OHAL ve KHK’lerle tırmanan faşizm
İlan edilen OHAL (Olağanüstü Hal) ve uygulamaya konan KHK’ler (Kanun Hükmünde Kararname) ile devletin baskıları en üst düzeye tırmandırılmıştır. Cumhurbaşkanı tarafından alınan kararlar hiçbir işlem görmeden yürürlüğe girmektedir. Bunun sonucu -burjuva normlara göre bile Türkiye’de yeterince uygulanmayan- devletin yasama, yargı ve yürütme kurumlarının özerkliği tümden lağvedilmiş ve hiçbir fonksiyonu kalmamıştır. TBMM iyice etkisizleştirilmiş, formalite bir konum almış, mahkemeler doğrudan cumhurbaşkanının talimatlarına göre karar alan “kurum” haline dönüşmüştür. Kanun Hükmünde Kararnameler doğrudan yürürlüğe Cumhurbaşkanı imzasıyla konmuştur.
Öyle ki 695 ve 696 sayılı son KHK’ler 2017’nin Aralık ayında resmi gazetede yayınlanmıştır. En kısa sürede son düzenlemelerin yapılması ve yürürlüğe konması hedeflenmektedir. 695 sayılı kararname ile 2 bin 766 kamu görevlisinin ihraç edilmesi kararı alınmıştır. 696 sayılı kararname ile göze çarpan kararlar taşeron işçilere, tutsaklara ve emekçi halka yönelik kararlarıdır. Böylece OHAL ve KHK ile mevcut faşizmin daha katmerli boyutlara tırmandırılması hedeflenmektedir. Emekçi sınıfların, Kürtlerin ve muhalif yapıların planlanan yeni baskı ve saldırılar ile sindirilmesi, düzen sınırları içerisinde sevk ve idaresi amaçlanmaktadır. Lakin umduklarını bulamayacaklardır. Şimdiden 695 ve 696 sayılı kararnamelere karşı tepki oluşmaya başlamıştır.
Taşeron İşçilerin Kadroya Geçişi Aldatmacadır…
Son yıllarda sayıları giderek artan taşeron işçilerle ilgili alınan yeni kararlar açıklanmıştır. Bu kararlar işçilerin lehineymiş gibi gösteriliyor. Burjuvazinin hizmetindeki AKP hükümeti 696 sayılı kararname ile işçilerin aleyhine aldığı kararları, işçilerin lehineymiş gibi yansıtır ve alınan kararların gerçek yüzünü kamufle eder. Nitekim AKP tarafından alınan “taşeron işçilerin kadroya geçiş” yasası özü itibariyle böyle bir fonksiyon içerir. Öyle ki işçiler için dayatılan şartlar bunun göstergesidir:
* Taşeron işçilerin kadroya geçişi için başvuru süresi 2-11 Ocak tarihlerini kapsamaktadır. Bu tarihten sonra başvurular geçersizdir.
* Başvuruda bulunan işçilerin durumuna ilişkin bulunduğu ilin Emniyet Genel Müdürlüğü ve Valilik tarafından güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapılacak.
* Sonuç idareye bildirilecek ve karar idare tarafından verilecek.
* Uygun görülen taşeron işçiler sözlü ve yazılı sınava tabi tutulacak. Sınav 100 puan üzerinden yapılacak. En az 50 puan alınması şart koşulacak. 50 puan altında kalanlar başarısız sayılacak.
* Sağlık Bakanlığı’nca işe alınan işçiler gerek duyulduğunda başka illere gönderilebilecek.
* Kadro vasfıyla işe giren işçiler geçmişten kalma dava ve icra alacaklarından vazgeçecek. Bunun için mahkemelerden ve icra müdürlüklerinden yazı getirecek. Bu belgeler idareye verilecek.
* İşçi idareden herhangi bir hak ve alacak talebinde bulunmayacağını ve bu haklardan vazgeçtiğine dair sulh sözleşmesi idareye verecek.
* Kadroya geçirilenlerden sonrasında şartları taşımadığı veya uymadığı tespit edilenler tazminatsız işten atılacak. Yapılan ödemeler geri alınacak.
* İşçilerin ücretleri Yüksek Hakem Kurulu’nun daha önce karara bağladığı taşeron sözleşmesine göre belirlenecek.
* Sözleşmelerin feshedilmesi nedeniyle taşeron firmalara tazminat ödenecek.
