Aslı Ceren Aslan:Aşksız dirilmiş, iradesi güçlenmiş kadınlarız biz!
“ Sesim belki zayıf ama iradem hayır Aşksız, dirilmiş hissediyorum kendimi.” ( Ahmet Ahmatova )
Sovyetler’in ilk dönemlerinde kadının dilinden yazan, kendisine ve hemcinslerine, erkek egemen sistemin dayattıklarına tüm cesaretiyle karşı koyan, dokunulmaz-konuşulmaz kılınan “ikili ilişkilere” dair ezber bozan bir şair Anna Ahmatova. Aleksandra Kollontai, “Marksizm ve Cinsel Devrim” adlı eserinde yeniyi yaratırken ikili ilişkilerin de bundan kaçamayacağını belirtiyor ve kitabının bir bölümünü Anna’ya ayırıyor. Kollontai, bu bölümünde Anna’nın yazdığı şiirlerin neden kadınları bu kadar yakaladığını inceliyor. Sovyetler’de yeninin inşa edildiği bir dönemde komünist olmayan bir şairin kadınlara bu denli hitap etmesini sorgulayan Kollantai cevabı şu şekilde veriyor. “Ahmatava genellikle ‘kadın’ türküsü değil, yaşam yolunu çalışmayla bulan yeni yapıdaki kadının türküsünü söylüyor.”
Erkek egemen sistemin bin yıllardır bağımlı kıldığı kadının, bu bağımlılığını övgüler dizerek besleyen bir şair değil Anna, bu bağları gözler önüne serendir. Bu yönüyle eskinin değil, yeninin yanında yer alandır. Kadınları çeken ise budur! Sorgulanamaz kılınan, yüceltilen aşk ve cinselliğe dair açıklıkla yazan Anna, Sovyetler’in sosyal, siyasal ve ekonomik yenilenme ve eskiyi yıkma sürecine, ataerkilin manevi tutsaklığı ürettiği ikili ilişkilere dair korkusuzca yazarak katkıda bulunuyor. Manevi tutsaklığı dile getirişinin karşılığı elbette var; Sovyetler’de pek çok kadın aşkın prangasından sıyrılarak, iradelerine kavuşarak yenilemeye gidiyor.
Bugüne gelecek olursak… Kadın mücadelesinin deneyim ve birikimi var olan gücümüzü keşfetmemizi sağlıyor; pek çoğumuz Anna gibi gerek toplumsal gerek ikili ilişkilerde erkek egemen sistemin besleyip büyüttüğü cinsiyet rollerine karşı koymayı seçiyoruz. Kalıpların-sınırların dışına çıkarak manevi tutsaklığımızı yenmeye çalışıyoruz. Aşkı hayatının merkezine koymayan, onun “manevi tutsaklığına” boyun eğmemeyi seçen, erkeğin yansıması olmayı reddedenlerimiz gittikçe çoğalıyor. Kendi olmayı tanıyan; sevdiği-sevmediği, istediği-istemediğini ortaya koymaya başlayan; kimliğinden ödün vermeksizin yansıma olmayı reddediyoruz artık. Çünkü erkeğin yansıması oldukça mutlu olacağımızı zannettiğimiz zamanlar ötede kalmaya başladı; bunun en büyük mutsuzluğumuz olduğunu kavrıyoruz. Kendimizi tanımadan, erkek egemen sistemin biçtiği rollerle kendimiz olmaktan çıkarak bin yıldır unutturulmaya çalışılan “ben”imizi keşfetmek bizlerin bocalamasına sebep oluyor.
Bu bocalayış ikili ilişkilerde de karşımıza çıkıyor. Sıklıkla hayal kırıklığı yaşıyoruz fakat vazgeçmeyerek kendimizi keşfetmeye devam ediyor, keşfettikçe güçleniyoruz. Zorlansak da “sevgilinin hatırı için, aşk adına bile olsa kendimizi yadsımanın bir cinayet” olduğunu görüyoruz. Kadın katliamı sadece bedensel olarak gerçekleştirilmiyor, kimliğimize de yansıyor bu katliam. Erkeğin yansıması olarak katlediliyoruz hepimiz, hiçbirimizi es geçmiyor bu durum. O nedenle, geçerli olanı yıkmak zorlasa da bizi, kaybedeceğimizin farkında olarak vazgeçmiyoruz.
