Cumartesi Ekim 24, 2026

Başkanlık sisteminin düşündürdükleri...

“Toplumun ve devlet iktidarının toplumsal yapısı, onları kavramaksızın toplumsal faaliyetin herhangi bir alanında tek bir adımın bile atılamayacağı değişikliklerle karakterizedir. Perspektifler sorunu bu değişikliklerin kavranmasına bağlıdır, elbette ki bundan anlaşılması gereken; hiç kimsenin bilmediği şey üzerine tahminlerde bulunmak değil, ekonomik ve politik gelişmenin temel eğilimlerini -bileşkesi ülkenin en yakın geleceğini belirleyen eğilimleri, hedef bilinçli her kamu adamının görevlerini, faaliyetlerinin karakterini ve yönünü belirleyen eğilimleri bulmaya çalışmaktır.” (Lenin, Seçme Eserler, c. 4, s. 79) (abç)

Lenin, bu cümleleri 1905 devrimi sonrasında yaşanan gericilik yılları döneminde yazmıştır. “Toplum ve devlet iktidarının toplumsal yapısı”, sınıf mücadelesinin durumuna göre değişen, şekil alan bir nitelik taşımaktadır. Dolayısıyla, mevcut devlet iktidarına karşı mücadele eden kesimlerin bu değişiklikleri zamanında fark etmesi, ortaya çıkan eğilimleri çözümlemesi ve mücadele perspektifini buna göre belirlemesi başarılı adımlar atmasının temel koşulu olmaktadır.

Çeşitli zamanlarda devletin farklı katmanlarında farklı kesimlerce dile getirilen “Başkanlık Sistemi”nin bu süreçte geçirilebilme olasılığının bu ölçüde güçlenebilme nedenlerinin içerdiği maddelerle ortaya çıkan yeni yapının karakterinin tam da Lenin’in belirttiği düzlemde ayrıntılı tahliline ihtiyaç vardır.

Bundan hareketle bizler de bu yazımızda aslında bu konunun gazetemiz sayfalarını aşan bir içeriği olduğunu vurgulayarak bu tartışmalar açısından en az bir zemin sunmaya çalışacağız. Bu şekilde konu başlıklarını oluşturmuş olacağız.

Faşizmin kitle dayanağı meselesi

Dünya genelinde bakıldığında Başkanlık sisteminin farklı uygulamalarını görüyoruz. Latin Amerika’da, Uzak Doğu’da, Afrika’da, AB’nin farklı ülkelerinde en çok bilinen örneğiyle ABD’de başkanlık sistemi mevcuttur. Bunların arasındaki en belirgin farklar burjuva demokrasisinin temel ilkelerinden kabul edilen “güçler ayrılığı”nın ve “kontrol-denge mekanizması”nın uygulanış şekliyle ilgilidir. Latin Amerika ve Afrika ülkelerinin çoğunda bu ilkeler açık bir şekilde yok sayılmış ve tüm yetkiler “başkan”da toplanmıştır. En yetkin örnek olan ABD’de görülen sistemde ise bahsi geçen ilkeler (güçler dengesinin zorlamasıyla) yaşama geçmiştir. Türkiye’de getirilmek istenen sistem, yargı-yasama-yürütmeyi esasta cumhurbaşkanına bağlamasıyla ve böylece cumhurbaşkanını kontrol edip dengeleyebilecek bir mekanizmayı kurmamasıyla Latin Amerika, Afrika ve Uzak Doğu ülkelerine benzeşen bir yapı özelliği taşımaktadır. Yani devlet yönetiminin diğer burjuva kliklerin etkisini ve parlamentonun peçe işlevini dahi en aza indirgeyerek tek kişide üstün yetkilerle toplandığı bir rejimden bahsediyoruz. Devletin temel organlarının birbiri ile ilişkisini değiştiren bir anayasa değişikliği olması dolayısıyla yaşanan bir rejim değişikliğidir. Elbette rejim değişiklikleri, sistem içinde gerçekleşse bile çoğu zaman egemen sınıfların uzlaşmasıyla değil iç savaşa varabilen çatışmalar sonucu olabilmektedir. Türkiye’de de 15 Temmuz’da -en azından bu konjonktür için zirvesini yaşadığımız çatışmalar, değişimler sonucu bu değişikliği yapabilme koşulu oluşmuştur. Peki bu değişim ne anlama gelmektedir?

