Cumartesi Ekim 31, 2026

Başkanlık sisteminin düşündürdükleri...

“Toplumun ve devlet iktidarının toplumsal yapısı, onları kavramaksızın toplumsal faaliyetin herhangi bir alanında tek bir adımın bile atılamayacağı değişikliklerle karakterizedir. Perspektifler sorunu bu değişikliklerin kavranmasına bağlıdır, elbette ki bundan anlaşılması gereken; hiç kimsenin bilmediği şey üzerine tahminlerde bulunmak değil, ekonomik ve politik gelişmenin temel eğilimlerini -bileşkesi ülkenin en yakın geleceğini belirleyen eğilimleri, hedef bilinçli her kamu adamının görevlerini, faaliyetlerinin karakterini ve yönünü belirleyen eğilimleri bulmaya çalışmaktır.” (Lenin, Seçme Eserler, c. 4, s. 79) (abç)

Lenin, bu cümleleri 1905 devrimi sonrasında yaşanan gericilik yılları döneminde yazmıştır. “Toplum ve devlet iktidarının toplumsal yapısı”, sınıf mücadelesinin durumuna göre değişen, şekil alan bir nitelik taşımaktadır. Dolayısıyla, mevcut devlet iktidarına karşı mücadele eden kesimlerin bu değişiklikleri zamanında fark etmesi, ortaya çıkan eğilimleri çözümlemesi ve mücadele perspektifini buna göre belirlemesi başarılı adımlar atmasının temel koşulu olmaktadır.

Çeşitli zamanlarda devletin farklı katmanlarında farklı kesimlerce dile getirilen “Başkanlık Sistemi”nin bu süreçte geçirilebilme olasılığının bu ölçüde güçlenebilme nedenlerinin içerdiği maddelerle ortaya çıkan yeni yapının karakterinin tam da Lenin’in belirttiği düzlemde ayrıntılı tahliline ihtiyaç vardır.

Bundan hareketle bizler de bu yazımızda aslında bu konunun gazetemiz sayfalarını aşan bir içeriği olduğunu vurgulayarak bu tartışmalar açısından en az bir zemin sunmaya çalışacağız. Bu şekilde konu başlıklarını oluşturmuş olacağız.

Faşizmin kitle dayanağı meselesi

Dünya genelinde bakıldığında Başkanlık sisteminin farklı uygulamalarını görüyoruz. Latin Amerika’da, Uzak Doğu’da, Afrika’da, AB’nin farklı ülkelerinde en çok bilinen örneğiyle ABD’de başkanlık sistemi mevcuttur. Bunların arasındaki en belirgin farklar burjuva demokrasisinin temel ilkelerinden kabul edilen “güçler ayrılığı”nın ve “kontrol-denge mekanizması”nın uygulanış şekliyle ilgilidir. Latin Amerika ve Afrika ülkelerinin çoğunda bu ilkeler açık bir şekilde yok sayılmış ve tüm yetkiler “başkan”da toplanmıştır. En yetkin örnek olan ABD’de görülen sistemde ise bahsi geçen ilkeler (güçler dengesinin zorlamasıyla) yaşama geçmiştir. Türkiye’de getirilmek istenen sistem, yargı-yasama-yürütmeyi esasta cumhurbaşkanına bağlamasıyla ve böylece cumhurbaşkanını kontrol edip dengeleyebilecek bir mekanizmayı kurmamasıyla Latin Amerika, Afrika ve Uzak Doğu ülkelerine benzeşen bir yapı özelliği taşımaktadır. Yani devlet yönetiminin diğer burjuva kliklerin etkisini ve parlamentonun peçe işlevini dahi en aza indirgeyerek tek kişide üstün yetkilerle toplandığı bir rejimden bahsediyoruz. Devletin temel organlarının birbiri ile ilişkisini değiştiren bir anayasa değişikliği olması dolayısıyla yaşanan bir rejim değişikliğidir. Elbette rejim değişiklikleri, sistem içinde gerçekleşse bile çoğu zaman egemen sınıfların uzlaşmasıyla değil iç savaşa varabilen çatışmalar sonucu olabilmektedir. Türkiye’de de 15 Temmuz’da -en azından bu konjonktür için zirvesini yaşadığımız çatışmalar, değişimler sonucu bu değişikliği yapabilme koşulu oluşmuştur. Peki bu değişim ne anlama gelmektedir?

