Bir halkın iftiharı: Mehmet Hayri Durmuş
Yakın tarihimize göz attığımızda, önemli birçok olayla karşılaşırız. Bunlardan biri de 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişi'dir.
14 Temmuz 1789'da Paris halkı krallığın zulüm merkezine dönüşen Bastille Hapishanesi'ni basarak baskıya ve zulme karşı nasıl ayaklandıysa 14 Temmuz 1982 günü Amed Zindanı'nda Büyük Ölüm Orucu Direnişi'ni başlatan devrimciler de kimliksiz, kültürsüz ve inançsız yaşanmayacağını göstererek büyük bir direnişin öncülüğünü yaptı ve Kürt halkına büyük bir miras bıraktılar.
Tarihte büyük bir iz bırakan bu direnişin 39'uncu yıl dönümünde Mehmet Hayri Durmuş'un kardeşi Ayten Durmuş ile ailesini, direnişin öncesini, sonrasını ve Bingöl'de neler yaşandığını konuştuk.
Mehmet Hayri Durmuş, Dersimli bir ailenin üçüncü çocuğu olarak doğar. Aile, Mazgirt'in Riçik köyünden Karakoçan'ın Qumik köyüne göçmüştür. Mutlu, barışık, misafirperver bir ailede büyürler.
Hayri, ilkokulu büyük abisi ile birlikte komşu köy Kızılpınar'da okur. O kadar zekidir ki, okula başladıktan kısa bir süre sonra ikinci sınıfa, oradan da beşinci sınıfa alınır. Bu durum, “Hayri de okul mu okudu sanki? Altı ay bile gelmedi okula” denilerek arkadaşları arasında mizah konusu olur o dönem.
Ayten çocukken, her sabah uyandığında evdeki yatakları gezer. “Her bir kardeşimin yatağında beş dakika yatardım. En son Hayri abimin yatağına gider, en uzun onunla kalırdım. Urfa'da ilk tutuklandığında onu görmeye giden babama, 'Baba ne olur, bir daha geldiğinde Ayten'i de getir' demiş. Çıktığında Ankara'ya gitmiş, oradan da eve gelmişti. Babamın ona verdiği harçlıkları biriktirip pilli bir bebek getirmişti bana. İlkokula başladığımda beni okula o götürmüştü. Yürüyüp yorulmayayım diye kucağında taşımıştı beni” diyerek anlatıyor çocukluğun
OKULUN ÖRNEK ÖĞRENCİSİYDİ
Çevre köylerden gelip Bingöl'de okuyan öğrencileri her hafta sonu eve çağırırlar. İki katlı evin üst katında onlara gönüllü olarak cebir ve kimya dersi verir Hayri. Üniversiteyi kazanmadan önce, okuduğu Bingöl Lisesi'nde iki kez örnek öğrenci töreni yapılır ona.
Ayten, derin bir nefes alarak konuşmaya devam ediyor: “Babam, anneme, 'Çocuklarla Kürtçe konuşma. Türkçeleri bozulmasın' derdi. Annemse 'Hiç Türkçe konuşmam. Kendimi o hale hiç düşürmem. Benim çocuklarım Kürtçe konuşmak istiyorsa Kürtçe konuşur' demişti. Hayri abim o zaman anneme, 'Anê, tu qet meraq neke, ez ji boy te tim Kûrmancî qezi dikim' (Anne, sen hiç merak etme, ben senin için hep Kürtçe konuşurum) diye yanıtlamıştı.”
Hayri'nin hayatında kitapların çok özel bir yeri vardır. Hep çok sessizdir. Sürekli okur ve düşünür. Öyle ki, daima dalgın bakar. Babası, çocuklarının okumasıyla gururlanır.
ANNEME KIYAMAZLARDI
Hayri de, Hüseyin de annesine o kadar bağlıdır ki, bunu şöyle dile getiriyor Ayten: “Annem hastaydı. Hüseyin abim, anneme ısrarla 'Anne, sen yeter ki ölme. Ben bir doktor olayım' derdi. Anneme kıyamaz, bütün evi o temizlerdi. İşini bitirdikten sonra, ona zorla meyve yedirirdi. Annemi hastaneye götürdüklerinde insanların yoksulluğunu, doktorların tavrını görmüş, bu nedenle doktor olmak istemişlerdi.”