Dimitrov’un ve III. Enternasyonal’in çeşitli tartışmalarında netliğe bağladığı gibi çeşitli ülkelerde farklı faşistleşme süreçleri yaşanmakta ve bu da faşist diktatörlüğün ve faşizmin değişik biçim ve yöntemlerinin açığa çıkmasına yol açmaktadır. Almanya ve İtalya’da da kitle dayanağının güçlü olmasına bağlı olarak “topyekûn diktatörlük” olarak yaşanmışken; Bulgaristan, Yugoslavya ve Japonya’da faşist askeri diktatörlük şeklinde yaşanmıştır. (Ayrıntılı bilgi için Komünist Enternasyonal’de Faşizmin Tahlili, E. Lewentz, s. 157, Sol Yayınları)

Türkiye’de faşizmin niteliğini Kaypakkaya yoldaş, özellikle parlamentonun özü ve fonksiyonları kapsamında Dimitrov’dan faydalanarak net bir şekilde ortaya koymuştur. Buna göre Türkiye’de faşizm, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren mevcuttur. Başından itibaren zayıf bir burjuvazinin varlığı ve feodal toprak ağalarıyla egemenliği paylaşmaları, sömürünün koşullarının devamı için baskı ve zorun sürekli kullanılmasını getirir. Ayrıca feodal toprak ağalarının çıkarlarının tutarlı burjuva demokrasisi ile çatışmaları da faşist diktatörlüğün sürekli olmasının nedenidir. “Burjuva demokrasisinin sınırlı da olsa, bazı kırıntılarının tadıldığı” dönemler olmuşsa da bunlar kısa dönemlerdir. Faşist diktatörlüğün sürekliliği parlamentonun varlığıyla çelişmez. Dimitrov’dan alıntıyla Kaypakkaya yoldaş durumu şöyle ortaya koyar:

“Faşizmin geniş bir kitle dayanağı bulamadığı ve faşist burjuva kampın çeşitli grupları arasındaki mücadelenin kesin olduğu bir takım ülkelerde bu rejim, öncelikle parlamentoyu dağıtma yoluna gitmez. Sosyal demokrat partiler de dahil olmak üzere öteki burjuva partilerinin biraz meşruiyet elde etmelerine göz yumar.” (İ. Kaypakkaya, Bütün Eserleri, s. 387, Umut Yayımcılık)

Bütün bu belirlemelerden hareketle, faşizmin yaşanış biçimlerinin, parlamentonun misyonunun vs. en başta faşizmin kitle dayanağına, burjuva kampın çeşitli grupları arasındaki mücadeleye bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Egemen sınıfın ister ezilenlerin devrimci mücadelenin yükselmesi nedeniyle olsun, isterse kendi içindeki çatışmaların sonucu olsun; faşizmin “sınırlandırılmamış siyasi tekelini kurabileceğini” ve farklı parti ve gruplara karşı en şiddetli bastırma ve yok etme yöntemlerini uygulayabileceğini biliyoruz. Siyasi koşullar görece daha iyiyken hepsinin ortadan kaldırılabildiği dönemler ortaya çıkmakta ve burjuva egemenliği en çıplak haliyle kendini sergilemektedir. Türkiye’de de devletin yapısında bu değişimler yaşanmaktadır.

TC’nin kuruluş sürecinde Kemalizm’in “modernleşme” ideolojisi Adanolu insanının İslami gelenekleri dolayısıyla kitle dayanağı bulamamıştır. Cumhuriyet, askeri faşist diktatörlük yoluyla idam, hapislik, sürgün ve katliamlar yaparak ve tüm bu süreçler boyunca parlamentoyu bir peçe olarak kullanarak varlığını tesis etmeye çalışmıştır. M. Kemal lider olarak öne çıkarılmışsa da bu geniş kitleler tarafından kabul görmemiştir.

Egemen sınıfların diğer kliği ise geleneksel-muhafazakar yapısıyla daha geniş bir kitle dayanağına sahipse de devletin çelik çekirdeği olan orduyla sağlanan “kontrol denge mekanizması”yla hükümet olsa da iktidar olamamıştır. “Muhafazakar sağ” olarak tanımlanan DP-AP- ANAP-DYP olarak sıralanabilecek partiler, çok partili sisteme geçildikten sonraki zamanın çoğunluğunda hükümet olmuşlarsa da Kemalizm’le uzlaşmışlardır. Uzlaşma dışına çıktıkları her konjonktürde de darbe olmuştur.

