Perşembe Ekim 1, 2026

TKP-ML MK üyesi Meral Güzel: “Halk Tava Gelmiş Demir Gibidir, Örsle Çekiç Olmak Bizim Elimizde!”

Merhaba, öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?

– Merhaba, adım Meral Güzel, TKP-ML MK üyesiyim

Hem emperyalist kapitalist sistemdeki hem bölgedeki hem de Türkiye- Kuzey Kürdistan’daki siyasi-ekonomik gelişmeler coğrafyacımızdaki devrim mücadelesinin gelişimine olanak ve fırsatlar sunan güçlü bir zeminde olmasına rağmen devrim mücadelesi istenilen boyutta değil, bunu nasıl açıklayabilirsiniz?

-Sorunuzu yanıtlamaya geçmeden önce öncelikle bize bu fırsatı verdiğiniz için teşekkür ediyor, siz değerli devrimci basın emekçilerini devrimci duygularımızla selamlıyoruz.

Sorunuzun oldukça kapsamlı bir yanıt içerdiğini belirtelim. Ancak kısaca şunları ifade edebiliriz; bu sorunuz ve yanıtı partimizin 1. Kongresi’nde de tartışılmıştır. Evet, dediğiniz gibi coğrafyamızda devrimin objektif koşulları son derece uygun olmasına rağmen sübjektif öznelerin yetersizliği söz konusudur. Bu yetersizlik vurgusu, aralarında partimizin de olduğu devrimci komünist hareketlerin ödediği bedel, direniş ve mücadelesiyle ters orantılıdır. Diğer bir ifadeyle, coğrafyamızda devrimci ve komünist hareket, oldukça önemli ve tarihsel direnişlere imza atmışken ne yazık ki, gelinen aşamada kitlelerin devrimci duygularına, isyan ve öfkesine, taleplerine yanıt olmaktan, bu tepkileri sisteme yönelik örgütlü bir devrimci isyana dönüştürmekten uzaktır.

Bunun en iyi örneği, partimizin kongresinde de tartışılan Gezi İsyanı’dır. Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi açısından kitlelerin isyan ve hareketi anlamında çok önemli bir yer tutan Gezi İsyanı sürecinde ve sonrasında yaşananlar ortadadır. Sorunuza, dolaysıyla TDH’nin sorunlarına pratiğin dilinden bir yanıttır aslında Gezi İsyanı. Hatırlanırsa isyanı tetikleyen “üç beş ağaç meselesi” olmuş; bu üç beş ağaç sonradan AKP iktidarını köşeye sıkıştıran, bu vesileyle de bir oranda sisteme yönelik sorgulamayı da doğuran bir harekete dönüşmüştür. Ancak böylesi tarihsel önemdeki bir gelişme karşısında devrimci hareketler hazırlıksız yakalanmışlardır. Sonradan yaşanan süreç de biliniyor.

Türkiye devrimci hareketi açısından çok önemli olan bu gelişmenin doğru analiz edilmesi gerekir. Nasıl ki, örneğin 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi ülkemizde komünist hareketin ortaya çıkışında ve gelişiminde etkili olduysa, Gezi İsyanı da devrimci ve komünist hareket üzerinde etkili olmuştur/olmalıdır da. Bunu belki birkaç on yıl sonra daha net göreceğiz.

Bahsini ettiğiniz yetersizliğin partimiz açısından nedeni ideolojiyi kavrayışımızdaki eksikliktir. Parti Kongremizin meseleye yönelik yaklaşımı ve yanıtı bu yönlüdür. Gerek emperyalist-kapitalist sistemin içinde bulunduğu durum ve gerekse de ülkemizde kitlelerin içinde bulunduğu durum, demokratik halk devrimi açısından son derece önemli imkanlar sunarken, süreci tersine çeviremememizin belirleyici nedeni budur. Kuşkusuz kimi öznel nedenler de vardır. Ancak partimiz açısında belirleyici olan, az önce ifade ettiğim gibi ideolojiyi kavrayışımızdaki yetmezliktir. Bu alandaki eksikliklerimizdir.

