Cumartesi Eylül 12, 2026

Rojava’da İşgal ve Direniş Ekseninde Yeni Olasılıklara Dair…

Savaşın içinde politik sürecin gidişatına dair belirleme yapmak pek kolay olmayabilir. Ancak bu yapılmadığında da ortaya yanlış taktiksel hamlelerin çıkması kaçınılmaz olur.

Savaşın seyrini belirleyecek esas yönün direniş olduğundan hareketle, buna destek sağlayacak tali durumdaki taktiksel adımların belirlenmesi için nesnel zeminde gelişen değişimlerin, zamanında analizi ve bu analize uygun adımların zamanında atılması, ittifak güçlerinin de yeniden şekillendirilmesini bir elzem haline getiriyor.

Dün düşman olan bugün ittifak gücü, yarın yine karşı güç haline gelebilmektedir. Bu karşıtlığın seyrini belirleyen en temel faktörün ise sınıf çelişkisinin olduğunu belirtelim.

Savaşın doğası gereği stratejiye hizmet edecek taktiksel adımların belirlemesinde ilk yapılması gereken şey andaki nesnel durumun analizini güncellemek, dost ve düşman güçlerinin pozisyonlarını ve karşı hamlelerini hesaplamaktır.

Bu temelde Rojava’da süren direnişe, taktiksel hamlelere ve olası gelişmelere dair birkaç söz söylemek önemli hale geliyor.

Beklenen oldu ve TC faşist diktatörlüğü Rojava/Kuzey Suriye topraklarına 9 Ekim tarihinde işgal harekatını başlattı. Kuruluş doktrini olarak gayrimüslim halkların soykırımları ve onlardan gasp ettiği sermaye ile gelişmeyi esas alan faşizmin, Kürt soykırımına kaldığı yerden devam etmesi tarihsel açıdan şaşılası olmasa gerek. En uzun ülke sınırını Rojava/Suriye Demokratik Özerk Yönetimi ile paylaşması son yıllarda faşist devlet aygıtını ve ona hükmeden komprador Türk burjuvazisinin kliklerini önemli oranda rahatsız etmekteydi.

Öyle ki “terörden arındıracağız!” söylemlerini fetih surelerinin okunması ile pekiştirmeleri işgalin bir fetih mantığı ile yapıldığının en önemli kanıtı haline geliyor.

Yüz yıl önce başta Kürtler olmak üzere Ortadoğu’da yaşayan halklar arasında çizilen sınırlar bugün yeniden çiziliyor. Birçok kadim halkın soykırıma uğraması, toprakları terk etmek zorunda kalmaları bugün Kürtleri TC devleti ile karşı karşıya getiriyor. Yüz yıldan fazla bir zamandır soykırımlara uğrayan ve yok olma ile karşı karşıya kalan Ermeniler, Asuriler, Süryaniler de sürüldükleri topraklarda aynı kaderi tekrar yaşama ile karşı karşıyalar.

İşgal harekatı ve Onur Direnişi 8. gününü devirirken tüm dünya halklarının ve egemenlerin gözlerini bu savaşa çevirdiklerine şahit oluyoruz. Dünya ezilen halkları büyük umutlarla adım adım gelişen direnişte büyük heyecan yaşarken, egemenler ise her gelişmede ezen-ezilen ve kendi aralarında ki çelişkilerden kaynaklı yeni taktiksel hamleler atmaktan geri durmamaktadırlar. Durum o kadar ileri gidiyor ki, ABD’nin başkan sıfatındaki kişinin attığı günü birlik çelişkili tweetleri durumu ortaya koyması bakımından önemli bir örnek.

Karışık olarak görülen hamlelere karşılık Rusya cephesinden de hamleler gelmekte, on iki yıl sonra Arap yarımadasında yeni olanaklar peşinde koşmaktadır. Ortadoğu, emperyal güçlerin yeni güç dengeleri oluşturma temelinde halkların daha fazla karşı karşıya getirildiği yöne doğru hızla evrilmektedir. Emperyalist güçlerin yoğun siyasetinin en merkezinde ise Rojava/Kuzey Suriye Demokratik Özerk toprakları bulunuyor.

