Özgecan'ın katlinin AKP’le ne ilgisi var ?[1]
“Omnes una manet nox.”[1]
Özgecan’ın katledilmesinin ardından patlak veren yığınsal öfkeye bakıp, medya ve sosyal medyadaki AKP kuyrukçuları soruyor: “Canım siz de ayağınız taşa takılsa, AKP’den bileceksiniz. Özgecan’ın öldürülmesinin AKP ile ilgisi ne?”
Hangisinden başlayalım ki?
Dilerseniz “ölen Kürt, öldüren Kürt; bu kesin AKP’yi gözden düşürmek üzere düzenlenmiş bir komplo!”; ya da “mini etek giyersen, akşamları sokakta dolaşırsan laikçi canavarlar seni parçalar” yolundaki hezeyanların bu “illiyet”i zımnen kabullenen “lapsus”lar olduğu gerçeğini bir kenara bırakalım.
Gerçekten de son yıllarda bir veba salgını gibi bu topraklara yayılan ve hepimizin hayatını zehirleyen kadın katliamının AKP iktidarı ile o kadar çok ilişkisi var ki…
Öncelikle, minibüsüne binen bir genç kadının, kabaran cinsel iştahına mutlaka ve mutlaka boyun eğmesi gerektiğine inanan bir eril merkezcilik ve tahakküm sabit fikrinin -katilin siyasal tercihlerinden bağımsız olarak- AKP iktidarı boyunca şişirildiğinin tanığıyız, hepimiz.
Öyle ya, cumhurbaşkanlığı makamını işgal eden zatın defalarca terennüm ettiği “Ben kadın-erkek eşitliğine inanmıyorum”; “kızı yalnız bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya…”; sağlık bakanının “tecavüze uğrayan kadın doğursun, kendisi bakamıyorsa devlet bakar”; Ankara’nın “ezeli ve ebedi” belediye başkanının “Anası tecavüze uğruyorsa çocuk niye ölsün? Anası ölsün…”; orman bakanının (kendisinden iş isteyen bir kadına) “Evdeki işler yetmiyor mu?”; bir emniyet müdürünün (Münevver Karabulut cinayeti konusunda) “kızlarına sahip çıksalarmış”; bir aile ve sosyal politikalar eski bakanının “Kadın cinayetlerini medya abartıyor”, üstüne üstlük bir de “İnsan Hakları Komisyonu Başkanı” unvanı taşıyan bir iktidar partisi milletvekilinin “Tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masumdur”; bir eski meclis başkanının “Kadın iffetli olacak. Mahrem-namahrem bilecek. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak,” sözleri... sizlere imam ve cemaat ilişkisini anımsatmıyor mu?
“Devlet büyükleri”nden her gün bu sözleri duyan vasat’ın nasıl davranmasını bekliyorsunuz?
Üstelik AKP eşrafının bu kanaatlerinin “kendinden menkul” olmadığını, temel referans çerçevelerini dinin; İslâm dininin oluşturduğunu dost da biliyor, düşman da… Bir başka deyişle, kitabında erkekleri, “itaatinden şüphe ettiğiniz şüphe ettiğiniz kadınları dövünüz” yetkisiyle donatan bir dinin sözcüsü ve temsilcisi olarak davranan bir iktidar yönetiyor bu ülkeyi. Ve “imanı sağlam” kamuoyu oluşturucuları, her gün ekranlardan, gazete sayfalarından “talkını” veriyorlar halka:
“Özür dilediyse affedin” (Çeşitli tarihlerde babasının cinsel tacizine maruz kalan 15 yaşındaki F.İ. hakkında Alo Fetva hattındaki hoca)
“Ne diyor İslâm, annen de olsa diz kapağının altından göbeğine kadar ve sırtına bakamazsın. Annen de olsa, diz kapağının üstü tahrik eder.” (“İslâm medeniyetini kuracak Öncü Nesiller yetiştirmek için” çalışan Furkan Vakfı kurucusu Alparslan Kuytul)
“Banyoda çırılçıplak yıkanmak mekruhtur. Göbeğin altında yani şortunu çıkartmayacak. Son anda onu çıkartıp durulanır.” (İlahiyatçı Prof. Nihat Hatipoğlu)
