Çarşamba Ekim 14, 2026

"Ancak çölde yaşayabilirler!"

Bundan tam 105 yıl önce böyle buyurmuştu Mehmet Talat! Mazlum Ermeni halkının fermanı için. Ancak çölde bile yaşamalarına müsaade edilmez. Ermenilere çöller bile çok görülür. Kırım ve kıyım ülkenin sayısız yerlerinde başlatılır. Öncekilerden daha kitlesel, daha büyük felakete dönüşecek bir toplumsal yıkım Türk ulus devlet aklıyla devreye sokulur.

1915 yılının ilk aylarında düşünülmeyen bir şey düşünülerek planlanır. En ince ayrıntısına kadar hesaplanır. Barbarlık, gaddarlık, mazlumun yaşadığı ata topraklarına girip kanlı kılıçla evlerinde dolaşmaya başlıyordu.

Bir yıl gibi kısa bir süre zarfında tarihin en acımasız, en utanç verici ve bin yıl da geçse asla unutulamayacak zulmü yaşanır. Adına Hayastan denilen Ararat topraklarında Ermeni halkı soluksuz ve cansız bırakılır. Beş bin yıllık emekle bilgiyle yaratılan değerler, ortaya çıkan uygarlık birikimleri yakılıp yıkılıp çöl ortasında toz parçacıklarına dönüştürülür. Bir buçuk milyon Ermeni mazlumun kanı üzerinde failler ödüllendirilerek devlet makamının en üstünde rütbelendirilerek onure edilir.

Toplumsal acılar tarihe bırakılamayacak, zamana sığdırılamayacak, hafızalardan silinemeyecek kadar derindir. Tarihin yargıçları soykırım suçunu işleyenler, planlayıp uygulayanlar hakkında çoktan hükmünü vermiştir.

Hiçbir anlatı küller içinde debelenen dehşetin sarhoşluğunu üzerinden atamamış, gözlerinde acı ve şaşkınlık okunan Ermeni yetimleri ifade edemez. Kolu bacağı kesilenlerin kanlı sancılı yaraları… Bunların hiçbiri yetmez o cehennem dolu tehcir günlerinde yaşanan karanlık dolu günleri anlatmaya. Ölümün umut olarak arandığı bir dönemden bahsediyoruz. Gözlerinde talan ve soygun ateşi, ağızlarında küfür ve tehditlerle saldıran canilerden bahsediyoruz.

Baskı altında çökmüş, zulmün gölgesinde yolunu yitirmiş, her tarafı kana bulanmış mazlum canlar “Türk vatanı” adına kurban edildiler. Yüzbinlerce kadın-çocuk acımasızca ölüm yollarında katledildi, bir kısmı da zorla müslümanlaştırılıp Türkleştirildi.

Gözlerinde yaş, seslerinde acı bırakılmadan, yaşadıkları her bir ölümün yasını bile tutamadan insanlar öldürüldü. Açlığın pençesinde kıvranan çocuklar ne ekmek ne de yardım istemeye ihtiyaç bile duyamadan, “gözyaşlarımızı bizlere verin” diye yalvararak ölüm tarlalarında toz parçacıklarına dönüştürüldü.

 

Geceyi Uzatan Karanlığın Süresi Değil Yaranın Sızısıdır…

İttihat ve Terakki Partisi (İTP) Alman devletinin bölgesel ve dönemsel emperyalist çıkarlarına uygun olarak, onların onay ve kabullerini alarak, insanlık tarihinin en vahşi toplu kıyım kararlarından birini aldı. Ermeniler 1915 Nisan, Mayıs ve Haziran ayları süresince yaşadıkları yerlerde imha edilir. Ve geriye kalanlar için de binlerce yıldır yaşadıkları topraklarından zorla sürülme kararı alınır. Sürgün yolları katliam yollarına dönüşür.

İTP Dahiliye Nazırı Mehmet Talat 27 Mayıs 1915’ten itibaren “geçici sürgün (sevkiyat) yasası”yla resmi olarak Ermenilerin sürgün edilmesi kararını alır. M. Talat böylece yıllardır Osmanlı İmparatorluğu’nun tebaası olan Ermenileri topluca imha etme programına yasallık kazandırır. Tehcir kararı görünürde “şüpheli halkın iç taraflara doğru yer değiştirmesi” için hazırlanmıştı. “Şüpheli halk” ise Ermeniler oluyordu!