Dimitrov’un ve III. Enternasyonal’in çeşitli tartışmalarında netliğe bağladığı gibi çeşitli ülkelerde farklı faşistleşme süreçleri yaşanmakta ve bu da faşist diktatörlüğün ve faşizmin değişik biçim ve yöntemlerinin açığa çıkmasına yol açmaktadır. Almanya ve İtalya’da da kitle dayanağının güçlü olmasına bağlı olarak “topyekûn diktatörlük” olarak yaşanmışken; Bulgaristan, Yugoslavya ve Japonya’da faşist askeri diktatörlük şeklinde yaşanmıştır. (Ayrıntılı bilgi için Komünist Enternasyonal’de Faşizmin Tahlili, E. Lewentz, s. 157, Sol Yayınları)

Türkiye’de faşizmin niteliğini Kaypakkaya yoldaş, özellikle parlamentonun özü ve fonksiyonları kapsamında Dimitrov’dan faydalanarak net bir şekilde ortaya koymuştur. Buna göre Türkiye’de faşizm, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren mevcuttur. Başından itibaren zayıf bir burjuvazinin varlığı ve feodal toprak ağalarıyla egemenliği paylaşmaları, sömürünün koşullarının devamı için baskı ve zorun sürekli kullanılmasını getirir. Ayrıca feodal toprak ağalarının çıkarlarının tutarlı burjuva demokrasisi ile çatışmaları da faşist diktatörlüğün sürekli olmasının nedenidir. “Burjuva demokrasisinin sınırlı da olsa, bazı kırıntılarının tadıldığı” dönemler olmuşsa da bunlar kısa dönemlerdir. Faşist diktatörlüğün sürekliliği parlamentonun varlığıyla çelişmez. Dimitrov’dan alıntıyla Kaypakkaya yoldaş durumu şöyle ortaya koyar:

“Faşizmin geniş bir kitle dayanağı bulamadığı ve faşist burjuva kampın çeşitli grupları arasındaki mücadelenin kesin olduğu bir takım ülkelerde bu rejim, öncelikle parlamentoyu dağıtma yoluna gitmez. Sosyal demokrat partiler de dahil olmak üzere öteki burjuva partilerinin biraz meşruiyet elde etmelerine göz yumar.” (İ. Kaypakkaya, Bütün Eserleri, s. 387, Umut Yayımcılık)

Bütün bu belirlemelerden hareketle, faşizmin yaşanış biçimlerinin, parlamentonun misyonunun vs. en başta faşizmin kitle dayanağına, burjuva kampın çeşitli grupları arasındaki mücadeleye bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Egemen sınıfın ister ezilenlerin devrimci mücadelenin yükselmesi nedeniyle olsun, isterse kendi içindeki çatışmaların sonucu olsun; faşizmin “sınırlandırılmamış siyasi tekelini kurabileceğini” ve farklı parti ve gruplara karşı en şiddetli bastırma ve yok etme yöntemlerini uygulayabileceğini biliyoruz. Siyasi koşullar görece daha iyiyken hepsinin ortadan kaldırılabildiği dönemler ortaya çıkmakta ve burjuva egemenliği en çıplak haliyle kendini sergilemektedir. Türkiye’de de devletin yapısında bu değişimler yaşanmaktadır.

TC’nin kuruluş sürecinde Kemalizm’in “modernleşme” ideolojisi Adanolu insanının İslami gelenekleri dolayısıyla kitle dayanağı bulamamıştır. Cumhuriyet, askeri faşist diktatörlük yoluyla idam, hapislik, sürgün ve katliamlar yaparak ve tüm bu süreçler boyunca parlamentoyu bir peçe olarak kullanarak varlığını tesis etmeye çalışmıştır. M. Kemal lider olarak öne çıkarılmışsa da bu geniş kitleler tarafından kabul görmemiştir.