Feminist hareketin çok önemli bir belirlemesi var aşka dair: “Eşitlik yoksa, aşk da yok!” Bu belirlemeyi kaba şekilde “aşkı hayatımızdan sileceğiz” şeklinde ele almamak gerekiyor elbette. İkili ilişkilerde erk-ek tarafının kurduğu iktidar, kadının silikleşmesi ile can bulurken bunun yarattığı durumlar “aşk” olarak benimseniyor. Oysa ki aşkın bu olmadığını, buysa da bu haliyle kabul etmeyeceğimizi haykırıyoruz artık. Erkeği koruyan, kollayan; kadını ise bağımlı, korunan ve kollanan olarak resmeden “aşk”, toplumsal alanların ikili ilişkilerdeki yansımasını ortaya koyuyor. Erkek dünyalara açılırken kadının bir yerde beklemesi; “kıyı” olmayı benimsemesi gerekiyor. Kadının dünyalara açılması imkansız! Çünkü erkek “kıyı” olamaz, bekleyemez! En bilinenler fiziksel-cinsel şiddet olarak karşımıza çıkarken psikolojik şiddet “inceltilmiş” yöntemlerle bizi buluyor. “Sevmek fedakârlık gerektirir” düsturu ile psikolojik şiddete boyun eğmek ise “sevmek” oluyor. İstemediğimiz cinselliğe kaybetmeme korkusuyla; “aman gözü dışarıda olmasın” diyerek katlanıyoruz. Ve bu da “sevgi, aşk” oluyor!
Neyse ki artık bütün bunlar gizli-saklı köşelerde kalmıyor. Yeni Demokrat Kadın’ın dergi ve internet sitesinde yer alan pek çok deneyim ile yaşadıklarımızı paylaşmamız ve onlarla hesaplaşmamız, gizli-saklıyı, dokunulmaz-konuşulmazı reddettiğimizi göstermiyor mu? Deneyim paylaşımlarımızla, apolitik görünen tamda politik olduğunu, birbirimizle ne kadar farklı ama bir o kadar da aynı olduğumuzu, “tekil” sayılan olayların “çoğul” olduğunu görüyoruz. Bu paylaşımlarla, ataerkiye karşı güçleniyor; kadın dayanışmasının gerçek anlamını keşfediyoruz.
Diğer yandan Sovyetler’de Anna’nın şiirlerinde kendilerini bulan kadınlar gibi bizler de Furuğ Ferruhzad’da, Didem Mamak’da, Tezer Özlü’de onlarca cümle ile anlatamayacaklarımızı bulmuyor muyuz? Didem Mamak, “Kanatlarım da sigara yanıkları/gül diye okşadım onu yıllarca” derken derdimizi iki cümle ile tek kertede anlatmıyor mu? “Aşk”, “sevgi” diye diye yıllardır kanatlarımızda söndürülen sigara yanıklarının farkına varıyoruz. Kıskançlık ile kısıtlanmışlığımız, zincire vurulmuşluğumu mesela. “Seven kıskanır”ın gül diye okşamışlığımıza denk düştüğünü… Erkeğin yüreğinden geçen yolun midesi ile aynı istikamette olması mutfağa hapsederken bizi, emek-emek daha fazla emekle sigara yanıklarımız artıyor. Acıyı sevgi belletenler yanıkları görmemizi engellerken, kadın mücadelesi ile yanıklarımızın farkına varıyoruz.
Kanatlarımızı özgürlüğe açmak için çırpınıyoruz.
“İkili ilişkiler”in bir başka boyutu ise evlilik. Artık imzalar yoluyla onaylanan prangayı Furuğ “Tutsak” isimli şiirinde, genç bir kadının “altın halka”nın anlamını keşfetmesiyle şöyle açıklıyor: “Kadın perişan oldu/ve yüzünde yine de ışık ve parıltı olan bu halka/kölelik ve kulluk halkasıdır diyerek/için için ağladı.” Genç kadının “altın halka”nın sırrına varışı, bu sırrı kavrayışı ve ardından yaktığı ağıttır bu. Acıları aşk zannetmek, “ben” i kaybederek “biz” olduk diye sevinmek… Ya da Tezel Özlü’nün yazdıklarına bakalım bir de; “Biz belki de kendi kendilerine yaşaması gereken ama belki de toplumumuz buna elvermediği için evlilikler yapan kadınlarız.” Yani Furuğ’un şiirinde “altın halka”yı, onun anlamını keşfeden kadının ataerkilin işlediği toplum nedeniyle kulluğa-köleliğe maruz bırakıldığı açık değil mi? İçerisinde bulunduğumuz sistem, “hastalıkta, sağlıkta…” ile başlayan sözlerle iki kişiyi birbirine mahkum kılıyor, ikiyi çoğaltmayı ancak doğan çocuklara endeksliyor, toplumsallaşmayı ise yok sayıyor.
