Perşembe Eylül 24, 2026

"Ancak çölde yaşayabilirler!"

Bundan tam 105 yıl önce böyle buyurmuştu Mehmet Talat! Mazlum Ermeni halkının fermanı için. Ancak çölde bile yaşamalarına müsaade edilmez. Ermenilere çöller bile çok görülür. Kırım ve kıyım ülkenin sayısız yerlerinde başlatılır. Öncekilerden daha kitlesel, daha büyük felakete dönüşecek bir toplumsal yıkım Türk ulus devlet aklıyla devreye sokulur.

1915 yılının ilk aylarında düşünülmeyen bir şey düşünülerek planlanır. En ince ayrıntısına kadar hesaplanır. Barbarlık, gaddarlık, mazlumun yaşadığı ata topraklarına girip kanlı kılıçla evlerinde dolaşmaya başlıyordu.

Bir yıl gibi kısa bir süre zarfında tarihin en acımasız, en utanç verici ve bin yıl da geçse asla unutulamayacak zulmü yaşanır. Adına Hayastan denilen Ararat topraklarında Ermeni halkı soluksuz ve cansız bırakılır. Beş bin yıllık emekle bilgiyle yaratılan değerler, ortaya çıkan uygarlık birikimleri yakılıp yıkılıp çöl ortasında toz parçacıklarına dönüştürülür. Bir buçuk milyon Ermeni mazlumun kanı üzerinde failler ödüllendirilerek devlet makamının en üstünde rütbelendirilerek onure edilir.

Toplumsal acılar tarihe bırakılamayacak, zamana sığdırılamayacak, hafızalardan silinemeyecek kadar derindir. Tarihin yargıçları soykırım suçunu işleyenler, planlayıp uygulayanlar hakkında çoktan hükmünü vermiştir.

Hiçbir anlatı küller içinde debelenen dehşetin sarhoşluğunu üzerinden atamamış, gözlerinde acı ve şaşkınlık okunan Ermeni yetimleri ifade edemez. Kolu bacağı kesilenlerin kanlı sancılı yaraları… Bunların hiçbiri yetmez o cehennem dolu tehcir günlerinde yaşanan karanlık dolu günleri anlatmaya. Ölümün umut olarak arandığı bir dönemden bahsediyoruz. Gözlerinde talan ve soygun ateşi, ağızlarında küfür ve tehditlerle saldıran canilerden bahsediyoruz.

Baskı altında çökmüş, zulmün gölgesinde yolunu yitirmiş, her tarafı kana bulanmış mazlum canlar “Türk vatanı” adına kurban edildiler. Yüzbinlerce kadın-çocuk acımasızca ölüm yollarında katledildi, bir kısmı da zorla müslümanlaştırılıp Türkleştirildi.

Gözlerinde yaş, seslerinde acı bırakılmadan, yaşadıkları her bir ölümün yasını bile tutamadan insanlar öldürüldü. Açlığın pençesinde kıvranan çocuklar ne ekmek ne de yardım istemeye ihtiyaç bile duyamadan, “gözyaşlarımızı bizlere verin” diye yalvararak ölüm tarlalarında toz parçacıklarına dönüştürüldü.

 

Geceyi Uzatan Karanlığın Süresi Değil Yaranın Sızısıdır…

İttihat ve Terakki Partisi (İTP) Alman devletinin bölgesel ve dönemsel emperyalist çıkarlarına uygun olarak, onların onay ve kabullerini alarak, insanlık tarihinin en vahşi toplu kıyım kararlarından birini aldı. Ermeniler 1915 Nisan, Mayıs ve Haziran ayları süresince yaşadıkları yerlerde imha edilir. Ve geriye kalanlar için de binlerce yıldır yaşadıkları topraklarından zorla sürülme kararı alınır. Sürgün yolları katliam yollarına dönüşür.

İTP Dahiliye Nazırı Mehmet Talat 27 Mayıs 1915’ten itibaren “geçici sürgün (sevkiyat) yasası”yla resmi olarak Ermenilerin sürgün edilmesi kararını alır. M. Talat böylece yıllardır Osmanlı İmparatorluğu’nun tebaası olan Ermenileri topluca imha etme programına yasallık kazandırır. Tehcir kararı görünürde “şüpheli halkın iç taraflara doğru yer değiştirmesi” için hazırlanmıştı. “Şüpheli halk” ise Ermeniler oluyordu!