Egemen sınıfların diğer kliği ise geleneksel-muhafazakar yapısıyla daha geniş bir kitle dayanağına sahipse de devletin çelik çekirdeği olan orduyla sağlanan “kontrol denge mekanizması”yla hükümet olsa da iktidar olamamıştır. “Muhafazakar sağ” olarak tanımlanan DP-AP- ANAP-DYP olarak sıralanabilecek partiler, çok partili sisteme geçildikten sonraki zamanın çoğunluğunda hükümet olmuşlarsa da Kemalizm’le uzlaşmışlardır. Uzlaşma dışına çıktıkları her konjonktürde de darbe olmuştur.

MNP-MSP-RP ise ideolojik olarak Kemalizm’le daha uzlaşmaz bir çizgide duran “milli görüş” olarak isimlendirilen gelenektir. AKP de bu gelenekten gelmiştir. Ama sıklıkla ifade edildiği gibi emperyalizmin, kapitalizmin ihtiyaçlarından dolayı “gömlek değiştirerek” gelmiştir. Muhafazakar sağ kesim ile milli görüşçülerin ideolojisini, emperyalizmin neo-liberal ideolojisiyle harmanlanmıştır.

AKP, 2002’de açılan iktidar yolunu öncellerine göre çok daha iyi kullanmıştır. Başta Kürt sorunu olmak üzere, 1980 sonrası geliştirilen ihracata dayalı sanayinin gereği olan yapısal reformların yapılamamasıyla gelişen ekonomik krizlere cevap olamama, Kıbrıs sorunu, Ermenistan’la kördüğüm olan ilişkiler, Alevilerin ve farklı inanç gruplarının yok sayılması gibi biriken ve 80 yıldır çözülemeyen sorunlar Kemalizm’in iyice gözden düşmesine yol açmıştır. Bunlarla birlikte mevcut partilerin teşhiri yeni bir partiyi gerekli kılıyordu. 11 Eylül’den sonra ABD ve AB’nin “Ilımlı İslam” retoriğinin öne çıkmasıyla da AKP en güçlü seçenek olarak ortaya çıktı. İktidara geldikten sonra da bol likiditeyi arkasına alan AKP, 2007-2012 aralığında Ergenekon-Balyoz vb. operasyonlarla Kemalizm’e kurumsal olarak da önemli darbeler vurmuştur. Bu durum, devletin ideolojisinin açık bir şekilde modernleşmesi/laik çizgiden gelenekselci/muhafazakar çizgiye dönüşmesinin önündeki engellerin ortadan kalkması anlamına gelmiştir. Cumhuriyetin kurulduğu günden bu yana faşist devletin sahip olamadığı kitle dayanağı da bu konjonktürde AKP ve esasta da R.T.Erdoğan’a nasip olmuştur.

İdeolojik aygıtların kullanımı

2010 referandumundan sonraki süreçte yaşanan gelişmeleri Erdoğan geniş kitlelerin “rıza”sını alarak sağlamak için güçlü bir şekilde kullandı. Ortadoğu’da yaşanan Arap baharında sonradan sönümlense de “bölge liderliği” imajını Sünni-Türklük üzerinden oluşturması, Gezi İsyanını halkın farklı kesimlerine yönelik bir tehdit olarak göstermesi, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonları “kendi şahsına” yönelik yansıtması, kendi tabanını konsolide etmeyi amaçlıyordu. Ortak bir kitle ruhu oluşturulmakta Temmuz 2015 sonrasında izlenen “teröre karşı İstiklal Savaşı”, “milli irade”, “milli lider” sürecin anahtar kelimeleri haline gelmiştir. Kitlelerde sürekli bir korku oluşturarak ve bu korkunun karşısında ne yapacağını iyi bilen, kararlı, güvenilir lider kültü ortaya çıkarılmaktadır.

Burada söylemlerin etkili olabilmesinin üzerinde durmak gereklidir. Söylemler, kitlelerin gerçekle aralarındaki ideolojik bağı yapılandırılabildiği oranda kitlelerin yönlendirilmesinde, geniş bir kitle tabanının oluşturulmasında rol oynar. Burada ideolojinin kitlelerin maddi yaşamından üretilmesinden ama egemenlerin “ideolojik aygıtlarıyla” üretilmesinden bahsediyoruz. Erdoğan, İslamiyeti ve milliyetçiliği kullanarak, Ortadoğu’dan Kürt sorununa; ekonomik durumdan siyasi rakiplerine kadar tüm konuları “hainlik”, “dış düşmanla bağıntılı iç düşman” söylemleriyle açıklamaktadır. Milli iradenin karşısındaki bu güçlere en iyi cevapları “şehitler” vermektedir. Hitler’de, Mussolini’de gördüğümüz tarzda kişi kültünü de kendini milli iradeyle özdeşleştirerek gerçekleştirmektedir.

