Pazartesi Eylül 21, 2026

ROBOSKİ’NİN KANAYAN KARANFİLİ

 

“Acıya yenilmek istemiyorsan,

onunla yüzleşmen gerek.”

(Lanza del Vasto.)

 

Masamın üzerinde bir karanfil duruyor şu an. Rengi kızıla çalan bir karanfil. Roboskî karanfili. Çamurlu patikadan otuz dört fidanın mezarlarının yan yana dizili durduğu mezarlığa doğru tırmanırken KESK’li Sedar’ın elime tutuşturduğu… Her şeyin acıya karıldığı o sisli anlarda ne yaptığımı, ne yapacağımı bilemeyip çantama atıvermişim. Eve döndüğümde çıktı…

İnsanın karşısındakinin acısı önünde ne edeceğini, ne diyeceğini bilemeyip lâl kaldığı zamanlar vardır… Yüreğinizin sancısı canınızı yakar, nerenizin yandığını kestiremezsiniz. Her türlü teselli sözcüğü anlamsızlaşır; dualar, ağıtlar ipinden kopmuş balonlar gibi havada seyreder nafile… “Adalet/hak/hukuk”a dair kelamlar karikatüre dönüşür, gülmek düşmez aklınıza.

Otuz dört ananın gözlerine bak(ama)mak böyle bir duygu. İstekleri öyle yalın, öyle kırılgan ki oysa… Irak’a “kaçağa gitmiş” oğullarının, katırlarıyla birlikte dönüş yolunda, Şırnak’ın Qileban ilçesi Roboskî mevkiinin Irak sınırından içeri uzanan dağlarında, gözleri önünde Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait jetlerce bombalandığını bilmemizi istiyorlar yalnızca. O ışıl ışıl bakışlı, güzelim çocukların bedenlerine ait parçaların yine katır sırtında Roboskî ve Beju köylerine taşındığını… Onlar bu felaketin henüz bilincine varmamış, canlarının başucunda feryat ederken üstlerinden Türk jetlerinin alçak uçuş yaptığını…

 Ve bu katliamın “neden” olduğunu birilerinin kendilerine anlatmasını istiyorlar… “Yanlışlık olmuş, pardon”; “Biz onları PKK’lı sandıydık”; “Zaten kaçakçıymışlar”; “Alın şu yazmaları… Ayrıca da helalinden yüzyirmişer bin lira… Arzu ederseniz bir miktar koruculuk kadrosu da tahsis edelim size!” hoyratlığı yüreklerini soğutmak bir yana, daha da, daha da cırmalıyor…

Gözlerinde kapanmaz bir uçurum, uzatıyorlar o dünya güzeli çocukların sevecenlikle çerçevelenmiş fotoğraflarını gözlerinize… Kalem gibi incecik, saçlarını yatırmış, afili bakışlı otuzdört delikanlı. Onlu, yirmili yaşların pervasızlığıyla, aldırmazlığıyla gülmüşler objektife. Biri askeri üniformalı! Taş çatlasa onbeşindeki bir başkasının anasına “Ne kadar güzelmiş oğlun,” dediğimde duyulur duyulmaz bir sesle yanıtlıyor beni: “Güzel”. Belki Türkçesinin yetmezliği; ama bence oğluna “di’li geçmiş zaman”ı yakıştıramayışından… Yakışmıyor, gerçekten; hiçbirine yakışmıyor…

Bejulular, Roboskîliler ve bütün Anadolu Kürtleri, soğuk bir Aralık gecesi sabaha karşı yedikleri bu apansız baskının, yaşatıldıkları katliamlar zincirinin bu en taze, en akılalmaz halkasının anlamını kavramaya çalışadursunlar; onlara bu zulmü yaşatanların kılının kıpırdamadığı besbelli. Diyarbakır’dan Roboskî’ye her birinde ayrı ayrı durdurulup kimliklerimizin alındığı, birinde ise (ne hikmetse Konya Savcılığı’nın izniyle) üstlerimizin arandığı on kontrol noktasındaki askerlerin, komutanların gözlerinde en ufak bir mahcubiyet emaresi bul bulabilirsen… Roboskî/Uludere onlar nezdinde “Bölücü terör örgütü yandaşları”nın olay çıkarmak için istismar ettikleri bir bahane daha, yalnızca. Katliamın birinci yıldönümünde Roboskîlilerin, Bejuluların acılarını paylaşmak, içine düştükleri yalıtılmışlık uçurumunda ellerini tutup bir nebze olsun içlerini ısıtabilmek için yanlarına koşan BDP’lilere, kitle örgütleri temsilcilerine, devrimcilere, sosyalistlere, feministlere “potansiyel suçlu” muamelesi çekerken ne denli eminler kendilerinden… Mustafa Muğlalı’nın, atalarına layık olmak için çırpınan torunları…