Gerçekte “Ermenileri toptan imha etmek ve Anadolu’yu Türkleştirmek” görünürde ise savaş bitene kadar “Ermenileri cephe hatlarından uzaklaştırmak” için alınan tehcir kararı “ustalıkla” uygulandı. Suriye çöllerine yerleştirilmeleri kararlaştırılan Ermenilerin toplu katliama maruz kalmaları için I. Emperyalist Paylaşım savaşı zamanının seçilmesi mümkün olabilecek en iyi şartlardı.

Ermeniler Türkiye’nin bütün noktalarından Zor Sancağına ve Mezopotomya’ya doğru yönlendirilecekti. Bu karar İTP’nin geri alınamaz ve bozulamaz kararı olarak onaylanır ve yürürlüğe konur.

Trakya’da, Anadolu’nun batısında Kilikya’da bulunan Ermeniler başta olmak üzere Bitlis, Erzurum, Van, Mamuret ul Aziz (Elazığ) Diyarbekir, Urfa, Sivas, Trabzon yaşayan halk topluca Suriye topraklarındaki toplama kamplarına sürülür. Halkın büyük çoğunluğu sahip oldukları mallarından ve varlıklarından yoksun bırakılıp yağmalanarak Suriye’ye sürülür.

Aylarca sürgün yollarında geçtikleri her yerde önceden örgütlenmiş, katliam için eğitilip hazırlanmış çeteler tarafından yağmalanıp, tecavüze uğrayıp katledilirken, geride sağ kalanlar ise ölüm tarlaları üzerinden ölüm kamplarına sürülmüşlerdir.

1915-16 yılları arasında çok azı Türkiye de büyük çoğunluğu ise Suriye toprakları üzerinde kurulan sayısız toplama kamplarından bazıları şöyledir; Mamura-Raco-Katma-Azaz-Bab-Akhterim-Lale-Tefrica-Menbic-Halep-Rasul-Ayn-Meskene-Dipsi-Abuharar-Hamam-Sebka (Rakka)-DerZor-Marat-Musul kampları. Hama-Humus-Şam-Amman-Havra-Maan isimli ölüm kamplarında çoğunluğu kadın-çocuk olmak üzere yüzbinlerce Ermeni açlıktan, tifo vb. hastalıklardan bir yıl içinde katledilmişlerdir.

1916 aralık sonunda geride kalan Ermenileri katletmekle meşgul olan Salih Zeki (daha sonradan TKP üyesi) soykırımın örgütleyicilerinden olan Mehmed Talat tarafından 22 Ocak 1917’de ödüllendirilmiş ve devletin bürokrasisinin üst kademelerinde görevlendirilmiştir. TC devleti öncesi ve sonrasında bürokrasi içinde rütbe olarak yükselen ve devletin önemli mevkilerine getirilen her asker ve sivil kadro, katliam ve soykırım üzerinden yükselmiştir.

 

Yaşananları Anlatacak Söz Dağarcıklarının Olmadığı Ölüm Tarlaları…

Yaklaşık 1 milyon 200 bin Ermeni yollarda ve bugün adına Suriye denilen topraklar üzerinde kurulan sayısız ölüm kampları üzerinde katledildi. Suriye topraklarında çok sayıda ölüm kampları kuruldu. Büyük çoğunluğu açlıktan tifo-tifüs ve benzeri hastalıklardan dolayı öldürüldüler. Vahşeti yaşayan, soykırım tanıklarının anlatımı bile yaşanan vahşetin, içine düşülen uçurumun boyutunu anlamak açısından yeterlidir.

Soykırımın en ağır ve taşınamaz acı yükünü çocuklar ve kadınlar çeker ve yaşar. Meskene Mezarlığı olarak bilinen Dipsi Toplama Kampı’nda açlıktan, hastalıktan ölüme terk edilmiş bir Ermeni çocuğun annesine yalvarışı içleri paralamaktadır: Ahh… Mama sen burada yokken bu kadın kendi çocuğunu öldürdü ve şu an onu yemeleri için pişiriyor. Sen de bana aynı şeyi mi yapacaksın? Keza başka bir soykırım tanığı: Benim sevgili tek çocuğum öldü. Onun ölmesine üzülmüyorum. Fakat diğerleri ben görmeden gizlice çocuğumun cesedini çaldılar. Pişirdiler ve sonra yediler.”  