Resmi Gazete’de yayınlanan şartlardan bazıları işçilerin nasıl ve hangi koşullarda çalıştırılacaklarının bariz göstergesidir. Amaç bir taraftan taşeron işçilerin tepkisini sindirmek ve kendi denetimleri altına almak. Diğer taraftan gelecek dönem yapılacak belediye, c
umhurbaşkanlığı ve meclis seçimlerinde ihtiyaç duydukları oy oranlarını “kadro” kisvesiyle artırmaktır. Ama yukarıdaki şartların gösterdiği gibi taşeron işçiler üzerinde baskı unsuru nasıl da artırılıyor. Dolayısıyla alınan kararlar işçilerin aleyhinedir. “Kadro” statüsü bir maske olarak kullanılmakta ve işçilerin aleyhine alınan sömürüyü, baskıyı ve denetimi artıran kararlar kamufle edilmeye çalışılmaktadır.
450 bin işçinin kadroya alınacağı belirtiliyor. Bu da yukarıda belirtildiği gibi, “kadro vasfıyla işe giren işçilerin geçmişten kalma dava ve icra alacaklarından vazgeçmesini” şart koşuyor. Kadro vasfı için dayatılan bir diğer ön şart “bulunduğu ilin Emniyet genel Müdürlüğü ve Valilik tarafından güvenlik soruşturmasına ve arşiv araştırmasına” tabi tutulmasıdır. Ayrıca “şartları taşımayan veya uymayanlar tazminatsız işten atılacak ve yapılan ödemeler geri alınacak”tır. Kadro vasfı için dayatılan böylesi ağır şartlar gerçekte taşeron sistemini kaldırmayacaktır. Ayrıca bir başka 450 bin işçi kadro olarak da değil, taşeron olarak belediye şirketlerine alınacak. Kısacası özünde taşeron sistemi kaldırılmayacak. Kadro lafzı yapılarak taşeron işçiler kandırılmaya çalışılıyor. Dayatılan ağır şartlar altında 2 milyonu aşkın taşeron işçi varlığını devam ettirecek.
296 sayılı Kanun Hükmünde Kararname gerçekte OHAL şartlarında işçilerin aleyhine alınan bir karardır. OHAL döneminin son 11 ayında işyerlerinde 1.850 işçinin katledildiği bir süreçte taşeron işçilere ilişkin çıkarılan yasanın maddeleri bu gerçeği göstermektedir. Elbetteki bu gerçeklik sosyal pratik içerisinde daha açığa çıkacak ve işçi sınıfının mücadelesini engelliyemeyecek ve daha üst düzeylere tırmandıracaktır.
Hapishanelere İlişkin Kararname
696 Sayılı kararname ile hapishanelere ilişkin de faşist kararlar alınmış ve 24 Aralık 2017 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanmıştır. Resmi açıklamalara göre yapılan düzenlemelerle alınan kararların en kısa süre içerisinde uygulamaya konulması kararlaştırılmıştır.
Hapishanelerle ilgili alınan bu karar tutsakların tek tip elbise giymesini dayatmaktadır. AKP tarafından alınan bu kararın gerekçesi olarak 15-16 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilmek istenen darbe girişimi gösterilmektedir. Ancak tek tip elbise 15-16 Haziran darbe girişimi kapsamındaki tutuklu ve hükümlülerle sınırlı değildir. Onların dışındaki diğer tutuklu ve tutsaklara da tek tip elbise dayatılmaktadır. Alınan karara göre darbe girişimi kapsamındaki tutuklu ve tutsaklara “badem kurusu”, “FETÖ”cü ve devrimci, demokrat tutsaklara “gri” renkli tulum giymeleri dayatılacak.
Ayrıca 696 sayılı kararname sonucu avukatlarla yapılan görüşmeler kameralarla kayıt altına alınacak ve Yargıtay’a 100, Danıştay’a 16 yeni üye atanacaktır. Böylece tutsaklar üzerindeki baskı daha üst boyutlara tırmandırılacak.