“Kadın spiker izlemek caiz değil”, “10, 7, 6 yaşındaki kız çocukları 25 yaşındaki erkekle evlenebilir. Aybaşı olmamış olduğu durumda nikâhlanabilir”. (Sosyal Doku Vakfı Başkanı Nureddin Yıldız)
“18’indekinin zinasına karşı çıkmayıp, 7 aylık bebeğe tecavüze karşı çıkmak timsah gözyaşıdır.” (Samsun İl Müftüsü Yrd. Doç. Dr. Hayrettin Öztürk)
“Kadın-erkek eşitliği cinsel sapmalara, ailenin dağılmasına zemin hazırlar.” (“İslâmcı yazar” Ali Bulaç)
Anlayacağınız, kadınlar karşısındaki hoyratlıklarının gerisindeki gerekçeler sağlam…
Öyle ki, kadına yönelik şiddeti eleştirirken dahi, “Kadınlar bize Allah’ın emanetidir” argümanından başka bir gerekçe üretemeyecek kadar uhreviyata belenmiş bir söylem…
Bir parantez açıp sorayım; “kadınlar birilerinin erkeklere emanetidir” sözleri dahi, daha ağızdan çıktığı anda kadını erkek karşısında ikincilliğe, tabiliğe mahkûm kılmıyor mu?
Malûm ya, emanet bir “şey”dir; kişi, insan filan değil. Edilgindir; birileri onu birilerine “gözetsin” diye verir. Hiç kuşku yok ki, emaneti gözetmekle yükümlendirilmiş kişinin ona “hıyanet” olasılığı da vardır. Yani “emanet”, her ne kadar eleştirilse de, “ihanet ve suistimal”e açık bir “şey”dir. Bu “şey” kendini savunma yetisine sahip değildir; ille de birileri tarafından kollanıp korunması gerekir. Potansiyel olarak hıyanet ve suistimal olanağına sahip birileri tarafından!
Oysa kadınlar, canlarını, bedenlerini zimmet edildikleri erkeğin insaf ve ahlâkına bırakmaksızın, insan ve birey kabul edilmek istiyorlar. Tırmanan eril şiddetin nedeni tam da bu değil mi zaten?
Her ne hâl ise…
Evet, evet; Özgecan ve diğer kadınların katledilmesi AKP iktidarıyla yakından ilişkilidir.
Çünkü kadın cinayetlerinin yüzde 1400 oranında arttığı bu dönemde göreve getirilen güvenlik görevlileri ve yargıçların kadın cinayetlerini neredeyse maktulü suçlu gören bir yaklaşımla ele alıyorlar...
Bilmiyorum, hatırlayanınız var mı; ama AKP iktidarı 2012’nın 8 Mart’ında bize bir “armağan” vermişti: “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair 6284 Sayılı Yasa”…
Yasanın çıkmasını önceleyen 2011 yılı içerisinde, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verilerine göre 121 kadın öldürülmüştü. “Tesadüf” bu ya, yasanın çıktığı 2012 yılı içerisinde bu sayı 210’a fırladı. 2013’te ise, 237 kadın öldürüldü. 2014 yılı, 294 kadın cinayeti ile kendi rekorunu kırdı… 2015 yılı ise Ocak ayındaki 20 kadın cinayetiyle başladı; Şubat olanca lanetiyle devam ediyor…
Bir başka deyişle, kadına karşı şiddeti önleme amaçlı yasa çıktığından beri, kadın cinayetlerinde hızlı bir tırmanış gözlemlenmekte. İşin korkunç yanı, yasanın çıkışından bu yana öldürülen kadınların 23 tanesinin güvenlik güçlerinin “koruma”sı altında olması…
Ve kadın cinayetlerini protesto eden kadınlara yıldırım hızıyla müdahale edip gözlerine biber gazı sıkan, onları saçlarından yerlerde sürükleyip yaka paça gözaltına alan “güvenlik” güçlerinin, kadınların katillerine karşı son derece yavaş, hatta gönülsüz davrandığının tanığıyız hepiniz. Lütfen bir an durup, TV ekranlarında kaç kadının çevredekilerin umursamaz bakışları altında kocası, eski kocası, sevgilisi ya da reddettiği erkek tarafından defalarca bıçaklanışını izlediğinizi anımsamaya çalışır mısınız?
