Perşembe Ekim 1, 2026

Bakış Can : ‘‘Kaypakkayacılık‘‘ mı, Kaypakkaya’nın İdeolojik, Siyasi Komünist Çizgisi mi?

Son günlerde polemik başlatan ve polemik yapan iki yazı ilgimizi çekti; önemli bulduk, okuduk ve üzerine bir kaç söz söylemeyi gerekli gördük ki, yazılar kesinlikle dikkate değerdir.

1)- Esasen akıl sağlığı yerinde ve duyularda engelli olmayan hiç kimse savunulmaya muhtaç değildir. Özellikle mürekkep yalamış, eserler üstüne eserler yazıp çizmiş ve felsefede, siyasette, sanat ve edebiyatta olmak kaydıyla çok yönlü olan, üstelik ciddi bir siyasi yaşam tecrübesine sahip bir kimsenin savunulmaya hiç ihtiyacı yoktur. Temel prensip şu olmalı; kimin söylediğine bakılmaksızın bilimsel doğrular savunulmalı, aynı biçimde kimde olduğuna bakılmaksızın hatalar eleştirilmelidir. Tarafgirlik kişisel değil, sınıfsal olmalı. Savunu ise, sınıf-halk-devrim davası ve bu uğurda stratejik işlev gören kolektif araç adına yapılmalı ya da olmalıdır. Ama mesele doğru-yanlış meselesiyse, tarafsız kalmak ve durmak kabahattir.

2)- Her gelişmenin bir neden ve bir mantığa dayandığını herkes bilir. Sebepsiz bir şey olmadığı gibi, her şeyde bir mantık vardır. Şans-tesadüf-rastlantı diye bir şey yoktur derken, tam da her şeyin varlık sebepleriyle var olabileceğini söylemiş oluyoruz. 30 sene sonra bir romanın ‘‘ince elenip sık dokunarak‘‘ masaya yatırılması, bu roman yazarının siyasi, sanatsal, edebi vb. yaşamını tepeden-tırnağa irdeleyip operasyona tabi tutulması sebepsiz olamayacağı gibi, bu operasyonda kişisel hesaplaşma güdüldüğü izlenimi uyandıran öfke, hınç ve hırs halinin kaba ve aşağılayıcı yaftalamalarına tenezzül edilmesi de, kesinlikle nedenlere dayanır ki, bu davranış bizlere belli ip uçları vermektedir.

Sınıf mücadelesi karşısındaki ahlaki sorumluluklarımızı hafifletmek için kişileri hedef alıp onları mücadelemizin önüne koyamaz, kişisel mücadelelerden sakınmalıyız. Kişisel husumet ve kaygılarla hareket edip fırsat kollamak ve somuttaki tavır itibarıyla ‘‘Kadınlar tarafından pişirilerek hazır önüme getirilmiş yemeğe bir kaşık da ben çalayım‘‘ dercesine hücuma geçip, hedefin üzerinde tepinmek bencilliğin çekememezlik yansımasıdır.

Yazılara mercek tutup hata aramadık. Buna gerek de yoktu. Metin Kayaoğlu’nun yazısında kişisel husumet ve çekememe tavrı ‘’gül dikeni’’ gibi göze batarken, hakaret içeren kaba tutumu da yazıda ‘’kırmızı şerit’’ gibi geçiyordu. ‘’Kaypakkayacılık’’ adına konuşurken de ‘’çaldığım çaldık öttürdüğüm düdük’’ havasından bir nebze ödün vermiyor. O kadar ki ‘’Kaypakkayacı’’ Ki, ‘’Kaypakkayacılığı’’, özünde dışarda kalanlar kavramıştır diyerek alenen kendisini işaret ediyor. Ve bununla ne kadar mütevazı olduğunu sere serpe gözler önüne sererek, Oruçoğlu’da olan mütevazılığın binde birine sahip olmadığını ispatlamış oluyorken, komünist bir çizginin kimler ve hangi pozisyondakiler tarafından, yani örgütsüzler tarafından temsil edildiğini-edileceğini ileri sürerek bilimden kopuyor, iddialı eleştirilerinin aksi köşeye yatıyor.

Kaba materyalist anlayış zaman zaman sırıtarak öne çıkıyor Metin Kayaoğlu’nun yazısında. Her şeyi A ya da B ile açıklıyor. İki seçenek, iki olasılık, iki koşul dışında başka bir olasılık vb. tanımıyor. İki yanlış bir doğru yapmaz formülasyonundan soyutlama yaparken, doğru formülasyonu yanlış felsefi anlayışına kurban ediyor.