Partimizin ortaya çıkışı gerek Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin dünya çapındaki etkisi ve gerekse de ülkemizde başta işçi sınıfının olmak üzere kitle hareketlerinin etkisi dikkate alındığında belirleyici önemdedir. Meseleye buradan baktığımızda kitlelere ve kitle hareketlerine yaklaşım tayin edicidir. Kitlelerin andaki sınıf mücadeleleri içinde konumlanmayan, bu direnişleri doğru şekilde analiz edemeyen ve bu anlamıyla devrimci temelde yanıt olamayan her hareket, isterse adı “komünist” olsun başarısız olmaya mahkumdur.

Sınıf mücadelesi deneyimleri, Paris Komünü, Sovyet ve Çin deneyimleri, BPKD dersleri ve nihayetinde Marksizm Leninizm Maoizm bilimi bize bunu öğretmiştir. Dolayısıyla ideolojiyi bir dogma olarak değil bir eylem kılavuzu olarak kavradığımızda; sınıf mücadelesine, kitlelerin kendiliğinden hareketlerine bu temelde yaklaştığımızda kısa sürede süreci tersine çevirmemizin koşulları vardır. Bu konuda devrimci bir iyimserlik içinde olmak gerekir. Çünkü hiçbir güç örgütlenmiş ve ayağa kalkmış kitle hareketinin önünde duramaz.

Öte yandan şunu da açıklıkla ifade etmeme izin verin; Komünist ve devrimci hareketin sürece kendi cephesinden istenilen düzeyde yanıt olmaması bizleri şu sonuca da götürmemelidir; Hem dünya çapında hem de coğrafyamızda kitleler şu veya bu sebeple hareket halindedir. Sınıf mücadelesi çeşitli biçim ve içeriklerde tüm yakıcılığıyla sürmektedir. Coğrafyamızda faşizmin bütün saldırganlığına, yasak ve tehditlerine rağmen kitleler talepleri için sokaklardadır. Kürt ulusunun direnişi sürmektedir. Kadın ve LGBTİ’+ hareketi ivmesi hiç düşmeyen bir mücadele içinde, alanlardadır. Gençlik son olarak Boğaziçi Direnişi’nde olduğu gibi direnişçi geleneğini sürdürmektedir. Köylüler başta doğaya yönelik yağma ve talan saldırıları olmak üzere tepki göstermektedir. Aleviler inanç kimliklerine yönelik saldırılara karşı durmakta ve demokratik taleplerinde ısrar etmektedir. En önemlisi de işçi sınıfı pandemi bahanesiyle artırılan saldırılara karşı, lokal düzeyde ve geniş bir dayanışmadan yoksun olsa da çeşitli bölükleriyle direniş içindedir. Coğrafyamızda sınıf mücadelesi, çeşitliliği ve renkliliğiyle bütün zenginliğiyle sürmektedir. Kısacası halk tava gelmiş demir gibidir. Örsle çekiç olmak ise tamamen bizim elimizdedir.

-Peki bu durumu nasıl aşabiliriz, partinizin bu konudaki yaklaşımı nedir?

-Aslında bu sorunuza yanıtı biraz önce verdim. Biraz daha açarsam daha iyi anlaşılır sanırım. Partimiz açısından temel eksiklik ideolojimizi kavrayıştaki eksikliğimizdir. İdeolojik kavrayış derken genel-geçer bir durumdan bahsetmiyoruz. Somut koşulları doğru bir biçimde okumaktan, bu koşulları MLM’ye uygun bir yöntemle değerlendirmekten ve olmazsa olmaz bunu pratiğe dökmekten bahsediyoruz. Bu üç ayağı birbirinden kopartmak ideolojik kavrayıştaki en temel sakatlık olarak değerlendirilmelidir. Bu konuda atacağımız her adım bizi güçlendirecektir.

Buna paralel, meseleyi sadece partimiz açısından değerlendirmiyoruz. Yani sadece partimizin değil toplamda devrimci hareketin sürece istenilen düzeyde yanıt olamaması önemli bir sorundur. Bu noktada, partimizin gelişimi bir bütün TDH’yi güçlendireceği gibi aynı zamanda toplamda devrimci hareket güçlendiğinde bunun bir parçası olan partimiz de güçlenecektir. Ki tam da burada devrimcilerin ortak hareketinin yaratılması gerekliliği ve ihtiyacının altını çizmeliyiz, nitekim devrimci hareketin önemli bir kısmının son süreçte oluşturduğu birliktelikler, ittifaklar son derece önemlidir.

