12 Eylül’ün 33. yılında, 33 hikaye“Keşke Bir Öpüp Koklasaydım”
Zaman geçiyor, dünya değişiyor ve hayatlarımız yeni ufuklara açılıyor günbegün. Ama bir şeyler kalıyor geçmişten, bir türlü kabuk bağlamayan ve inceden sızlayan bir yara gibi, 12 Eylül gibi. “Keşke Bir Öpüp Koklasaydım”, işte bu yaraya dokunuyor. Yakın tarihimizin bu en travmatik toplumsal dönüşümünün ve baskı rejiminin yeni bir kaydını tutarak, cezanın yalnızca cezaevlerinde çürütülenlere değil, onların ailelerine ve aslında toplumun tamamına da kesilmiş olduğunu, kısacası bir mahpusluk halinin dışarıda kalanlar için de oluşturulduğunu gösteriyor.
Kitapta, İpek Keskin Gür anlatıyor: “Gece saat 3’te kapımız çalındı, Diyarbakır’dan sizi acele istiyorlar dendi. İşte uzun bir devrimci serüvenden sonra 1984’ün 3 Mart’ında Diyarbakır’da kaybettik Orhan’ı. Tabii babam hemen ertesi gün amcalarımla gitti. Aldılar geldiler, bir gece de evimizde kaldı. Açtık, tabutu açtık… (ağlıyor) Buraya gelirken demişler ki, Karşıyaka’ya götürelim, camiye bırakalım, yarın gelelim. Babam demiş ki, “Yok. Yıllardır eve gelmiyordu. Götüreceğim bu gece eve.” Yıllardır eve gelmemişti. Bir gece de beraber kaldık.”
Özgür Doğu: “Sokaklar cıvıl cıvıldı, bizim ev de öyleydi. Hiç bitmeyen bir sofra, toplantı ve sohbet halleri… Bir çocuk için aranıp da bulunamayacak bir ortam anlayacağınız. Bir de o ortamda çok politik büyüdük. 6-7 yaşında, Türkiye’nin atom bombası var mı yok mu? Kapitalizm meselelerini konuşurduk, emperyalizm tartışması yaptığımızı bile hatırlıyorum. Ama bir karabasan geldi ve bütün bunlar son buldu. İnanılmaz değişti her şey. Bir kere hem fiziksel olarak değişti hem ekonomik olarak değişti. İnsan görünürlüğü bir anda yok oldu. Kimse kalmadı ortalıkta, en başta babamız gitti. Karanlık bir dönem, sürekli olarak bir hayatta kalma çabası başladı. Babamızı bir şekilde oradan kurtarma isteği…”
Nigar Özdil: “Bu arada evlendim, 2 çocuğum oldu. Çocuklarıma çok küçükken anlatmadım ama onların ilk dikkatini çeken şu oldu: “Anne senin niye kimsen yok? Herkes ölmüş.” Ben artık fotoğraflara hiç bakamam ve hiç sevmem. Çünkü insanlar ölüyor ve fotoğraflar bana çok ağır geliyor. Mezarlığa gitmem, fotoğraflara bakamam, belki de ağabeyimi çok sevip de onu kaybetmenin etkisidir bana. Mesela annemde veya babamda öyle olmuyor. Annemin, babamın yaşı var, hani ölüm kabul ediliyor da ağabeyim için öyle olmuyor: Ağabeyimin acısı çok başka. Hem böyle haksız yere çekerek, haksızlıklara maruz kalarak gitmesi…”
Kitabın ortaya çıkışını yazarlarından öğreniyoruz…