Rojava ile Elde Edilen Demokratik Yönetim Modeli

Anti demokratik, gerici, siyonist ve faşist sistemlerle yönetilen Ortadoğu coğrafyasında demokratik kazanımların yaşandığı, komünal yönetim nüvelerini barındıran, kadının önemli oranda özgürlüğü ve hakları ile buluştuğu bir coğrafya olan Rojava’ya ne emperyalist güçler ne de onların uşakları olan bölge devletlerinin sıcak bakması düşünülemezdi.

Bundan dolayı ne ABD-AB-Türkiye-Katar kutbu ne de Rusya-Çin-İran-Suriye Rejimi Rojava’da filizlenen demokratik sistemi kabul etmektedirler. Emperyalizm doğası gereği bağımlı kıldığı ülkelerde en gerici kliklere dayandığından kaynaklı, Rojava’nın bu hali ile emperyalist güçlere bağımlı kılınması oldukça güç bir durum olacaktı.

Diğer yanıyla Rojava’da farklı ulus, inanç ve etnik kesimlerden halkların bir arada yaşama pratikleri, emperyalistlerin böl-parçala-yönet ilkesinin başarısızlığının simgesi halindedir. Ulusal ve dini çelişkilerin Ortadoğu’da yoğun bir şekilde yaşandığı bir coğrafyada özerk yönetim bu halkların bir arada yaşayabileceklerini göstermiş oldu. Halkın yönetime katılımının önemsendiği, teşvik edildiği bir toplumsal modele emperyalist güçler sıcak bakmayacak, sonuç olarak DAİŞ’e karşı mücadelede QSD ile ortak hareket eden ABD böylesi bir sistemin Ortadoğu’da yeşermesine sessiz kalmayacaktı.

Nitekim bu durum faşist Erdoğan ağzından “ABD de komünizme karşı!” şeklinde ifadesini bulacaktı. Rojava’ya saldırının en temelinde devrim ve demokrasinin yaşanılır kılınması gelmektedir.

Emperyalizme, faşizme, şovenizme, ataerkiye ve her türden gericiliğe karşı ezilenlerin/halkların kendi kendilerini örgütlemesi, egemen güçlerin katiyen görmek istemedikleri bir durumdur. YPG/YPJ güçlerinin PYD etrafında örgütlenmesi, DAİŞ güçlerine karşı mevzi kazanarak öz güçlerini geliştirmeleri ve farklı halk kesimleri ile birleşmeleri, egemenlerin en korktukları olgu olsa gerek.

Birbirleri ile ilgili çelişmelerde antlaşma yolu bulabilen egemen güçler, ezilen halk kesimleri ile olan çelişmelerinde antagonist çelişmeyi görmektedirler ve bu çelişkinin devrim ile sonuçlanma korkusunu her gün yaşamaktadırlar. Bu durum yeniden bölgede emperyalizm ile ezilen halk yığınları arasındaki çelişkinin andaki somut halini yansıtması bakımından önemli bir veridir.

ABD’nin çekilme hamlesi

DAİŞ’in bastırılması sonrasında koalisyon güçleri adı altında bölgeye yerleşen ABD emperyalizminin kısa süre öncesine kadar dost olarak nitelendirdiği Rojava Kürtlerini bir gecede terk etmesi herhalde en şaşılacak adım olarak tarihe geçecek. Üstüne üstelik ayrıldığı alanları Rusya/Suriye Rejiminin denetimine bırakarak terk etmesi ilk etapta emperyalist kutuplar arası dalaş ortadan kalktı olarak görülebilir.

ABD bu hamlesi ile Ortadoğu stratejisinde yeni bir değişime gideceğinin önemli işaretini vermiş oldu.