'OKULDAYIM, STAJ YAPIYORUM'
Hayri, liseyi birincilikle bitirir. Okulda onun için çok büyük bir tören yapılır. Üniversite dördüncü sınıftayken Urfalı bir arkadaşı Ankara'da öldürülür. Onun cenazesini getirirken yakalanır ve bir ay Urfa Cezaevi'nde kalır. Dördüncü sınıfın sonlarına doğru eve gelmez olur artık. “Okuldayım, staj yapıyorum” diye haberler yollar ailesine. Bir süre sonra, okuldan bir mektup gelir eve. 118 kişi üniversiteden atılmıştır. İlk sırada da Hayri vardır. “O listeyi ben okumuştum. Babam çok üzülmüş, yıkılmıştı adeta. 'He oğlum' dedi, “Niye kalktın böyle yaptın?' Babam, onları yokluklar içinde okutmuştu” diye sürdürüyor sözlerini.
'HERKESE İLAÇ OLMAK İSTİYORUM'
Daha sonra eve gelir Hayri. Aileye okulu bıraktığını ve örgüte katıldığını söyler. “Sadece benim annem hasta değil ki, herkes hasta” der ve ekler: “Kızıltepe'de 33 insan kan davasından öldürülmüş. Gittik, o meseleyi çözdük ve ben o zaman orada gördüm ki, tüm Kürtlerin bana ihtiyacı var. Doktor olsam sadece hastalarımı muayene edeceğim ama ben herkese ilaç olmak istiyorum, olabilirsem.”
Ayten, o güne gidiyor: “Babam, 'Ben çok üzüldüm' deyince, ona, 'Bana güvenebilirsin. O güçte ve o yetenekteyim hâlâ. Siz bunu belki çok sonradan göreceksiniz. Şunu da söyleyeyim, yakalanabilirim, öldürülebilirim de, ama ben artık size ait değilim' dediğinde annem çöktü. Abim, gitti artık. Evde büyük bir hüzün oldu” derken sesi titriyor.
GÖLGESİ BİLE ÇOK AĞIRDI
Engel olmak istemediler mi, diye soruyorum. “Gölgesi bile çok ağırdı abimin. Annem, Hüseyin abim gittiğinde onun önüne atmıştı kendisini. Hiç dinlemedi. Ona dedi ki, 'Anne, çok seviyorum seni ama hiç kimse engel olamaz gitmeme. Dünya da gelse beni durduramaz, düşman dahi. Ben kararımı verdim.' Hayri abim gideceğini söylediğinde annem dondu kaldı. Hiçbir şey demedi. Babam da müdahale etmedi” diyerek yanıtlıyor.
HEPSİ ÇOK YAKIN ARKADAŞTI
“1 Ekim 1978'de Hüseyin abimin düğünü olmuştu. Bütün arkadaşlar gelmişti. Zeki (Yıldız) abi ile Delil (Doğan) türkü söylüyordu. Delil çok heybetli, Zeki abi ise çok esprili biriydi. Hayri abim onların şakalarına çok gülerdi. Yıldız yengemin abisi Osman abi, 'Hayri, sen de bir şeyler anlat, biz de biraz gülelim” dediğinde, Hayri abim, 'Ben hiç bilmiyorum' demişti. Onun şaka yaptığını hiç görmedim. Çok sakin ve olgun biriydi” diye anlatan Ayten, sözlerini sürdürüyor:
“Delil ve Zeki abinin bir türküsü vardı: 'Min Qersê dikan vekir/ xezalê hêli can/ bazarê qirasê te kir/ delalê ez heyran.' Onların meşhur bir türküsüydü bu. Hayri abim, en son Hüseyin abimin düğününe gelmişti. Herkes oradaydı. Mazlum da Hayri abimin başka bir versiyonuydu. Delil'le arasında dağlar kadar fark vardı. Delil, vurdulu kırdılı, Mazlum ise çok kibardı. Onlar ne kadar ciddiyse Hüseyin abim de o kadar güler yüzlü biri...”