Eylem Delikanlı: “Her şeyi, annemin bir akşam “Bunu sana daha önce söylememiştim ama…” diye başlayan bir cümlesi tetikledi. 25 yıl boyunca saklayıp da söylemediği şey 12 Eylül sonrası 6 ay kadar hapishanede yatmış olduğuydu. Ben o zamanlar 10 yaşlarındaymışım ama böyle bir şeyi hatırlamıyorum. Biz 3 kardeş babamın cezaevi dönemi içerisinde büyümüş çocuklarız ama annemizin de kısa da olsa bu türden bir süreçten geçtiğinden habersizdik. Annem anlattıkça anladım ki ‘yüce devletimiz’ annemin haftaiçi öğretmenlik yapmasını haftasonu da Ulucanlar’da yatmasını uygun görmüş. Şimdi konuşurken sürreel geliyor kulağa tabii ki. Önce bunca saklanmasına kızdım, sonra söylenememesine üzüldüm, devletin tacizkarlığına sinirlendim. Fakat beni ilk olarak yazmaya iten bunu onca yılın ardından öğrenmemden ziyade bir “gerçeklik” olarak 12 Eylül’ün hayatımızda hep var olduğu gerçeğiydi. Hayatın “normalleşmesini” beklemek, hele de 12 anayasasıyla yönetilen bir toplumda, elbette abesle iştigal ama Darbeyi hayatlarımızın öğesi olmaktan çıkarmanın yolu daha çok soru sormaktan geçiyordu. Ben de bu soruların ve onların yanıtlarının peşine düştüm. Adını “Kalanlar” koyduğumuz, sözlü tarih çalışması ağırlıklı bir proje başlatmaya karar verdik. Bunun ilk meyvesi ise geride kalan aileleri konu alan Keşke Bir Öpüp Koklasaydım.”
Özlem Delikanlı: “Ben çocukluk albümümdeki bir fotoğrafa takılmıştım, annemin anlattıklarınından da habersizdim: Baktığım fotoğrafta babamın çerçeveli bir resmi duruyordu masanın üstünde, bir doğumgünü kutluyoruz. Resme baktıkça şunu anımsadım, senelerce bu resme bakmışım ama bu görselin ne kadar fazla hikayeyi barındırdığını fark etmemişim. Birçok doğumgünümü babamsız geçirmişim, birlikte bir fotoğrafımız bile yok ama bütün bunları zaman içerisinde kanıksamışım. Bunun üzerine babama dair yazmaya başladım. Daha sonra Eylem’le fark ettik ki benzer çalışmalar yapıyoruz. Hikayemizi anlatmak için bu çabayı birleştirmeye karar verdik. Sorular birbirini tetikledikçe başka hikayeler de bu çalışmada yer almalı dedik. Kalanlar projesi bu şekilde doğdu.”
Planlanmasından bitişine kadar 2 yıla yayılan bir çalışma olduğunu öğreniyoruz Keşke Bir Öpüp Koklasaydım’ın. “Yüzyüze görüşmeler sonucu kayıt altına aldığımız hikayelerin akıcı metinler haline getirilmiş şeklidir bu kitap. Tabii ki dönemi taramak adına basılı ve görsel malzemeleri tekrar elden geçirdiğimiz uzun bir ön çalışma dönemimiz de oldu. Mümkün olduğunca farklı siyasetleri bir araya getirmeye çalıştık ama ister istemez eşit bir dağılım olamadı. Öyle bir iddia ile de başlamamıştık açıkçası. Hep eksik kalacağını bildiğimiz bir çalışma için kolları sıvadık diyebilirim. İki grubu bilinçli olarak Keşke Bir Öpüp Koklasaydım dışında bıraktık: Kürt Özgürlük Hareketi ve siyasi mülteciler. Bunları, Kalanlar projesi içerisinde farklı çalışmalarla tamamlamak istiyoruz.” diyor Eylem Delikanlı…
Özlem Delikanlı ekliyor: “Her ne kadar siyasetlerin mücadeleyi birebir veren için önemi olsa da geride kalan aileler için aslında bu önem muğlaklaşıyor. Çünkü yaşadıkları travma veya göğüs germek zorunda kaldıkları gidenin hangi siyasete bağlı olduğuyla azalıp çoğalmıyor.”
Kalanlar Projesi?