Ya da karşısına getirilen katili sırf kravat takıp boynunu büktü, diye… Veya maktule kısa etek, tayt giymişti, cep telefonunda bir erkekle mesajlaşmıştı, katile hakaret etmişti, tanımadığı bir erkeğe cilveli bir şekilde saat sormuştu diye cezayı hafifletip üç-beş yılda salıverilmesine yol açan hakimler? Tecavüzcüleri sorgulayıp “tutuksuz yargılanmak” üzere serbest bırakan, “zeka özürlü” kız çocuğuna topluca tecavüz eden sanıkları “mağdurun rızası vardı” diye kovuşturmayan savcılar?
Yetmedi! Ya bugüne dek hiçbiri ceza almamış devletin tecavüzcü polisleri, jandarmaları, emniyet müdürleri, güvenlik görevlileri? Duymamış olamazsınız: 15 yılda 241 polis, 91 asker, 17 özel timci, 15 korucu, 45 gardiyan tecavüzden yargılandı ama ceza almadan serbest bırakıldılar. Olaylar duyurulmadan örtbas edilenleri, “kovuşturmaya gerek yoktur” kararıyla salıverilenleri hiç saymıyorum!
Onlar serbest bırakıldı, ellerini kollarını sallaya sallaya aramızda dolaşıyorlar; Pozantı cezaevinde olduğu üzere bazıları terfi de ettirildi. Üstelik de yeni çıkacak yasayla yetkileri ve güçleri daha da katlanıyor, ama onları deşifre eden gazeteciler tutuklanarak cezaevine konuluyor. Dumanı üstünde örnek; Zeynep Kuriş!
Şecaat arz ederken sirkatin söyleyen bir “lapsus”la üstelik: “devletin mahremiyetini deşifre etmek” gerekçesiyle… Evet, evet; taciz ve tecavüz bu devletin “mahremiyeti”dir; onu deşifre edenler cezalandırılmalıdır. Boşuna üremedi “T.C.avüz!” sloganı…
Evet, evet; Özgecan ve diğer kadınların katledilmesi AKP iktidarıyla doğrudan ilişkilidir.
Çünkü AKP iktidarı kadına yönelik şiddeti, kadın cinayetlerini önleyici tedbirleri gereksiz ve israf sayan, kadınları destekleyecek önlemleri de içeren sosyal bütçeleri budayarak sermayeye peşkeş çeken neo-liberal siyasaların en gözükara temsilcisidir.
Bir örnekle açımlayayım: Türkiye’de her 10 kadından 4’ünün fiziksel şiddete uğradığı biliniyor... Her 4 kadından 1’inin yaşadığı şiddet sonucu yaralandığı... Kadınların yüzde 15’inin cinsel şiddete uğradığı... Her 10 kadından 1’inin gebeliği sırasında fiziksel şiddete uğradığı... Şiddet gören kadınlar arasında lise ve üzeri düzeyde eğitim alanların oranının yüzde 27 olduğu... TÜİK verilerine göre, cinsel saldırı suçlarında da 5 yılda yüzde 30 artış olduğu da öyle. Yasa çıktıktan sonra yurt genelinde şiddete uğradığı gerekçesiyle polis korumasına alınan kadınların sayısının 77 bin 288’e ulaştığı da biliniyor. Ve Türk yasalarının nüfusu 50 bini
geçen her yerleşim biriminde bir kadın sığınma evi kurulmasını öngördüğü… Tüm bunlar biliniyor bilinmesine ama, gönüllü kadın kuruluşlarının açtığı sığınma evleri bürokratik engellerle kapatılmaya zorlanırken, nüfusu 50 binin üzerindeki belediye sayısının 206 olduğu Türkiye’de kadın sığınma evlerinin sayısı 122’yi geçmiyor! Bu kadar sığınakta şiddet gören milyonlarca kadından kaç tanesi kalıyor diye mi sordunuz? Toplam 1180 kadın ve 437 çocuk! “Sığınma evleri güvenli mi?” diye soracak olursanız, buna da olumlu yanıt vermek çok zor. Çünkü ‘Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun bildirdiğine göre, 2012 yılı içerisinde bu evlere sığınan kadınların yüzde 37.5’i, öldürülmüş!