Hapishanelere tek tip elbise dayatılmasının ardında tutsakların küçük düşürülmesi, manevi olarak güçsüz kılınması ve uğrunda mücadele yürüttükleri davaya olan inancı sarsmak yatmaktadır. Planlanan bu baskılara devrimci tutsaklar direnecektir. “FETÖ”cü ve darbeci subayların direnç göstermeleri söz konusu değildir. Çünkü onların ideolojik ve siyasi yapıları ile ruh haleti böylesi bir dirence uygun değildir. Onlar gerici düzenin ve devletin sadık kişileridir. Darbeci subaylar ve “FETÖ”cüler ile devrimci ve yurtsever tutsaklar arasında ideolojik ve politik olarak nitel fark vardır. Bunun sonucu direnişi Kürt yurtseverler ve devrimci hareketlere mensup devrimci tutsaklar gösterecektir.
Nitekim tek tip elbise dayatması ve diğer baskı yeni değildir. Devrimci tutsakların hapishane geçmişi tek tip elbise dayatmasına ve diğer hapishane baskılarına karşı görkemli direnişlerin gösterildiği mücadele tarihine sahiptir. Devrimci tutsaklar hapishanelerdeki devlet baskılarına karşı boyun eğmemiş ve direniş göstermişlerdir. 1970’lerdeki hapishane direnişi, 1980 darbesi sonrası baskıların daha artmasına karşın daha görkemli boyutlarda sürdürülmüştür. Devletin hapishanelerdeki baskı ve saldırıları arttıkça devrimci direniş de artmış ve baskı ve saldırılar karşısında boyun eğilmemiştir. Maddi-manevi boyutlarda elde edilen bu üstünlük devletin en güçlü olduğu ve devrimci tutsakların bedenen en zayıf oldukları mevzilerde edinilmiştir. Bu üstünlüğün panzehirini uğruna mücadele yürüttükleri davaya olan inanç oluşturmuştur.
Nitekim hapishaneler tarihinde tek tip elbise baskısı ve diğer baskılar yeni değildir. 1980’lerde gündeme getirilen tek tip elbise dayatmasına ve diğer baskı ve saldırılara karşı boyun eğilmemiş ve görkemli bir direnişle baskı ve saldırılar geri püskürtülmüştür. 1996’da gündeme getirilen “tabutluk” denilen hücre sistemine, aksatılan tutsak tedavisine ve tutsak yakınlarına yönelik saldırılara karşı başlatılan süresiz açlık grevi ve ölüm orucu sonucu devlete geri adım attırılmıştır. 2000 başlarında F tipi hapishaneler için askeri ve polisiyle saldıran devlet güçlerine karşı direnişle yanıt verilmiştir. Devlet F tipi hapishaneleri eski hapishaneleri yakıp-yıkarak ve kimyasal silahlarla saldırarak zorla geçebilmiştir. Ölüm oruçlarıyla direniş gösterilmiştir. Belki F tipi engellenememiş ama tutsaklar devletin en güçlü olduğu mevzilerde gösterdikleri direnişle devrimci kimliklerini korumuş ve devlete karşı ideolojik-politik üstünlük sağlamışlardır. Devrimci kimlik günümüzde korunmaktadır.
Kısacası Türkiye hapishaneleri tarihi direniş ve mücadele tarihidir. Nitekim geçmişte ve günümüzde Amed, Metris, Sağmalcılar, Ümraniye, Erzurum, Malatya, Ceyhan, Bartın, Urfa, Sakarya, Edirne, Tekirdağ, Elazığ, Bingöl ve diğer hapishanelerinde saldırıya uğrama, hücrelere atılma, yakınlarıyla ve avukatlarıyla görüşmelerden men edilmek, tecrit edilme ve diğer baskı ve saldırılara karşı açlık grevlerine, ölüm oruçlarına gidilerek, barikatlar kurularak direniş gösterilmiş, mücadele edilmiş ve geri adım attırılmıştır. Yeri geldi mi hapishane direnişlerinde şehitler verilmiştir. Ama baskı ve zulüm karşısında secde edilmemiştir. Tüm baskılara olduğu gibi tek tip kıyafet kararlarına karşı direniş gösterilmiştir ve baskı ve saldırılar savrulmuştur.
Kürt ve Türkiyeli devrimci tutsakların hapishane tarihi direniş bakımından zengin bir tarihe sahiptir. Direniş hapishanelerde köklü bir gelenek oluşturmuştur. Bundan dolayı OHAL baskıları ve 696 sayılı KHK devrimci tutsaklara boyun eğdiremeyecektir.