Nihayetinde Partimiz ve devrimci hareketler, kitlelerin kendiliğinden gelişen direnişleriyle ilişkilendiği, bu direnişleri devrimci temelde birleştirebildiği oranda süreci işçi sınıfı ve halkımızın çıkarları doğrultusunda geliştirebilecektir. Eğer şu anda coğrafyamızda küçük küçük ancak yaygın işçi direnişlerinden, kadınların ve LGBTİ’+ların isyanından, köylülerin tepkisinden, gençliğin mücadelesinden, Kürt ulusunun bastırılamayan isyanından bahsediyorsak; her biri kendi mecrasında akan bu mücadeleleri birleştirebildiğimiz ve faşizme devrimci temelde yöneltebildiğimiz oranda başarılı olmamamız için bir neden yoktur.

Anca şunu da vurgulamak gerekir; Son süreçte sıklıkla düşünülen bir hataya işaret etmeliyiz. AKP-MHP faşist ittifakının yönetememe durumu beraberinde, “yıkılacaklar”, “ilk seçimde gidecekler” vb. anlayışların da propaganda edilmesini doğurmaktadır. Özellikle ekonomik alanda yaşanan derin yoksullaşma ve çöküş hali bu algının ortaya çıkmasını beslemektedir. Bu türden görüşler tamamen yanlıştır. Faşizm kendiliğinden özellikle de ekonomik çöküşün etkisiyle yıkılmayacaktır. Hele ki seçimler yoluyla hiç gitmeyecektir. Burada meselenin siyasal olduğunu, devrimcilerin tarihsel sorumlulukları olduğunu hatırlatmak gerekir. Eğer bizler devrimci rolümüzü oynamazsak, sistem kendini şu veya bu şekilde yeniden üretecek ve örgütleyecektir.

-HBDH’nin devrim mücadelesindeki yerini nasıl tarif ediyorsunuz?

-Evet zaten tam da burada HBDH’nin rolü ve önemi ortaya çıkmaktadır. HBDH, partimiz açısından yukarıda işaret ettiğimiz çoban ateşlerinin birleştirilmesi ve büyük bir yangına dönüştürülmesi, küçük küçük nehirlerin birleştirilip büyük bir nehre dönüştürülmesinin adımıdır.

Bu noktada partimiz açısından özel bir vurgu olarak şu söylenebilir; Coğrafyamızda sınıf mücadelesi gelinen aşamada Kürt ulusal sorunu ile iç içe geçmiş durumdadır. Bu, objektif bir gerçekliktir. Dolayısıyla sınıf mücadelesi bu gerçeklik dikkate alınarak verilmelidir. HBDH, biraz önce işaret ettiğimiz direniş odaklarıyla, kitlelerin mücadelesiyle, Kürt ulusunun mücadelesini birlikte ele almanın, Kürt ulusal sorununu öncelemenin somut ifadesi ve örgütlenmesidir.

Kürt ulusal sorununu öncelemek demek coğrafyamızdaki diğer çelişkileri gözardı etmek anlamına gelmez kesinlikle. Ki bizim açımızdan ülkemizdeki Demokratik Halk Devrimi mücadelesinde temel çelişki ve bu çelişkinin çözüm yolu gayet nettir. Diğer yandan Kürt ulusal sorununun sınıf mücadelesiyle kesiştiği noktalarda –ki bu noktalar TC faşist diktatörlüğünün temellerini, doğrudan Kemalizm’i işaret eder- ortak bir mücadele hattı oluşturmanın önemini ifade etmek istiyoruz. Ülkemizde bir dizi başlıca çelişme mevcuttur; bu çelişkileri ve ortaya çıkan direniş odaklarını birbirinin karşısına koymak asla doğru değildir, aynı şekilde birbirinden kopuk ele almak da bir o kadar yanlıştır. Faşist rejimin Kürt ulusal özgürlük hareketinin mücadelesini kendisi açısından bir “beka sorunu” olarak gördüğü koşullarda, bu mücadeleyle ilişkilenmemek, ortak bir mücadele zemininde buluşmamak tarihsel bir hatadır. Bu açıdan da HBDH Türkiye devrimi açısından önemli bir olanak ve mücadele aracı olarak görülmektedir.