Bir başka deyişle, AKP iktidarı, şiddete uğrayan, öldürülme riski altında bulunan kadınlar için adeta bir “ilkyardım merkezi” olan kadın sığınma evlerini savsaklamakta. Bu alanda gönüllü hizmet veren kurumların maruz kaldığı bürokratik engeller ve desteksizlik sonucu birbiri ardı sıra kapanmak zorunda kalması da cabası!
Kadına yönelik şiddeti azaltacak, giderek ortadan kaldıracak bir başka önlemin, kadınlara yaşamlarını güvence altına alacakları, iki ayakları üzerinde sağlam durmalarını sağlayacak bir iş ve çocuk yetiştirme yükünü kadınların sırtından alacak düzenlemeler olduğu biliniyor… Oysa kadın istihdamı, AKP indinde ancak yarım-zamanlı, geçici, düşük ücretli ve her türlü güvenceden yoksun olduğu ölçüde makbul… İktidar partisinin kadınları demografik kuluçka makineleri olarak görme eğilimi biliniyor. Ancak üç çocuk, dört çocuk, beş çocukla aile içerisinde kafese alınan kadını “aile içi şiddet”ten koruyabilecek sihirli formül, var ise de henüz keşfedilmedi…
Ya da daha bol ışıklandırma, daha güvenli kitle ulaşım araçları, daha sağlıklı bir kentleşme ile mekânların kadınlar için daha güvenli kılınması? Geçiniz…
Veya toplumsal cinsiyetler arasında eşitlikçi ve sağlıklı ilişkilerin tesisine yönelik sosyalizasyon süreçlerini hedefleyen bir toplumsal rehabilitasyon? Haydi canım sen de…
* * *
İktisat politikaları, nihayetinde, ülke kaynaklarının kimlerin yararına kullanılacağına dair bir tercihtir... “Sosyal” politikalar bütçeden sıradan insanlara, emekçilere, kadınlara, çocuklara, engellilere vb. daha fazla pay ayrılmasını öngörürken, neo-liberal politikalar kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi, sosyal harcamaların kısılması ve kaynakların özel sektöre, ÇUŞ’lara yönlendirilmesini öngörür…
AKP, bu tercihlerin en yıkıcı hâlini temsil ediyor. Vazgeçtim özelleştirme adı altında “yandaş” sermayeye peşkeş çekilen kamu kaynakları ya da arazilerinden; kaç trilyona mal olduğunu kimsenin net olarak kestiremediği Kaç-Ak saray ile kaç kadın sığınma evinin kurulabileceğini, kaç kadına kendisine şiddet uygulayan kocaya mahkûm kalmayacağı bir iş sağlanabileceğini düşünebiliyor musunuz?
Şu sıralar yangından mal kaçırılır gibi geçirdikleri Güvenlik Yasası da bir tercih… Hem de çok somut, çok net bir tercih… İktidar güvenlik yasasıyla birlikte, işçilerin emekçilerin ve/ veya kadınların yaşam koşullarını daha tahammül edilebilir kılacak düzenlemeleri, ne bileyim Alevilerin tanınma, Kürtlerin özerklik taleplerini karşılamak yerine ayaklanma bastırma savaşını yeğlediğini gösteriyor.
Oyuk mermiler; üretimleri aksamasın diye Metal-iş grevinin yasaklandığı panzerler, akrepler, TOMA’lar; sokak sokak, dükkân dükkân topumuzu gözaltında tutan güvenlik kameraları; atama bekleyen öğretmen adayları birbiri peşisıra intihar ederken sayıları sürekli arttırılan polisler… muhaliflere karşı açılan “topyekûn savaş”ın habercisi…
Bu koşullar altında, AKP iktidarının kadınların şiddetten korunması, kadın cinayetlerinin önlenmesi konusunda ciddi bir adım atacağını gerçekten de düşünüyor musunuz?
25 Şubat 2015 18:20:46, Ankara.