ABD emperyalizminin bu adımını, Rojava sahasından çekilmesi ile TC ordusunu, Suriye Rejim güçleri ile karşı karşıya bırakması olarak okunması gerekir. Böylece Rojava sahasında savaş; deyim yerindeyse vekalet savaşlarında bir üst aşama olarak algılanabilir. “Örgütlerin” savaşından, bölge devletlerinin savaşına doğru bir evrilme görülmektedir.

Rejimin bu savaşı kaybetmesi demek, ABD’nin Türkiye üzerinden Suriye topraklarında daha kalıcı hale gelmesi, Rusya’nın ise mevzi kaybetmesi anlamına gelecektir. Türkiye’nin Rusya’ya yakınlaştığı vs. söylemleri ile TC devletinin kutuplar arası dalaşta ABD ekseninden kayma yaşadığı algısı bir yanılgı durumudur. Kısa vadede birtakım ilişkiler geliştirilse de TC devleti esas olarak hala ABD’nin etki alanında olan bir ülkedir.

Her şey bir yana NATO üyesidir! ABD’nin İncirlik üssünde tuttuğu nükleer silahlar dahi bunu kanıtlar niteliktedir. Bu hamle ile ABD, dümeni yeniden TC’ye doğru kırarak bir sonraki daha saldırgan tutumunda TC’yi kendisine tam olarak yedeklemek isteyecektir.

Rusya ve Rejimin Hamleleri… QSD ile yapılan antlaşma…

Rojava/Kuzey Suriye topraklarının TC tarafından işgal edilme girişimi ve ABD güçlerinin alandan ayrılma hamleleri ile Suriye Rejim güçleri, Rusya ile birlikte bölgeye yerleşme anlamında iyi bir şans yakaladığını görmüş oldu. Eşitsiz koşullarda süren savaşın QSD’yi Rejim ile bir antlaşma yapmaya zorlamasıyla birlikte Rejim güçleri sınıra doğru hareket etmeye devam ediyor. (Antlaşma şimdilik sınır güvenliğini kapsamaktadır).

Ancak görülen odur ki, Rejim’in -bu Rusya olarak okunmalı- işi ağırdan alması, geçtiği yerlerde kendi lehine halka gösteriler yaptırması ve ilk olarak birkaç kentte iç asayişi denetimi altına alması direnişte QSD güçlerinin daha fazla yıpranmasını beklediğini ortaya koymaktadır. Rejim, daha zayıf bir QSD’nin anlaşmada daha fazla ödün vereceğini, hatta bölgeyi tümden Rejim’e terk edeceğini ummaktadır.

Bu politikaya tamamen Arap milliyetçiliğinin vücut bulduğu BAAS politikası ve Rusya yön vermektedir.

Rusya bir yandan Türkiye ile görüşürken, bir yandan da Rejimi ve QSD güçlerini koz olarak kullanmanın derdindedir. Tüm aktör devletlerin en temel isteği zayıflamış, yıpranmış ve kitle desteği gerilemiş bir QSD oluşumudur. Daha net ifade etmek gerekirse, ortaya çıkan demokratik ve Kürt ulusal kazanımlarının yok edilmesi ve bastırılması her iki kesimin deyim yerindeyse işine gelmektedir.

Bu temelde QSD taktiksel olarak Rejim ile bir anlaşma yoluna gitmiştir ancak durumun farkında olarak faşist işgale karşı direnişte kendi öz gücüne yaslanması gerektiğinin de farkındadır.

TC Devletinin İşgaldeki Amaçları…

Rojava işgalinin TC devleti açısından birçok yönü bulunmaktadır. Kesin olan şudur ki, Rojava’nın işgal edilmesinin, onun varlık gerekçesinin bir ürünü olarak görülmesi gerekir. Sınırların hemen ötesinde bir Kürt realitesinin devletleşmesi, demokratik kazanımlarını geliştirmesi, Suriye topraklarına girerek bölgede hegemonik güç olma arzusu gibi sebeplerden dolayı TC devleti bu işgal hareketine girişmiş oldu.