MNP-MSP-RP ise ideolojik olarak Kemalizm’le daha uzlaşmaz bir çizgide duran “milli görüş” olarak isimlendirilen gelenektir. AKP de bu gelenekten gelmiştir. Ama sıklıkla ifade edildiği gibi emperyalizmin, kapitalizmin ihtiyaçlarından dolayı “gömlek değiştirerek” gelmiştir. Muhafazakar sağ kesim ile milli görüşçülerin ideolojisini, emperyalizmin neo-liberal ideolojisiyle harmanlanmıştır.

AKP, 2002’de açılan iktidar yolunu öncellerine göre çok daha iyi kullanmıştır. Başta Kürt sorunu olmak üzere, 1980 sonrası geliştirilen ihracata dayalı sanayinin gereği olan yapısal reformların yapılamamasıyla gelişen ekonomik krizlere cevap olamama, Kıbrıs sorunu, Ermenistan’la kördüğüm olan ilişkiler, Alevilerin ve farklı inanç gruplarının yok sayılması gibi biriken ve 80 yıldır çözülemeyen sorunlar Kemalizm’in iyice gözden düşmesine yol açmıştır. Bunlarla birlikte mevcut partilerin teşhiri yeni bir partiyi gerekli kılıyordu. 11 Eylül’den sonra ABD ve AB’nin “Ilımlı İslam” retoriğinin öne çıkmasıyla da AKP en güçlü seçenek olarak ortaya çıktı. İktidara geldikten sonra da bol likiditeyi arkasına alan AKP, 2007-2012 aralığında Ergenekon-Balyoz vb. operasyonlarla Kemalizm’e kurumsal olarak da önemli darbeler vurmuştur. Bu durum, devletin ideolojisinin açık bir şekilde modernleşmesi/laik çizgiden gelenekselci/muhafazakar çizgiye dönüşmesinin önündeki engellerin ortadan kalkması anlamına gelmiştir. Cumhuriyetin kurulduğu günden bu yana faşist devletin sahip olamadığı kitle dayanağı da bu konjonktürde AKP ve esasta da R.T.Erdoğan’a nasip olmuştur.

İdeolojik aygıtların kullanımı

2010 referandumundan sonraki süreçte yaşanan gelişmeleri Erdoğan geniş kitlelerin “rıza”sını alarak sağlamak için güçlü bir şekilde kullandı. Ortadoğu’da yaşanan Arap baharında sonradan sönümlense de “bölge liderliği” imajını Sünni-Türklük üzerinden oluşturması, Gezi İsyanını halkın farklı kesimlerine yönelik bir tehdit olarak göstermesi, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonları “kendi şahsına” yönelik yansıtması, kendi tabanını konsolide etmeyi amaçlıyordu. Ortak bir kitle ruhu oluşturulmakta Temmuz 2015 sonrasında izlenen “teröre karşı İstiklal Savaşı”, “milli irade”, “milli lider” sürecin anahtar kelimeleri haline gelmiştir. Kitlelerde sürekli bir korku oluşturarak ve bu korkunun karşısında ne yapacağını iyi bilen, kararlı, güvenilir lider kültü ortaya çıkarılmaktadır.

Burada söylemlerin etkili olabilmesinin üzerinde durmak gereklidir. Söylemler, kitlelerin gerçekle aralarındaki ideolojik bağı yapılandırılabildiği oranda kitlelerin yönlendirilmesinde, geniş bir kitle tabanının oluşturulmasında rol oynar. Burada ideolojinin kitlelerin maddi yaşamından üretilmesinden ama egemenlerin “ideolojik aygıtlarıyla” üretilmesinden bahsediyoruz. Erdoğan, İslamiyeti ve milliyetçiliği kullanarak, Ortadoğu’dan Kürt sorununa; ekonomik durumdan siyasi rakiplerine kadar tüm konuları “hainlik”, “dış düşmanla bağıntılı iç düşman” söylemleriyle açıklamaktadır. Milli iradenin karşısındaki bu güçlere en iyi cevapları “şehitler” vermektedir. Hitler’de, Mussolini’de gördüğümüz tarzda kişi kültünü de kendini milli iradeyle özdeşleştirerek gerçekleştirmektedir.