15 Temmuz gecesi ve sonrasında uzun zamandır hazırlıklarını yaptığını bilindiği faşist kitle örgütlerinin kendi kitlesini harekete geçirebilme gücünü görmüş oldu. SADAT, Osmanlı Ocakları gibi yapılarla birlikte bu süreçte “bireysel” silahlanmanın artırılması, faşist rejimin mobilize olmuş aktif bir kitle dayanağının oluşmasına yol açmaktadır.

20 Temmuz’dan sonra uygulanmaya başlanan OHAL’deki KHK’lar yakından incelendiğinde 15 Temmuz’dan önce defalarca ifadelendirilip yerine getirilmeyenleri kanunlaştırdığını görüyoruz. Muhalif akademisyelerin görevden alınması, her türlü muhalefetin yok sayılması, dernek, gazete ve televizyonların kapatılması, gözaltı süresinin uzatılması gibi önceden lafızda kalan bütün “tehdit”ler yaşama geçirilmiştir. MEB’in yeni açıkladığı müfredat taslağında “Atatürk” konularının azaltılması, Kurtuluş savaşı yerine 15 Temmuz’un öne çıkarılması “yeni inşa edilen Türkiye”nin kodları olmuştur. Bütün bu uygulamalar karşısındaki tepkisizlik ve bununla birlikte kendi kitle tabanının sahiplenişi şimdiye kadar çok defa dile getirilen başkanlık sisteminin MHP yardımıyla yaşama geçirilmesinin önünü açmıştır. Elbette burada önceki dönemlerde Kemalizm’in koruyucusu devletin çelik çekirdeği rolünü oynayan ordusuyla oluşan uzlaşma da önemlidir.

OHAL’in ilk kararnamelerinin ordunun yeniden yapılandırılmasıyla bağlantılı olduğu hatırlayalım. TSK’nın yıllardır “profesyonelleştirilerek” karadan küçük birliklerle ilerleyebilen, hızlı müdahale edebilen bir yapıya dönüştürülmek istendiği bilinmektedir. Ordunun yapısındaki bu değişim, en başta ABD’nin talebiydi. Vurucu bir güç olarak hızlı kararlar alıp tek merkezden yönetilebilmesinde en uygun sistem de “Başkanlık Sistemi”dir. Türkiye’de her ne kadar parlamento şimdiye kadar tüm müdahaleler için “evet” demişse de tıpkı Irak işgali döneminde olduğu gibi “kazalar” da yaşanmıştır. Parlamentoyu eskisinden bile daha sembolik hale getiren başkanlık sistemini ortaya çıkaran koşullar bunlardır.

Faşizmin dayandığı kitle tabanıyla birlikte “sınırlandırılmamış siyasi tekelini” oluşturmasının ve burjuva muhalefet dahil tüm muhalefeti ezmesi/yok etmesinin en açık haliyle yaşandığı biçimi “başkanlık sistemiyle” oluşturulmuş olmaktadır. Emperyalist sermayenin isteklerinin daha hızlı ve rahat yerine getirilebileceği, başta KUH olmak üzere tüm devrimci ve demokratik kesimlerin yok edileceği baskı ve şiddet rejiminin engelle karşılaşmadan yaşama geçirilebileceği umulmaktadır. OHAL ile bu sürecin nasıl aşılanacağı görülmüştür.

Elbette ki bu süreci tersine çevirebilecek tek güç devrimcilerdir. Kitlelerle olan bağların güçlendirilmesinin yollarını bulmak, buna uygun ideolojik/politik donanımı sağlamak, örgütsel yapısını buna göre gözden geçirmek ilk elden yapılması gerekendir. Hızlı bir müdahalenin olmaması, rejimin yeni dayanaklarıyla kendini daha fazla sağlamlaştırmasına olanak sağlayacaktır. Buna izin verilmemelidir. Halkın muhalif tüm kesimleriyle bağ kurmak, tepkilerini bir potada toplayabilmek ve sisteme yöneltebilmek komünist devrimcilerin yapabileceği bir şeydir. Eldeki olanakların az olması mevcut durumda sürece hazırlıksız yakalanmış olmak vs. bahane değildir. “Gerçekler devrimcidir” şiarı doğru bir ideolojik-politik-örgütsel yaklaşımla hayata müdahil olabilmeyi, değiştirebilmeyi, yaratabilmeyi içerir. Yeni dünyayı ancak bu inanç ve kararlıkla kazanabiliriz. 