Kuzey Suriye topraklarından koparabildiği toprak parçasında yeni bir Arap kemeri projesinin adımlarını atacaktır.

Bu politika, Rejimin ve AB’nin de işine gelmektedir. Mültecilerin geçişleri engellenmekte, Kürtler arasına yeni bir Arap kuşağı adeta bir hançer gibi saplanmak istenmektedir. Bu durum yeni bir demografik saldırı olacak ve Kürt-Arap çelişkisinin daha fazla derinleşmesini beraberinde getirecektir. TC devletinin işgalden bir başarı elde etmesi durumunda içte muhalefeti daha fazla bastıracak ve Kürt katliamlarına hız verecektir. Dolayısı ile siyasi arenada AKP/MHP iktidarı bir dönem daha nefes almış olacaktır. İşgal hamlesi aynı zamanda ekonomik dar boğaza doğru sürüklenen Türkiye’de olası karşı çıkışların bastırılmasında da kullanılacak önemli bir politik araç olarak kullanılabilecektir.

Bu hesapları bozacak tek yol: İşgale ve Faşizme karşı direnmek!

Her kutbun ve devletin ince hesaplar üzerinden yürüdüğü bu süreçte, bu hesapları alt üst edecek olan şeyin ezilenlerin isyanı ve direnişi olduğu gerçeği Rojava’da bir kez daha yaşanmaktadır. TC’nin ve desteklediği çetelerinin bu topraklardan sökülüp atılmasıyla birlikte QSD ve Kürt halkı yeni bir mevzi elde etmiş olacaktır.

DAİŞ’e karşı mücadele ve Afrin süreciyle birlikte direniş geleneğini büyük oranda yaşatan Kürt halkı, QSD güçleri ve devrimci güçler; TC’nin işgal girişimi sonrası yeni bir irade savaşımı ile karşı karşıyadır. Rojava, son 6 yıldır kesintisiz bir şekilde savaş durumunu yaşamakta, TC’nin ve bölge gerici güçlerinin tehditleri altında sitemini oluşturma adımları atmaktaydı.

Faşizmin saldırısıyla birlikte 9. gününe giren direnişin en fazla yoğunlaştığı kentler Serekaniye ve Gire Spi’dir. TC, bu iki kent arası koridora sahip olmak istemekte, bir mızrak ucu şeklinde içe doğru işgal alanını geliştirme arzusundadır.

Böylece özerk yönetimin toprak bütünlüğünü büyük oranda bozmuş olacaktır. Direnişin, 9. günde bastırılamamış olması TC devlet katında yeni homurdamaları beraberinde getirecek ve klikler arası çelişkilerin derinleşmesini sağlayacaktır.

R.T.Erdoğan kliğinin en büyük korkusu da burada yatmaktadır.

Suriye Rejimi, TC ve İran esasta Kürt oluşumlarının yok edilmesi konusunda hem fikir olan devletlerdir. Bu anlamda Kürt halkının gösterdiği direnişin kırılması için belli bir zaman diliminden faydalanmak isteyeceklerdir. Her gelişmeyi birbirlerine karşı koz olarak kullanmaktan da geri durmayacaklardır. Dün QSD’ye “ayrılıkçı terör örgütü” diyen Rejim’in bugün sınırların korunması noktasında antlaşması, ancak hareket anlamında oldukça yavaş davranmasının altında bu mantık yatmaktadır.

Bu oyunları bozacak taktiksel hamlelerin QSD tarafından da atılması elbette süreçten en iyi faydalanma anlamında önemlidir. Ancak direnişten güçlü çıkmayan bir QSD’nin taktiksel hamleleri de zayıf bir etki yaratacaktır. Bu bilinçle bakıldığı içindir ki günlerce süren bombardımanlara rağmen Serekaniye’de muazzam bir direniş sergilenmekte, mevzi terk edilmemektedir. TC ele geçirdiği alanları koruyamamakta sürekli bir adım ileri, bir adım geri durumu yaşamaktadır.