696 Sayılı KHK ile Paramiliter Güç Oluşturma…
696 sayılı KHK ile devlet bünyesinde hareket eden sivillerden oluşan askeri bir güç oluşturulması hedefleniyor. Böylece amaçlanan bu güç üzerinden olası muhalif hareketlerin hedef alınması ve bastırılmasıdır. R.T. Erdoğan ve diğer devlet şürekası böylesi bir yapıya ihtiyaç duyuyor.
696 sayılı KHK’nın 121. maddesiyle siviller üzerinden oluşturulması hedeflenen bu güçler paramiliter rol oynayacak. Böylece bu güç üzerinden muhalif hareketler devamlı tehdit altında tutulacak, yeri geldiğinde saldırıya maruz kalacaktır. Özellikle Gezi İsyanı sonrası böylesi bir milis örgütlenmesine ihtiyaç duyulmuştur. Devletin varolan askeri ve polis gücüne karşın mevcut durum ve sistemin giderek gelişen ve derinleşen sorunları hakim sınıfların ve devlet kurumunun gündemine, paramiliter bir milis gücün oluşturulmasını getirmiştir. Oluşturulacak bu paramiliter milis örgütlenmeyle olası toplumsal muhalefetin bastırılması tasarlanıyor. Mevcut konjonktürde giderek uç boyutlara tırmanan çelişkiler ve kitlelerin girdiği gerilim süreci egemen güçleri gerici sivil milislerden oluşan böylesi örgütlenmeye itiyor.
Oluşturulacak paramiliter güç içinde yer alacak sivil güçlere yargı dokunulmazlığı öngörülüyor. Bunun sonucu bu güçler her türlü cezadan muaf tutulacak. Yani bu güçlere sınırsız bir yetkiyle her türlü muhalif harekete saldırma rolü yükleniyor. Böylece kitlelerin ve muhalif kesimlerin olası miting, yürüyüş, gösteriler ve benzeri tepkileri içeren eylemlerine karşı paramiliter kesimin saldırıya geçmesi örgütleniyor. Devrimci yapılar ve tüm kitle hareketleri devlet desteğinde açıktan hedef tahtasına konuluyor.
Nitekim paramiliter kesimin bu doğrultuda örgütlenmesine gidiliyor. Bu kesimlerin Tokat, Konya ve başka yerlerde askeri kamplarda açıktan eğitildikleri iddia edilmiştir. Bu iddia yadsınamadığı gibi gerçeklik ihtimali giderek güç kazanıyor. Hatta televizyon, basın gibi iletişim alanında bu kesimin örgütlenmesi açıktan lanse ediliyor ve giderek gündemde yer alıyor. Bizzat R.T. Erdoğan’ın bilgisi dahilinde sivillerin SADAT (Uluslararası savunma Danışmanlığı) tarafından askeri ve siyasi olarak eğitildikleri iddiası giderek daha belirgin bir hal alıyor. SADAT dışında Osmanlı Ocakları, HÖH (Halk Özel Harekatı), IYI (Türkmen Dağındaki Kayı), DAİŞ gibi paramiliter faşist örgütlenmeler de oluşturulmuş ve piyasaya sürülmüştür.
Böylesi bir örgütlenmeye bağlı olarak milis güçler içinde hızla artan silahlanmaya gidilmiştir. 2015 Gezi İsyanı sonrası resmi güçlerin teşvikiyle 23 ay içinde 2 milyon 300 bin adet tüfek ve tabanca ruhsatı verilmiştir. Buna bağlı olarak polis ve askeri güçler tarafından etkin bir silah olan Glock marka silah kullanımı Danıştay tarafından serbest bırakılmıştır. AKP/Saray Kliği, ordu ve MHP tarafından hızla sivil kesim içerisinde paramiliter örgütlenmeye gidilmektedir. Örgütlenen kesim daha çok AKP ve MHP tabanının fanatik kesiminden oluşmaktadır. Nitekim 15-16 Temmuz 2016 darbe girişiminde Erdoğan’ın talimatıyla sokağa dökülenleri AKP/Saray kliğinin örgütlü paramiliter kesimi oluşturmaktadır. Onların sokağa çıkışı Erdoğan ve şürekası tarafından bir nevi deney olmuştur…