ARKADAŞLAR KOLTUĞUNUN ALTINDAN TUTMUŞ
“Her üç kardeşim aynı süreçte katıldı. Sakine Cansız'ın Bingöl'e gelmesiyle evimiz örgütün evi gibi olmuştu” diyen Ayten Durmuş, şöyle devam ediyor: “Hayri abimin yakalandığını bilmiyorduk. Şubat'ın sonlarına doğruydu. Çok kar yağmıştı o sene. Bize bir kâğıt geldi. 'Oğlunuz yakalandı. Üç ay gözetim altında kaldıktan sonra cezaevine götürüldü. Görüşebilirsiniz' yazıyordu. İlk görüşe annemgil gitti. 90 gün sorguda kalmış, çok işkence görmüş, dünyanın bütün çarkından geçmiş. Yürüyemiyormuş, arkadaşlar koltuğunun altından tutmuş…”
Bir halkın bitirilmek istendiği o karanlık günlerde aileleri sahip çıkar tutsaklara. Tutukluların anne ve kız kardeşlerinden oluşan bir grup kadın, görüşe gider ısrarla. Genelde kapı açılmaz kadınlara. Açıldığında ise Esat Oktay Yıldıran, cezaevi kapısının önüne attığı bir sandalyenin üstünde köpeği Co ile karşılar onları ama ne yapsa da yıldıramaz o kadınları. Eninde sonunda görüş hakkını elde ederler.
Aile, düzenli olarak görüşe gider. 1 No'lu'dayken tüm tutsaklar görüşe çıkar. Ziyaretçilerini gördüğünde ilk sözü hep şu olur Hayri'nin: “Kadın arkadaşların ihtiyaçlarını getirdiniz mi?”
ANNEMİN ELİNDEKİ KAŞIK YERE DÜŞTÜ
Katılımından bir sene sonra, evde Şah Hüseyin diye seslendikleri Hüseyin Durmuş, Karlıova'nın Lîçik köyünde şehit düşer. Üzerinde Hasan Hayri Güler'in kimliği vardır. Anlatırken, o günü yeniden yaşıyor sanki Ayten:
“Akşam saat on dokuz. Yemek yiyoruz. Radyo açık. Haberleri dinliyoruz bir yandan da. Hüseyin'in eşi Yıldız, doğum yapmış. Salih, dört aylık. Annem, hiç uyumuyor. 'Hüseyin mutlaka gelecek oğlunu görmeye. Uyanık olayım' diyor. 'Kapıyı çalarsa kimse görmesin' diye düşünüyor. Haberlerde, 'Bingöl'ün Karlıova ilçesinin Kaynarpınar köyünde çıkan çatışmada Hasan Hayri Güler öldürüldü, Hasan Tekin ise yaralı ele geçti' denildi. Bunu duymasıyla annemin elinde tuttuğu kaşık yere düştü. 'Oy duman dilê diya te bigirî! (Duman annenin yüreğini sarsın) Kimin evine ateş düştü?” diye nasıl bağırdı. Babam, 'yalandır' dedi hemen. Annem, inanmadı ona. Kadının içi dışına çıktı. Babam işe gidip geliyor. Annem, 'Ew cinaze çi bu?' (O cenazeye ne oldu?) diye soruyor hep. Dört gün sonra, tam yılbaşı günü, babam geldi eve. Pardösüsünü aldı. Anneme dedi ki, “Erê! Lawê te kuştin...” (Oğlunu öldürdüler...)
Sözlerini güçlükle tamamlayan Ayten, bir duygu patlaması yaşıyor adeta. Zorunlu bir ara veriyoruz. Karşımda çok güçlü bir kadın var. Bir süre sonra toparlıyor kendini ve kaldığımız yerden devam ediyoruz konuşmaya.
KİMİN EMEĞİ VARSA…
Ertesi gün birkaç akrabayla Karlıova'ya giderler. Her yerde cemseler vardır. Askerler her tarafı sarmıştır. Babası, onca askerin içinde Karlıovalılara şunu söyler: “Kimin oğlumun önünde emeği varsa herkes hakkını helal etsin...”
Eşine ve çocuklarına, “ağlamayacaksınız” der ısrarla. “Benim çocuklarım Bingöl'ü çok seviyordu. Hep bu caddelerden geçtiler. Son kez onu Bingöl'den geçireceğim” deyip cenaze arabasına bütün Bingöl'ü dolaştırdıktan sonra Bingöl Lisesi'nin önüne götürür. Orada bir dakika bekletir arabayı. 1 Ocak 1981 günü, Bingöl'deki Duzağaç mezarlığına gömerler Hüseyin'i. O kadar baskı ve yasağın olduğu o dönemde, kırk gün taziye kurarlar evde.
SON GÖRÜŞ/EME/ME...
Hayri, bir buçuk sene 2 Nolu'da kalır. 80'in sonunda E Tipi'ne götürülür ve kıyamet de ondan sonra kopar. Esat Oktay'ın gelişiyle Amed Zindanı cehenneme dönmüştür adeta. “Görüş”ler karanlıkta yapılmaya başlanır.