15 Temmuz gecesi ve sonrasında uzun zamandır hazırlıklarını yaptığını bilindiği faşist kitle örgütlerinin kendi kitlesini harekete geçirebilme gücünü görmüş oldu. SADAT, Osmanlı Ocakları gibi yapılarla birlikte bu süreçte “bireysel” silahlanmanın artırılması, faşist rejimin mobilize olmuş aktif bir kitle dayanağının oluşmasına yol açmaktadır.

20 Temmuz’dan sonra uygulanmaya başlanan OHAL’deki KHK’lar yakından incelendiğinde 15 Temmuz’dan önce defalarca ifadelendirilip yerine getirilmeyenleri kanunlaştırdığını görüyoruz. Muhalif akademisyelerin görevden alınması, her türlü muhalefetin yok sayılması, dernek, gazete ve televizyonların kapatılması, gözaltı süresinin uzatılması gibi önceden lafızda kalan bütün “tehdit”ler yaşama geçirilmiştir. MEB’in yeni açıkladığı müfredat taslağında “Atatürk” konularının azaltılması, Kurtuluş savaşı yerine 15 Temmuz’un öne çıkarılması “yeni inşa edilen Türkiye”nin kodları olmuştur. Bütün bu uygulamalar karşısındaki tepkisizlik ve bununla birlikte kendi kitle tabanının sahiplenişi şimdiye kadar çok defa dile getirilen başkanlık sisteminin MHP yardımıyla yaşama geçirilmesinin önünü açmıştır. Elbette burada önceki dönemlerde Kemalizm’in koruyucusu devletin çelik çekirdeği rolünü oynayan ordusuyla oluşan uzlaşma da önemlidir.

OHAL’in ilk kararnamelerinin ordunun yeniden yapılandırılmasıyla bağlantılı olduğu hatırlayalım. TSK’nın yıllardır “profesyonelleştirilerek” karadan küçük birliklerle ilerleyebilen, hızlı müdahale edebilen bir yapıya dönüştürülmek istendiği bilinmektedir. Ordunun yapısındaki bu değişim, en başta ABD’nin talebiydi. Vurucu bir güç olarak hızlı kararlar alıp tek merkezden yönetilebilmesinde en uygun sistem de “Başkanlık Sistemi”dir. Türkiye’de her ne kadar parlamento şimdiye kadar tüm müdahaleler için “evet” demişse de tıpkı Irak işgali döneminde olduğu gibi “kazalar” da yaşanmıştır. Parlamentoyu eskisinden bile daha sembolik hale getiren başkanlık sistemini ortaya çıkaran koşullar bunlardır.

Faşizmin dayandığı kitle tabanıyla birlikte “sınırlandırılmamış siyasi tekelini” oluşturmasının ve burjuva muhalefet dahil tüm muhalefeti ezmesi/yok etmesinin en açık haliyle yaşandığı biçimi “başkanlık sistemiyle” oluşturulmuş olmaktadır. Emperyalist sermayenin isteklerinin daha hızlı ve rahat yerine getirilebileceği, başta KUH olmak üzere tüm devrimci ve demokratik kesimlerin yok edileceği baskı ve şiddet rejiminin engelle karşılaşmadan yaşama geçirilebileceği umulmaktadır. OHAL ile bu sürecin nasıl aşılanacağı görülmüştür.

Elbette ki bu süreci tersine çevirebilecek tek güç devrimcilerdir. Kitlelerle olan bağların güçlendirilmesinin yollarını bulmak, buna uygun ideolojik/politik donanımı sağlamak, örgütsel yapısını buna göre gözden geçirmek ilk elden yapılması gerekendir. Hızlı bir müdahalenin olmaması, rejimin yeni dayanaklarıyla kendini daha fazla sağlamlaştırmasına olanak sağlayacaktır. Buna izin verilmemelidir. Halkın muhalif tüm kesimleriyle bağ kurmak, tepkilerini bir potada toplayabilmek ve sisteme yöneltebilmek komünist devrimcilerin yapabileceği bir şeydir. Eldeki olanakların az olması mevcut durumda sürece hazırlıksız yakalanmış olmak vs. bahane değildir. “Gerçekler devrimcidir” şiarı doğru bir ideolojik-politik-örgütsel yaklaşımla hayata müdahil olabilmeyi, değiştirebilmeyi, yaratabilmeyi içerir. Yeni dünyayı ancak bu inanç ve kararlıkla kazanabiliriz. 