ED: Kalanlar Projesi devrimcilerin, mücadele insanlarının ailelerini merkeze koyan bir çalışma. Bunu yapmaktaki amaç kamerayı biraz tersine çevirmek. Darbe binlerce insanı çok kısa bir sürede cezaevlerine doldurdu. Düşünün, bir çok ilde ve ilçede neredeyse her aileden biri içeri girdi, işkenceden geçti, öldürüldü veya kaybedildi. Bu akıl almaz bir değişim, ani bir travma. Hayatlar yeniden dizayn edildi. Böylesi bir değişimi geride kalanların penceresinden bakarak incelemenin daha önce konuşulmamış birçok şeyi de gün ışığına çıkaracağını düşündük. Özellikle çocuklar açısından bakarsak, dönemi kendi jenerasyonumuz üzerinden anlatmanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Anne babalarımızın jenerasyonu darbe dönemi ve sonrasında birtakım dayanışma ağları, vakıflar, dernekler, siyasi partiler etrafında bir araya geldiler, hikayelerini paylaştılar, mücadeleye devam ettiler ama dönemin içinden geçmiş çocuklar için böylesi dayanışma ağları hiç oluşmadı. Bizler birbirimizi tanısak bile bu tür bir sağaltımdan geçmedik, hikayelerimizi paylaşmadık. Halbuki baştan aşağı hayatımıza yön veren Darbeye, döneme ailemize ve yaşadıklarımıza dair bizim de söyleyeceklerimizin olması gayet doğaldı. O diyaloğu başlatmak için Kalanlar projesini hayata geçirmek önemlidir diye düşündük.
ÖD: Kitap çocukları, eşleri, kardeşleri, anne ve babaların hikayelerini bir bütün olarak sunuyor. Dolayısıyla en az üç jenerasyonun dönemi ne şekilde yaşadığını görebiliyorsunuz. Nerelerde birleştiklerini veya nerelerde ayrıldıklarını analiz edebiliyorsunuz. Ailelerin oluşturduğu dayanışma ağlarının İnsan Hakları Derneği gibi bir derneğe nasıl evrildiğini görebiliyorsunuz mesela. Bunlar dönemi analiz etme açısından önemli tanıklıklar.
12 Eylül ile yüzleşme adına bu kitabın yeri ne olacak sizce?
ED: “Yüzleşme” kavramının biraz toplumsal gerçekliğinden koparılarak kullanıldığını düşünüyorum. 12 Eylül’e ve daha öncesine baktığınız zaman “toplum olarak ne ile yüzleştik?” sorusuna bir yanıt bulamıyorsunuz. Dolayısıyla bu çalışmanın da “12 Eylül’le yüzleşiyoruz” gibi şaşalı bir iddiası yok ama şu iddiası var: biz kendi hikayelerimizi, yaşanmışlıklarımızı saklı oldukları yerlerden çıkarıyoruz. Anlattıkça ve dinledikçe yüzleşmeyi sağlayacak diyaloğu başlatmış oluyoruz. Türkiye üzerinde böylesi binlerce hikaye var, duymadığımız yığınla Ermeni, Kürt, Rum, Gürcü, Çingene hikayeleri var mesela. Bunlar gün yüzüne çıktıkça; acılarımızı, travmalarımızı, umudu veya umutsuzluğumuzu gördükçe, dinledikçe sorgulamaya, iyileşmeye ve yüzleşmeye başlayacağız. Bu hikayeler bizi özgürleştirecek, tabularımızı, önyargılarımızı kıracak. Kitap da umuyoruz ki bu yolda bir adım olsun. İki generalin ceza alması değildir yüzleşme, sırtını dönen komşu, hastasına bakmayan doktor, anarşistin çocuğu diyen bakkal yaptığıyla yüzleşmedikçe gerçek bir değişimden bahsetmek mümkün değil.
ÖD: 12 Eylül 1980 bu ülkede yaşayan pek çok aile için sadece bir tarih olmaktan çok öte. Hiç bitmemiş bir gün gibi. 33 yıldır bitmemiş roman gibi. Kitaplığın arka sıralarında duran bir kitap gibi. Aslında hep var ama görünmez gibi.