Devrimci güçlerin pozisyonu

Dünya genelinde devrimci güçlerin zayıf olması, direnişin olduğu Rojava alanında da kendisini göstermektedir. Bu savaşta yer alarak tarihsel misyonunu yerine getirmeye çalışan devrimci hareketin taktiksel hamlelerde yer alacak pozisyonu bulunmamaktadır. Devrimci Hareket, tarihsel açıdan egemenlerin yok etmeye çalıştığı ileri toplumsal dinamiğin korunmasında ve şovenizme karşı mücadelede önemli adımlar atmasına rağmen güçlü bir çıkış yakalamaktan henüz uzak bir durumdadır.

Ancak güçsüz olmak, yanlış konumlanmanın bir sebebi olarak sayılamaz. Doğru konumlanma ve doğru taktiksel açılımlarla çıkış yakalayacak olan devrimci güçlerin kısa sürede özellikle Türkiye’de halkla ve sınıfla buluşma potansiyeli oldukça diridir. Başta TC olmak üzere egemen güçler bu durumun farkındadırlar.

Bozkırların yanmaya en elverişli olduğu anda yapılacak tek şey bir kıvılcım olabilmektir.

Rojava halkının TC’nin işgaline karşı yükselttiği direnişin içinde olmak, bulunduğumuz her alanda bu direnişi yükseltmek, tüm mücadele yöntemleri ile TC faşizmine darbe indirmek her devrimcinin andaki görevidir. İşgalin boşa çıkarılmasıyla birlikte bölgede önemli emperyal hesaplar alt üst olacak, halkların yeniden birbirlerine boğazlatılmalarının önüne bir müddet geçilmiş olacaktır.

Devrimci hareket, Ortadoğu’da yeni savaşların olacağı bilinci ile hareket etmektedir.

Önümüzdeki kısa ve orta vadede sınıfın biriken öfkesini örgütlemek, faşizme karşı mücadeleyi büyütmek ve emperyalist politikaları boşa çıkarmak için birleşik mücadelenin daha fazla büyütülmesi gerekir. Kısa vadede Kürt halkı emperyalist politikaları boşa çıkarmak için büyük bedeller ödemektedir.

Orta ve uzun vadede ise emperyalizmi Türkiye’den kovma görevi Proletarya Partisi başta olmak üzere devrimci ve yurtsever güçlerin omuzlarında olacaktır. Türkiye’de devrim olmadığı sürece ne Rojava devrimi ve demokratik kazanımları güvende olacak ne de bölge halkları özgürlüklerine kavuşabilecektir.

Sonuç olarak

Savaş alanında sürecin detaylı tahlilini yapmak zor görülebilir ancak en başta yapılması gerekendir. Ki savaşın değişken gidişatında esas ve tali taktiksel hamleler açığa çıkabilsin.

QSD’nin Rejimle iş birliği tali bir taktiksel hamledir, esas durum direnişin örgütlenmesidir.

Savaşın içinde yer alan TKP-ML TİKKO savaşçıları olarak andaki devrimci görevimizin bu işgal saldırılarını boşa çıkarmak için cephede yer almak olduğunun bilincindeyiz.

Türkiye devrim görevimizin yerine getirilmesi için Rojava kazanımlarını savunmak ve faşizme karşı mücadele etmek bir zorunluluktur. Yarın TC faşist iktidarını alaşağı etmek için bugün Rojava devrim kazanımlarını savunuyoruz.

Bugün devrimci görevi yerine getirenlerin yarına dair perspektifi Demokratik Halk Devrimi’dir. Bugünkü görevini yerine getirmeyenler yarına dair halka umut olamazlar.

Andaki devrimci görevimizi yerine getirmek ve faşist kuşatmayı kırmanın şimdi tam zamanı…

O zaman Rojava’yı savunalım! Rojava için ayağa kalkalım!