52141

Ne Yapacağını Bilen ve Kararlı Erdoğan, CHP ve HDP ile Kedinin Fare ile Oynadığı Gibi Oynuyor

Erdoğan ne yapacağını biliyor: hiçbir şekilde; ne olursa olsun açıkça el koyduğunu söylediği fiili başkanlık mevkiini-mevzisini terk etmemek.

Çünkü bir tek geri adımı; en küçük bir zaaf belirtisi bile, hem uluslar arası mahkemelere hem de Türkiye’deki mahkemelere sanık olarak çıkmakla sonuçlanacak bir düşüşün ve gerileyişin yolunu açacaktır.

Bu akıbeti engellemek için HER ŞEYİ yapmaya hazırdır.

Bu tespiti yapmayan, bugün Türkiye’de politika yapamaz.

Devlete mi yönelmeli yoksa Erdoğan’a mı?

 AKP bugün devletin yönetsel organları olan yürütme, yasama ve yargıya hâkim durumda, ancak devletin önemli mevzilerinde hâlâ CHP, MHP ve diğer hâkim sınıf kanatlarında etkinliği var. Devlet denince, çıkarlar birleşince egemenlerde akan sular durur, devreye ordu, polis yargı girer.   Devleti 'koruma 'adına katliamda, zulümde, işkencede,  sokak ortalarında yargısız infazda sınır tanınmaz.  Kadınlarımızın öldürülmüş bedenlerine insanlığa sığmayan alçak bir şekilde tecavüz edilir, meydanlarda 'korku salma ' adına bedenleri teşhir edilir.  Faşizm bir devleti tüm kurumlarıyla yönetme şeklidir.

Sürekli faşizm ve devrimci hazırlık -Umut Munzur

Suruç’ta yeni kontra örgütü İŞİD eliyle gerçekleştirilen bombalı saldırıyla 32 devrimci-demokrat yaşamını yitirdi. Adana ve Amed’de gerçekleştirdiği saldırılarla istediği amaca ulaşamayan AKP hükümeti, Suruç’ta gerçekleştirdiği intihar saldırısıyla önümüzdeki sürece ilişkin önüne koyduğu politikaları hayata geçirecek zemini yakalamış oldu.

Devlet Kürtleri Öldürürken 'KCK 'yı Uysallaşmaya Çağırmak’ ne anlama geliyor?

  Geçmişten günümüze  demokrasi güçleri arasında  iki yol , iki bakış açısı , iki çizgi ,, iki ayrı ideolojik dünya görüşü  arasında mücadele kıyasıya devam etmektedir. Stratejik  ve taktik mücadele biçimleri üzerinde  belirlemeler yapılır, politik hat  hatlar belirlenir. Ona uygun  döneme uygun çağrılar yapılır. Buraya kadar her şey normal. Çünkü her grup ve birey  kendi dünya görüşünü açıklamakta özgürdür.  Farklılıklar anlamında bunda bir sakınca yoktur, olmaması da gerekiyor. Demokrasi ve sosyalizm güçlerini diğer gerici -faşist güçlerden ayıran en temel özelliklerden  birisidir.

TC BUNU HEP YAPTI

Türk devletinin PKK’ye yönelik askeri saldırı başlatmasını, salt Erdoğan’ın "başkanlık ihtirasına" bağlayanlar çoğaldı. Özellikle bir çok demokrat aydın ve yazar, bu saldırıların Erdoğan’ın tek başına iktidarda kalması için yaptığını yazmaya başladılar.

Bu bir yanı ile doğru iken, esas yanıyla da doğru değildir. Kürtlere yönelik saldırı bir devlet politikasıdır. AKP ve Erdoğan yok iken de Kürtler baskı ve kırımlara uğramışlardır. Geçmiş bir yana, sadece Demirel ve Çiller döneminde en büyük katliam ve baskılara maruz kalmışlardır.