Tanıklığına güvenilen Andonian, Marat Toplama Kampı’nda yaşananlara dair anlatımına şöyle not düşer: “…yine küçük bir çocuk ölmüştü. Ve şüphesiz onun etini pişiriyorlardı. Küçük kız annesine ‘anne artık dayanamıyorum, onlardan bir parça istemeye git’ der. Anne çadırı terk eder ve bir müddet sonra çok kırgın ve kızgın bir şekilde kızının yanına döner. Küçük kızına ondan vermediklerini anlatır. Fakat ümidinden ve arzusundan çok çabuk vazgeçmek istememektedir. Ve sorar: ‘Onlar vermediler ha! Mama!’ ‘Hayır kızım… kör olsunlar.’ Küçük kız yazgısına boyun eğerek annesine öğütte bulunur. ‘Mama ben de ölürsem sen de benim etimden verme’ der.

Bir Ermeni genç kız ölmeden birkaç saniye önce zalimleri tanrıya yalvararak şikayet eder: Tanrım biliyorum ki sen onlardan bizim intikamımızı alacaksın fakat onları affet. Çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar. Tanrım ruhumu al… Veya birisi hayatıma son versin. Çünkü artık bunlara dayanamıyorum.” Ölümü kurtuluş olarak arayan, tanrıya yalvararak çare bulmaya çalışan, çaresizliğin ve adaletsizliğin geldiği nokta budur.

 

Adalet İnsanı Yüceltir, Günah ve Suç İse Alçaltır!

Artık merhaba demeye muktedir hiçbir Ermeni kalmamalıdır. Herhangi bir damarım Ermenilere karşı acıma duygusu ihtiva ettiğini öğrendiğim zaman onu keserim ve çekip çıkarırım diyen Der-Zor’daki soykırımın sorumlusu mutasarrıf Salih Zeki’dir.

Soykırım görevinden sonra bu Der-Zor kasabı Bakü’ye gidip TKP’ye katılır. M. Kemal’le M. Suphi arasındaki irtibat sağlama rolünü oynar. Bilindiği gibi M. Suphi ve yoldaşları Karadeniz’de katledilir.

Ermeni meselesi hal olmuştur” diyen soykırım mimarlarından Mehmet Talat ve sonrasında iş başına gelen Kemalistler, “Ermeni meselesi” hakkında resmi devlet görüşü dışında konuşmayı “devletin bekasını tehdit eden yıkıcılık” olarak kodlamışlardır. “Ermeni meselesi” yeni kurulan TC devletinin üzerinde yükseldiği zemin olmuştur.

Bu konuya dair resmi görüşün dışındaki her düşünce, meseleye ilişkin her farklı yaklaşım tehdit olarak algılanmış ve şiddetle üzerine gidilmiştir. Ermeni Soykırımı TC faşizminin çimentosu işlevi görmüştür. TC topraklarında “Ermeni meselesi” hakkında konuşma adeta bir korkuya dönüşmüştür. TC devlet yetkilileri Ermeni kelimesini, adeta insanları aşağılamak, hakaret edip itibarsızlaştırmak için kullanmıştır.

Soykırımdan yıllar sonra “Ermeni meselesi” hakkında kimsenin konuş(a)madığı, üzerinde fikir yürütemediği ve soykırımla ilgili görüş belirtemediği bir süreçte, İbrahim Kaypakkaya adında genç bir komünist ortaya çıkıp, proletaryanın keskin kılıcını Kemalizm’in-Şovenizmin-İttihatçılığın zehirli kalbine saplamıştır. Kaypakkaya içinde Milli Mesele ile ilgili görüşlerini kaleme alırken; “1915’de ve 1919-20’de kitle halinde katledilen ve topraklarından sürülen Ermenilerin hareketi müstesna” diye yazarak aslında bir gerçeğe ışık tutmuş, yalanın, yok saymanın üzerindeki perdeyi aralamıştır.

Komünist önder Kaypakkaya yoldaşın tutsak edilip, mutlak katledilmesine neden olan görüşlerinden biri de Ermeni ve Kürt meselesine yaklaşımındaki bilimsel görüşler olduğu açıktır.