52016

Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist /Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu Rojava Komutanlığı : “Partimiz ve onun önderliğindeki ordumuz, devrimci savaşa önderlik etme yeteneğine sahiptir!” (2.ve 3 bölüm)

Bir doğal muhabirimizin gerçekleştirdiği röportajın ikinci bölümünde Rojava Komutanlığı Siyasi Komiseri ile 2017 Ağustos’unda Rojava’da ölümsüzleşen halk ordusu komutanlarından Nubar Ozanyan ve geçtiğimiz günlerde bir haber sitesinde yayımlanan darbeci-tasfiyeci güçlerin röportajında yer alan “Rojava güçlerine çağrı”ya yanıt konu edinildi. “Tek cümleyle ifade edecek olursam: Partiye mi darbeciliğe mi katılım?” diyen Siyasi Komiser’in röportajının devamı şu şekilde:(2)

Ölülerinin Üzerine Basa Basa Geliyorlar!

Göçmenler adı verilen; işçiler, emekçiler, toprakları alınmış köylüler, üretim araçları yok edilmiş ya da ellerinden alınmış mülksüzleştirilmişler; evleri başlarına yıkılmışlar, bombalarla yok edilmiş ya da sakat bırakılmış tüm ezilenler, açlığa mahkum edilmişler kararlı adımlarla, haramilerin üstüne üstüne yürüyorlar

Geliyorlar, barikatları, tel örgüleri, denizleri, okyanusları aşarak, önlerine dikilmiş askeri barikatları, ölüm melekleri adı verilen insanlık düşmanı burjuvaziden kendi yarattıklarını, emeklerini, alın terlerini, topraklarını geri almak için geliyorlar.

Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist /Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu Rojava Komutanlığı : “Partimiz ve onun önderliğindeki ordumuz, devrimci savaşa önderlik etme yeteneğine sahiptir!” (1)

Bir doğal muhabirimiz Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu Ortadoğu Bölge Komitesi Üyesi ve Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu Rojava Komutanlığı Siyasi Komiseri ve bir halk ordusu komutanı ile röportaj gerçekleştirdi. Elimize e-posta yoluyla ulaşan röportajı üç bölüm halinde yayımlayacağız. İlk bölümde halk ordusunun Rojava Komutanlığı Siyasi Komiseri ile Proletarya Partisi içerisinde yaşanan süreç, HBDH gibi başlıklar konu edinildi. “Söz eğer gerçeği yansıtıyorsa anlamlı ve değerlidir.

TKP/ML Kadın Komitesi :Kadınlar ve kadın mücadelesi KBDH ile daha güçlü

“Kadın sorunu” olarak tarif edilen cinsiyet sorununa giriş, kadının binlerce yıllık süreçte köleleştirilmesi, sömürülmesi, emeğinin, cinselliğinin, kimliğinin baskı altında tutulması, yok sayılması vs. ile yapılır. Bu elbette doğrudur, ancak eksik bir yaklaşımdır. Zira kadının tarihi (kimi sosyalizm ve demokratik halk iktidarları deneyimlerinde bu zincirlerin belli oranlarda da olsa zayıflatıldığı süreçler hariç) aynı zamanda direnişin, mücadelenin, bedel ödemenin ve ödetmenin de tarihi olarak anılmalıdır.

Ali Asker / İsmail Cem Özkan

Hozat’lı bir delikanlının atalarından duyduğu türkülere yaşadığı çağın ruhunu katarak yeniden üretmesi ile oluşur Ali Asker. Ali Asker devrime inanmıştır, devrimcidir. Bir gün gelecek eşit haklar içinde çok kültürlü bir ülkede yaşama hayalindedir. O Dersim’lidir. Acı ile yoğrulmuştur yakın tarih ve acıyı yaşayanlardan almıştır ağıdın, öfkenin nefesini. Henüz bitmemiş bir sürecin ara kuşağı olarak doğmuştur, zorunlu kalmıştır Elazığ'a göç etmeye. İyi ki de etmiştir, orada öğrenmiş ve yaşamıştır aşık geleneğini.