-Kurulduğundan itibaren HBDH’nin aktif bir bileşenisiniz. Geride kalan 5 yıllık mücadele sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sorunuza yönelik partimiz hem 1. Kongresinde yaptığı bir değerlendirme hem de kamuoyuna yönelik yaptığı açıklamalarda belli bir yaklaşım geliştirmiştir.

Bu değerlendirmelerde öz olarak kuruluşunda aktif olarak yer aldığımız HBDH’nin çalışmalarına kendi öznel nedenlerimizden dolayı yeterli katkı sunamadığımızı, bu noktada öz eleştirel bir tutum içinde olduğumuzu ifade ettik. Kongremizin böyle bir değerlendirmesi oldu. Sonraki süreçte bu eksikliğimizi gidermek için çeşitli adımlar attık/atıyoruz.

Kuruluşuyla birlikte hem halk saflarında hem de düşman saflarında ilgiye mazhar olan HBDH, Rojava Devrimi’nde sınanan, coğrafyamızın dağları ve şehirlerindeki pratiğiyle, devrim hedefimizin önemli bir aracıdır. Duruşu ve pratiğiyle coğrafyamızda devrimcilerin faşizme karşı mücadelesinin önemli bir odağı olarak ortaya çıkmış durumdadır. Bu açıdan geliştirilmesi ve güçlendirilmesi gerekir.

Şu bir gerçekliktir ki, bileşenlerinin hem ülke devrimine hem de HBDH’ye bakış açılarında önemli farklılıklar bulunmaktadır. Bu yanıyla yaklaşımlar da elbette farklılıklar içerecektir, içermektedir. Dolayısıyla bir yandan HBDH ile, gerekli pratik süreci örgütlemeye devam ederken, kesinlikle pratiği sekteye uğratmayacak ve bu ittifakı güçlendirecek şekilde tartışmalara da devam etmek gerekir diye düşünüyoruz. Siz de biliyorsunuz ki, Türkiye devrimci hareketi ve Kürt ulusal hareketi açısından geçmişte çok değerli eylem birlikleri, ittifaklar ve benzeri süreçler yaşandı, bunların kimisi başarılı oldu, kimisi baştan ölü doğdu. Bu anlamıyla da HBDH süreci, tüm bileşenleri açısından çeşitli ilk’leri de içinde barındırıyor. Dolayısıyla –tekrar edelim, kesinlikle pratik sürecin önüne geçmeyecek şekilde- bu ilk’leri olumlu birer deneyim olarak geleceğe taşıyacak, kalıcı sonuçlar üretecek tartışmalar da yürütmekte fayda var.

-HBDH, devrim mücadelesindeki rolünü daha ileriye taşımak için bir hamle başlattı. Bu hamle devrimci kamuoyunda nasıl bir karşılık buldu? Devrimci seferberlik hamlesinin bugüne kadarki sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Faşist rejimin içinde bulunduğu yönetememe krizi dikkate alındığında 15 Ekim 2020’de başlatılan hamlenin zamanlaması önemli bir yerde duruyor. Bu zamanlama hamlenin etkisini artırdı. Özellikle birleşik mücadele doğrultusunda atılan somut pratik adımlar beraberinde hem halk saflarında hem de düşman saflarında “birleşik mücadele” pratiğine olan ilgiyi artırmış görünüyor. Rahatlıkla ifade edebiliriz ki; hamle doğrultusunda atılan adımlar belli bir moral ve motivasyon, ivme yaratmış durumdadır.

Aslında salgın öncesinde başlayan tüm ülkelerde faşizmin yükselişine dair önemli örnekler bulunmakta ve pandemi sonrası halk hareketlerinin yükseleceği öngörüsüyle tüm ülkelerdeki iktidarların faşist uygulamalara ağırlık vereceği de görülüyor. Bu anlamıyla baktığımızda ülkemizde de durum çok farklı değil. Özgün bir durum olarak kuruluşundan bu yana faşist diktatörlükle yönetilen ülkemizde, egemen sınıflar gerekli gördüğünde faşizmin dozunu yükseltmekte ya da azaltmaktalar. Bugün AKP-MHP iktidarı ise son yıllarda gemi azıya almış bir şekilde –ve kesinlikle kendi sonunu da hazırlayacak düzeyde- faşist uygulamalarını artırmış ve saldırı pozisyonunu hiç kaybetmeden yönetme çabası içinde bulunuyor. Dolayısıyla tüm dünyada ve ülkemizde de anti-faşist mücadele son derece önemli bir noktada. Biliyorsunuz, burjuva ideologlar dahi, içinde bulunduğumuz süreci birinci ve ikinci emperyalist paylaşım savaşları arasındaki döneme benzetiyorlar ve HBDH’ın “Faşizmi yıkalım, özgürlüğü kazanalım” hamlesi gerek zamanlama gerekse somut koşulları tahlil etme yönünden olsun, çok yerinde bir karardı. Aynı zamanda yukarıda söylediğimiz gibi, “birleşik mücadele”yi öne çıkartan özelliğiyle de halklar açısından bir karşılık bulduğunu düşünüyoruz.