“Karanlıkta bağır bağır. Göremiyorsun hiçbir şey. 'Abi, geldim' dediğimde, 'Annem nasıl?' diye sordu. Son sözü, ‘Anneye çok iyi bakın' oldu. Bu son görüşmemizdi” diyor Ayten, abisini göremeyip sadece sesini duyduğu son buluşmayı anlatırken. Bir dahaki “görüş”e babası gider. Mahkeme için bir takım elbise ister Hayri. Baba, elbiseyi götürür. Mahkemeye de katılır. Eve geldiğinde eşine, “Artık kabulleneceksin. Hayri bugün kararını verdi. Ölüme imzasını attı” der ve bir daha da görmezler onu.
Bu arada kız kardeşleri Yıldız da tutuklanmış, Elazığ'da cezaevine konmuştur.
“Annem her sabah gelip caddeye oturuyor. Polis ne zaman haber getirecek diye bekliyor. Yapayalnızız. Öyle bir sessizlik var ki, ama irademiz hiç kırılmıyor. Aile olarak o kadar güçlüyüz ki, anlatamam. Her şeye rağmen ayaktayız. Pes etmiyor, direniyoruz. Almanya'daki amcam ne zaman para yollasa görüşe gidiyoruz hemen” diye anlatıyor Ayten.
ARKADAŞLARIM YERDE YATARKEN...
Almanya demişken, araya giriyorum, Hüseyin'in Almanya'ya gelişini soruyorum. “Hüseyin abim, 1976 ve '77 yaz tatillerinde Hamburg'a geldi. Burada elma bahçelerinde çalışmış. Arkadaşlarının demesine göre, şefi onu o kadar seviyormuş ki, ona 'Castro' diyormuş. Abime bir yatak vermiş bu kişi, ama Hüseyin abim bir gün o yatakta uyumamış, arkadaşlarına ayırmış. Şefi, 'o yatak senin' dediğinde, 'arkadaşlarım yerde yatarken, ben yatakta uyuyamam' demiş. O kısa sürede bile Almanca öğrenip arkadaşlarına yardım etmiş. Döndüğünde katıldı zaten ve bu fedakârlığını son anına kadar sürdürdü” diyor.
UMUT HEP VAR
Büyük Ölüm Orucu Direnişi'ne getiriyorum sözü tekrar. Her 14 Temmuz'da dirhem dirhem eridiğini söylüyor Ayten. “Biz de onunla eridik” diyor ve devam ediyor: “62 gün boyunca Bingöl'de caddede oturup haber bekledik. Hayatla tüm bağımız kopmuş. Ablam, iki ay cezaevinin önünde bekledi inatla. Hayri abimin ya dirisini ya ölüsünü alıp getirecek. Başka bir gün babam ve ablam gittiler yine. Hayri abim görüşe çıkmadı ama biz hep çare arıyoruz. Kaybetmek istemiyoruz. Umut, hep var. Diyoruz ki, devlet belki bir kapı açar. Kemal Pir şehit düşünce, tüm umudumuz kırıldı. Günleri sayıyoruz. Ölüm, her gün biraz daha yaklaşıyor. Hissediyoruz.”
Korkunç haberi nasıl aldıklarını ise şöyle anlatıyor: “Babam yolda giderken polisler önünü kesiyor. 'Sana bir haberimiz var' diyorlar. Babamın dizleri kırılıyor. 'Hayri mi?' diye soruyor. 'Evet' diyorlar, 'öldü…'
'İFTİHARLA GİTTİN, İFTİHARLA DA GELDİN'
Ağır bir sessizlik oluyor. Uzun uzun ellerine bakıyor Ayten. Bir süre sonra şu cümleler dökülüyor ağzından: “Annem divanda oturuyordu. Babamın söylemesiyle yerinden fırladı. Cenazeyi Amed'den babam, ablam ve bir akrabamız getirdi. Boynunu kırmışlardı. Bir deri bir kemik kalmıştı. O gece, evde kaldı.
Ertesi gün babam birkaç taksi tuttu. Hepimizi birer ikişer bindirdi, cenaze kalabalık gözüksün diye. Ona da tüm Bingöl'ü gezdirdi ve Bingöl Lisesi'nin önüne getirdi. Orada bağırdı: 'Seni getirdim!' dedi, 'Buradan iftiharla gittin, iftiharla da geldin…' Eve geldik. Taziyesini yaptık. Hep çok dirayetli, hep onlara çok yakışır…” Son cümlesini tamamlayamıyor…
SAKİNEN'NİN TÜRKÜSÜ...