Mevsimlik işçilik, sınıf mücadelesinin önemli bir parçasıdır

Sofrayı zenginleştiren olmazsa olmazlar arasında bulunan, onları tüketmeden hayatın olmayacağı temel yiyeceklerden ekmekten domatese, çaydan patlıcana, pancarından patatesine… üretim süreçlerinde yaşanan sıkıntıların, zorlukların, sömürülerin, ırkçı tehditlerin; saymakla bitiremeyeceğimiz olağanüstü koşullarda yaşam mücadelesi vererek, üretilen besin kaynaklarımızın kimler tarafından toplanarak o sofraya ulaştığını düşündünüz mü acaba?

Onlar mevsimlik işçilerdir!

Kadın Komünarlar: “Kelebekler Zamanı” Bizim Hikayemiz [1]

Dominik’te 1930’da iktidara gelen faşist Trujillo 1960’lara geldiğimizde hala iktidardadır. Ve faşist diktatörlüğün en büyük destekçisi ABD emperyalizmidir. deta bir toplama kampıdır. Ama baskının, zorun olduğu her yerde isyan da filizlenir, ama yavaş ama hızlı. Kimi zEn küçük itirazı, baskı ve şiddetle, ağır işkencelerle, ölüm timleriyle karşılar faşist diktatör. Küçücük ülke aaman işaret fişeği yakabilecek öncüler çıkar, işte isyana yol veren, ön açan çıkışlardır bunlar. Faşist baskı ve zorun en ağırı da bu işaret fişeğini yakanların payına düşer.

Kolektif çalışmanın önemi üzerine -1-

Kolektifle yürümenin, örgütlü kişiliğin adıdır kolektif çalışma

Kolektif çalışma, kolektivizm üzerine literatürümüzde haylice bir külliyat mevcuttur. Hatta sekizinci oturumun ana gündemlerinden olan kültürel yozlaşmanın alt başlıklarından birini de kolektif çalışmada yaşanan problemler oluşturuyordu. Ancak bu oturumda merkezi düzeyde önem atfedilen konu hakkında kavrayışımızı sorgulamamız gerektiği açıktır.

Anadilde Birlik-Yerel Seçimlerde Birlik- Dursun Ali Küçük

9 Kürt partsinin anadilde eğitim ve her alanda kullanma ve geliştirme çağrısını ve çabalarını kutluyorum.
Çok isabetli bir adım olarak görüyorum.
Kurmanci ve Kırmanncki'de kesin ve mutlak birlik sağlamalıyız.
Anadilimiz hepimizin, ülkenin ve ulusun dilidir.
Burada ideoloji aranmaz.
Burada amacın nedir diye sorulmaz.
Dilimize sahip çıkmak ve resmi eğitim dil haline getirmek için; hangi görüş ve hangi parti ve hangi aydın ve şahsiyet olursa olsun kayıtsız şartsız üzerinde birleşmeliyiz.
Bunun sağa sola çekilecek bir yanı yoktur.

Kendi çizgine güvenmek: Örgütlerken örgütlenmek!

Geride bıraktığımız hafta, TC rejiminin karakterine dair net göstergeler sunmuş durumdadır. Türkiye’nin Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’nda bir gazetecinin “ortadan kaybolması” ile başlayan ve ardından TC ile S.

Emperyalistlerin Ortadoğu’daki siyaseti ve Türkiye:M. USTA

Emperyalistler yalnız 20. yüzyılda çıkarmış oldukları haksız dünya savaşlarıyla insanlığı büyük bir felakete sürüklemedi. Yarattıkları bölgesel savaşlarla, elde ettikleri aşırı karla, ezilen halklar üzerinde kurdukları sınırsız denetim ve sömürü politikalarıyla bu felaketlerine süreklilik kazandırmış durumdadırlar. Yani emperyalistlerin yol açtıkları yıkım, çok yönlü ve kapsamlıdır. Özünde emperyalizm bugün ezilen halklar için her gün yaşanan bir doğa felaketidir. Yaşama dair ne varsa yok ediyor. Dünya zenginliğinin esası bir avuç emperyalist tekelin denetimindedir.

Sayfalar