Gerçekte “Ermenileri toptan imha etmek ve Anadolu’yu Türkleştirmek” görünürde ise savaş bitene kadar “Ermenileri cephe hatlarından uzaklaştırmak” için alınan tehcir kararı “ustalıkla” uygulandı. Suriye çöllerine yerleştirilmeleri kararlaştırılan Ermenilerin toplu katliama maruz kalmaları için I. Emperyalist Paylaşım savaşı zamanının seçilmesi mümkün olabilecek en iyi şartlardı.

Ermeniler Türkiye’nin bütün noktalarından Zor Sancağına ve Mezopotomya’ya doğru yönlendirilecekti. Bu karar İTP’nin geri alınamaz ve bozulamaz kararı olarak onaylanır ve yürürlüğe konur.

Trakya’da, Anadolu’nun batısında Kilikya’da bulunan Ermeniler başta olmak üzere Bitlis, Erzurum, Van, Mamuret ul Aziz (Elazığ) Diyarbekir, Urfa, Sivas, Trabzon yaşayan halk topluca Suriye topraklarındaki toplama kamplarına sürülür. Halkın büyük çoğunluğu sahip oldukları mallarından ve varlıklarından yoksun bırakılıp yağmalanarak Suriye’ye sürülür.

Aylarca sürgün yollarında geçtikleri her yerde önceden örgütlenmiş, katliam için eğitilip hazırlanmış çeteler tarafından yağmalanıp, tecavüze uğrayıp katledilirken, geride sağ kalanlar ise ölüm tarlaları üzerinden ölüm kamplarına sürülmüşlerdir.

1915-16 yılları arasında çok azı Türkiye de büyük çoğunluğu ise Suriye toprakları üzerinde kurulan sayısız toplama kamplarından bazıları şöyledir; Mamura-Raco-Katma-Azaz-Bab-Akhterim-Lale-Tefrica-Menbic-Halep-Rasul-Ayn-Meskene-Dipsi-Abuharar-Hamam-Sebka (Rakka)-DerZor-Marat-Musul kampları. Hama-Humus-Şam-Amman-Havra-Maan isimli ölüm kamplarında çoğunluğu kadın-çocuk olmak üzere yüzbinlerce Ermeni açlıktan, tifo vb. hastalıklardan bir yıl içinde katledilmişlerdir.

1916 aralık sonunda geride kalan Ermenileri katletmekle meşgul olan Salih Zeki (daha sonradan TKP üyesi) soykırımın örgütleyicilerinden olan Mehmed Talat tarafından 22 Ocak 1917’de ödüllendirilmiş ve devletin bürokrasisinin üst kademelerinde görevlendirilmiştir. TC devleti öncesi ve sonrasında bürokrasi içinde rütbe olarak yükselen ve devletin önemli mevkilerine getirilen her asker ve sivil kadro, katliam ve soykırım üzerinden yükselmiştir.

 

Yaşananları Anlatacak Söz Dağarcıklarının Olmadığı Ölüm Tarlaları…

Yaklaşık 1 milyon 200 bin Ermeni yollarda ve bugün adına Suriye denilen topraklar üzerinde kurulan sayısız ölüm kampları üzerinde katledildi. Suriye topraklarında çok sayıda ölüm kampları kuruldu. Büyük çoğunluğu açlıktan tifo-tifüs ve benzeri hastalıklardan dolayı öldürüldüler. Vahşeti yaşayan, soykırım tanıklarının anlatımı bile yaşanan vahşetin, içine düşülen uçurumun boyutunu anlamak açısından yeterlidir.

Soykırımın en ağır ve taşınamaz acı yükünü çocuklar ve kadınlar çeker ve yaşar. Meskene Mezarlığı olarak bilinen Dipsi Toplama Kampı’nda açlıktan, hastalıktan ölüme terk edilmiş bir Ermeni çocuğun annesine yalvarışı içleri paralamaktadır: “Ahh… Mama sen burada yokken bu kadın kendi çocuğunu öldürdü ve şu an onu yemeleri için pişiriyor. Sen de bana aynı şeyi mi yapacaksın?” Keza başka bir soykırım tanığı: “Benim sevgili tek çocuğum öldü. Onun ölmesine üzülmüyorum. Fakat diğerleri ben görmeden gizlice çocuğumun cesedini çaldılar. Pişirdiler ve sonra yediler.”  