Bu noktada özellikle vurgulamak istediğimiz nokta, faşist rejimin baskısını artırdığı, bütün direniş odaklarını ezmek için harekete geçtiği koşullarda gerillanın ve milislerin eylemselliği önemli bir yerde duruyor. Faşizmin “bitirdik”, “çökerttik” propagandalarına karşı milislerin küçük küçük ama yaygın eylemleri beraberinde coğrafyamızda devrimci direniş ve mücadelenin alttan alta ne kadar güçlü bir şekilde aktığını göstermesi açısından önemlidir.

Bu açıdan geleceği kazanma mücadelemizde tarihsel önemdedir ve asla küçümsenmemelidir.

-En geniş anti-faşist mücadelenin örülmesinden bahsediyorsunuz, bundan neyi hedefliyorsunuz?

-Şimdiki durumda öncelikli hedefimiz “Faşizmi Yıkalım, Özgürlüğü Kazanalım” hamlesinin finali olan 1 Mayıs’ı kazanmaktır. Böylelikle hamlemizin birinci etabı tamamlanmış olacaktır. 1 Mayıs sonrasında ise hamlemiz devam edecektir.

Önümüzdeki süreçte birleşik mücadele açısından önemli bir gündem olarak en geniş anti-faşist mücadeleyi örmek gibi bir hedefimiz var. Coğrafyamızda birleşik devrim ve faşist rejime karşı mücadele sadece ve sadece birleşik güçlerin mücadelesiyle değil aynı zamanda halk saflarında olan ve birleşebileceğimiz bütün güçlerle ortak bir mücadele zemininde birleşerek, buluşarak gerçekleşecektir.

Önümüzdeki süreçte bu yönlü somut adımlar atılacaktır. Bunun nasıl olacağı, isimlendirmesinden örgütsel formatına kadar nasıl bir şekle bürüneceği somut koşullardan hareketle yapılmalıdır.

Şimdiki durumda anti-faşist mücadeleye yönelik üstten-yukarıdan bir çerçeve çizmeyi doğru bulmuyoruz. Bu yaklaşım kitlelerin içinde bulunduğu koşulları dikkate almayan, devrimci direniş ve dinamiklerin yaşadığı değişimi ve gelişimi öngörmeyen “teorik” bir yaklaşımdır. Ve önemli oranda güdük kalma tehlikesini içinde barındır. Lenin’in Nisan Tezleri’ndeki bir Goethe alıntısıyla ifade edersek: “Teori gridir, dostum, yaşamın sonsuz ağacı ise yeşil…”

Sadece bu da değil aynı zamanda düşman kampında yaşanan gelişmeleri de iyi incelemeli ve en ufak çatlaktan devrim mücadelesi açısından yararlanılmalıdır.

-İşçi sınıfı ve ezilen halk kitlelerine mesajınız nedir?

-İşçi sınıfı ve ezilen halk kitlelerinin, kendilerince haklı bir şekilde devrimci harekete yönelik önemli bir güven kırılması içinde olduğu açıktır. Bu durum uzunca bir süredir geçerlidir ve özellikle de devrimci hareketi bilen, yakından takip eden ancak yaşadığı güven probleminden kaynaklı da ilişkilenmekte çekinceler yaşayan kitleler açısından söylemek mümkün. Bu güvensizlik, güzel sözlerle giderilemeyecek kadar derindir ve ezilen kitlelerin en çok da eleştirdiği nokta, devrim güçlerinin dağınıklığı, bölünmüşlüğü gibi konulardır. HBDH’nin kuruluşu ve beş yıllık süreci bu güvensizliğin aşılmasında önemli bir yerde duruyor. Dolayısıyla, öncelikle işçi sınıfı ve ezilen halk kitlelerini HBDH’ye ve örgütledikleri birleşik mücadele sürecine daha yakından bakmaya, ilişkilenmeye, örgütlenmeye çağırıyoruz.

