Sevgi’nin Üvey Ninesi
Evdeki abileri ise, ısrarla evlenmesini, başlarından def etmekti emelleri, onlara sanki bir ağırlık gibiydi kadersiz, yufka yürekli, kaybettiği gözü yüreğinde büyümüşcesine, bir melek kadar iyi olduğu halde, başlık bile almayacaklardı, ‘’Yeter ki evden gitsin!’’ istiyorlardı.
İki katlı sırça yapılı eski Rumlardan kalma geniş bir bahçesi olan, alt katta oturma odamız ve mutfakla bir salonumuz vardı, üst katta üç odamız, birinde annem ve babam, diğerinde erkek kardeşlerim, ötekinde ben, kız olduğum için şanslıydım, tek kalırdım. Fato geldiğinde onun koynunda yatmayı çok severdim, tüm sıcaklığını bedenimde hisseder babamın anlatılarında onu daha bir başka severdim..
Oturma odamız yerlere atılmış minder, döşek ve hasır üzerinde bir Van kilimiyle kırmızı renklerin ağırlığı ile oluşan sıcacık bir odaydı. Hep orada yere serdiğimiz sofrada bir leğende yemek yer, sonra o yün döşeklerin üzerine oturur, babam kolunu sağ dizi üzerine koyup yastığa dirseklenir, tespihini usul usul, düşünceleriyle sarmaş dolaş çekerdi, babamın anlattıklarına kulak olurduk. Babam annesini henüz beş yaşındayken kaybetmiş, dört çocuğu ile yalnız kalan dedemin üçüncü çocuğuydu… Annesinin ölümü onu çok yıkmış olacak ki, hep anlatırken gözyaşlarını içine akıtırdı, ancak anasından sonra da babasının binbir meşakkatle dört çocuğa bakmasını ve nasıl ev işi artı eve nafaka kazanmak için uğraşılarını da efsanevi bir ifade ve gözyaşlarına banarak anlatırdı…
''Söz verin'' demişti babam, “’kimse Fato’nun kalbini kırmayacak, o bana babamdan yadigârdır bilesiniz!"
Madem Fato babamın kıymetlisi idi, bizim de olmalıydı. Saygıda kusur etmezdik. O canı istediği zaman evimize gelir yine canı istediğinde giderdi. Genelde kapıyı çalışından onun geldiğini anlardık. Zili iki kere kısa aralıklarla çalardı. Kapı açıldığında bütün utangaçlığı ile annemin yüzüne bakar, annem güler yüzüyle onu içeri davet ettiğinde küçük adımlarla ilerlerdi. Hiç şaşmaz hemen gider her zamanki oturma odasının sağ yanındaki kapıya yakın ilk minderine çökerdi. Annem bütün ısrarlarına rağmen salonda koltuğa oturmasına razı edemezdi onu. Yoksulluk ve hep dert çekmekten, her şeyi sırtına yüklemişçesine, iki büklüm olmuş bedeni onu her gördüğümde sanki daha küçülür incecik parmakları ve daima dışarı fırlayacakmış gibi duran ellerinin üzerindeki damarları benim içimi ürpertirdi. Annemin her defasında bana yaptığı kaş göz işaretiyle yanına zorla gider, o buruşuk ellerinden öperdim. Fakat asla başımı kaldırıp yüzüne bakamazdım. Bir gözünün olmayışı beni çok korkuturdu. Annem;’ küçükken çiçek hastalığı geçirmiş olduğunu ve bu yüzden gözlerinden birinin kör kaldığını’ söylese de ben bunu algılayamazdım. ‘Aç mısın daye sana yemek getireyim?’ dediğinde, ‘Yeni yedim’ deyip kabul etmez daha sonra annemin tepsi içinde getirdiği yemeği geri göndermeye çalışırdı.”
Tüm ısrarlardan sonra önüne getirilen yemeğini yer bitirirdi. Biz aslında ne kadar acıkmış oluğunu anlardık. Şalvarının cebinden çıkardığı çıkınını anneme uzatır, "Zamanı geldi saçlarım çok kaşınıyor'' diyerek annemin saçına kına yakmasını isterdi. Çukurca kalaylı bakır sahanın içine boşaltılan toz kına, ılık suyla yavaş yavaş ıslatılarak yoğrulup hamur haline getirildikten sonra oldukça seyrelmiş beyaz saçlarına sürülürdü. Bütün evin içini kına kokusu sarardı. O yüzünde kocaman bir gülümseme ile bundan ne kadar memnun olduğunu belli ederdi. Aslında saçlarının kaşınması bahanesiydi. Babamı görmekti asıl sevgisi ve geliş nedeni…
Babam: “….Bize ilk gelin geldiğinde de böyle kınalı saçları vardı’’ derdi. Sonra anlatmaya devam ederdi; “Beş yaşında bir çocuktum annemi yitireli birkaç ay olmuştu. Ben ve diğer üç kardeşime babam iyi bakamıyordu. Ne yaptığı yemek yeniliyor, ne de yıkadığı giyiliyordu. Her yerimizi bit sarmıştı, köyde kimse yanımıza sokulmuyordu.’’ Köyün ileri gelenleri bir gün babamı yanlarına çağırıp, ‘Sadık bu çocukları ziyan ediyorsun. Senin hemen evlenmen lazım’ demişler. ‘Olmaz ben çocuklara analık getirmem, kendim büyütürüm’ demişse de babam, bir süre sonra kendine bir eş aramaya başlamıştı. Hem dört çocuklu bir adama kim varır ki? Bulamamıştı, bir zaman sonra başka köylere haberler salınmıştı ve nihayet aylar sonra birkaç köy öteden haber gelmiş...”