Tanıklığına güvenilen Andonian, Marat Toplama Kampı’nda yaşananlara dair anlatımına şöyle not düşer: “…yine küçük bir çocuk ölmüştü. Ve şüphesiz onun etini pişiriyorlardı. Küçük kız annesine ‘anne artık dayanamıyorum, onlardan bir parça istemeye git’ der. Anne çadırı terk eder ve bir müddet sonra çok kırgın ve kızgın bir şekilde kızının yanına döner. Küçük kızına ondan vermediklerini anlatır. Fakat ümidinden ve arzusundan çok çabuk vazgeçmek istememektedir. Ve sorar: ‘Onlar vermediler ha! Mama!’ ‘Hayır kızım… kör olsunlar.’ Küçük kız yazgısına boyun eğerek annesine öğütte bulunur. ‘Mama ben de ölürsem sen de benim etimden verme’ der.”

Bir Ermeni genç kız ölmeden birkaç saniye önce zalimleri tanrıya yalvararak şikayet eder: “Tanrım biliyorum ki sen onlardan bizim intikamımızı alacaksın fakat onları affet. Çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar. Tanrım ruhumu al… Veya birisi hayatıma son versin. Çünkü artık bunlara dayanamıyorum.” Ölümü kurtuluş olarak arayan, tanrıya yalvararak çare bulmaya çalışan, çaresizliğin ve adaletsizliğin geldiği nokta budur.

 

Adalet İnsanı Yüceltir, Günah ve Suç İse Alçaltır!

“Artık merhaba demeye muktedir hiçbir Ermeni kalmamalıdır. Herhangi bir damarım Ermenilere karşı acıma duygusu ihtiva ettiğini öğrendiğim zaman onu keserim ve çekip çıkarırım” diyen Der-Zor’daki soykırımın sorumlusu mutasarrıf Salih Zeki’dir.

Soykırım görevinden sonra bu Der-Zor kasabı Bakü’ye gidip TKP’ye katılır. M. Kemal’le M. Suphi arasındaki irtibat sağlama rolünü oynar. Bilindiği gibi M. Suphi ve yoldaşları Karadeniz’de katledilir.

“Ermeni meselesi hal olmuştur” diyen soykırım mimarlarından Mehmet Talat ve sonrasında iş başına gelen Kemalistler, “Ermeni meselesi” hakkında resmi devlet görüşü dışında konuşmayı “devletin bekasını tehdit eden yıkıcılık” olarak kodlamışlardır. “Ermeni meselesi” yeni kurulan TC devletinin üzerinde yükseldiği zemin olmuştur.

Bu konuya dair resmi görüşün dışındaki her düşünce, meseleye ilişkin her farklı yaklaşım tehdit olarak algılanmış ve şiddetle üzerine gidilmiştir. Ermeni Soykırımı TC faşizminin çimentosu işlevi görmüştür. TC topraklarında “Ermeni meselesi” hakkında konuşma adeta bir korkuya dönüşmüştür. TC devlet yetkilileri Ermeni kelimesini, adeta insanları aşağılamak, hakaret edip itibarsızlaştırmak için kullanmıştır.

Soykırımdan yıllar sonra “Ermeni meselesi” hakkında kimsenin konuş(a)madığı, üzerinde fikir yürütemediği ve soykırımla ilgili görüş belirtemediği bir süreçte, İbrahim Kaypakkaya adında genç bir komünist ortaya çıkıp, proletaryanın keskin kılıcını Kemalizm’in-Şovenizmin-İttihatçılığın zehirli kalbine saplamıştır. Kaypakkaya içinde Milli Mesele ile ilgili görüşlerini kaleme alırken; “1915’de ve 1919-20’de kitle halinde katledilen ve topraklarından sürülen Ermenilerin hareketi müstesna” diye yazarak aslında bir gerçeğe ışık tutmuş, yalanın, yok saymanın üzerindeki perdeyi aralamıştır.

Komünist önder Kaypakkaya yoldaşın tutsak edilip, mutlak katledilmesine neden olan görüşlerinden biri de Ermeni ve Kürt meselesine yaklaşımındaki bilimsel görüşler olduğu açıktır.

Bu satırların yazıldığı sırada ülkedeki ve dünyadaki gelişmeler, Ermeni meselesini konuşmaya, tartışmaya ihtiyaç duyacak ciddi bir neden oluşturmamasına rağmen Kaypakkaya’nın bu kadar isabetli ve bilimsel tespit yapması, mazlum bir halkın yaşadıklarını doğru okuması ancak ve ancak onun proletaryanın çıkarlarını savunmasıyla, komünist bir bakış açısıyla mümkün olabilir.

