Kürt krallığı için mi Halepçelerde öldüler ?
Gazeteler geçenlerde Mesut Barzani ile Celal Talabani'nin İstanbul'daki mülklerini sıralayınca, Halepçe'de soykırıma uğratılan Kürtler geldi gözümün önüne.
Takvim yaprakları 16 Mart 1988 gününü gösterirken, Irak diktatörü Saddam Hüseyin'in emriyle havalanan savaş uçakları Güney Kürdistan'ın Halepçe kasabasına gaz bombaları yağdırıyordu. Bombardımanda beş bini aşkın insan yanarak ölmüş, yedi bin kadarı da yaralanmıştı. Halepçe bir ceset denizine dönmüştü o gün. Göğsüne sımsıkı bastırdığı ölmüş bebeğinin üstüne kapanan zavallı bir babanın objektifte donup kalan cansız görüntüsü yıllar boyu katliamın tanığı ve simgesi haline gelmişti.
Vahşetin Güney Kürdistan'da kol gezdiği o korkunç günlerde Süleyman Demirel Meclis kürsüsünde ıvır zıvır bir konuşma yapıyordu. Bense henüz çaylak bir milletvekiliydim. Ayağa fırlayıp, "Halepçe'de beş bin insan katledildi,"diye ürkekçe bağırmıştım. Süleyman Demirel, "Burada ciddi şeyler konuşuyoruz,"diyerek beni azarlayıp susturmuştu. ANAP ve DYP milletvekilleri de, "Sus, otur yerine, terbiyesiz herif!"diye üstüme gelince neye uğradığımı şaşırıp oturmuştum yerime.
Katliama karşı dünya da Süleyman Demirel gibi aldırışsızdı. Bir dere kuytusunda beş bin kurbağa katledilse ve binlercesi yaralansa herhalde ayağa kalkardı dünya. Katliama uğrayanlar Kürtler olunca, o cilalı "insanlık ve kardeşlik" lafları unutuluyor ve o koca koca devlet büyükleri kilit vuruyorlardı dillerine.
Kürtler için Halepçe ne ilkti, ne de son oldu. Hikâyesi uzundur: bir sene sonra 1989'un sonbaharında, Saddam'ın üstlerine yağdırdığı zehirli bombalardan kaçan yüz bine yakın Kürt, geride binlerce ölü bırakarak Uludere ve Çukurca'daki sarp vadilere sığındılar. Hakkâri milletvekili Cumhur Keskin akşam saatlerinde telefon edip yardım isteyince, Adana milletvekili Cüneyt Canver, Mardin milletvekili Adnan Ekmen ve ben, sabahı beklemeden otomobille hemen yola koyulduk. Ertesi gün kuşluk vakti Hakkâri'deydik. İlk işimiz Vali ile görüşmek oldu. Vali,"Hükümetin verdiği talimatın gereğini yapıp yarın sığınmacıları sınır dışı edeceğiz,"dedi. Valiye dil döküp doğacak felaketi anlatmaya çalıştıysak da bir faydası olmadı. Emir yüksek yerden, Ankara'dan gelmişti; yapılacak hiçbir şey yoktu! Bozulmuş bir moralle valilikten çıkıp sığınmacıların konakladıkları vadilere gittik.