KUZEY KÜRDİSTAN (BAKUR) ROJAVA’YLA BİRLEŞMELİDİR

7 Haziran Genel Seçimleri’nden sonra Türk devletinin Kürtlere yönelik saldırılarını artıracağı biliniyordu. Akp’nin tek başına seçimleri kazanması halinde bile bu saldırının olacağı aşikardı. Çünkü devlet, Suriye Kürtlerinin başarısının ve özerk bir yapı haline gelmelerini istemedi. Bunu çeşitli şekillerde önlemeye çalışmış olmasına karşın, önleyemedi ve PYD önderliğindeki güçler İŞİD’i Kürt bölgelerinden temizleyerek büyük başarı elde ettiler.

"Devlet Her şey yapar; Meşrudur!

Ülkemizde devlet demek baskı demektir. Devlet demek, devlete egemen olanların sömürü çarkını sürdürmesi demektir. Devlet demek azınlığın çoğunluk üzerindeki tahakkümü demektir. Devlet demek eşitsizlik demektir. Devlet demek, devlete egemen olan ırkın diğer azınlık ulus ve milliyetlere baskı, yasak, işkence, zorla asimile ederek dilini, kültürünü, gelenek  - göreneklerini, tarihi şekillenmesini yok etmek demektir. Devlet demek Cinsiyetçilik ayrımı yapmak demektir.  Devlet demek, kadınlara, çocuk yaştaki kızlara tacizi  -tecavüz ü meşru görmektir.

“Ya Savaşlar Devrime Yol Açar Ya da Devrimler Savaşı Önler” Mao

Emperyalist sermaye sistemi sömürü ağını devam ettirmek için ülkesel, bölgesel ve dünya genelinde savaşlar çıkararak egemenliğini sürdürmek ister. Sermayenin bu egemenlik stratejisi insanlık adına kural, hukuk, adalet, özgürlük gibi ne varsa hepsini ayaklar altına almakta milyonlarca insanımızın kanını akıtmaktan bir sakınca görmemektedir.

 

Suruç katliamını nasıl okumalıyız?

“ Devlet soğuk ifritlerin en soğuğudur. O soğuk hep yalan söyler. Devlet tüm iyi ve kötü dilleriyle yalan söyler, her söylediği şeyde yalan söyler ve sahip olduğu her şeyi çalmıştır.” Nietzsche

Yazarken ağlatan bir katliam; Suruç katliamı…

TKP/ML-TİKKO Rojava Komitesi

“Pirsus’ta yaşanan katliamın sorumlusu TC. devletidir”

Faşizmin sayısız ve sınırsız katliam ve soykırımlara imza attığını bildiren açıklamada TC’nin en azgın ve en koyu ırkçı ve gerici politikalara sahip olduğu vurgusu yapılıyor.  TC Faşizminin emekçilerin gençlerin ve kadınların kanıyla beslenmeden sömürü ve hegemonyasını sürdüremediğine dikkat çekilen açıklamada Şunlara değinildi: “Varlık nedeni emekçi devrimci kanı olan TC faşizmi insanlık ve uygarlık düşmanı yüzünü Pirsusta onlarca devrimci genci katlederek yüzlercesini yaralayarak bir kez daha göstermiştir.

TKP/ML-YDK:ACIMIZ BÜYÜK, HESABINI SORACAĞIZ

SURUÇ KATLİAMININ FAİLİ İŞİD OLSADA, ASIL SORUMLULAR TÜRK DEVLETİ VE EMERYALİSTLERDİR!

Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu'nun Rojava'nın yeniden inşası için başlattığı kampanya toplantısı faşist İŞİD tarafından kana bulandı. 20 Temmuz 2015 tarihinde ülkenin dört bir yanından Suruç'a gelen ve Amara Kültür Derneğinde buluşan yüzlerce genç, Rojovaya geçmek için beklerken İŞİD adlı faşist çetenin düzenlediği ihtihar saldırısı sonucu 32 genç yaşamını yitirirken, yaralanan yüzün üzerinde genç ise hala yaşam mücadelesi veriyor.

Sayfalar