Pazartesi Eylül 7, 2026

19 Mayıs’tan bir gün önce 18 Mayıs (Rakıp Zarakolu)

İbrahim Kaypakkaya 19 Mayıs’tan bir gün önce öldürüldü. 19 Mayıs bizim gençlik bayramımızdır. 24 Nisan’dan bir gün öncesi  23 Nisan bizim çocuk bayramımızdır.

11 Eylül Şili’de Allende’nin sosyalist hükümetinin Pinochet’nin faşizan darbesi ile devrildiği tarihtir. İnsanların stadyumlarda oluşturulan toplama kamplarına konulduğu, kitapların Nazi Almanya’sındaki gibi ateşe verildiği tarihtir.

Aynı modelin uygulandığı Türkiye’deki  12 Eylül darbesi, bir gün sonra aynı senaryoyu sahneye koyar. Toparlanan insanların konulduğu yerler, örneğin Fatsa’da fındık fabrikası, ya da Perşembe’deki NATO Atom sığınağı, bir sürü yerde Eğitim Enstitüleridir. Hapishane ve kışlalarda koyacak yer kalmadığı için. Kadıköy’de kitapevlerinin sakıncalı olacağını düşündükleri kitaplarını denize döktükleri tarihtir.

Sultanahmet Adliyesi’ne tıka basa doldurulan kitapların Selimiye Kışlasında aleve verildiği tarihtir.

Keşke çocuk bayramı ve gençlik bayramı olarak saptadıkları tarihleri başka türlü belirleselerdi.

Zira 19 Mayıs bizde bayram iken Pontos Rumlarının matem günüdür.

23 Nisan ise, Ermeni yetimlerinin kaderini hatırlatır.

Her ulus devletin efsaneleri vardır. Keşke daha iyi Çocuk ve Gençlik bayramı tarihi seçselerdi, kendi efsanelerimizin sağlığı açısından.

18 Mayıs, arkadaşım İbrahim Kaypakkaya’nın onurlu ve işkenceden sağ biçimde çıktıktan sonra yargısız infazla öldürüldüğü tarih.

Tarihimizdeki birçok ayıptan biri…  Tam gençlik bayramından bir gün önce…

Çapa’daki Yüksek öğretmen Okulu öğrencileriydiler hepsi. İbrahim Kaypakkaya, Muzaffer Oruçoğlu’nu,  Ali Taşyapan’ı, Ülkücüler tarafından okuldan kovuldukları zaman tanıdım. Çapa’yı İstanbul Üniversitesi’ndeki saldırıları için üsse çevirdiler. İstanbul’da İlk düşürdükleri yerlerden biri de, Belgrad Ormanındaki Orhan Fakültesi olmuştu. O zaman Fahri Aral, Talebe Cemiyeti  başkanı idi.  Oradan kovulmuş oldu.

Çapalılar, yatacak bir yer ayarlayana kadar, FKF lokalinin sandalyeleri üzerinde gecelemişlerdi.

Deniz Gezmiş, o zaman Ülkücü denmezdi, Turancı gençlerin saldırılarına karşı elinde sopası savunma gücü gibiydi 1968 öncesi.

1968 Temmuzunda Hukuk öğrencisi Vedat Demircioğlu, talebe yurdunu basan polis tarafından komaya sokulduktan sonra öldü. Deniz, Vedat’ın cenazesini bir protestoya çevirdi.

1960 28-29 Nisan öğrenci gösterilerinden bu yana ilk öğrenci katliydi bu.

1969 yazını Ülkücüler komando eğitim kamplarında geçirdiler.

1969 Eylül’ünde  İÜ Öğrenci Birliği seçiminde Ülkücüler olay çıkarıp Kongreyi hükümet komiserine iptal ettirdiler. ODTÜ öğrencisi Taylan Özgür ise sokakta bir siyasi şube elemanı tarafından vuruldu.

Daha sonra Komando eğitiminin sonuçları alınmaya başlandı. Artık sorunu polisin “halletmesine” gerek kalmayacaktı.