İnsan korkularından dolayı yüzleşemiyor bazı şeylerle, orası net. Konuşmadığında onunla baş etmek zorunda kalmıyormuş gibi düşünüyor ama aslında hayatını belirleyen en temel şeyin o bir “gün”den ibaret olduğunu da biliyor.
12 Eylül Darbesi, Türkiye gündemine yeniden geçtiğimiz yıllarda girmiş olsa da bazı kişilerin hayatlarından hiç çıkmadı. Çoğumuz “aman kimse duymasın/bilmesin” telkinleri ile belki sadece en yakınımızdakine anlatmıştık hatırladığımız, çocukluğumuzdan kalma yarım yamalak darbe günleri anılarını, ailemizin yaşadıklarını. Oysa aslolan bunların ortaya “dökülüp saçılması” idi. Çünkü yaşananlar aktarılmalı, Türkiye’de yaşayan insanlar da 33 yıl öncesi kadar yakın bir tarihte bu toplumun nasıl bir cendereden geçtiğini görmeliydi. Tragedya olarak değil, gerçek hayat hikayeleri olarak okumalıydı yaşananları. Çünkü ancak bu şekilde insanlar bir “diğerini” ötekileştirmeden, önyargısız olarak ona yaklaşabilir. Çünkü ancak o zaman darbenin gerçek sorumluları, darbenin sarmal yapısı ve etkileri ortaya çıkabilir. Çünkü ancak o durumda “ressam” olduğunu sandığı kişilerin kim olduğunu öğrenir çocuklar.
Biz sadece küçük bir adım attık. Büyük iddialarla yola çıkmadık. Naif bir dileğimiz vardı: bizim gibi darbenin içine doğmuş, içinde yoğrulmuş insanların yaşadıkları bu ülkede yaşayan herkes tarafından bilinsin istedik. Darbeyi duymamış ya da etkilerini hiç yaşamamış bir kişinin de tarihine yabancı kalmamasını diledik. Çünkü bilmek özgürleştirir!
Keşke Bir Öpüp Koklasaydım’ın nerede duracağını biraz da zaman gösterecek belki de.
Duyurmak istediginiz ne?
ED: Biz bu hikayelerin birçoğuyla büyümüş çocuklar olarak bile günlerce aklımızdan çıkmayan, çalışmamıza ara vermemize sebep olan hikayeler dinledik. Bunları dinledikten sonra dinleyen için hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Çünkü acılarımız taze, yaralarımız kapanmamış. Dolayısıyla toplumsal belleğin bu şekilde, ilk elden oluşturulması çok önemli. Romantize edilmiş bir 12 Eylül algısındansa, tüm gerçekliğiyle tarihin bu şekilde yazılması değerli. Bu nedenle 12 Eylül Utanç Müzesi gibi müzelerin şehir merkezlerinde kalıcı hale getirilmesinin elzem olduğunu; Diyarbakır, Mamak gibi hapishanelerin herkese açık kamusal mekanlar olması gerektiğini düşünüyorum. Raci Tetik, Ferit Ildırar veya Esat Oktay Yıldıran gibi işkencecilerin adları hafızalarda yer etsin istiyorum.
ÖD: 12 Eylül Darbesi sadece binlerce insanın cezaevinde işkence gördüğü, öldüğü bir dönem olmanın yanında, devrimci mücadele içerisinde yer alan herkesin içeride ve dışarıda etkilendiği bir dönemdi.
Bu ülkenin daha güzel günleri olsun diye en başta kendini, ailesini, arkadaşlarını feda etmeyi, işkenceyi, ölümü göze almış gencecik insanların ardında “Kalanlar” olduğunun da bilinmesini istedik. Çünkü 12 Eylül, cezanın sadece içeride olana değil, dışarıda kalana da kesildiği bir dönemdi. Ve geride kalanların da nasıl umut dolu ve direnmekten vazgeçmemiş insanlar olduğunun, ne tür mücadeleler verdiklerinin bilinmesini istiyorduk. Bu çok kıymetliydi. Bir çocuk babası ile neden 5.5 yaşında tanışır, çocuğu müebbet aldığı için bir anne baba neden sevinir ya da neden kardeşinin kemikleri bulunduğu için kendini mutlu sayar bir abla, bilinsin istedik. İnsan gerçekle önce yüzleşip sonra o gerçeğin ayırdına varıyor çünkü. Biz de bunu yapmaya çalıştık.