Kaypakkaya bir Türkiyeli komünist olarak, tarihin ve toplumun en lanetlileri olarak görülüp, kabul edilen Ermeniler hakkında böylesine isabetli tespit yapması ve soykırım karşısında adaletli ve devrimci tutum alması, onu bütün mazlum halklar gibi Ermeni halkının da doğal ve manevi önderi yapmaktadır. Bundandır ki başta Armenak Bakır-Nubar Ozanyan yoldaşlar olmak üzere sayısız Ermeni devrimci Kaypakkaya yoldaşın komünist safında tereddütsüzce ve güven içinde yerini almıştır. Ve savaşmışlardır.

24 Nisan güneşine selam olsun! Soykırımla ilgili isabetli ve adaletli görüşlerine and olsun. Son sözümüz olsun: Pencereden dışarı baktığınızda güneşi saklamıyorsa gökyüzü, sizden önce birileri yaşadığımız günlerin bedelini ödedikleri içindir.

8639

Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist /Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu Rojava Komutanlığı : “Partimiz ve onun önderliğindeki ordumuz, devrimci savaşa önderlik etme yeteneğine sahiptir!” (2.ve 3 bölüm)

Bir doğal muhabirimizin gerçekleştirdiği röportajın ikinci bölümünde Rojava Komutanlığı Siyasi Komiseri ile 2017 Ağustos’unda Rojava’da ölümsüzleşen halk ordusu komutanlarından Nubar Ozanyan ve geçtiğimiz günlerde bir haber sitesinde yayımlanan darbeci-tasfiyeci güçlerin röportajında yer alan “Rojava güçlerine çağrı”ya yanıt konu edinildi. “Tek cümleyle ifade edecek olursam: Partiye mi darbeciliğe mi katılım?” diyen Siyasi Komiser’in röportajının devamı şu şekilde:(2)

Ölülerinin Üzerine Basa Basa Geliyorlar!

Göçmenler adı verilen; işçiler, emekçiler, toprakları alınmış köylüler, üretim araçları yok edilmiş ya da ellerinden alınmış mülksüzleştirilmişler; evleri başlarına yıkılmışlar, bombalarla yok edilmiş ya da sakat bırakılmış tüm ezilenler, açlığa mahkum edilmişler kararlı adımlarla, haramilerin üstüne üstüne yürüyorlar

Geliyorlar, barikatları, tel örgüleri, denizleri, okyanusları aşarak, önlerine dikilmiş askeri barikatları, ölüm melekleri adı verilen insanlık düşmanı burjuvaziden kendi yarattıklarını, emeklerini, alın terlerini, topraklarını geri almak için geliyorlar.

Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist /Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu Rojava Komutanlığı : “Partimiz ve onun önderliğindeki ordumuz, devrimci savaşa önderlik etme yeteneğine sahiptir!” (1)

Bir doğal muhabirimiz Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu Ortadoğu Bölge Komitesi Üyesi ve Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu Rojava Komutanlığı Siyasi Komiseri ve bir halk ordusu komutanı ile röportaj gerçekleştirdi. Elimize e-posta yoluyla ulaşan röportajı üç bölüm halinde yayımlayacağız. İlk bölümde halk ordusunun Rojava Komutanlığı Siyasi Komiseri ile Proletarya Partisi içerisinde yaşanan süreç, HBDH gibi başlıklar konu edinildi. “Söz eğer gerçeği yansıtıyorsa anlamlı ve değerlidir.

TKP/ML Kadın Komitesi :Kadınlar ve kadın mücadelesi KBDH ile daha güçlü

“Kadın sorunu” olarak tarif edilen cinsiyet sorununa giriş, kadının binlerce yıllık süreçte köleleştirilmesi, sömürülmesi, emeğinin, cinselliğinin, kimliğinin baskı altında tutulması, yok sayılması vs. ile yapılır. Bu elbette doğrudur, ancak eksik bir yaklaşımdır. Zira kadının tarihi (kimi sosyalizm ve demokratik halk iktidarları deneyimlerinde bu zincirlerin belli oranlarda da olsa zayıflatıldığı süreçler hariç) aynı zamanda direnişin, mücadelenin, bedel ödemenin ve ödetmenin de tarihi olarak anılmalıdır.

Ali Asker / İsmail Cem Özkan

Hozat’lı bir delikanlının atalarından duyduğu türkülere yaşadığı çağın ruhunu katarak yeniden üretmesi ile oluşur Ali Asker. Ali Asker devrime inanmıştır, devrimcidir. Bir gün gelecek eşit haklar içinde çok kültürlü bir ülkede yaşama hayalindedir. O Dersim’lidir. Acı ile yoğrulmuştur yakın tarih ve acıyı yaşayanlardan almıştır ağıdın, öfkenin nefesini. Henüz bitmemiş bir sürecin ara kuşağı olarak doğmuştur, zorunlu kalmıştır Elazığ'a göç etmeye. İyi ki de etmiştir, orada öğrenmiş ve yaşamıştır aşık geleneğini.