12 Mart öncesi, İstanbul’da, Ankara’da peş peşe sol eğilimli gençler öldürülmeye başlandı. Deniz’in en hüzünlü resimlerinden biri, vurulan DMMA öğrencisi Battal Mehetoğlu’nun başındaki resimdir.

Bütün bu altüstlükler arasında İbrahim Kaypakkaya, sorunun kaynağı resmi ideolojiye karşı açık, “ama”sız, siyasal tavır koyan ilk 68’lilerden biri oldu. Yalnız o mu? Kürt sorununu da siyasal bir kopuş sergiledi sol siyaset içinde. Ermeni gerçekliğini de ilk hissedenlerden.

Belki de onun için birçok Hay daha bir yakın buldu onun siyasetini, Hrant dahil.

Ama o noktaya ulaşana kadar da birçok kopuş kaçınılmaz olmuştu onun için. Önce TİP’ten kopuş, sonra MDD’den/Türk Solu’ndan kopuş, daha sonra da Perinçek’ten kopuş.

Ama daha devletten önce, sol içi şiddete, hatta infaza maruz kalacaktı neredeyse.

Kopuşların büyük polemikler, öfke ile yaşandığı dönemin ünlü tartışma forumlarından birinde İTÜ’de DÖB’lü arkadaşım Bombacı Zihni’nin kafasına tabure indirdiğini hatırlıyorum. Öfkeli DÖB’lüler, aşağıdan balkonda duran Beyaz Aydınlıkçılar’a bağırıyordu. İbrahim’i kim susturabilir? O da yanıt veriyordu. Aşağıdaki DÖB’lüler “bağırıyordu, “at, at” diye.

Kafasından kan akan İbrahim Kaypakkaya’yı, anfiden dışarı ben çıkardım. Gümüşsuyu’ndan yukarı doğru çıkarken Nail Satlıgan aşağı doğru iniyordu. İbrahim’i ona devredip anfiye geri döndüm.

Zihni daha sonra bana, “Ben tabureyi vurmasam, balkondan aşağı atacaklardı.” diyecekti.

Vedat Demircioğlu, İTÜ Yurdu’nda öfkeli polis tarafından aşağı atıldığı için komaya girmiş, daha sonra ölmüştü.  6. Filo’ya karşı protestonun merkezi gibiydi İTÜ Yurdu. FKF’lisi, DÖB’lüsü herkes orada. FKF sekreteri Veysi Sarısözen de iyi bir dayak yemiş, ama sağ kalmış, tutuklanmıştı, yataklarından alınan gariban pijamalı öğrencilerle birlikte.

Beyaz Aydınlık çizgisinden kopuştan sonra hakkında “örgüt içi infaz” kararı alınmıştı. Adil Ovalıoğlu gibi, bir başka siyasette.

Arkadaşları ile kurduğu partiyi, TKP/ML olarak adlandırdı İbrahim Kaypakkaya. Ve kadim TKP’nin kurucusu Mustafa Suphi gibi katledildi. 68 gençlik başkaldırısı içinde yükselen 3 devrimci siyasi hareketin de kurucularının katledilmesi bir tesadüf değil. Klasik “yılanın başını küçükken ez” anlayışı!

Deniz’ler yargılı infaz ile, Mahir’ler yargısız infaz ile katledilirken, İbrahim Kaypakkaya sağdı ve yepyeni bir örgütlenme çabasını başlatmıştı kırsalda. Dersim’de, Siverek’te…

Çapa’dan başlayan bu uzun yürüyüşün, capcanlı bir tanığı var:  Muzaffer Oruçoğlu. O bir kahramanı, bir önderi, bir şehidi, bir azizi değil bir İNSAN’ı anlatıyor.

Çapa’da birlikte başlayan uzun yürüyüşlerinin daha ilk başlangıcında, roman yazma eylemliliğini başlatmış bir genç Muzaffer. Her ikisi de edebiyat dergilerini takipçisi yakından.