Aslında 696 sayılı KHK’nin gittiği bu örgütlenme yeni bir olgu değildir. Devlet tarihinde belli dönemler sivil güçler üzerinden milis örgütlenmelere gidilmiştir. Her tarihsel süreçte oluşturulan milis örgütlenmeler farklı muhtevalar içerse de, hedef ve amaç hep aynı olmuştur: Oluşan tepkiyi, muhalefeti, mücadeleyi, başkaldırıyı bastırmak, sindirmek, katletmek, yok etmektir. 1915 Ermeni, Rum, Süryanilerin soykırımında Hamidiye Alayları, hapishane mahkumları, Kafkasya ve Balkan göçmenlerinin geri kesimleri üzerinden Teşkilat-ı Mahsusa örgütlenmesine gidilmesi ve soykırımda yer alınması bir nevi böyle bir harekettir…
20 Temmuz 1931’de Ef’alin Kanunu çıkarılmış ve Erciş, Zilan, Ağrıdağı, Pülümür isyanlarının bastırılmasında devlet güçleriyle beraber saldıran sivillerin saldırısı suç sayılmamıştır. 1968-1970’ yıllarında MHP komando kampları açılmış ve gelişen devrimci hareketlere karşı sivil faşistler eğitilmiş ve devrimcilere karşı saldırılar yapılmıştır. 1985 tarihinden itibaren devlet tarafından oluşturulan sivil köy korucuları devlet güçleriyle beraber Kürt Ulusal Hareketi’ne ve sivil tabanına karşı saldırmıştır. Ve TC tarafından sivillerden oluşturularak Kürtlere saldıran Hizbullah örgütü…
Görüldüğü gibi belli tarihsel koşullarda irili ufaklı paramiliter güçler oluşturulmuş Kürt Ulusal Hareketi’ne, devrimci güçlere, Ermenilere, Kürtlere saldırmışlardır… Nasıl ki, o saldırılar devrimci mücadeleyi ve kitlelerin haklı ve meşru mücadelesini yok edememişse, oluşturulacak olan bu paramiliter güçler de emekçi sınıfların, Kürtlerin ve devrimci hareketleri mücadelesini engelliyemeyecektir… Mücadele daha keskin ve daha radikal boyutlarda yürütülecektir…
Son Haberler
Sayfalar
İstanbul' un Esareti Altında
Kitleselleştiremiyorsun diye korkma eternasyonalleştiremiyorsun diye kork.
Bir proletarya köylü için hayatta en zor olan anlatmak istediğini aristokrat bir şekilde anlatması gerektiğini düşünmesidir.
Sıkmayın kendinizi.
Gevşeyin..... gevşeyin....
Haa... şöyle.
Gerek yok öyle aristokrat, aristokrat takılmaya.
Bakın aristokratça takılanların haline.
En basit misaliyle:
Sanki düne kadar biz proletarya köylülerdi ülkenin sosyo ekonomik yapısında sömürgeciliğin değişikliklere yol açmadığını söyleyen.
“Komünist AKP”ye Az Kaldı?
“...Az önce bakanımıza onu dedim, 'çaldın dedim biraz sabırlı olsaydın.' (02 Kasım 2014, R. T. Erdoğan) Böyle diyordu Erdoğan. Yanlış anlaşılmasın! Erdoğan'ın bu sözleri söylediği kişi, öyle 17–25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarında belgeleriyle açığa çıktığı ve istifa ettirmek zorunda kaldığı dört bakandan biri değil. Erdoğan bu sözü, şimdilerde ilan ettikleri “Yeni Türkiye”nin “resmi ideoloğu” olarak takdim ettikleri Necip Fazıl Kısakürek anısına verilen ödül töreninde yaptığı konuşmada sarf ediyor.
Nasuh Mitap geçti bu dünyadan…ismail cem özkan]
İlk söz bir bildirge ile söylendi, son söz henüz söylenmedi. Çünkü mücadele bitmedi. Devrimci yol engebelidir derdik, ama en önemlisi bir devrimci yolcu kutuplara gitse kendi yaşayacağı alan açar ve fikrimizin yayılması için nüveler kurar, geliştirir ve mücadeleyi kucaklar derdik...
"İnsanlık ölmüş " diyenlere güzel bir haber
Bin yıl geçti sanki cezaeviyle ilk tanışıklığımın üzerinden. Çok gençtim; çocukluğumda jandarma, falaka ve cezaevi korkusuyla büyütülmüştüm. Konulduğum cezaevinin demir kapıları, beton duvarları ve göğün bağrına birer mızrak gibi saplanan nöbetçi kulelerinden ürkmüştüm.