Göz alabildiğine uzayıp giden derin vadiler mahşeri bir insan deryasıyla çalkalanıyordu. İnsanlar aç, çıplak, yorgun ve perişandı. Acı bir çaresizlik oturmuştu solgun yüzlerine. Bizi görünce, "Bimre Saddam, bijî Berzanî,"diye slogan attılar. Ayakta konuştuğumuz buğday tenli orta yaştaki bir peşmerge komutanı,"Geri gönderilirsek daha sınırda bütün halkı makineli tüfeklerle tararlar,"dedi. Onun o kendinden emin hali hepimizi derinden etkilemişti. Haki renk resmi giysileri içinde çakı gibiydi, ellerini güvenle arkasında bağlamıştı. Kömür karası gözlerinde ölüm korkusunu aradığımı hatırlıyorum. Korkunun zerresi yoktu, çelikten bir cesaret ışıldıyordu sakinlikle gülümseyen kapkara gözlerinde. Valinin sesi uğuldarken kafamın içinde, o zeytin karası güzel gözlerin bir gün sonra sonsuza kadar kapanacağını düşünüyordum dehşet içinde. Yaşlı bir adam vardı orada. Kasvetli bir sessizlik içinde bir taşa çökmüştü. Tanınmaz haldeki yüzü, elleri ve çıplak ayakları yanıklar içindeydi. Güçlükle nefes alıp veriyordu. Düşünceleri başka bir yerdeydi. Kül rengi gözleri kederle dalıp gitmişti önündeki boşluğa. Sorduğumuz sorulara cevap vermedi, ya da veremedi; davul gibi şişen morarmış dudakları hafif bir iniltiyle kıpırdadı. Sanki yanardağlar patladı o an içimde. Kendimi bıraktım, gök gürler gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.
Bir kâbus gibi geçen sekiz yıllık milletvekilliğim boyunca bir tek o zaman bir işe yaradığımı hatırlıyorum.
Ankara'dan ümidimizi kesince Hakkâri'ye dönüp aceleyle bir basın toplantısı düzenledik. Ankara'nın kararını bir tek dünyanın ilgisi değiştirebilirdi. BBC radyosu haberi duyurunca uluslar arası birçok haber merkezi sözcümüz Cumhur Keskin'le bağlantıya geçip geniş röportajlar yaptılar. Cumhur Keskin saatlerce telefonun başında kaldı. Gece yarısına doğru tüm dünya çığlığımızı duymuştu artık.
Ertesi gün birçok gazete kederler içindeki o yaralı yaşlı adamın fotoğrafını koymuştu birinci sayfasına. İç ve dış kamuoyu olaydan haberdar olunca, hükümetin sığınmacıları-kimseye sezdirmeden- sınır dışına çıkarma plânı sekteye uğradı. Başbakan Turgut Özal kıvrak zekâsıyla manevra yapıp sığınmacıların kurulacak çadır kentlerde misafir edileceğini açıkladı. Böylece bir taşla iki kuş vurmuş oluyordu. Yaklaşan yerel seçimlerde hem Kürt seçmenin desteğini alacak, hem de içte ve dışta hümanist bir lider profili çizmiş olacaktı.
Bu haberle dünyalar bizim olmuş gibi sevinmiştik. Saddam'ın girişeceği yeni bir katliamın önüne geçmiş olmanın o eşsiz hazzını hâlâ duyarım içimde. Adnan Ekmen'le o günleri konuştukça hep rahmet, minnettarlık ve güzel sözlerle anarız sevgili dostlarımız Cumhur Keskin ve Cüneyt Canver'i.
Güneyli Kürtler işte böyle nice Halepçelerde katledilerek geldiler bugünlere.
Mesut Barzani ve Celal Talabani'nin İstanbul'daki mülkleri gazetelerde çıkınca bir Kürt siyasetçi, "İstanbul'daki bu mülkler Güney'deki mülklerin yanında devede kulak kalır,"dedi, kanıksamış bir tavırla.
Sonra beni daha da şaşırtacak şu sözlerle devam etti konuşmasına: "Halkın kanı ve gözyaşı pahasına kurulan ülke, iki ailenin fertleri arasında parsellenmiş durumdadır. Gidip Hewler'i görmen lâzım, zenginliği ve göz kamaştıran şatafatıyla Avrupa'nın gözde bir kentidir sanki. O dev kentin neredeyse Kars'ın yarısı büyüklüğündeki görkemli bir mahallesi tümüyle Neçirvan Barzani'ye aittir.