(Rojava’dan bir TİKKO savaşçısı) 

7857

Hamas[1] -siyonist İsrail devleti denkleminde gazze'deki soykırım:

Açıklanan rakamlar muhtelif olsa da 7.Ekim.2023 ile 30.Mayıs.2024 tarihleri arasında, ezici çoğunluğu çocuk ve kadın olmak üzere, toplamda 36 bin Filistinli hunharca katledilmiş durumda. Yaralı sayısının 80 bini aştığı ve keza binlerce kişinin akıbetlerinin bilinmediği söylenmekte.

Yirmi saplı ilmik (Nubar Ozanyan)

Zulmün sınırının ve çapının olmadığı, çığlığın ve yüksek sesle ağlamanın yasak olduğu topraklarda yaşıyoruz. Ermeniler, Kürtler, Aleviler geçmişte yaşadıklarının yaslarını tutmaya vakit bulamadan daha kapsamlı acıların içine itiliyorlar. Diktatörler bir yandan halkların bembeyaz barış sayfalarına zulümlerini kara kalemle yazarken diğer yandan yaptıkları kötülüklerin ve işledikleri cinayetlerin unutulması ve bir daha hatırlanmaması için ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalışıyorlar. Halkların hafıza ve belleklerini silerek sahte bir tarih yazımıyla kirletiyorlar.

Emperyalizm Üzerine Notlar-3

Emperyalizm, Bağımlılık ve Eşitsiz Gelişme

 

Soru 3:

Türkiye Mali olarak ABD ve AB Emperyalistlerine Bağlıdır

Cevap:

Türkiye'nin mali olarak, mali olarak daha güçlü emperyalist ülkelere ihitiyaç duyduğu hatta bağımlı olduğu bir gerçektir. Ancak bu bağımlılık, bir yarı-sömürge ya da bağımlı ülke bağımlılığı gibi olmayıp, finansal olarak daha büyük olmamasıyla ilgilidir.

Bir Kez Daha: Tehlikenin Farkında mıyız?

Bundan kısa bir süre önce, Erdoğan iktidarının; “Türkiye Yüzyıl Maarif Modeli” ile teşebbüsüne soyunduğu stratejik hamlenin Türkiye ve K. Kürdistan toplumu açısından nasıl ve ne türden güncel bir tehlike ve tehdit oluşturduğuna dair kısa bir yazı paylaşmıştım.

Ermenistan’da Tavuş Hareketi Üzerine

Ermenistan Apostolik Kilisesi Tavuş İdari Başpiskopos’u Bagrad Galstanian önderliğinde başlatılan sivil itaatsizlik gösterileri, halkın yoğun katılımı ile devam ediyor. Ermenistan’a ait dört köyün, Azerbaycan’a iade edilmesi bardağı taşıran son damla oldu. Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’ın derhal istifa etmesi isteniyor. 4 Mayıs’ta başlayan gösteriler, yol güzergahı üstünde bulunan Lori, Sevan, Geğarhunik… şehirlerinden halkın yoğun katılımı ile Yerevan’da sonlandırıldı. 26 Mayıs’ta Cumhuriyet Meydan’ında düzenlenen miting ile yüz binlere ulaştı.

“CHP’yi demokrasi cephesıne katılmaya zorlama” yaklaşımları üzerine - 2

Sol-sosyalizm adına adeta akıllara durgunluk veren yaklaşım örnekleri bu saptama ve belirlemeler. Yani sanki de CHP işbirlikçi tekelci burjuvazinin temsilcilerinden ve T.C Devleti’nin koruyucu-kollayıcı ana güçlerinden olan bir sosyal demokrat parti değil de sol, sosyalist veya halkçı bir partiymiş gibi tenkit ve değerlendirme konusu yapılıyor. Hal böyle olunca da burada kusur, varlık nedeni gereğince davranan bir sosyal demokrat partinin değil; sosyal demokrat partiye, sahip olmadığı/olamayacağı payeleri yükleyen yaklaşımların olur doğallığıyla.