Dışarıda akıp giden zaman o boğucu dört duvar arasında donup kalmıştı sanki. Girdiğim o mezardan çıkmak bana imkânsızmış gibi görünüyordu. Şimdi o günleri tebessüm ederek hatırlıyorum. Alıştım çünkü; başka bir kentteki evime gider gibi gidiyorum artık hapishaneye.
Serkan : Rober Koptaş
Her ölüm erken ölümdür demiş şair, ama doğru değil. Bazı ölümler gerçekten erkendir, bazıları değil, işin aslı bu.
25 Ekim günü kaybettiğimiz genç arkadaşımız Serkan Çağlı, onun erken ölümü, bizlere hayatın, hayatlarımızın, içinde boğuştuğumuz meselelerin nasıl küçük, nasıl bizler gibi fani, nasıl bizler gibi tek nefeslik olduğunu hatırlattı en çok.
Amaç içinde korku yaratmak olmasın
Varsa bir sorun sınıfsaldır.
Ahh... ah...Şimdi:
Çekilecek çilem mi ya... bu çile.
Ya ulusalcılar olmasaydı.
Ya.... tkp, ip, chp ... olmasaydı.
Kalkıp nasıl da:
Yazılarındaki üslubuna bir olgunun, nesnenin, kapitalizmin.... geçmişini, bu gününü ve yarınını aktarabilen bir yazara senin söylediklerinin yanlış olduğunu yaşıyor olduğumuzdan anlıyoruz diyerek içine düşülen yanlışlığın görülmesi engellenebilirdi ki. (Partizanla, Halkın Günlüğünün Bismarckcılık tartışmalarına bak )
İyi ki ulusalcılar var.
İyi ki de bu tkp, ip, chp... var.
29 Ekim TC şovenizm bayramı
Yine bir 29 Ekim ve yine bayraklarla süslü devletin şoven politikalarına bağlı törenler ve devlet yetkililerinin zırvalamaları, yine tek millet-tek dil - tek din naralarıyla perçinlenecek kutlamalar zinciri. Yine; çocuklar zorunlu olarak törenlere sokulacak ve onlara göre "cumhuriyet bekçiliği" sıfatına biçilecek! Zoraki dedik, aslında tam olarak TC'nin cumhuriyet tanımı bundan ibarettir. Faşist militarizm zoruyla, 1923’den bugüne ezilen
Kürtler, Kobane Direnişi, Emperyalizm ve “DEVLETE İSYAN DEVRİMCİLİĞİ!”
Rojava kantonlarından biri olan Kobane'ye yönelik (IŞ)İD saldırısına karşı gösterilen direniş bir ayını geride bırakırken; direnişin etkileri çeşitli açılardan TDH ve reformist cenahta tartışılmaya devam ediyor. Son olarak bu tartışmaya, Kobane Direnişi'ne TC devletinin tüm “rezervlerine” rağmen, ABD emperyalizminin askeri ve tıbbi yardım yapmasıyla bir “anti-emperyalizm” tartışması da eklenmiş durumdadır.
Var Olan Duruma Saldırmak...
Komünistler, nesnel durumu kabullenerek, teslim olmak değil, tersine, onun çelişmelerini doğru bir şekilde analiz edip, koşulları devrimci bir tarzda değiştirme mücadelesinin prensibine sahiptirler.
RE NEDEN HOVİTİYA IŞİD !
RE NEDEN HOVİTİYA IŞİD ! ԲԱՐԲԱՐՈՍՆԵՐԻՆ ՃԱՆԱՊԱՐՀ ՉԿԱ !BARBARLARA GEÇİT YOK !
‘Şengal ve Kobanê‘de Yükselen Direniş Ruhuyla Gençlik Festivalimizi Sahiplenelim, Direnişe Ortak olalım!!
Yeni Demokratik Gençlik (YDG) Kobanê’de gelişen direnişe ve 24. Gençlik Kültür Sanat Festivaline dair bir açıklama yayınladı. Gençlik Kültür Sanat Festivalin’de elde edilecek gelirin bir kısmının Kobanê direnişine aktarılacağı belirtilen açıklamada, Festivalin daha yüksek seviyede sahiplenilmesi için çağrıda bulundu.Yapılan çağrınan tam metni ise şöyle;
‘Şengal ve Kobanê‘de Yükselen Direniş Ruhuyla Gençlik Festivalimizi Sahiplenelim, Direnişe Ortak olalım!!