlete mi yönelmeli yoksa Erdoğan’a mı?

 AKP bugün devletin yönetsel organları olan yürütme, yasama ve yargıya hâkim durumda, ancak devletin önemli mevzilerinde hâlâ CHP, MHP ve diğer hâkim sınıf kanatlarında etkinliği var. Devlet denince, çıkarlar birleşince egemenlerde akan sular durur, devreye ordu, polis yargı girer.   Devleti 'koruma 'adına katliamda, zulümde, işkencede,  sokak ortalarında yargısız infazda sınır tanınmaz.  Kadınlarımızın öldürülmüş bedenlerine insanlığa sığmayan alçak bir şekilde tecavüz edilir, meydanlarda 'korku salma ' adına bedenleri teşhir edilir.  Faşizm bir devleti tüm kurumlarıyla yönetme şeklidir.

Sürekli faşizm ve devrimci hazırlık -Umut Munzur

Suruç’ta yeni kontra örgütü İŞİD eliyle gerçekleştirilen bombalı saldırıyla 32 devrimci-demokrat yaşamını yitirdi. Adana ve Amed’de gerçekleştirdiği saldırılarla istediği amaca ulaşamayan AKP hükümeti, Suruç’ta gerçekleştirdiği intihar saldırısıyla önümüzdeki sürece ilişkin önüne koyduğu politikaları hayata geçirecek zemini yakalamış oldu.

Devlet Kürtleri Öldürürken 'KCK 'yı Uysallaşmaya Çağırmak’ ne anlama geliyor?

  Geçmişten günümüze  demokrasi güçleri arasında  iki yol , iki bakış açısı , iki çizgi ,, iki ayrı ideolojik dünya görüşü  arasında mücadele kıyasıya devam etmektedir. Stratejik  ve taktik mücadele biçimleri üzerinde  belirlemeler yapılır, politik hat  hatlar belirlenir. Ona uygun  döneme uygun çağrılar yapılır. Buraya kadar her şey normal. Çünkü her grup ve birey  kendi dünya görüşünü açıklamakta özgürdür.  Farklılıklar anlamında bunda bir sakınca yoktur, olmaması da gerekiyor. Demokrasi ve sosyalizm güçlerini diğer gerici -faşist güçlerden ayıran en temel özelliklerden  birisidir.

TC BUNU HEP YAPTI

Türk devletinin PKK’ye yönelik askeri saldırı başlatmasını, salt Erdoğan’ın "başkanlık ihtirasına" bağlayanlar çoğaldı. Özellikle bir çok demokrat aydın ve yazar, bu saldırıların Erdoğan’ın tek başına iktidarda kalması için yaptığını yazmaya başladılar.

Bu bir yanı ile doğru iken, esas yanıyla da doğru değildir. Kürtlere yönelik saldırı bir devlet politikasıdır. AKP ve Erdoğan yok iken de Kürtler baskı ve kırımlara uğramışlardır. Geçmiş bir yana, sadece Demirel ve Çiller döneminde en büyük katliam ve baskılara maruz kalmışlardır.

KUZEY KÜRDİSTAN (BAKUR) ROJAVA’YLA BİRLEŞMELİDİR

7 Haziran Genel Seçimleri’nden sonra Türk devletinin Kürtlere yönelik saldırılarını artıracağı biliniyordu. Akp’nin tek başına seçimleri kazanması halinde bile bu saldırının olacağı aşikardı. Çünkü devlet, Suriye Kürtlerinin başarısının ve özerk bir yapı haline gelmelerini istemedi. Bunu çeşitli şekillerde önlemeye çalışmış olmasına karşın, önleyemedi ve PYD önderliğindeki güçler İŞİD’i Kürt bölgelerinden temizleyerek büyük başarı elde ettiler.

"Devlet Her şey yapar; Meşrudur!

Ülkemizde devlet demek baskı demektir. Devlet demek, devlete egemen olanların sömürü çarkını sürdürmesi demektir. Devlet demek azınlığın çoğunluk üzerindeki tahakkümü demektir. Devlet demek eşitsizlik demektir. Devlet demek, devlete egemen olan ırkın diğer azınlık ulus ve milliyetlere baskı, yasak, işkence, zorla asimile ederek dilini, kültürünü, gelenek  - göreneklerini, tarihi şekillenmesini yok etmek demektir. Devlet demek Cinsiyetçilik ayrımı yapmak demektir.  Devlet demek, kadınlara, çocuk yaştaki kızlara tacizi  -tecavüz ü meşru görmektir.

“Ya Savaşlar Devrime Yol Açar Ya da Devrimler Savaşı Önler” Mao

Emperyalist sermaye sistemi sömürü ağını devam ettirmek için ülkesel, bölgesel ve dünya genelinde savaşlar çıkararak egemenliğini sürdürmek ister. Sermayenin bu egemenlik stratejisi insanlık adına kural, hukuk, adalet, özgürlük gibi ne varsa hepsini ayaklar altına almakta milyonlarca insanımızın kanını akıtmaktan bir sakınca görmemektedir.

 

Suruç katliamını nasıl okumalıyız?

“ Devlet soğuk ifritlerin en soğuğudur. O soğuk hep yalan söyler. Devlet tüm iyi ve kötü dilleriyle yalan söyler, her söylediği şeyde yalan söyler ve sahip olduğu her şeyi çalmıştır.” Nietzsche

Yazarken ağlatan bir katliam; Suruç katliamı…

TKP/ML-TİKKO Rojava Komitesi

“Pirsus’ta yaşanan katliamın sorumlusu TC. devletidir”

Faşizmin sayısız ve sınırsız katliam ve soykırımlara imza attığını bildiren açıklamada TC’nin en azgın ve en koyu ırkçı ve gerici politikalara sahip olduğu vurgusu yapılıyor.  TC Faşizminin emekçilerin gençlerin ve kadınların kanıyla beslenmeden sömürü ve hegemonyasını sürdüremediğine dikkat çekilen açıklamada Şunlara değinildi: “Varlık nedeni emekçi devrimci kanı olan TC faşizmi insanlık ve uygarlık düşmanı yüzünü Pirsusta onlarca devrimci genci katlederek yüzlercesini yaralayarak bir kez daha göstermiştir.

TKP/ML-YDK:ACIMIZ BÜYÜK, HESABINI SORACAĞIZ

SURUÇ KATLİAMININ FAİLİ İŞİD OLSADA, ASIL SORUMLULAR TÜRK DEVLETİ VE EMERYALİSTLERDİR!

Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu'nun Rojava'nın yeniden inşası için başlattığı kampanya toplantısı faşist İŞİD tarafından kana bulandı. 20 Temmuz 2015 tarihinde ülkenin dört bir yanından Suruç'a gelen ve Amara Kültür Derneğinde buluşan yüzlerce genç, Rojovaya geçmek için beklerken İŞİD adlı faşist çetenin düzenlediği ihtihar saldırısı sonucu 32 genç yaşamını yitirirken, yaralanan yüzün üzerinde genç ise hala yaşam mücadelesi veriyor.

Sayfalar