İdeolojik Netlik ve Örgütlülük

Günümüzde özgür bir geleceğe doğru yapılacak her hamle, sınıf bilinçli bir duruşu ve buna uygun bir örgütlülüğü zorunlu kılar. Tüm bunlar da yoğun bir emeği ve fedakarlığı gerektirir. Sınıf bilincinden yoksun, kendiliğinden hareketlerle köklü değişimlerin-tarihsel kopuşların yaratıcısı olunamaz. Proleter ideolojiyle donanmış partilerin tarihsel misyonu tam da burada ortaya çıkıyor. Yine partisiz-örgütsüz bir duruşla özgür bir geleceğe dair hesaplar yapılmaz.

AKP-MHP FAŞİST DİKTATÖRLÜĞÜNÜN K. KÜRDİSTAN’DA FİİLİ OLARAK UYGULADIĞI, SÖMÜRGE SİYASETİDİR.

Sömürge siyasetinin en belirgin özelliği, yerel halkın iradesinin gasp edilerek, yok sayılmasıdır. Bunun yerine, sömürgeci merkezi yönetimin doğrudan kendi memurlarını oraya yönetici olarak atamasıdır. Bunun adı bir dönem OHAL Valisi, sıkıyönetim komutanı, bölge müsteşarı oluyorken; bugün de Kayyum belediye başkanı, muhtar vs. vs. oluyor.

Günümüz koşullarında sömürge veya ezilen bağımlı uluslara, azınlıklara, baskı altındaki inançlara ve ezilen cinse karşısömürge siyasetinin aldığı biçim; aleni bir şekilde, koyu faşizmden başka bir şey değildir.

Piroğlu Ecevit (Nubar Ozanyan)

Özgürlük uğruna bedeni ölüme yatırarak bir mevsim aç kalmak… Onurlu ve özgür bir yaşam için kendisine ait olan her şeyi feda etmek. Budur, özgürlük mahkumlarının hikayesi! Dünya ve ülkemizin zindan direniş tarihi buna fazlasıyla tanıktır. Amed zindanından Metris zindanına uzanan direniş tarihi fazlasıyla buna tanıktır. Kolay mı saatlere günlere aldırmadan her gün herkesin gözü önünde santim santim erimek; yaşamın nimetlerine dokunmadan açlığa yatmak… 120 günden daha fazla süren bir direnişi sürdürmek; düşünmek ve hayal etmek bile insanı ürkütüyor.

ABRÜST - leylekler getirdi kız... leylekler...

"Sol Kal Sol Yaşa"

Sol tatile  gitmişken...

Toplumsal yapı da; bir an bile parlamentarizmi savunmakta vazgeçmediğini ilan eden her insan ve siyasi yapı da ağır  saldırılara maruz kalıyorken...

seçimlerle  siyaset yapmak istiyen  devrimcilerde proletaryaların her geçen  gün ağırlaşarak hissettiği  solcusuzluğa  karşı da proletaryanın karşısına umut olma uğruna olsa da "Sol Kal Sol Yaşa" diyerekte çıkamıyorken...

fırsatta buyken... fırsatta buyken... 

yazın gitsin kız... yazın gitsin...

abrüst... falan filan...

sanat da diyin gitsin.

Zap’a bomba Colemerg’e kayyum (Nubar Ozanyan)

Türk patronlarının ve generallerinin Kürt ve emek düşmanlığı kapsamlı ve planlıdır. Sınırlı bir zaman ve belli bir dönemle sınırlı değildir. Süreğendir. Demokrasiyi gerçekte değil sözde bilir. Uygulamada değil yasalarında yazılı haliyle tanır. Ki bunu bile kaale almaz. Tarihten günümüze dek en iyi yaptığı şey işgal ve Türk olmayan halkların canını almaktır. Emek ve topraklara konmaktır. En iyi bildiği ise “Yakma-Yıkma-Çökme”dir. İkiyüzlü ve sahtekâr olduğu kadar kinci ve intikamcıdır.

Sayfalar