Pek çok kadın yazar-şair yaraları ile yaralarımızı sunuyor bize. Farkına varan değişim-yıkım için çabalayan, kendini keşfeden kadınlarız biz. Ancak tüm bu keşiflerimiz erkek egemen sistemin güçlü oluşu nedeniyle eziyor bizi. Bilincimiz uyandıkça çoğu zaman acı çekiyoruz. Kapalı olan gözlerimizin açılışının bocalayışı altındayız. Çünkü Kollantai’nin de ifade ettiği gibi “yeni” henüz pek uzak!
Her ne kadar acıda çeksek, bocalasak da duyargalarımızın açılışı parçalamayı, var olan sınırları reddetmeyi beraberin de getiriyor. Pek çoğumuz tutsaklığa geri dönmeme amacıyla acılarımızı, bocalayışlarımızı güce çeviriyoruz. Bizler aşksız dirilmiş, iradesi güçlenmiş kadınlar olma yolunda sağlam adımlarla ilerliyoruz.
(Tutsak Yeni Demokrat Kadın aktivisti Aslı Ceren Aslan)
Son Haberler
Sayfalar
Devrimci Pratik ve Militanlaşma
Günlük, üretkenlikten yoksun, kendini tekrarlayan faaliyetler militanlaşma anlamında bir gelişmeyi tetiklemez. Yine devrimci pratiği zayıf bir özne, her şeyden önce geçmiş olumsuz alışkanlıklarıyla devrimci bir tarzda hesaplaşmaya girmez. Yani düşünsel ve pratik olarak küçük burjuva düşünüş ve yaşam tarzından militanca bir kopuş sürecine yönelmez. Çünkü devrimci militanlaşma proleter düşünüş tarzına aykırı olan her türlü burjuva anlayışla hesaplaşma düzeyine bağlıdır. Sade bir dille ifade edecek olursak; köklü bir kopuş, çok yönlü ve kapsamlı bir hesaplaşmayla mümkündür.
“CHP’yi demokrasi cephesıne katılmaya zorlama” yaklaşımları üzerine - I
Toplumda ve doğada yaşanan her değişim, dönüşüm ve gelişmeye koşut olarak, her olgu ve kavram gibi, CHP de elbette ki tartışmalar konusu olabilir, olmalıdır da. Bunda herhangi bir anormallik olmasa gerek. Hayatta, ortaya çıktığı o ilk andaki haliyle, değişmeden kalan/kalabilen hiçbir şey olamayacağına göre; CHP’de de bu kural gereği, el mecbur, bazı değişim ve dönüşümler yaşanacaktır. Bunu yadsımak, hayatın diyalektiğini yadsımakla eşanlamlıdır.
Tutuculuk,dogmatizm ve tabela devrimciliği devrime vardırmaz!
Kısa bir süre önce, “Bu Kendi Kendimizi Kandırmamız Daha Ne Zamana Kadar Sürecek Acaba?” başlıklı, kısa-özlü bir yazı kaleme alıp, bloğumda paylaşmıştım.
Yazıda Türkiye ve K. Kürdistan Devrimci Hareketinin içinde bulunduğu olumsuz durum ve açmazları özetlenmiş, kendi kendine yapageldiği ajitasyona ve kafasını kuma gömme hallerine dikkat çekilmiş ve son paragraf olarak da şu soru sorulmuştu:
Tehlikenin farkında mıyız?
"Türkiye yüzyılı maarif modeli" ile hedeflenen şey; Devlet eliyle "dindar ve kindar nesil" yetiştirmek ve tedrici geçişle din esaslı bir rejim inşa etmektir,
Öncelikle ve de tereddütsüzce idrakinde olunmalı ki bu konuda yapılmak istenenin tümü, ‘toplumsal mühendislik’ yöntemleriyle, zamana yayılı olarak tamamen Erdoğan’ın ‘gizli ajandasının’ şu son derece aleni ideolojik tercihlerini hayata geçirmek maksadıyla yapılmaktadır. Yani asla ‘masumane’ ve de spontane şeyler değil bunlar. Örneğin şöyle diyordu fiiliyatta kendisine İslâm halifesi misyonu yüklemiş olan Erdoğan:
Bugün Galatasaray Meydanında bariyerler bir genişledi ve arkasından geri daraldı.
Meydana gelmeden meydana açılan her yol denetim altına alınmış, polis denetiminden ve üst aramasından sonra meydana girdik... Arkasından heykelin olduğu yere geldim, orası da bariyer ile çevrilmişti, ön taraftan giriş yerine yan taraftan giriş açılmıştı, oradan da üst aramasından geçip oturma eyleminin olacağı heykel çevresine geldik. Heykel, cumhuriyetin 50. Yıl heykeli. 100. Yıl heykeli yapıldı mı bir yerlerde bilmiyorum...