Ülke pazarı yabancılara; İran, Mısır ve Türk iş adamlarına peşkeş çekilmiştir. Anlayacağın ülkenin sömürge statüsü sadece şekil ve el değiştirmiş. Devleti bu iki aile yönetiyor. Ülkede yapılan her ticari işe bu iki ailenin fertleri ortaktır. Hiçbir yatırım yok, bir toplu iğne dahi üretilmiyor. Ayran bile dışarıdan geliyor. Otellerde ve işyerlerinde Kürtler değil yabancı işçiler çalıştırılıyor. Ülkeye petrol gelirlerinden akan paranın haddi hesabı yok. Üretimden koparılan ve münzevileştirilen halka maaş adı altında sınırlı para ve gıda yardımı yapılıyor. Geriye kalan milyar dolarlar ise Barzani ve Talabani ailesi fertlerince Türk ve Avrupa bankalarına taşınıyor. Yabancı bankalardaki dolar hesapları açıklansa küçük dilini yutar çoğu insan. Küçüğünden büyüğüne kadar hepsi saray hayatı yaşıyor.
Yönetimden kimse hesap soramıyor. Hesap sormak isteyenler Türkiye'deki gibi düşman muamelesi görüyor. Basın özgürlüğünün kırıntısına dahi izin verilmiyor. Birçok gazeteci öldürüldü. Sesini çıkaranlar cezaevlerine kapatılıyor. Kürt polisler Türk polisleri kadar kaba ve serttirler. Hakaretlerinin Kürtçe olması daha da acıtıcı oluyor. En ufak bir demokratik kıpırdama bile Türkiye'de olduğu gibi polis şiddetiyle bastırılıyor. Halk toplu olarak hak aramaya kalkışsa Kürt yönetimi AKP gibi kan dökmekten çekinmez."
Sohbetimiz sürerken, 1989 güzünde Çukurca ve Uludere'de gittiğimiz ürkünç vadilerdeki o çaresiz ve yaslı Kürtlerin mahşeri kalabalığı geçip gidiyordu gözümün önünden. Dehşet içinde bir defa daha anladım ki, demokratik devrimlerini gerçekleştiremeyen ulusal kurtuluş hareketleri, sömürgecilerin pençesinden kurtulsalar bile sonunda gidip kendi egemenlerinin sultası altına giriyorlar. Ulusal boyunduruğun kırılması elbette yaşamsaldır, ancak tek başına yeterli değildir. Kurtuluş hareketleri ancak bir halk devrimiyle taçlandırılırsa halklar iktidar olur; aksi halde Türkiye'de olduğu gibi ulusun içinden çıkan kendi diktatörleri eski kölelik düzenini, "vatan, millet, bayrak, kardeşlik…"yalanları ile maskeleyerek devam ettirirler.
Enternasyonal yurtseverlikten ayrı bir ideoloji olan milliyetçiliğin halkın değil egemenlerin bir ideolojisi olduğu ve sadece onlara hizmet ettiği Türkiye ve Güney Kürdistan'daki pratikle bir defa daha gün ışığına çıktı.
Hiçbir halk bir oligarşi ya da bir burjuva sınıfının iktidar olduğu bir düzende özgür olamaz ve ülkesinin zenginliklerinden yararlanamaz. Özgürlüğün yolu halkın söz, karar ve denetim yetkisine sahip olduğu ve yönetenleri yönettiği kendi iktidarından geçer. Yoksa ezilen halklar kurtulduk diye bayram ederken, bir sabah kalktıklarında kendilerini kendi zalimlerinin pençesinde bulurlar. O gaflet uykusundan uyandıklarında artık ne uğrunda öldükleri devlet kendi devletleridir, ne de nice nice hayallerle süsledikleri bayrak kendi bayraklarıdır. Nasıl ki Türk devleti ve ay yıldızlı bayrağı Türk halkının değil Türk hükümran sınıfının ise, nasıl ki Federe Kürt Devleti ve bayrağı Kürt halkının değil bir avuç Kürt hükümranın ise… alinakmahmut@hotmail.com 27 Eylül 2013
Mahmut Alınak
Eski kürt milletvekillerindendir.Çeşitli kitapları bulunmaktadır.Aralık 2011 yılına kadar sitemizde sürekli yazılar yazan Mahmut Alınak,Aralık 2011'de KCK tutuklamalarına maruz kalarak tutsak edilmiştir.Temmuz 2012'de tahliye edilmiş olup,zaman zaman yazıları ile okur kitlesine ulaşmaktadır.