7 Ekim'de Delil, 27 Aralık'ta Hüseyin, birkaç ay sonra da Zeki vurulmuş, çok geçmeden Mazlum, ardından Hayri, tarihe unutulmaz bir not düşmüştür. Evdeki yaşam ve keyif bitse de, ev politik bir arenaya dönüşmüştür. Sakine Cansız'ın Bingöl'den ayrılmadan önce tüm kadınlarla gittiği ziyarette söylediği “Hazin hazin ağlar gönül” türküsünün ezgisi kalmıştır geriye bir de.
O dönemde evleri devlet güçlerince basılır sürekli. Her yer didik didik aranır. Hüseyin'in eşi Yıldız'a oğlunu da alıp gitmesi için çok baskı uygulanır ama o çok güçlü durur. Bırakıp gitmez aileyi. Türlü hakaretler, işkenceler görürler. Ezilmez, büzülmez, geri adım atmazlar asla ve bu, gelenleri daha da çileden çıkarır.
15 Ağustos Atılımı'nı duyduğunda sevinçten tavana fırlar baba İsa Durmuş neredeyse. Sabah kalkar, mezarlığa gider hemen. “Xêyri ile Şaho'mun amacı tekrar filizlendi” der, sevinir.
ANNEM KUŞAK YAPTI KENDİNE
Eşyalarını, kitaplarını soruyorum. “Bir kısmı Bingöl'deki evde, bazıları ise ablamın yanında. Ablam her yıl gidiyor, eşyalara bakıyor, ilaçlıyor, bakımını yapıyor. Hayri abimin de, Hüseyin abimin de iç çamaşırlarını yırtmışlardı. Yıldız giderken bir atleti kalmıştı evde. Annem onları birleştirip bir kuşak yapmıştı kendisine. Yıllarca beline sardı onu. Öldüğünde, kefenini o kuşakla bağladık” diyor duygulanarak.
Onların o günlerde ektiği tohumlar, bugün başta Rojava olmak üzere ülkenin her yanında filizleniyor. 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişi Şehitleri şahsında tüm şehitlerimize saygı ve minnetle...
Kaynak: Yeni Özgür Politika
Son Haberler
Sayfalar
9 Mayıs1945 Zafer Günü kutlu olsun
II.Dünya savaşı,insanoğlu'nun tanık olduğu,dünya tarihinin en korkunç savaşlarından biridir.Milyonlarca insanın hayatını kaybettiği,çok ağır yıkımların olduğu,Yahudi soykırımı ile kitlesel ölümlerin yaşandığı en kanlı savaştır.100 milyondan fazla askeri personelin katıldığı,50 milyona yakın insanın hayatını kaybettiği bu savaş onarılması çok büyük yaralar açmıştır.1939-45 yılları arasında cereyan eden bu savaş,Almanya'nın Polonya'yı işgal etmesiyle başladı.8-9 Mayıs 1945 yılında Adolf Hitler'in yer altında,saklandığı sığınağında,Kızıl Ordu'nun Berlin'i ele geçirdikten sonra kafasına kurşun
Siyasi Polis, Provokatör veya ruh hastalarıyla uğraşmak zorunda kalmak! Engin Gören
Birkaç gün önce bir sitede bir “yazı” çıktı: “H.Aksu kimdir?” başlığıyla. Yazıyı yazan kadar bu tür yalan, karalama, kışkırtma-provokatörlük üzerine kurgulanan yazıları yayınlayan site de sorunlu olup ortak yön buluyor demektir. Aynı mayadan oluşu mu veya ilkesiz ve kontrolsüzlüğünden mı kaynaklanıyor bilemiyoruz. Ama bu durum ve yaklaşım içinde bulunan bir sitenin ciddiyet taşımayacağı da açıktır. Umarız yayın çizgisini gözden geçirirler diyelim ve geçelim.
AMED’İN ARMENAK BAKIRCIYAN’I, İSTANBUL’UN ORHAN BAKIR’I, DERSİM’İN ALİ AĞASI!
Seni sessizliğimi bozarak anlatmak çok istedim. Uzun zaman düşündüm. Seni anlatacağımı hala bilemiyorum. Orhan yoldaş tanışıklığımız 1974'ün ortalarına denk geldi. Aramızda örgütsel bir bağlantı yoktu. Ama bizi birbirimize çeken bir çekim merkezi vardı. Çok zaman öğrenci gençlik eylemlerinde omuzdaş olmuştuk. Seninle Tunceli'ler derneğinde bir kaç kez karşılaştık. Sonra DGD'de görüşmüştük, ismini İBO koymuştun veya yoldaşların İBO ismini sana uygun bulmuştular. Söylentiler bizim çevrede yaygın halde yayılarak ;'' Bir gurup Ermeni yoldaşın bize kayıldığı '' söyleniyordu.