Öte taraftan esas amacının bağcıyı dövmek olduğunu da deşifre ediyor. Üzerinde durmasa da, kalemini kırarak geçiyor ki, ‘’Kaypakkaya’nın’’ arkaya (muhtemelen kendisi dışında) bir yapı bırakmadığını söyleyerek bunu kabaca yapıyor. İnkara sığınarak yaratılan değerleri, ödenen bedelleri, akan kanı ve verilen canı bir çırpıda hiçleştirip kenara koymaktan sakınmıyor. Kendisini görmekten başkasını görmeyecek kadar gözü dönmüş bir vaka bu. Kibirin tedavisi ve önyargının değiştirilmesi son derece zorken, dogmatik sübjektivizmden objektiflik beklemek ham hayaldir. Zira, bu sübjektivizm görür kördür ya da görmek istemeyen kördür.

Yüzlerce komünist devrimci dağlarda ve şehirlerde olmak kaydıyla silahlı savaş ve çatışmalar içinde ölümsüzleşti. Doğrudan Kaypakkaya güzergahında, genel siyasi çizgisine uygun siyasi savaşta, aynı perspektifle biçimlenen devrim programı ve stratejisi temelinde Halk Savaşı/Sosyalist Halk Savaşı siperlerinde ölümsüzleşti yüzlerce yoldaş. 50 yıllık bir mücadele tarihi, tecrübesi ve pratiği ortada dururken, ‘‘Kaypakkayacılığı‘‘  adeta ‘‘ben ve ben gibilerden başka kimse temsil etmedi, etmemektedir‘‘ demek kibirle kararmış körlük, inkarcılık ve ukalalık değil midir?

Uzun uzadıya hareketi, verilen bedelleri, yaratılan değerleri, elde edilen kazanımları(yenilgi ve darbeleri, gerileme ve zayıflıkları da) vb. vs. anlatmak gereksizdir. Ama unutulması mümkün olmayan yakın ayna var. Doktora tezlerine konu olan bir siyaset ve kazanım var gözlerinin önünde. Türkiye-Kuzey Kürdistan’ı en geniş biçimde tesir altına alan, büyük etki yaratan, dahası Avrupa-dünya çapında etki yaratan bir siyaset-çizgi başarısı var, tüm objektif devrimci gerçeklere rağmen ne demektedir Metin Kayaoğlu?

Bizler kendi payımıza her şeyden vazgeçelim. İyi de mangalda kül bırakmayan Metin Kayaoğlu, bahsini ettiği ve Oruçoğlu‘na da men ettiği o ‘‘Kaypakkayacılığın‘‘ neresindedir? Nasıl bir ‘‘Kaypakkayacılık‘‘ yürütüyor, nasıl temsil ediyor ki, hangi pratikle, hangi siyasetle, hangi araçla ‘‘Kaypakkayacılığın‘‘ tek varisi olduğunu iddia edip başkasına yasaklıyor ve hınca hınç bir Kaypakkaya teorisiyle dolu olduğunu savlıyor. Neredeyse ‘‘Kaypakkayacılığı‘‘ kavrayan tek insan olarak başkalarına ve değerlerimize salvolarda bulunmaktan sakınmayan Metin Kayaoğlu’nun Kaypakkaya kavrayışı bu mudur, böyle midir?

Pratikten tecrit, örgütten yoksun, tek eylemi kalem-kağıttan ibaret olan bir mücadele ve savaş temsiliyeti midir  o en has ‘‘Kaypakkayacılık‘‘? Ki Metin Kayaoğlu’nda bundan bir fazlası yoktur. O halde bu cüreti nerden almaktadır. Siyasal düşüncelere saygı duyarız ama kırtasiyeciliği geçmeyen bir teori-pratik temsiliyetinin ya da kişinin, bu durumuyla yetinmeyip örgüt ve siyasi gücüyle mücadelede, savaşta olanlara, ağır bedeller ödeyerek kendilerini kanıtlamış olan yapılara, Kaypakkaya yoldaşın ideolojik-siyasi-örgütsel ilke ve çizgisini takip ederek pratik içinde olan hareketlere söz etmesi aymazlığın daniskasıdır.

Oruçoğlu üzerinde üstten değerlendirmelerde bulunurken kendisine de bakmak durumundadır Metin Kayaoğlu. Ki Oruçoğlu, Metin Kayaoğlu‘nun tahmin edemeyeceği kadar mütevazı, alçak gönüllü ve dürüst-samimi bir devrimci aydındır. Hiç bir kibiri ve kişisel hesabı yoktur. Sakladığı bir tek zaafı ve kusuru da yoktur; en önemlisi de böyle bir çabası yoktur. Açık ve dürüsttür. Kendisini son derece çıplak biçimde ortaya koyar, hatta işi mütevazılığa vererek kendisiyle dalga geçer ve hak etmediği kadar kendisini eleştirir.