Bu satırların yazıldığı sırada ülkedeki ve dünyadaki gelişmeler, Ermeni meselesini konuşmaya, tartışmaya ihtiyaç duyacak ciddi bir neden oluşturmamasına rağmen Kaypakkaya’nın bu kadar isabetli ve bilimsel tespit yapması, mazlum bir halkın yaşadıklarını doğru okuması ancak ve ancak onun proletaryanın çıkarlarını savunmasıyla, komünist bir bakış açısıyla mümkün olabilir.

Kaypakkaya bir Türkiyeli komünist olarak, tarihin ve toplumun en lanetlileri olarak görülüp, kabul edilen Ermeniler hakkında böylesine isabetli tespit yapması ve soykırım karşısında adaletli ve devrimci tutum alması, onu bütün mazlum halklar gibi Ermeni halkının da doğal ve manevi önderi yapmaktadır. Bundandır ki başta Armenak Bakır-Nubar Ozanyan yoldaşlar olmak üzere sayısız Ermeni devrimci Kaypakkaya yoldaşın komünist safında tereddütsüzce ve güven içinde yerini almıştır. Ve savaşmışlardır.

24 Nisan güneşine selam olsun! Soykırımla ilgili isabetli ve adaletli görüşlerine and olsun. Son sözümüz olsun: Pencereden dışarı baktığınızda güneşi saklamıyorsa gökyüzü, sizden önce birileri yaşadığımız günlerin bedelini ödedikleri içindir.

8305

Nazaret VARTANOĞLU / Ermeni Soykırımını Lenine "mal etmek "gafleti

Soykırımın yüzüncü yılına ramak kala Sarkis Hatspanyan tarafından yazılan bir yazı Ermeni Soykırımını çarpıtmakta ve Lenin'i soykırımın “suç ortağı” vb. ithamlarla suçlamaktadır. Sardarabad Zaferi ile ilgili yazdığı yazıda Hatspanyan tarafından getirilen bu suçlama tarihsel gerçeği yansıtmadığı gibi, soykırımın ardındaki gerçek sorumluları kamufle etmeyi beraberinde getirmektedir. 

Gezi / Haziran ile Gençliği .”[2]

“Gençlik, sahip olunmaya değer tek şeydir.”[2]

Hepimiz Hacettepe-Beytepe kampüsündeki bir amfinin isminin ‘Ali İsmail Korkmaz Amfisi’ olarak değiştirmek için Ali İsmail’(ler)in, Ethem’(ler)in, Mehmet’(ler)in, Abdullah’(lar)ın, Medeni’(ler)nin, Ahmet’(ler)in, Ferit’(ler)in yani Gezi/ Haziran isyanının ölümsüzlerin yoldaşları olarak buradayız…

Siyaset ve Taktik Üzerine Kısa Bir değerlendirme

"Siyaset ve taktik partinin canıdır. “Türkiye ve Kürdistan devrimini iyi kavramak için siyaset nedir? Taktik nedir? Bunların doğru kavranması gerekiyor.  Legal, yarı legal faaliyet yürüten partilerde,  gerekse illegal faaliyet yürüten partilerde, özellikle de Komünist partilerinde mevcut emperyalist sisteme ve ona bağımlı sömürge -yarı sömürge ülkelerdeki faşist diktatörlüklere karşı yürütülen sınıf savaşında izlenmesi gerekli siyaset ve taktik zafer ve yenilgide belirleyici rol oynamaktadır.

Seçim tiyatrosu ve esir figüranlar

Bir ağanın eli sopalı kâhyasını marabalarına seçtirmesi ile bu düzenin  cumhurbaşkanını halka seçtirmesi arasında esasta bir fark yoktur. Marabaların seçtiği kâhya nasıl ki marabaların değil de ağanın temsilcisi ise, bu düzende halka seçtirilen  cumhurbaşkanı da halkı değil devleti ve düzeni temsil eder. Kâhya görevi gereği ağaya, cumhurbaşkanı da doğal olarak kurulu düzene hizmet eder. Çünkü bu düzen öyle kurgulanmış ve anayasası, kanunları, yargısı, parlamentosu, silahlı kuvvetleri, emniyet ve istihbarat teşkilatı ve her derece bürokrasisiyle temelden çatıya kadar öyle inşa edilmiştir.