İlk orada görmüş dedem Fato'yu. Örtüsünün altından beline kadar uzanan kınalı saçları dikkatini çekmişmiş. Kızıl saçlarının karşıdan gelirken savruluşunu, yanıma dayısı ile birlikte gelişini, başını kaldırıp yüzüne bakmayışını, dedeminse onun yüzünü görmeye çalışışını gülümseyerek söyler, sonra. Başını kaldırıp dedemin yüzüne gülümsediğinde aklını başından çeldiğini, ’o kadar güzel gülüyordu ki gözünün körlüğü dikkatimi bile çekmemişti.’ dediklerini hikâye ederdi bizlere. Sonra ilk gelişini şöyle ifade ederdi:
“Haftalar sonra babamla birlikte evimize gelmişti, küçük bir sandığın içindeydi eşyaları. Sandığı kapının ağzına bırakmışlardı. Babam ve kardeşlerimle evin orta yerinde öylece duruyorduk. Daha önce masallardan üvey annelerin çocuklara neler yaptığını çok dinlemiştik. İlk dikkatimi çeken gözünün birinin olmayışıydı. ‘Bu masallardaki cadı anne olmalı’ diye düşünmüştüm. ‘Bizi bu sandığa kilitleyecek’ diyordum. Korkmuştum. Kardeşlerimle birlikte birbirimize bakıyorduk. Belki de hepimiz aynı şeyleri düşünüyorduk.” Oysa o “Cebinden çıkardığı renkli akide şekerlerini bize uzatmış, ama biz hiçbirimiz almak istememiştik ısrarına rağmen, babamın bize sert bir ifadeyle baktığını görünce şekerleri alıp elini öpmüştük. O ise bize gülümsemişti.”
“ Ertesi sabah bahçenin ortasına kocaman bir ocak yakılmış, ocağın üzerine bakır kazan oturtulmuştu. Biz babam evde olmadığı için bizi kazanda pişireceğini düşünüp korkuyorduk. Abim ortadan kaybolmuştu. Bütün seslenmelerimize rağmen ortaya çıkmıyordu. Daha sonra içeriden getirdiği çamaşır leğenine önce ablamı sokup bir güzel yıkamıştı, aylardan beri tarak görmemiş saçlarını iki örük yaparak bağlamıştı. Ablam çok mutlu olmuş, onun elini öpmüştü. O sadece gülümsemişti. Diğer kardeşimi de yıkayıp üzerini değiştirmişti. Uzaktan bizi seyreden abimin usulca bize doğru yaklaştığını görmüştüm.”
“O gün ve ondan sonraki birkaç gün evdeki eşyaları dışarı çıkarıp, kireçle evin içlerini badana yapmıştı ve aylar sonra artık ocağımızda tencere kaynıyor, soframıza sıcak yemek geliyordu. Yüzünde devamlı bir gülümseme oluyor, bize bir anne şefkatiyle davranıyordu. Babam defalarca ona ‘ana’ dememizi istemişse de dilim varıp diyememiştim. Kardeşlerim ‘daye’ diye seslenirdi. Ben ise ‘Fato’ derdim, babam öyle çağırırdı. Ben de ‘Fato’ derdim, o gülümserdi.
Fato ile beraber evimizin neşeli günleri geri gelmişti. Arada ağladığını görürdük ama bizim ona baktığımızı görünce gözünden akan yaşı siler bize şefkatle sarılırdı.