Oruçoğlu zaten hiç bir zaman ben siyasal önderim, bu kişiliğim var dememiştir, bu iddiası olmamıştır. Aksine, daha çok sanatla, edebiyatla alakalı olduğunu alenen söyler. Hatta siyasi bakımdan oynadığı, üstlendiği ve pratikte az ya da çok yürüttüğü çalışmayı küçümseyip yok göstererek bunu yapmaktadır. Oysa, 1973 dava dosyasına bakıldığında kimin ne ile meşgul olduğunu, neler yaptığı veya yapmaya çalıştığı, pozisyon ve tavrının ne olduğu, harekete ve çalışmalara, eylemlere dönük neler planlayıp düşündüğü vb. vs. açık biçimde görülür.

Her şeye rağmen, Oruçoğlu, asla siyasi önder veya önder kişilik gibi iddialarda bulunmamış, aksi yönde beyanlarda bulunmuştur. Kaypakkaya ile kendisini asla kıyaslamamıştır. Aksine Kaypakkaya’nın ileri düzeyini, zekasını, çalışma temposunu, kararlılığını vb. vs. hep teslim etmiş ve kendisini bu tablonun dışında tutmuştur. Oruçoğlun‘a yönelik yürütülen bir çok eleştiri doğrudur. Fakat güdülen kör husumet, kaba saldırı ve tersi iddia edilmeyen şeyleri malzeme ederek üzerinde tepinme tavrı ve kuşkusuz ki, Kaypakkaya yoldaşın siyasi tez, çizgi ve ilkelerini teorik-pratik mecrada temsil edip yürüten hareket ve hareketlere karşı inkarcı tavrı da, son derece çiğ ve bencil hırsın esiri olarak sakattır.

Kayaoğlu, ‘‘Kaypakkayacılık‘‘ yapmakta ama değim yerindeyse bunu kuru-kurusuna yapmaktadır. Oysa aslolan Kaypakkaya yoldaşın Komünist ilkelerle sağlam olan genel siyasi çizgisi ve tüm düşünce sistemetiği ile buna uygun devrimci pratiğinin sahiplenilerek yürütülmesidir. Oruçoğlu’nu eleştiren ve Kaypakkaya yoldaşın kurduğu siyasi partileri tüm bedel ve değerleriyle inkar edip hiçleştiren Kayaoğlu öncelikle Kaypakkaya çizgisi ve pratiğiyle ne kadar bağlaşık olduğuna bakmalıdır. Ne yaptığını gözden geçirmeli, buna uygun konuşmalıdır. Başkasını yargılarken de buna göre yargılamalıdır.

16616

"Tarihte kalmış bir savaştan notlar ve dersler"*

1973'de Amerikan askerleri Vietnam'dan çekilirken, New York Times gazetesinin hükümete yakın yazarlarından Sulzberger şunları yazıyordu:" Birleşik Devletler savaşın kaybeden tarafı olarak görünüyor. Tarih kitapları bunu böyle yazmak zorunda… Biz savaşı Mekong Vadisi'nde (Vietnam'da) değil, Mississippi Vadisi'nde (Amerika'da) kaybettik. Birbiri ardından gelen Amerikan yönetimleri, ülke içindeki halktan asla kitlesel destek görmedi."

Tatava yapma, bas geç

Gündemle ilgili yazmak bana göre değil.

Aklım sırrım almıyor.

Delirecem.

Seçimler 30 Martta.

31 Mart ve ardında bazıları seçimlerde uğradığı hezeyanla  ... 

Seçimlere, örgütlenmeye .... yönelik iflah olmayan proletarya köylünün haline karşı kolektiflere sokağın, mücadelenin ve kavganın yıkıcı gücünü ( Bolşevikliği ) tavsiye ediyor. 

Kimileri de, Yetmez ama evetçilerin gezideki adı: Tatava yapma, bas geçciler, diyi veriyor.

Ve daha nice şeyler.

Ya kardeşim: Durun, hele.

Sizler  ne yazdığınızın farkında mısın ?

“İnsanlık için komünizmden başka yol var mı?” derdi o...

“İçinde bir tutam delilik olmayan hayat eksik bir hayattır.”[1]

Ataol Behramoğlu’nun, “… insan olmak/ çoğalabilmektir başkalarıyla/ İnsansın, birinin canı yanıyorken/ senin de canın yanıyorsa,” dizelerini anımsatan bir devrimci ruh daha ayrıldı aramızdan... Çocuksu, coşkulu, insan gibi insandı... 

Gerçek şudur ki Onun ölümüne inanmak zor, O az sonra kapımızı çalabilir…

Kolay mı? Can Yücel’in, “Bana Bir Varmış de!/ Bir Varmış Bir Yokmuş deme!/ İçime dokunuyor” şiirinin “Bir Varmış de” bölümünü gerçek kılmışlardandır Tuncel Kurtiz... 