Keşke Bir Öpüp Koklasaydım, Türkiye’deki devrimci mücadelenin şekillenmesine, direniş kültürünün oluşmasına emek vermiş, umut olmuş 33 ailenin hikayesine ve bugüne ışık tutmaya çalışıyor. Bu proje, darbeden birebir etkilenmemiş ailelerin de, aslında yakın tarihimizde yaşanmış gerçek hayatlara dair bilgisi olmasını, önyargılarını yıkmasının önünü açmak istiyor, fikren yanında olsun olmasın sadece “anlamasını” bekliyor.
Işıl Öz/T24
Son Haberler
Sayfalar
Ölümün nefesi! H.Gürer
Gerçek, görülmez ellerin çektiği gizemli tüllerle, saklı tutuldu uzun dönemler insanlardan! Gerçeği göremeyen insanlık, panayır kalabalığında şaşkına döndü, kendi aklının sokaklarında kayboldu, yolunu bulamadı. Kimi zaman karanlığın tülü yırtıldı, yolunu kaybedenler yönünü ‘kısmen’de olsa buldu. Aydınlık, karanlığın zalim ve kuralsız arenasında kavgaya tutuştu. Ve karanlık, belki zamanı büktü, onu yavaşlattı! Ama gerçeklerin inatçı ışıltısını kendi dipsizliğinde hapsedemeyeceğini anladı! Bu kez insanlığa, kısa aralıklı yüksek tonajlı ışıklar tutuldu.
39 yıl önce Gayrettepe işkencehanesi…..
Otuzdokuz yıl önce bugün İstanbul gayrettepe işkencehanesinden çıkarıldık.17 Ocak yakalanma tarihi hesaba katılırsa yirmibir günlük işkence faslının sonucunda resimde gördüğünüz oluşan tahribatın yanlızca görünen bir yüzü… İşkence gören binlerce,onbinlerce insandan biriyim.Benimle birlikte yakalanan yoldaşlarımda benzeri işkencelere maaruz kaldılar.12 mart faşizminin hakim ve savcılarından NACİ GÜR VE TAYLAN ERİMER ve onların emrindeki işkence ekibi, Şükrü Balcı,Uğur Gür,Celal Demirtaş, Mete Altan Ve Muhsin Bodur bizlere anlatılamayacak ,akla hayele aykırı sadıştçe işkenceler yaptılar.
Ermeni – Zaza/Alevi/Kızılbaş İlişkilerinde Tarihsel Bir Perspektif*Sait Çetinoğlu
Ermenilerin diğer Osmanlı toplumlarıyla ilişkileri
Ermenilerin diğer Osmanlı toplumlarıyla olan ilişkileri aslında nüfus kayıtlarıyla tapu kayıtlarının karşılaştırılmasıyla çok net olarak ortaya çıkacaktır[i].
Bu karşılaştırma aynı zamanda Ermenilerin kurtarılma hikayelerinin de aynası olacaktır.[ii]
Bu durum, Ermeni Soykırımının yüz yıllık karanlığa gömülmesinin yanında, Pontos, Helen ve Asuri – Süryani soykırımlarından tarihsel coğrafyalarında yüz yıldır söz edilmemesi ve inkar edilmesinin anahtar unsurudur.
Seçimlerde ne yapılmalı?
Önümüzdeki Haziran’da ülkemizde bir genel seçim var. Daha şimdiden seçim çalışmaları başladı. Özellikle burjuva partileri ve iktidarı elinde tutan AKP açısından bu seçimin önemi çok açık. AKP açısından bu seçimin önemi; tek parti diktatörlüğünü ve bununda üstünde tek kişi diktatörlüğünü garanti altına alabilmek ve bunu yasal bir zemine otutturmaktır. Aslında, AKP ve Erdoğan, yasal zeminden çok, diğer muhalif kesimlerin seslerini bütünüyle kısmak ve faşist diktatörlüğünü meşrulaştırmaktır.