Aylar sonra karnının büyümesinden fark ettiğimiz hamileliğinde hepimizi bir kuşku almış, bebeği olduğunda ‘bizi eskisi kadar sevmeyeceğini’ düşündüğümüzde, o bizi hiç ayırmamış hep bir tutmuştu. Gelinlik damatlık yaşlara varmıştık ki, babamızı kaybettik, küçük üvey kız kardeşimizi babam bir yatılı okula vermişti, onu hepimiz çok severdik kendimizden çok hepimizin sevgili küçüğüdür, biliyorsunuz halanızı da ne kadar sevdiğimi! ‘‘
Bu arada oğulları büyümüş ev bark sahibi olmuşlar babam ve kardeşleri de evlenince, bir müddet sonra o da artık onlardan ayrılarak büyük oğlunun yanına sığınmış, ancak oğlu çok hayırsız çıkmıştı. Resmen zulmediyordu. Evdeki baskı ve hakaretlerden kaçıp bize geliyordu. Annem onu zorla yıkıyor, üstünü başını değiştiriyor. Çaktırmadan cebine harçlık koyuyordu. Bu arada babamı da kaybetmiştik.
Babamın cenazesine sarılıp ağlayış ve yakarışları zihnime çakılmış hançerler gibi, onun sadakat ve sevgisi gibi durur.
Bize son gelişinin üstünden hayli zaman geçmişti, babamın vefatından sonra ziyaretleri çok sık değilse de arada gelirdi, gün güne daha kötü görünüyor acısı ve çektikleri sanki yüzündeki her kırışıkta şekilleniyordu. Onun son ziyaretinden sonra aradan bir ay geçmişti neredeyse. Ortalıkta gözükmüyordu, annem ve ben de merak etmeye başlamıştık. Annem beni evine gönderdi. Gittiğimde kapının önünde belediyenin cenaze arabası vardı. Hızla uzaklaştı önümden. Gözüm arabanın kırık bir farına takıldı, içim ezildi, sanki babamın tüm anlattıkları film şeridi gibi tek gözüme yansımıştı, yalnız bir gözümden yaşlar akmaya başlamıştı, duygularım paramparça olmuştu…
Sevgi! ‘sen onu neden yalnız bıraktın?‘ diye kendimi sorgulamaya başlayıp, babamın bize tembihlediği bu melek insana bakamadığımızdan o tembihi yerine getiremediğime hayıflanıp, onun babama verdiği sıcaklık kadar benim de üzerimde hakkının olduğunu düşünüp tek gözüm çeşme gibi akmaya başlamıştı… Şimdi eve gidip babamın duvarda asılı resmine nasıl bakacaktım?
Son Haberler
Sayfalar
TKP-ML Ortadoğu Parti Komitesi;Ölümsüzlüğünün 2. yılında daha fazla savaş, daha fazla “Ozanyanlaş”
Partimiz TKP-ML’nin üyesi, ordumuz TİKKO’nun Rojava Komutanı Nubar Ozanyan yoldaşı ölümsüzlüğünün ikinci yılında ideallerine ve savaş kararlılığına bağlı kalacağımız sözümüzü yineleyerek anıyoruz.
‘’Hataları Savunmak, Onları Büyütmek’’ Kendimizi ise Küçültmektir
Eleştiri konusu yapılacak ve haklı eleştiriyi gerektirecek yığınca sorundan, zayıflıktan, hatadan ve yanlıştan bahsedilebilir. Bunların abartılı, kaba ve ilkesel biçimleri hoşgörüyle geçiştirilemezler. Ancak, hoşgörüyle karşılanabilecek olanları da mutlaka belirgin bir miktarı oluşturur. Bu ayrımı yapmak, metot sorunudur. Gereklidir. Hem ciddi muhtevada ve hem de daha az ciddi muhtevada bir dizi sorunun istisnasız olarak coğrafyamız devrimci hareketin tümünde olduğu iddia edilebilir.
ԲարեւՆուպարՃան Merhaba Nubar Can…
Aradan geçen iki yıl zarfında zamansız bir anda aramızdan ayrılmanı hiç beklemiyorduk.
Ve hiç de kabullenmedik. Dostların, arkadaşların, yoldaşların tüm yakınların arasında şok etkisi yarattı. Yıkıldık, kaldık…
Rojava’dan Başur’a, Bakur’danYerevan’a kadar ne kadar da sevenin-soranın olduğunu bizi bırakıp gittikten sonra anladık, yaşadık ve gördük. Mütevazilik, çıkarsız davaya bağlı kalmanın, alçak gönüllü ve mert bir Partizan olmanın yarattığı sevgi seline bizi bırakıp gittikten sonra tanık olduk…
TKP-ML Komünist Kadınlar Birliği: “Bu düzen değişecek, onu biz değiştireceğiz!”