TKP/ML- TİKKO Gerillalarından Bombalı Pankart

Yerel  kaynaklardan  öğrendiğimiz  bilgilere göre,  10 Nisan2014 günü TKP/ML’ye bağlı TİKKO gerillaları Ovacık’ta yol kapatma eylemi yaparak bombalı pankart astı.

Değişimlere Direnen İdeal İnadımı

Aradan otuz yıl geçmişti, ben daha ülkedeyken tanıdığım kadim bir dost diye bildiğim Hasan’a misafirliğe gitmiştim. Hal hatır faslından sonra kardeşi olan Hüseyin’in durumunu sormuştum. Aldığım cevap ise, ‘’Annesi ve babası bir olan bir ilişki içinde değiliz maalesef’’ olmuştu.

Çocukluğumdan beri anne ve babası bir diye bildiğim bu kadim dostumun söyledikleri kafamı epey karıştırmasına yetmişti bile. Hasan bana dönerek ‘’Yok yok zannettiğin gibi değil ya da düşündüğün anlamda baba veya annemiz bir değil anlamında söylemedim’’ diye tekrar aynı vurguyu yapmıştı.

Eleştirinin sefaleti

Halkın Günlüğü gazetesinin 16–28 Şubat 2014 tarihli 77 sayısında “Eleştirinin Eleştirisi!” başlıklı bir yazı yayımlandı.

Munzur’dan İstanbul'a Yaralı Kartal: Ali Uçar!

Yıl 1974 Haziran’ıydı. Seni İstanbul- Kazlıçeşme’de tanıdım. Daha çok gençtin, 16 yaşındaydın. Dersim-Ovacik Cakperi köyünde yoksul ama Munzur suyu kadar temiz bir Anne-Baba'dan gelmeydin. Okullar yaz tatiline girmiş sen ve abin Musa Uçar okul paranızı ve ailenize maddi yardımda bulunmak için Kazlıçeşme deri fabrikalarında çalışacaktınız. Okullar açıldığında ise geri Dersim’e dönerek eğitiminizi sürdürecektiniz. Ama öyle olmadı. Partimizle tanıştın. Eğitimini yarıda bıraktın. Zeytinburnu’nda işçi sınıfı içerisinde örgütlendin, örgütledin.

Sürecin hasasiyetine hasasiyetle cevap vermek gerekiyor

Yaklaşık 30 yıldan beridir Kürt halkının ulusal demokratik taleplerinin seslendirilmesini üstlenerek öncülük eden Kürt siyasal hareketin siyasal konumunda olan siyasal güçleri, son barış sürecinin heyecanıyla atağa kalktıklarından beri, ağızlarından hiç düşürmedikleri süreç ve bu sürecin ortaya koyduğu ‘’süreç çok hassastır’’ söylemidir. 

Yaşamı degistirmek için tüm renkleriyle örgütlenmek[1]

“İnsan, uğrunda ölümü göze alabileceği bir şey bulmadığı müddetçe insan değildir.”[2]

Yaşamı, tüm renkleriyle, hep beraber, “11 Tez”in ısrarlı yaratıcı/ yıkıcılığıyla birlikte, el ele, omuz omuza örgütlemek insan olmanın ve kalmanın “olmazsa olmazı” olsa da, sürdürülemez kapitalizmin yıkım ve yoksulluk dünyasında hiç de kolay değildir…

KAPİTALİST VAHŞET

Seçim mi Devrim mi ?


Bu coğrafyada halklar düzenin yüz yıldır sahnelediği seçim oyununa katılmakla baltayı bilinçsizce hep kendi ayaklarına indirdiler. Bu 30 Mart yerel seçiminde de halk diğer seçimlerde olduğu gibi yine kendisine biçilen militan figüranlık rolünü oynadı. Yorucu bir seçim kampanyasını sırtlayarak Meclis partilerine pek çok belediye başkanlığı ve il meclis üyelikleri kazandırdı.

Sokaklar babam kokuyordu

Babamı hiç tanımadım, kokusunu da bilmem. Kulaklarımda çınlayan ne bir sesi ne de duvarımızda asılı bir resmi vardı. Olsaydı hep bakardım… Tam beş yaşındaydım. Bunların yokluğuyla bir gün sordum anneme. “Beni kaçırdı, köyden alıp getirdi buralara. Gerçi İzmir çok güzel ama…” dedi. Sustu, gözlerini tavana dikti, sonra da, “Benim için çoktan öldü baban,” dedi. ‘Benim için neden ölmedi?’ diye geçirdim aklımdan, hayıflandım. Biraz da gönül koydum. Babasızlık çok zormuş, insan büyüdükçe bunu daha iyi anlıyor. Örneğin sokaklarda hiç kavga etmedim, kavgadan kaçtım hep.

Sayfalar