İkinci olarak, faşizm koşullarında sessiz kalmak, “bu süreç bitecek” diye beklemek en büyük yanılgıdır. Bu şekilde faşizmin kendiliğinden geri çekileceğini, sessiz kalana dokunmayacağını düşünmek intihardan başka bir şey değildir. Tam tersine, diplerde biriktirdiğimiz öfkeyi açığa vurmak, bu öfkeyi örgütlemek, direniş ve mücadele saflarına akıtmak zorunluluktur. Biz ezilenlerin örgütlü öfkesi faşizmin sonunu getirecektir. Ancak bu şekilde “Faşizm Yenilecek, Biz Kazanacağız!”

10119

12 Eylül yargılandı... mı?

“Eğer biz imkânsızı yapmazsak,olanaksız ile karşı karşıya kalacağız.”[1]

Geçtiğimiz günlerde, Türkiye 12 Eylül darbesi aktörlerini “yargıladı”, “mahkûm etti”, hatta mahkeme darbeci generallerin “rütbelerinin sökülmesine” hükmetti…

Böylece, onyıllar sonra da olsa, “adalet yerini bulmuş”, ülke “darbe geçmişiyle hesaplaşmış”, ve bu yolla da “demokratikleşme yolunda çok önemli bir adım atılmış” ve hatta (galiba) “ileri demokrasi”ye geçilmişti…… mi?

Pontos bir ülkedir ve sahte aydinlar bu gerçegi degistiremez /Tamer Çilingir

Eline silah verilip, Hrant Dink’i katleden kişi, kendisinin Türk olduğunu ve Türklüğe zarar veren herşeyin düşmanı olduğunu söylüyordu. Peki ‘‘Türkiye‘‘ diye adlandırılan devletin sınırları içinde neden ‘‘en Türk‘‘ o idi?

Ya da aynı gerekçeyle Trabzon’daki Santa Maria Aziz Meryem Katolik Kilisesi’nin papazı Andrea Santoro’yu  2006’da öldüren 16 yaşındaki çocuk nasıl bir ruh hali içindeydi? Neden onca Türk milliyetçisi olmasına rağmen ‘‘Türklük‘‘ adına ‘‘vatan‘‘ için Trabzonlu bu çocuk cinayet işliyordu?

Dersimin Büyük Bilgesi: Firik Dede

Seni sevenlerin can içinde canısın / Aşıklar katredir sen ummanısın / Gönül bir gemidir sen dümenisin   / Yelken açmak ister bu dervişlerin” Virani                                                                                            Aslen Dersim Ovacık’lı ve Devreş Cemal ocağının bir bireyi, asıl adı Seyfi Firik Dede olan Firik Bava yaşamı boyunca Alevi Kızılbaş geleneğine, yol’una, ritüellere ve öğretisine göre yaşayan ve bu öğretiyi topluma da sözleriyle, şiirleriyle ileten bir bilgedir.

Özgür Gelecek, Halkın Günlüğünleşebilir mi ?/

Acaba objektif olmayı becerebilen kaç insan Türkiye solunun kadrolaşma ihtiyacını aktif toplumsal davranışlar içerisinde karşılamadığını söyleyebilir ? 

Evet kaç insan ?

Kim bilir ?

Neyse yazımın konusu da  bu değil.

Hemi yazımın konusu bir zamanlar kitleleşme tabanı olanlarca şimdi  dışlananlar olsaydı ben eylerdim ?

Düşününsenize bir kez ne makalenin giriş, geliş, sonuç arasındaki ilişkisi kalırdı. 

Ne de :

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ VE DELİ SAÇMASI

Cumhurbaşkanlığı seçimleri taktik bir muhteva içermiyor. Bilakis stratejik muhteva içermektedir. Taktik her zaman stratejiye uygun, ona bağlı ele alınmak zorundadır. Eğer ki başvurulan taktik eylem -örgütlenme ve politika stratejimize hizmet etmiyorsa uygulanan taktik politika yanlıştır. Bundan vazgeçilmelidir. Taktikle strateji iyi kavranıp doğru ayrıştırılmıyor. Birinin uzun vadeli bir programı içerdiği, diğerinin ise kısa vadeli politik atılım veya geri çekilmeleri içerdiği doğru kavranamamaktadır. 