FKF’nin Aksaray’daki, Divanyolu’ndaki ofislerinde karşılaşmalarımızı hatırlıyorum.

Bu edebiyatçı duyarlılığı ile anlatıyor İbrahim Kaypakkaya’yı şimdi de…  An be an, capcanlı…

O sorgulayıcı bakış ve okuyuş ve yorumlayışı, o alaycı bakışı, o dost, sıcak kucaklayışı hissediyorsunuz, Oruçoğlu’nun satırlarında.

Neredeyse ona dokunduğunuzu hissediyorsunuz.

Muzaffer Oruçoğlu ile Selimiye Kışlası özel ahır bölümünde birlikte kaldık 4 Nolu koğuşta. Yüksek tavanlar, kalın demirden bir kapı, pencere yerine derin bir oyuk, ucunda ışık bile bulunmayan. Toplama kampları misali, duvar boyu uzanan tahtadan iki katlı toplu yatakta yan yanaydı döşeklerimiz. Bir yanıma THKO’lu Osman’ı öte yanıma TİKKO’cu Muzaffer’i almıştım.

Yukarı kattaki koğuşlarda Yılmaz Güney, Sırrı Öztürk vd. klasik komünal yaşam sürdürürken, aşağı katta General Türün’ün kurdurduğu “özel” bölümde çok farklı bir uygulama yapılıyordu. Ziverbey’deki işkence merkezinden getirilenlere…

Askeriye bölünmüştü, 9 Martçılar ile 12 Martçılar diye. Üst katın yönetiminde 9 Martçılar daha bir etkiliydi.

Örneğin Yusuf Küpeli, demir parmaklıklarla koridordan ayrılan özel bir hücrede tutuluyordu, çok ağır sağlık sorunlarına karşın. Hayvanat bahçesindeki kafesler gibi. Görüşe, avukata giderken önünden geçiyordunuz. Selam vermenin bedeli, diğer toplu koğuşların önünden geçerkenki gibi,  erler tarafından toplu dayaktan geçirilmekti. Emin Karaca’nın başına gelenki gibi.

12 Eylül darbesinden sonra Emil Galip Sandalcı ile gözaltına alındıktan sonra, bu koğuşlarda birkaç gün kaldık. O toplama kampı bütün tahta ranza yerine normal ayrı ranzalar konulmuştu. Erler tarafından toplu hoş geldin dayağı vardı. Ama bize uygulamadılar.

Şili’de General Pinochet’nin 11 Eylül darbesinin haberini bu ahır zindanında almıştık. Allende’nin katledildiğini…

Daha bir haklı bulmuştuk, tek yol direniş, tek yol devrim anlayışını.

Türkiye’de de başka bir yol mu bırakmışlardı sanki!

Meclis’te linç edilmeye kalkılan Çetin Altan, fiili olarak parlamento dışı bırakılan TİP’ti. 12 Martçılar legal/illegal ayrımı mı yapmıştı. Herkesi doldurmuştu zindana.

Soğuk Savaş’ın anti komünizmi egemen kaldı hep, 1989 büyük çöküşüne kadar.

Maltepe 2 Nolu’da yeniden buluştuk Muzaffer ile 1973 seçimlerinden sonraki yumuşama döneminde.

Anayasa Mahkemesi sayesinde, 1973 yazı bizler tahliye olurken; cezaevini Muzaffer ve birkaç arkadaşına devrettik. Meclis’teki oylama sırasında 146/3’den hüküm giyenler kazara affolunmuş ama, CHP koalisyon ortağı MSP 141/142’ye “IH” demişti. Anayasa Mahkemesi, bunu haksız bulup 141/142 mahkumlarını af kapsamına almış; 146/1 den yatanları yasaya uygun bulmuştu.

Bu nedenle Muzaffer Oruçoğlu’nun serbest kalması, Ertuğrul Kürkçü ve diğerleri gibi 80’li yılların ortasını bulacaktı.