N O T L A R
[1] 26 Şubat 2015 tarihinde ‘Kaldıraç’ın ODTÜ’de düzenlediği “İç Savaş İlanı: İç Güvenlik Yasası” başlıklı panelde yapılan konuşma… 7 Mart 2015 tarihinde DKH’nin Antalya’da düzenlediği etkinlikte yapılan konuşma… Kaldıraç, No:165, Mart 2015…
[2] “Herkesi bir gece bekliyor.” (Horatius.)
Sibel Özbudun
1956 yılında,İstanbul'da doğdu. Üsküdar Amerikan Kız Lisesi'nden mezun olduktan sonra, Fransa'ya giderek, üç yıl süresince Fransa'da dil ve Paris VII ve Paris X Üniversitelerinde sosyoloji öğrenimi gördü. Türkiye'ye döndükten sonra,İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Antropoloji Bölümü'ne girdi. Mezun oldu. Uzun süre yayıncılık (Havass ve Süreç Yayınları) ve çevirmenlik yapan Özbudun;
1993 yılında, Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü'nde yüksek lisans eğitimi görmeye başladı. 1995 yılında,aynı bölümde araştırma görevlisi oldu. Doktorasınıda aynı üniversitede verdi. İngilizce, Fransızca ve İspanyolca bilen Özbudun'un çok sayıda çevirive telif eseri bulunmaktadır.
Son Haberler
Sayfalar
Roboski: Taammüden devlet katliami!
SORU(N)LAR “RAİSON D’ETAT”SINDAN VAZGEÇMEYEN TUTUM YALANLAR, YALANCILAR “GERÇEK” ROBOSKÎ HÂLİ AKP: “CİNAYET VAR (DA), CANİ YOK(MUŞ)”?! (S)ÂKÎL -BEYAZ- KÜRTLER MUHATAPLAR YORUM(LAR) HUKUK(SUZLUK) ADALET DEĞİLDİR! “NE OLACAK” MI? ROBOSKÎ: TAAMMÜDEN DEVLET KATLİAMI![*]
“Herkesin bir gideni vardır, İçinden bir türlü uğurlayamadığı…”[1]
Veysi Altay’ın yönettiği ‘Faîlî Dewlet’ adlı belgesel, Cizre’de 90’lı yıllarda devlet eliyle işlenmiş cinayetleri anlatır ki, Roboskî de bu “realite”den bağışık değildir…
Deli dumrul'un "kentsel dônüm"ü yada yolsuzluk rantin ikizkardesidir
“Ya ümitsizsiniz, ya da ümit sizsiniz. Ya çaresizsiniz, ya da çare sizsiniz.”[1]
Şaşırmadınız, değil mi?
Şaşırmış gibi yapmanıza da gerek yok.
Ne de olsa, AKP medyasının her şeyden çok anlayan, her şeyi en iyi bilen gülücüksüz prenslerinden, her şeyi çok uzaklardan seyreden, dalgın bakışlı, nazlı prenseslerinden değilsiniz…
Yani şaşırmış gibi yapmadığınızda dolar bazında her ay banka hesabınıza geçen maaşınız tehlikeye girmez.
Yasli tarih diyor ki:"Halk iktidari ele almadikça.."
Dikkatinizi mutlaka çekmiştir; meclisteki partilerden, "Halk örgütlenip iktidar olsun, kendi kendisini yönetsin," diyen yoktur. Ne böyle bir hedefleri var, ne de felsefeleri… İstedikleri şey, halkın merdiven olması, kendilerinin de tepede oturmalarıdır.
Hozat, Altun ve Öcalan:Garbis Altınoğlu
Demir Küçükaydın ve Ayhan Bilgen'e Bir Yanıt
(Genişletilmiş versiyon)
Ocak ayında Parti ve Devrim şehitleri üzerine
İnsanlık tarihine alın teriyle emekle, yürekle, bilinç ve çizilen ideolojik güzergâhla yazılırlar. Ve bir daha yüreklerde silinmezcesine kalıcılaşırlar. Orda söz biter eylem başlar, iş başlar, insanlığa adanan, insanın özgürleşme kavgası başlatılır. Bunu kelimelerle ifade etmenin mümkünatı yoktur,
Rober Koptaş yazdı: Öcalan’ın mektubundan beklenen
Rober Koptaş, Agos’taki köşesinde KCK’nin ‘lobi’ açıklamasını yazdı: Kürt illerinde gördüğüm, Hrant Dink’in hatırasına hürmeten Ermenileri el üstünde tutan, iç savaşın etkisiyle de Ermenilerin yaşadığı acılara karşı empati duygusu geliştirmiş bir tavır oldu. Bu ileri duruşa karşın, Kürt siyasi hareketinin temsilcilerinin Ermeni meselesinde daha ikircikli bir tutum aldığı söylenebilir.