Mevsimlik işçilik, sınıf mücadelesinin önemli bir parçasıdır

Sofrayı zenginleştiren olmazsa olmazlar arasında bulunan, onları tüketmeden hayatın olmayacağı temel yiyeceklerden ekmekten domatese, çaydan patlıcana, pancarından patatesine… üretim süreçlerinde yaşanan sıkıntıların, zorlukların, sömürülerin, ırkçı tehditlerin; saymakla bitiremeyeceğimiz olağanüstü koşullarda yaşam mücadelesi vererek, üretilen besin kaynaklarımızın kimler tarafından toplanarak o sofraya ulaştığını düşündünüz mü acaba?

Onlar mevsimlik işçilerdir!

Kadın Komünarlar: “Kelebekler Zamanı” Bizim Hikayemiz [1]

Dominik’te 1930’da iktidara gelen faşist Trujillo 1960’lara geldiğimizde hala iktidardadır. Ve faşist diktatörlüğün en büyük destekçisi ABD emperyalizmidir. deta bir toplama kampıdır. Ama baskının, zorun olduğu her yerde isyan da filizlenir, ama yavaş ama hızlı. Kimi zEn küçük itirazı, baskı ve şiddetle, ağır işkencelerle, ölüm timleriyle karşılar faşist diktatör. Küçücük ülke aaman işaret fişeği yakabilecek öncüler çıkar, işte isyana yol veren, ön açan çıkışlardır bunlar. Faşist baskı ve zorun en ağırı da bu işaret fişeğini yakanların payına düşer.

Kolektif çalışmanın önemi üzerine -1-

Kolektifle yürümenin, örgütlü kişiliğin adıdır kolektif çalışma

Kolektif çalışma, kolektivizm üzerine literatürümüzde haylice bir külliyat mevcuttur. Hatta sekizinci oturumun ana gündemlerinden olan kültürel yozlaşmanın alt başlıklarından birini de kolektif çalışmada yaşanan problemler oluşturuyordu. Ancak bu oturumda merkezi düzeyde önem atfedilen konu hakkında kavrayışımızı sorgulamamız gerektiği açıktır.

Anadilde Birlik-Yerel Seçimlerde Birlik- Dursun Ali Küçük

9 Kürt partsinin anadilde eğitim ve her alanda kullanma ve geliştirme çağrısını ve çabalarını kutluyorum.
Çok isabetli bir adım olarak görüyorum.
Kurmanci ve Kırmanncki'de kesin ve mutlak birlik sağlamalıyız.
Anadilimiz hepimizin, ülkenin ve ulusun dilidir.
Burada ideoloji aranmaz.
Burada amacın nedir diye sorulmaz.
Dilimize sahip çıkmak ve resmi eğitim dil haline getirmek için; hangi görüş ve hangi parti ve hangi aydın ve şahsiyet olursa olsun kayıtsız şartsız üzerinde birleşmeliyiz.
Bunun sağa sola çekilecek bir yanı yoktur.

Kendi çizgine güvenmek: Örgütlerken örgütlenmek!

Geride bıraktığımız hafta, TC rejiminin karakterine dair net göstergeler sunmuş durumdadır. Türkiye’nin Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’nda bir gazetecinin “ortadan kaybolması” ile başlayan ve ardından TC ile S.

Emperyalistlerin Ortadoğu’daki siyaseti ve Türkiye:M. USTA

Emperyalistler yalnız 20. yüzyılda çıkarmış oldukları haksız dünya savaşlarıyla insanlığı büyük bir felakete sürüklemedi. Yarattıkları bölgesel savaşlarla, elde ettikleri aşırı karla, ezilen halklar üzerinde kurdukları sınırsız denetim ve sömürü politikalarıyla bu felaketlerine süreklilik kazandırmış durumdadırlar. Yani emperyalistlerin yol açtıkları yıkım, çok yönlü ve kapsamlıdır. Özünde emperyalizm bugün ezilen halklar için her gün yaşanan bir doğa felaketidir. Yaşama dair ne varsa yok ediyor. Dünya zenginliğinin esası bir avuç emperyalist tekelin denetimindedir.

Sayfalar