alinakmahmut@hotmail.com
Son Haberler
Sayfalar
Tecrite Karşı Ses Olmak
Açlık Grevleri (AG) 12 Eylül 1980'de Askeri Faşist Cuntanın (AFC) iktidarı ele geçirmesiyle birlikte hapishanelerde baskılara, hak gasplarına, işkencelere karşı sıklıkla başvurulan eylemler olmuştu.
“Kürtleri Vurmak”: Bitmeyen Bir Seçim Taktiği (!)
Son günlerde faşist Erdoğan’nın ağzından Türk devleti, Rojava Kürt bölgesine askeri saldırı ve işgali daha sık dillendirmeye başladı.
Bir çok yorumcu ve hatta ilerici, demokratlarda, Türk devletinin, Rojava’ya saldırıyı yeniden gündemine almasının adını; “ Mart 2019 yerel seçim” taktiğine bağladılar.
Türk devletinin Kürtleri vurması için seçim mi gerekiyor? Ya da gerçekten her seçim döneminde mi Kürtlere saldırdı, bu eli kanlı barbar devlet. Ya da TC, kurulduğu günden itibaren Kürtlere saldırmamakta mıdır?
Umut..Mücadele.. Direnis
Aralık ayındayız...
İdamlarla, işkencelerle, katliamlarla anılan bir aydayız.
Gerçi diğer aylar da aynı yoğunlukla dolu desek yanılmayız.
Çocukların yaşlarının büyütülerek idam edildiği aydayız.
13 aralık...17 yaşındaki Erdal Eren yaşı büyütülerek tam 38 yıl önce AFC'nın generalleri tarafından idam edildi.Çocukların kurşunlanarak katledildiği... (-Mazlum Akay, Mehmet Nuri,Ceylan Önkol, Uğur Kaymaz, Berkin Elvan devletin öldürdüğü çocuklardan bir kaçı - )
Arayış
Sınıf bilinçli proletarya mücadele ve örgüt yaşamı boyunca hakikatın peşinde ve sorumlulukların farkında olmaya çalışır. İyi bir devrimci olmaya çalıştığı gibi aynı zamanda iyi bir düşünür-sanatçı olmaya da çalışır. Bütün bu çabalar iki büyük temel görevin yerine getirilmesi içindir.
Sömürü ve zulme dayalı dünyayı yıkmak ve sömürüsüz-eşit-özgür ve adil bir dünya kurmak. Bu zorlu ve ağır görev sağlam ideolojiye sahip olan insan kadar tek bir insan gibi yürüyen iddialı-kararlı-inançlı profesyonel bir örgüt yaratılmasıyla yerine getirilir.
Fırat’ın doğusuna sefer olur zafer olmaz
Afrin’den sonra Fırat’ın doğusuna yönelik işgal arayışlarını sürdüren TC devleti, Kasım ayı içinde Kobanê ve Tel Ebyad’a top atışları yaparak nabız yokladı. Ardından da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ağzından “Fırat’ın doğusunu bölücü terör örgütünden kurtarmaya yönelik harekatımıza birkaç gün içinde başlayacağımızı ifade ettik, ediyoruz. Hedefimiz asla Amerikan askerleri değildir, bölgede faaliyet gösteren terör örgütü mensuplarıdır” (12.12.18) açıklamalarıyla bölgeye yönelik işgal tehditlerini devam ettirdi.