Hrant belleğimizde yasıyor...Nazaret Vartanyan
Hrant Dink 19 ocak 2007 tarihinde katledildi. Yaşamını mensup olduğu Ermenilerin tarihsel akıbetini kamuoyuna açmaya adamıştı Hrant… Ama Hrant’a tahammül edilemedi… Bundan dolayı Hrant katledildi..
Sevan bu sefer yalnız değil
Sevan Nişanyan’ın zekâsına, bilgisine ve hayat görüşüne hayran, onu merak eden biri olarak benim de yolum Şirince’den geçti. Geçen yıl Şirince’ye yaptığım birkaç aylık yolculuğun yaşamımda önemli bir yere sahip olacağını biliyordum, öyle de oldu… Ancak iz bırakan yalnızca Sevan Nişanyan’ın kendisi değildi. Sevan ile Müjde Tönbekici, kamuoyunun onlar hakkında düşündüğünün aksine ve hiç tereddüt etmeden söyleyebilirim ki şahane bir aile kurmuşlar.
“Iyi” Papa mı?
“Yüreğin soğuksa,güneş de ısıtamaz.”[1]
Papa Benediktus’tan (ya da önceki Papa II. Jean Paul’den) sonra Vatikan’da ikamet eden Papa Francesco, “iyi” Papa mı?
Kanımca değil. Papalık kurumunun “iyi”si olmaz/ olamaz. Çünkü orası Vatikan’dır…
Tam da bu noktada Mohandas Karamchand Gandhi’nin, “Çoğunluğun onayı yanlışı doğru yapmaz,” saptamasının altını çizerek, Immanuel Wallerstein’ın, “Katolik olmayanlar kimin Papa olacağını umursamalı mı? Elbette,”[2] saptamasını paylaşmadığımızı belirtelim.
Bu Ne Şiddet,Bu ne Celal?(Yada Gulyabani Kim?)
“İnsan çıtır ekmeği ısırdığında,Kırıklar dolar kucağına,İşte orası umudun tarlasıdır.Ve orada başaklar ağırlaştığında,Sayısız ah dökülür toprağa.”[1]
Şiir şöyle:
“gencecik cocuklardık/ milyonlar kadardık/ haykırışlarımızla türkülerimizle/ güle oynaya/ Gezi’deydik/ meydanlardaydık.
Gulyabani!/ annelerimizin masalındaydı/ zifiri karanlıktı/ çıktı geldi/ esti gürledi/ BEŞimizi yuttu/ ONİKİmizin gözünü yedi/ yetmedi organlarımızı yedi/ yetmedi/ YÜZlercemizin kolunu bacağını kafasını kırdı/ sakat bıraktı/ kimimizi komaya/ SEKiZBiNden fazlamızı yaralı kodu.
Türkiye'de paradigma değişimi ve "Derin Kürdistan aklı"
Kapitalist dönemin en önemli başarısı kitleleri gönüllü aptallaştırabilmesi, hatta köleleştirebilmesidir.Kendi çıkarlarının nerede olduğunun rasyonel bir analizini yapamadan,kitleler egemen yapının çıkarlarının kendi çıkarları olduğu yanılsamasının etkisinde ömürlerini geçirirler.Seçimlerini bu doğrultuda yaparlar,yeni nesilleri bu doğrultuda yetiştirirler.Hukukun üstünlüğüne inanırlar ve hukuk adı verilen sistem makyajının onların haklarını korumak için varolduğunu zannederler.Halbuki ezenler/ezilenler veya egemenler arası yerel/global çelişkiler suüstüne çıktığında il