Buluşmak,kavuşmak birlikte yürümek:Ganime Gülmez

Bugün buluştuk. “Buluşmak” hep “kavuşmak”la kardeş sanırım sürgünde! Eve dönüp “duygularım kaçmadan” bugünü yazmak, paylaşmak istiyorum. Çünkü yarın, yine duygularımızın başka gediklere girmek zorunda kalacağı yaşamlara döneceğiz.

Herkese ve her şeye ragmen

Bu aralar kendimle yerle gökle tanrıyla insanlarla hayvanlarla ne aklıma geliyorsa sataşıyorum.
 “tanrıya mektuplar”  adlı kitapları olan Hasan Basri Aydın üstadım aklıma geliyor. Birçok mahkemesine katıldım, kendi mahkemelerimin dışında sanırım en çok Hasan Basri Aydın ın mahkemelerine katıldım. Hatta “ sultan Ahmet adliyesi, yol olur her pazartesi” diye de şiir bile yazdım.

Tarihte kadın

Kadının yeri hakkında kısır bilgiler (bilgisizlikler) içimize o kadar sinmiş ki; kadının bugünkü haksız konumu kadın tarafından bile kabullenilmiştir. Bu kabullenişin başarıyla sürdürülmesindeki önemli etkenlerden biri de verilen tarih bilincidir. “Böyle gelir, böyle gider” güdümünde gördüğümüz ve bize böyle hissettirilen tüm dünya dönemleri haliyle biz de bilinç bulanıklığına neden olmaktadır. Bunun üzerine de okumayan, araştırmayan, elindeki ile yetinen kuşaklar yaratılınca da bu cehalet içimize iyice sinmiştir.

TKP/ML Hapishane Kadın Komitesi, Beşler için

2 Şubat 2011’de Dersim’de gerilla barınaklarında yaşanan göçük sonrası şehit düşen ve geçtiğimiz günlerde mezar yerleri açıklanan ve görkemli bir törenle toprağa verilen TKP/ML TİKKO’lu 5 kadın gerillayı andı.

“Kadınlar olarak daha çok öne çıkmanın zamanıdır”

Erdoğan Aydın’nın Son Kitabı ve Tarihe Sınıfsız Bakış Üzerine /Osman Tiftikçi

Genelde İslam ve tarih üzerine yaptığı çalışmalarla tanıdığımız Erdoğan Aydın’ın, son olarak, Osmanlı’nın Son Savaşı isimli kitabı yayınlandı. Erdoğan Aydın bu kitabında Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’na nasıl girdiğini araştırıyor. E. Aydın’ın çalışması esas olarak siyasi karar alma süreçleri üzerinde, uluslararası anlaşma ve karşılıklı yazışmalar, gizli açık görüşmeler, özetle sorunun biçimsel yanları üzerinde duruyor. Bu konuda ulaştığı birçok belgeyi de okuyucuya sunuyor.

Evet O, Sunuz. Siz O, Sunuz

Güzeli yaşama aktarabilme çabası kitselleşebilme (cennete gidebilme ) çabası değil insan olabilme çabasıdır.

Hikaye bu ya.

Kapitalizmin insanlar yüzerinde yol açtığı kirliliğin, yabancılaşmanın.... köylerine de bulaşmaması için nehir... kenarlarında giydikleri tangalarla yıllarca mücadele vermiş şehirliler....

Ülkelerin sosyo ekonomik yapılarında hiç bir şey değişmediğini ispatlamaya çalışan kliplerini... çekebileceklerini düşündükleri köylerine gelirler.

İsyankar değerler toplamı: Alevilik

“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür Ve bir orman gibi kardeşçesine Bu hasret bizim.”[2]

 

Alevîlerin hâli, Türkiye’nin laik olmadığının, ayrımcılık ve baskı gerçeğinin kanıtıyken; Hasan Ali Kızıltoprak’ın işaret ettiği üzere, “Alevîlik, değerler toplamıdır.”

Evet, “yürü bre hızır paşa/ senin de çarkın kırılır/ güvendiğin padişahın/ o da bir gün devrilir” diye haykıran bir değerler toplamıdır Alevîlik…

Hani Hacı Bektaş-ı Velî’nin, “hararet nardadır, saçda değil/ keramet baştadır, taçda değil/ her ne arar isen kendinde ara”!

Sayfalar