Seçim, baraj ve başarı koşulları!
Örgütlü ve militan mücadelenin karşısına dikilmeye çalışılan seçim, baraj ve başarı koşulları!
Haziran seçimleri yaklaşırken en popüler ve hiç kuşku yok ki temel tartışmalardan birisi HDP’nin seçimlere parti olarak mı yoksa bağımsız adaylarla mı gideceği? Bu tartışma özellikle medyada ve egemen sınıflar arasında yoğun bir manipülasyon ve “samimi” uyarılar eşliğinde sürdürülmektedir.
Israil ve Türkiye'nin kurulus gerekçeleri arasinda bir fark yoktur:Ileri karakol:Sait Çetinoğlu:
Türkiye “Cumhuriyeti”nin kuruluşu, Kolonyalizmin/Emperyalizmin, Sosyalizme karşı bir tampon oluşturulma ihtiyacına denk gelir.
Türkiye’nin dış politikasını anlayabilmek için 1919 yılı Kasım ayındaki gelişmelere bakılmalıdır. Bu tarih Britanya’nın Kafkasya’da Kızıl Ordu’ya yenilmesi dengeleri altüst ederek, Sovyetler ile Osmanlıyı işgal eden Britanya komşu olmasıyla sonuçlanmıştır.
353 bin Pontoslu Rumun vebali boynunuzadir:Tamer Çilingir
Yüzyıl önce Karadeniz’i (Pontos) kana bulayan İttihatçı ve ardılı Kemalist iktidarlar, 353 bin Rum’u katlederek insanlık tarihinin utanç sayfalarında yerlerini aldılar.
Eğilip bükülmeyen bir yaşam:Orhan Kemal
“Ne haz, ne ün, ne de güç. Özgürlük, yalnızca özgürlük.”[1]
“Babam 1938-1940 arasında hapisteyken Adana’daki evimiz taşlanmıştı,” diyen oğlu Işık Öğütçü ekler: “Ne güzel ki şimdi alkışlıyorlar Orhan Kemal’i…”
Kobanê’den devrim şehitleri için açıklama
Kobanê’de bulunan Türkiye Komünist Partisi (TKP/ML) Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu (TİKKO) savaşçıları Devrim ve Komünizm Şehitlerini Anma Haftası dolayısıyla bir açıklama yaptılar. Savaşçıların yaptığı “Gökyüzünün bütün renklerini taşıyan halkımıza” başlıklı açıklamayı güncelliğinden dolayı yayımlıyoruz
Gökyüzünün bütün renklerini taşıyan halkımıza,
“Meral’den Sibel’e kadın devrimi sürüyor” Münevver İltemur
Bugün 25 Ocak. Bundan tam 42 yıl önce ’71 Devrimci Hareketin ilk kadın şehidini verdiği gündür. Meral Yakar yoldaşımızın 22 Ocak 1973 günü Ümraniye’deki örgüt üssünde yoldaşının temizlediği silahından çıkan kaza kurşunuyla yaralandığı ve yoldaşı tarafından götürüldüğü Numune Hastanesi’nde üç gün komada kaldıktan sonra ölümsüzleştiği gün.
Çiftetelli - Sami Özbil
Milyonlar Kobanê zaferinin haklı mutluluğu içinde. Aynı zafer halaylarında milyonlarca yürek kardeşleşti, yoldaşlaştı, birbirini yeniden bu kez Kobanê devriminin zaferinin ışığında tanıdı.
Devrim ve zafer artık bir hakikat. Kobanê zaferi ufuk tazeliyor. En başta Kobanê şehitlerimize borçlu olduğumuz zafer, Kürdistan devrimini kategorik olarak ve asla bastırılamayacak biçimde bütün dünyanın gündemine getirdi.