Bariyer içinde bariyer ve onun içinde izin verilen sınırlar içinde acılarımızı haykırmak!
Disiplin anlayışımıza eleştirel bir bakış – II
II.Bölüm:
Laz Nihat’ın başında bulunduğu ekip, öylesine şuursuzca bir gözü kapalılıkla kontraya tabi hareket etmekteydi ki düşünün, düşman operasyonlarının sürmekte olduğu bir arazide, başta ben olmak üzere, kendilerinden yana tavır almayacaklarına kanaat getirdikleri bir grup gerillayı silahsızlandırarak, öylece araziye terk etmeyi bile göze alabildiler…
Disiplin anlayışımıza eleştirel bir bakış – I
Aslında bu konuyu yıllar önce kaleme aldığım “Dersim Dağlarında” ve “Mao Zedung Değerlendirmeleri” isimli kitaplarımda, yaşanan somut örnekler üzerinden irdeleyip, kendimce, genel yaklaşımın ne olması gerektiğini, özlü bir perspektif olarak ortaya koymuştum. Ancak ne var ki bu kitaplarda ki tüm diğer konular olduğu gibi, bu konu da ‘meşru muhatapları’ olması gereken kişi ve yapılarca; ‘üç maymun’ seçeneğiyle karşılanmaya devam ediyor.
TKP-ML Merkez Komite: Pratiğimizde Bilinç, Bilincimizde Rehberdir İbrahim Kaypakkaya!
Coğrafyamız komünist önderi ve Demokratik Halk Devrimi’nin sönmez meşalesi İbrahim Kaypakkaya yoldaşın Amed Hapishanesi’nde katledilmesinin 51. yılındayız. Önder yoldaşımızın 18 Mayıs 1973’te katledilmesinden sonraki yarım asırlık zaman diliminde Türkiye ve Türkiye Kürdistanı toplumsal mücadeleleri tarihinin gelişim seyri, İbrahim Kaypakkaya’nın görüşlerini sadece doğrulamakla kalmamış aynı zamanda güncel kılmıştır.
Selahattin Demirtaş'a ve bütün tutsaklara...
"YÜREĞİN UMUT ETTİĞİ O ADRESTE" "LI DILÊ KU DIL HÊVÎ DIKE"
Düşkünlüğün, alçaklığın, düzenbazlığın, bağnazlığın, ırkçılığın, sefilliğin, çürümüşlüğün, bencilliğin, rezilliğin ve vurdumduymazlığın rağbet gördüğü bu topraklar sana göre değil dostum.
Yıllardır tanırım seni.
Hani, yüz yüze görüşmüşlüğümüz olmasa da, beraber oturup bir bardak çay içmemiş, tek kelime sohbet etmemiş olsak da, sen hep aşinaydın bana.
Bir aralar bu aşinalığa bir isim bulayım dedim ama inan hiçbir yere oturtamadım.
Akraba desem, değil.
Komşu desem, hiç değil.
TKP-ML MK Siyasi Büro Üyesiyle Röportaj: “Partimiz 53. Mücadele Yılında Faşizme Karşı Savaşını Kararlılıkla Sürdürecektir”
” Kitlelerin hakim sınıfların siyasetinden bağımsız, kendi siyasetini örgütlenmesi ve dahası bir güç olarak ortaya çıkmasını önemsiyoruz. Bu anlamıyla başta İstanbul 1 Mayıs Taksim alanı olmak üzere, işçi sınıfının, emekçilerin, kadınların ve halk gençliğinin 1 Mayıs’ta Alanlara çağrısını değerli ve anlamlı buluyoruz.”
– Öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?
– İsmim Özgür Aren. TKP-ML MK, Siyasi Büro üyesiyim.
Tayyip'i, tayyip'e olan güvende yendi
Ah... kuzucuğum ah...
Ne oldu bize böyle.
Ne oldu.
Her şey tıkırında giderken...
Neler yaşadık böyle.
Bu seferde kediler chp'nin lehine mi trafoya girdi ne
Veyahut da.... veyahut da...
"Sizin siyasetçiler bizim sermayeden bir kaç kişiyi yemeye niyetlenirde bizde hemide hala iktidardayken sizlerden daha fazlasını ham... ham... etmeyiz mi ha..." demenin yarattığı korku uzlaşısı dolu komplo teorileriyle mi bundan sonraki seçimleri açıklayacağız.
Yoksa... yoksa...
Daha dün bir; bu gün iki