2014 yılında gittiğim Avustralya’da bir ressam ve yazar olarak bulacağım Muzaffer Oruçoğlu ile buluşmak benim için büyük keyif olacaktı. O eski günleri anacaktık. Armağanı olan “Ağlayan Kız” tablosu duvarımda asılı.

8130

Mısır'ı Mesken Tutan Türk Tekelleri

Deutsche Welle (DW)'de Aram Ekin Duran'ın, „Türk Şirketleri Mısır'a Kaçıyor“ adlı bir haberi yayınlandı. Sıradan bir haber gibi gözüküyor, ama, Türkiye ekonomisinin ve Türk devletinin niteliğini araştıranlar, sorgulayanlar için küçük bir haber olmaktan öte bir anlam taşıyor. Özellikle de kendine ML ve Maoist diyen komünist örgütler için daha fazla önem taşıması gerekiyor.

Hesaplaşma mı? Kutlama mı?

Faşist TC devleti hem ülke içinde hem de bölgesel düzeyde, resmi ve sivil militarist güçleriyle başta Kürt halkı olmak üzere demokrasi ve özgürlükten yana olan herkesi yok etmek ve devlet terörüyle susturmak için çalışmaya devam ediyor. Bu süreç aynı zamanda TC’nin kuruluşunun da yüzüncü yıl dönümüdür.

TC, yüz yıl önce Osmanlı yıkıntıları üzerinde tekçi bir zihniyetle kuruldu. Ermeni soykırımında, diğer azınlık halkların yok edilip sindirilmesinde aktif rol alan ittihatçı birçok ırkçı kadro da kuruluş sürecinde rol aldı.

Halka Nasıl Yaklaşacağız?

Milyonlar açlık ve yoksulluk içinde, demokratik haklardan yoksun, özgürlük kırıntılarına bile muhtaç bir durumda yaşıyor. Haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizlik karşısında kitleler ya seslerini yeterince yükseltememekte ya da sınırlı sayıda insanla zulüm karşısında direnmeye çalışmaktadır. Birbirinden bağımsız, sınırlı direniş güçlerinin mücadele ettiği süreci yaşıyoruz. Damlaların derelere, derelerin nehirlere, nehirlerin bendlerini yıkacak duruma gelme ihtiyacı var.

“Kuruluşunun 100. Yılında TC’nin Diğer Yüzü Türkiye’de Ulusal Azınlıklar Sorunu”*

Türkiye’de ulusal sorun ve azınlıklar meselesini incelerken nasıl bir ülkede yaşadığımız, ülkeyi hangi sınıfların yönettiği, ulusların hangi tarihi koşullarda ortaya çıktığı, ulusal sorunun ekonomik ve politik nedenlerini açıklamak durumundayız.

Ulus, tarihsel olarak meydana gelmiş, ortak bir dil, ortak bir pazar, ortak bir kültür birliği ve ortak bir ruhi şekillenmende ifadesini bulan istikrarlı bir insan topluluğudur. Ulus, sadece tarihi bir kategori değil bir çağın, yükselen kapitalizm çağının ortaya çıkardığı bir olgudur.

Yüz yıllık çakma Türk devleti (Nubar Ozanyan)

Aradan bir asır geçmesine, tarihin yaprakları değişmesine karşın Türkiye Cumhuriyeti temelde bir değişime gitmeden dün olduğu gibi imha ve inkar zihniyetiyle yaşamaya, Orta Çağ’ın karanlığında kalmaya devam ediyor.

Fetih ve işgallerden, zulüm ve soykırımdan başka övünülecek bir tarihi, Hitler faşizmine örnek olmaktan başka bir başarısı olmayan TC, ceberut devlet olma niteliğinden hiçbir şey kaybetmeden yüzüncü yılını kutluyor.

Aşk Her Şeyi Affeder mi - Partiler Neden Diktatör / ERGÜN ASLAN

Klasik emperyalizmle modern emperyalizm arasında çeşitli proletaryaların ve (komprador) sınıfların olduğu bir memlekette modern proletaryaların partisinin birliğinin ve özgürlüğünün yegane (ve yegane) güvencesinin yerel yönetimlerin özerkliğe varabilecek kadar geniş demokratik haklara sahip olmaları olduğu bilgisini kim inkar edebilir ki.