1 Mayıs 2014; Son Sözü Direnenler Söyler!
2014 1 Mayıs’ı; baskı, şiddete ve tüm engellemelere karşın yine büyük bir coşku ve kararlılıkla işçi ve emekçiler tarafından kutlandı.
2014 1 Mayıs’ını diğer 1 Mayıs’lardan ayıran en önemli yan, Gezi İsyanı sonrasında yaşanan ilk 1 Mayıs olmasıydı. Haziran İsyanın da, göğü fethe çıkan yığınların, kendi yaşamına dair her yerde sesini yüksek sözle söylemesi, giderek özneleşmesi, gücünün ve kudretinin farkına varması, toplumsal mücadeleye yeni bir soluğun katılması anlamına geliyordu.
Özgürlük Yürüyüşü
Hangi halktan, dinden veya mezhepten olursak olalım hiçbirimiz bilindik hırsızlar şebekesinin çöreklendiği bu sömürü düzenini ve Tayyip diktatörlüğünü hak etmiyoruz. Bu diktatörlüğe artık bir dakika bile tahammülümüz kalmamıştır. Onlar tarafından yönetilmek ayıplı bir durumdur, bu utançtan bir an önce kurtulmak gerekiyor.
Savaş Başladığı Yerde Kazanılır
Çeşitli milliyetlerden Türkiye işçi sınıfı için Taksim’in tarihsel bir önemi vardır. Bu önem, sınıfın siyasal savaşımın genel olarak bu alanda verilmesinden kaynaklıdır. Bu gerçeği bilen Türk egemen sınıfları yıllarca Taksim’i 1 Mayıs’larda işçi sınıfına yasaklamıştır. Yasaklamakla kalmayıp 1 Mays 1977 yılında onlarca işçiyi katlederek burjuva sınıf tavrını net olarak ortaya koymuştur. İşçi sınıfı da aynı kararlılıkla mücadele ederek bugüne gelmiştir. Ve işçi sınıfı, Taksim’i, ölüler verek kazanmıştır. Bu nedenlede, 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak için direnmiş ve savaşmıştır.
TKP/ML TİKKO Militanlarından Eylem
Elimize e-posta yoluyla ulaşan bir açıklamaya göre TKP/ML TİKKO’nun kuruluşunun 42. savaş yılını selamlayan militanlar, İstanbul’da; Gazi, Sarıgazi, Yenidoğan ve Gülsuyu Mahallelerinde eylemler gerçekleştirdiler. Açıklamayı güncelliğinden ve haber değeri taşıdığı için paylaşıyoruz:
TKP/ML militanları Sarıgazi’de Kaymakamlığı yaktı
İstanbul: Bugün Taksim’e girmek isteyen kitleye yönelik saldırıyı protesto etmek için Sarıgazi’de yapılacak eylem öncesi TKP/ML militanları bir korsan gerçekleştirerek, Kaymakamlığı tamamen ateşe verdi.
Bugün Taksim’e çıkmak isteyen kitleye karşı uygulanan polis terörüne karşı Sarıgazi’de DHF, ESP, EMEP, Halkevleri ve Partizan tarafından bir protesto eylemi örgütleme kararı alındı. Eylem öncesi Demokrasi Caddesi’nde bir korsan düzenleyen silahlı TKP/ML militanları, Kaymakamlığa yönelik bir saldırı gerçekleştirdi.
Kaymakamlık tamamen yakıldı
TKP/ML MK'si:"Taksim hayal değil gerçek!"
Sokakları tutuşturmaya, barikatlar kurmaya, alanları zaptetmeye;
Taksim'i bir kez daha kazanmaya, 1 Mayıs'a!
Elinden gelen her şeyi yapmak
Egemenler her daim devletin bekaası ve güvencesi için sömürü ve baskı politikalarını gizlemeye, kendilerine yönelebilecek öfke ve tepkiyi yarattıkları hayali düşmana yöneltmeye çalışırlar. Bunun için her dönem içte ve dışta bir düşman bulmakta zorluk çekmezler. Halkın biriken öfke ve isyanı “iç ve dış düşmanlara” yöneltmeye çalışarak, kurtulduklarını zannederler.