Çeşitli milliyet ve inançlardan Türkiye halkına yönelik giderek tırmanan faşist saldırganlık, 12 Eylül 1980 Askeri Faşist Cuntası dönemiyle kıyaslanabilecek boyutlardadır. Gözaltı ve tutuklamalar, ajanlaştırma-işbirlikçilik dayatmaları, uzun süreli gözaltılar ve gözaltında işkence vakaları, güvencesiz ve esnek çalışma koşulları, işten atmalar, grev yasaklamaları, hız kesmeyen OHAL ardılı uygulamalar vb. politikalar dikkate alınırsa bu kıyasta bir doğruluk payı da vardır. Bu tablo aynı zamanda Türk hakim sınıflarının yönetememe krizinin derinleştiğini de göstermektedir.
Rojava’ya Yönelik İşgal Saldırılarına Karşı Koyalım!
TC devletinin son hamleleriyle gerek Irak Kürdistanı ve gerekse de Suriye Kürdistanı (Rojava) genel olarak Kuzey ve Doğu Suriye, yeni çatışma riskleriyle karşı karşıya.
TC devletinin, Irak Kürdistanı Bölgesel Yönetimi’yle işbirliği içinde Irak Kürdistanı’na yönelik gerçekleştirdiği işgal harekatı devam ederken, aynı anda Rojava sınırına yapılan askeri yığınak da dikkat çekiyor.
Şengal Jenosidi: Ezdi kızlar, Baba Şêx’in fetvasıyla Laleş’e döndü
IŞİD’in 3 Ağustos 2014’te Ezdilerin yurdu Şengal’e saldırmasıyla Ezdi Kürtler dünyanın gözü önünde tarihin en büyük soykırımlarından birini yaşadı. IŞİD’in saldırılarıyla 73. Kez soykırıma uğrayan Ezdiler, Arap komşu ve kirveleri tarafından da ‘Kafir’ ve ‘düşman olarak ilan edildiler. Soykırımdan kurtulan Ezdi Kürtlerinin anlatımına göre, birlikte yaşadıkları Arap komşuları, köy okullarından megafonla ‘Katli vaciptir’ çağrılarında bulundu.
3 Ağustos 2014 Ezidi Soykırımı! -Dursun Ali Küçük
Bu kaçıncı uygulanan soykırım fermanı?
Sömürgeci devletler ve İslam ne çok kırdı Ezidileri..
O kadar kırıldı ki, bu gün Ezidilerin çoğu Kürdistan'ın dışında sürgün..
Ezidi Kürt Aydını Kerem Ankusi: "atalarımız inançlarını bırakmadıkları için Kürdistan dan çıkarıldılar ve buralara kadar geldik". diyordu.
Ülkemizden soykırım ve sürgün ile kovulmakla da yok olmayla yüzyüzeyiz diyordu...
Savaş Partisi-Savaşçı Parti
Proletarya Partisi, kırk yedi yıllık mücadele tarihi boyunca izlemiş olduğu silahlı mücadele çizgisi doğrultusunda sınıf mücadelesinin haznesine hatırı sayılır bir birikim ve tecrübe kazandırmıştır. Merkezine silahlı mücadelenin oturduğu bir siyasal zeminde doğmuş, serpilip gelişmiş, büyümüştür.
Bu haliyle sınıf mücadelesinde defalarca kez geriye düşse de, içerden ve dışardan aldığı darbelerle savaşçı karakteri yok edilmeye çalışılsa da, ayağa doğrulmasını bilmiş; silahlı mücadele hattından taviz vermeyerek yoluna devam etmiştir.
S-400’lerin Ekonomik-Politik Yüzü
Türk devletinin Rusya’dan S-400 savunma sistemini alması, bir çok yeni tartışmayı da beraberinde getirdi. S-400’ler ülkeye gelene kadar, “ülkeye gelmez” diyenler elbette yanılıyorlardı.
S-400’ler konusunda burjuva kesimler içinde de iki eğilim var. Biri NATO içinde kalınması ve Rusya’dan alınan silahlardan vazgeçilmesi. Bu görüş daha çok AB ve ABD yanlısı güçler ve liberal burjuva aydın kesimler savunuyor.
TKP-ML TİKKO güçlerinin Siyasi Komiseri:Rojava Devrimi 7 yaşında:Kazanan ezilen halklar ve devrimciler olacaktır!
“Şu anda Rojava toprakları ve devrimi, faşist TC devletinin ve DAİŞ çetelerinin ciddi saldırı ve işgal tehdidi altındadır.
AKP’de Çürüme ve Çözülme, Yolun Sonu Görünüyor!
Düzen cephesinde, siyaset sahnesi 31 Mart ve 23 Haziran seçimlerinin yarattığı sonuçların yüküyle, şiddetli çatışmalara ve yeni gelişmelere gebe durumda.
Açık ki söz konusu iki seçim, 2002’den bu yana merkezinde AKP’nin yer aldığı düzen partileri arenasında, artık dengenin temelinden değişmeye başladığını, en azından bunun için uygun siyasal ve toplumsal koşulların oluştuğunu gösteriyor.
Comment form