Ya başbakan? Bombardıman sıcağında katliamı gerçekleştiren komutanları tebrik eden… ne zaman Uludere lâfı açılsa “niye teröre kurban gitmiş şehitlerimizden bahsetmiyorsunuz?” diye diklenen… “Para verdik, eşlerimizi ziyarete gönderdik, daha ne istiyorsunuz?” sakilliğine sarılan… katliamla ilgili bir özrü “hele dava sonuçlansın hele”ye öteleyen; Roboskîlilere aba altından “öyle ucu bucağı belli olmayan örgütlerin oyununa gelmeyin” sopasını gösteren…

AKP’liler bugünlerde “devlet olmanın dayanılmaz ağırlığı”na kaptırdılar kendilerini. İktidarı ele geçiren mazlumun “zalim”e metamorfozunda son perdeye ulaştık. Yıkım kelebeği kozasını deldi, kanatlarını açtı.

Türkiye’de “devlet olma hâli”nin kimi kaideleri vardır, bilinir… Ezilenler/sömürülenler karşısında ceberut olursun, bir. İnkârcı-asimilasyonist olursun, iki. Muhaliflerini baskıyla susturur, susmayanları tepelersin, üç. “Hep haklı, hep hakkı yenmiş”i oynarsın, dört. Biz ölümlülerin aklının eremeyeceği, bilmemizin akıl sır ermez zararlara yol açacağı bir takım hikmet”ler doğrultusunda hareket ediyormuş gibi davranırsın, beş… Bu “kalıp”ları dolduran, bu ülkede “devlet” olmayı hak etmiş demektir; Osmanlı’dan T.C.’ne uzanan kallavî bir “raison d’état” geleneğinin elinden alır “ustalık” belgesini. Nice acemi yamak, devlet kapısında böyle terbiye olmuş, biz naçiz reayayı idare etme ber’atını kazanmıştır. Artık sıra AKP’de…

* * *

Roboskî’nin karanfili kanıyor. Nafile “adalet” nutukları atarak durduramayız o kanı. O anaların dinmek bilmeyen yürek sancılarını “hesabını soracağız” sloganlarıyla söndüremeyiz.

Bu acı belki gerçekten de bir mahkemede sonlanır. Yargıç ve savcı kürsüsünde Roboskîlilerin yer aldığı, sanık sandalyesinde ise asker ya da sivil, katliam emrini verenlerin, uygulayanların, onları alkışlayanların, olayı saptırmaya, zamana yayarak sündürmeye çalışanların, suskun kalanların… oturduğu bir “ezilen halklar mahkemesi”nde.

Böyle bir mahkemenin verdiği hüküm ne olursa olsun, “halkların kardeşliği” adını verdiğimiz şey, ancak ondan sonra hayata geçebilecektir.

 

30 Aralık 2012 16:31:48, Ankara.

117707

Sibel Özbudun

1956 yılında,İstanbul'da doğdu. Üsküdar Amerikan Kız Lisesi'nden mezun olduktan sonra, Fransa'ya giderek, üç yıl süresince Fransa'da dil ve Paris VII ve Paris X Üniversitelerinde sosyoloji öğrenimi gördü. Türkiye'ye döndükten sonra,İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Antropoloji Bölümü'ne girdi. Mezun oldu. Uzun süre yayıncılık (Havass ve Süreç Yayınları) ve çevirmenlik yapan Özbudun;

 

1993 yılında, Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü'nde yüksek lisans eğitimi görmeye başladı. 1995 yılında,aynı bölümde araştırma görevlisi oldu. Doktorasınıda aynı üniversitede verdi. İngilizce, Fransızca ve İspanyolca bilen Özbudun'un çok sayıda çevirive telif eseri bulunmaktadır.

     Blog

 

sozbudun@hotmail.com

Sibel Özbudun

Farklılıkları ve Renkleri Tanımamak19. ve 20.Yüzyılın Siyaset Anlayışıdır-Dursun Ali Küçük

Yeni yıl vasıtasıyla Gürcistan cezaevinde tutsaklık koşullarında 2005 yılında yazdığım bu yazımı sizlere sunuyorum. Aynı zamanda kendi kendimle hesaplaştığım bir süreçti.

Bir Çatı Altında Toplanma - Hiciv -

Konumuz değil....
Başka zaman...
Yakında ...
Pek yakında ...
Çok yakın...
Çok çok yakın da....

Bir süredir bir çatı altında toplanma...