Cumhurbaşkanlığı seçimi ile düzeni meşrulaştırma seçimi boykot et !

Türk devletinin en üst temsilcisini belirlemek için, 10 ağustos 2014 tarihinde yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimi, bir taraftan egemen kliklerin temsilcisi oldukları sermaye gruplarının çıkarlarına kullanmak iken, diğer yandan da düzenin devamlılığını sağlamaya yönelik bir oyundur. Bundandır ki, mevcut düzen partileri devletin bekasını “güçlendirmek” için yalan ve yanlış bilgilerle halkı maniple ederek bu sürece dahil etmek için bizleri bu oyunun bir tarafı yapmayı hedeflemektedirler.

Pastırmacıyan ailesinin kaderi / Ragıp ZARAKOLU

Erivan. Anadolu’da Ermeni devrimci gerilla hareketi, Zeytun, Sason, Van, Şebinkarahisar gibi yörelerin kırsalında, 1890’ların ilk yarısında başladı. Amaç, esas olarak öz savunma, Ermeni köylerinin çeşitli aşiretler tarafından yağmalanmasının önüne geçilmesi, 1877 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında yerinden yurdundan edilen Ermeni köylülerinin geri dönmesinin sağlanması idi.

Halifeden bozma başkan adayı yeni Mustafa Kemal mi ?

Cumhurbaşkanlığı için AKP’nin adayı uzun ve bıktırıcı bir tartışmanın sonunda “nihayet” açıklandı. 1 Temmuz’da şaşaalı bir toplantıyla T. Erdoğan aday olarak ilan edildi. Yani Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı için kendisini tercih etti diyebiliriz.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine dair... Doğru politika boykot politikasıdır.

Son dönemde özellikle ulusal baskıya karşı verilen mücadelenin yarattığı devrimci-demokratik mevzileri sahiplenme, bu mevzileri güçlendirme anlayışıyla hareket ettiğimiz malum. Bu yönelime uygun olarak “yeni” türden örgütlenmelerin içinde de yer alarak egemenler karşısında etkin bir muhalefet oluşturmanın gerekliliğini de savunduk. Bundan vazgeçmiş değiliz. Bilakis, bu alandaki eksikliklerimizin giderilmesi gerektiğine daha çok dikkat çekiyoruz. Bu dönem içindeki seçimlerde bu yönelimimizin gereğini yerine getirmeye özel dikkat gösterdik. Eksikliklerimizin yoğunluğu bu gerçeği değiştirmez.

Ağarlar ve Veli Küçükler dışarıda, Sarp Kuray zindanda

Devlet cezaevine kapattığı evlatlarıyla sulh yaptı ve hepsini salıverdi. Mehmet Ağarlar ve Veli Küçükler şimdi dışarıda ama Sarp Kuray yıllardır zindanda. Eli kanlı katiller ortalıkta cirit atıyor, Sarp Kuray ise F tipi zindanın çarmıhında çürütülüyor. Sadece Sarp Kuray değil, her siyasi görüşten binlerce siyasi tutsak yıllardır, on yıllardır mezar evlerinin karanlığında tutuluyorlar.

Tamer Çilingir : Pontos'un son Partizanı:Eleni Çavuş

Son partizan, bir kadındı… Silahlar bırakılmış, mübadeleye uygun olarak sürgün başlamış, bütün Karadeniz’de kendini Rum olarak ifade edenler çoktan gitmişlerdi… Sadece bir partizan, sadece bir kadın terketmedi, 3 bin yıllık topraklarını…

Sadece o kalmıştı koca Karadeniz’de “Ben Rumum, ne aslımı inkar edeceğim ne de gideceğim vatanımdan” diyen… 1924 yılının Aralık ayında son çatışma haberi geldi Nebyan’dan (Bafra)… Yüzlerce askerin kuşattığı bir mağarada günlerce direnen “Eleni Çavuş adlı Pontoslu Rum Partizan ölü olarak ele” geçirilmişti.

Sayfalar