TC’nin Fırat Seferi ve Etnik Çalışma Planı
TC devletinin Afrin saldırısı ve ardından gelen İdlip anlaşması ile beraber yeni gündem Minbiç ve Fırat’ın doğusu oldu.
Suriye iç savaşının başlangıcından itibaren birçok açıdan asimetrik bir savaşın anatomisi çizildi. Bilindiği üzere Asimetrik isyan belli kozların ileri sürüldüğü yada bölgede güçlerin desteklenerek taktiksel ortaklığın geliştirildiği ve bu biçimde masada emperyalistlerden çok mevcut güçlerin olduğu bir savaş biçimidir.
Hedef Menbiç mi?
Kürt düşmanlığıyla gözü dönen RTE ''hazırlıklarımızı tamamladık, Fırat'ın doğusuna harekat bir kaç gün içerisinde başlayacak'' açıklamasıyla 31 martta yapılacak olan yerel seçimlerin startını verdi.
Seçimlerde AKP'nin azalan oylarını arttırmanın yollarından biri olarak savaşı, saldırıyı gündemine koyan ve bundan da daha önceleri karlı çıkan AKP'nin başı RTE yerel seçimlerden önce Kürt düşmanlığı politikasını yaşama geçirerek oyları toplamayı hedeflediği için Fırat'ın doğusuna operasyon yapılacağını basından duyurmuş oldu.
Dalga Büyüyecek Bütün Sokaklar Zaptedilecek
Bütün dünyada, ezilenlerin, yoksullaştırılanların, her türlü zulüme maruz kalanların, yani işçi ve emekçilerin, burjuvazinin kapitalist sistemine ve iktidarlarına karşı öfkeleri büyüyor, eylemleri sokakları zaptediyor.
Paris Paris olalı tarihine hiç ihanet etmedi. Yine en önde yürüyor. Sokaklar, sarıya boyanmış kırmızı isteklerle hareketlendi bu kez. Öğrenciler, işçiler ve emekçiler, Fransız burjuvazisine karşı sokakları zaptettiler. Ve bu eylem buradan tüm dünyaya yayılma eğilimini de içinde barındırıyor. Basralı emekçiler sarı yelekleri ile selamladı Parisli emekçileri.
Tarih Yapan Sıradışı KADINLAR
Dünyanın her yerinde kadına şiddet konuşuluyor bugünlerde. Kadına şiddeti doğuran toplumsal sistemin savunucuları da “kadına şiddeti” bir kaç gün konuşmaya devam edecek.
Kadına şiddetin, kadını ikinci sınıf yerine koyan sistemin savunucuları ve kadını bir süs eşyası, bir meta olarak ele alan sitemin savunucularının “şiddet karşıt”lığı elbette sahte. Özellikle kadına karşı şiddetin ekonomik, siyasi ve idelojik toplumsal dokusunu oluşturan kapitalist sistem savunucuların “kadına şiddeti” konuşmaları ve karşı çıkışları inandırıcı olmaktan çok çok uzak.
12’ler; Öldüler Ama Yenilmediler! Dersim-Aliboğazı Şehitlerinin Anısına!
Ön açıklama: 24-28 Kasım 2016 tarihinde Dersim’de faşist TC devletinin gerçekleştirdiği saldırı sonucunda katledilen 12 halk savaşçısına dair aktardığımız bu yazı, “24-28 Kasım 2016 Düşman Operasyonu Değerlendirmesi, Özeleştiri ve Devrimci Sonuçlar!” başlığıyla proletarya partisinin iç yayınında yayınlanmıştır. Yazıyı haber değeri taşıdığı için kısaltarak yayımlıyoruz.
Düşman Saldırısı Öncesinde Durum
Kolektif çalışmanın önemi üzerine -2-
Kolektifte kendini yaşamanın değil, kendinde kolektifi yaşatmanın adı olmak…..