Üüüü.... üüüü....

Ya.... ya...

Bir insan aldığı görevden başka her şeyi konuşur mu.

Hom... hom.. hom...

Bunlar... bunlar... daha çok....

 Filelerin sultanlarını karşımıza çıkarırlar.

 Daha çok...

Rojava, Filistin, Karabağ: İşgal, Yıkım ve Direniş (Yorum)

Ortadoğu tarihi boyunca yer küremizin en çatışmalı bölgelerinden biri olmuştur. Bölgenin stratejik konumu, uygarlığın gelişim düzeyi, baskıya, sömürüye dayalı dış müdahaleler için güçlü zeminler sunmuştur. Kuşkusuz bölgedeki iç çelişkiler ve çatışmalar da her zaman dış müdahaleleri kolaylaştırmıştır. Özellikle dinsel ve mezhepsel çatışmalar hem çağdaş temelde toplumsal gelişmeleri frenlemiştir hem de bölgeyi dış saldırılara açık hale getirmiştir. Bu nesnel zemin üzerinde toplumsal çürümeler, işbirlikçi ilişkiler ve itaat kültürü bir yaşam tarzına dönüştürülmüştür.

“Hamas-İsrail Çatışmasında” İtidal Çağrısı Yapmak…(Polemik)

Filistinli 14 direniş örgütünün, 7 Ekim günü “Aksa Tufanı” adıyla İsrail devletine yönelik operasyonu, başta Ortadoğu olmak üzere tüm dünyada büyük bir yankı uyandırdı. Hamas gibi İslamcı örgütlerin yanısıra ve de Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi gibi Marksist eğilimli hareketlerin de yer aldığı hamle, Siyonist İsrail’in tarihi boyunca aldığı en büyük darbelerden biri olarak kayıtlara geçti. Sözkonusu direniş, kısa sürede dünyanın dört bir yanında devrimci, ilerici güçler nezdinde çok ciddi saflaşmaları da beraberinde getirdi.

“Çizgimiz Nubar Ozanyan’dır!” (Deniz Aras)

7 Ekim sabahı Filistin Ulusal Direnişi’nin Siyonist İsrail işgalciliğine ve zulmüne karşı “Aksa Tufanı Operasyonu” başlatması başta siyonizm olmak üzere bölge gerici devletleri ve siyonizme koşulsuz destek veren emperyalistlerde şok etkisi yarattı.

Hamas öncülüğünde başlatılan ve aralarında Filistin Ulusal Hareketi’nin tarihsel öznelerinden Filistin Halk Kurtuluş Cephesi gibi devrimci örgütlerin de yer aldığı “Operasyon Odası” tarafından yönetildiği açıklanan bu hamle, tüm dünyada olduğu gibi coğrafyamızda da tartışmalara yol açtı.

Yerini Bulan Her Vuruş Acı Verir!

Komünist partileri yaptıkları eylemleri kamuoyuna açıkladıkları gibi, yanlış yaptıkları eylemleri de kamuoyuna açıklar ve özeleştirisini yaparlar. Yanlış eylemlerin özeleştirisinin yapılması, o partinin dürüstlüğünü gösterir ve bu tür özeleştiriler kitlelere ve parti kamuoyuna güven verir.

Arif Alıç, 1978 yılında Hıdır Aykır ile Bayrampaşa  Hapishanesinden kaçtı. Parti tarafından kırsal (Dersim) alana gönderildi. 1981 yılının ortalarında, TKP/ML üyesi bir kişi tarafından öldürüldü.

Bu makaleyi, yazarken ölüm haberini aldığım, sevgili yoldaşım Turan Talay'ın anısına adıyorum.

Türk Tekelleri Afrika'yı Çok Çooook Sevdi!

Sayfalar