Çağrılarının yapılmadığını görüyorum.

Aslında bence  bir çatı altında toplanma...
Çağrıları yapmanın tam zamanı.

Diyaletiğin dansı! H. GÜRER

“Diyaletiği anlamak,değişim/dönüşüm ve hareketin sürekliliğini,karşıtların birliğini ve çatışmasını anlamaktır!”

Bir savaş suçu:Roboskî katliamı

“Anlamak hatırlamaktan çok daha önemlidir,her ne kadar anlamak için hatırlamak gerekse de.”[1]
Hani Erdoğan’ın, “Oturuyorlar kalkıyorlar Roboskî diyorlar! Orası Roboskî değil, Uludere Ortasu! Ama onlar da kaçakçılık yapıyorlardı, karıştırmış olamaz mı?” dediği yerde; “Gökten insan ve katır parçaları yağıyordu” diye özetliyordu “O” vahşeti; devlet katliamından sağ kurtulan dört kişiden biri olan Servet…[2]

Yer Roboskî’ydi; toplu -taammüden!- cinayetle katledilenlerse Kürt’tü!

Koca bir yılı geride bırakırken

Koca bir yılı geride bırakırken etraf toz-duman,siyaset te şeytani politikalar at başı gidiyor.Her yerde guzel bir yıllı geride bıraktığınızda n söz edilmektedir.

Sevgi’nin Üvey Ninesi

Evdeki abileri ise, ısrarla evlenmesini, başlarından def etmekti emelleri, onlara sanki bir ağırlık gibiydi kadersiz, yufka yürekli, kaybettiği gözü yüreğinde büyümüşcesine, bir melek kadar iyi olduğu halde, başlık bile almayacaklardı, ‘’Yeter ki evden gitsin!’’ istiyorlardı.

KDP’nin amacı nedir?

Kürt ulusal birliğine en fazla ihtiyaç duyulduğu böylesi bir dönemde KDP’nin KCK Eşbaşkanı Sayın Cemil Bayık ve HDP Eşbaşkanı Sayın Selahattin Demirtaş’a yönelik açıklaması, talihsiz olmadan da ötedir. KDP’nin yaptığı ne Kürt birliğine ne de mantığa hizmet eden bir saçmalıktır. Öyle ki, delilere mal edilemeyecek olan bu açıklama iyiden iyiye hesap edilerek yapılmıştır.

Kapitalizmi yıkıp geleceğimizi kazanmalıyız

Yüzyıllardır insanlığın yaşamını gaspetmiş olan kapitalizm, ne barışı ne de  refahı getirebildi.

Makinalaşma arttıkça üretim arttı, üretim artıkça, çalışanlar daha fazla yoksullaştı, mülksüzleştirilenler daha fazla işsiz kalmaya başladı.  Kapitalizm, kan deryası içinde doğdu ve kendi süreti gibi bir dünya yarattı.

HDP Merkez Yönetimine Açık Mektup

Yüksekova halkının aşağıdaki feryadı olmasa ve diken üstünde tuttuğunuz milyonlarca insanın gözü ve kulağı size kilitlenmese bu açık mektubu yazmazdım. Bana hiddetleneceğinizi biliyorum. Yanlışlıklara sessiz kalmak ruhunu satmak ve böcekleşmektir. Bu sınıf insanlardan biri olmak istemediğim için, halkın etrafında ördüğünüz sessizlik duvarına seslenmek istedim. 

Halkın Günlüğü’nün yolu: Demogoji, takıntı, idealizm ve revizyonizmde ısrar! Nürnberg Partizan

Halkın Günlüğü’nün 90. Sayısında Partizan Özel Sayı'sında MKP 3. Kongre'sine yönelik eleştirilere karşı “Dogmatizmde Israr Bismarc’ı Aratır” ve “Borsalar Meselesinde Anlamayan Ve Çarpıtan kim?” başlıklı birbirinin devamı olan iki yazı yayınlandı.

Faşizmden demokrasi dersleri ve aşılamayan korku! ÖZGÜR GELECEK

Devletin ve onun direksiyonundaki AKP’nin Kürt hareketiyle “barış ve müzakere” politikası “yeni evreye” girerken, buna paralel olarak zihniyet ve anlayışı bir türlü yeni evreye girememektedir.

Devlet bir yandan Abdullah Öcalan’ın hazırladığı müzakere taslağının olgunlaştırılmasına olanak sunup bunun üzerinden sürecin başlatılabileceği imajı yaratırken, diğer yandan ise Kürt hareketini atıllaştıracak ve mümkünse çürütmeye çalışacak ideolojik ve psikolojik saldırılar gerçekleştirmektedir.

Sayfalar