Cumartesi Eylül 26, 2026

Kürt krallığı için mi Halepçelerde öldüler ?

 

            Gazeteler geçenlerde Mesut Barzani ile Celal Talabani'nin İstanbul'daki mülklerini sıralayınca, Halepçe'de soykırıma uğratılan Kürtler geldi gözümün önüne.

            Takvim yaprakları 16 Mart 1988 gününü gösterirken, Irak diktatörü Saddam Hüseyin'in emriyle havalanan savaş uçakları Güney Kürdistan'ın Halepçe kasabasına gaz bombaları yağdırıyordu. Bombardımanda beş bini aşkın insan yanarak ölmüş, yedi bin kadarı da yaralanmıştı. Halepçe bir ceset denizine dönmüştü o gün. Göğsüne sımsıkı bastırdığı ölmüş bebeğinin üstüne kapanan zavallı bir babanın objektifte donup kalan cansız görüntüsü yıllar boyu katliamın tanığı ve simgesi haline gelmişti.

            Vahşetin Güney Kürdistan'da kol gezdiği o korkunç günlerde Süleyman Demirel Meclis kürsüsünde ıvır zıvır bir konuşma yapıyordu. Bense henüz çaylak bir milletvekiliydim. Ayağa fırlayıp, "Halepçe'de beş bin insan katledildi,"diye ürkekçe bağırmıştım. Süleyman Demirel, "Burada ciddi şeyler konuşuyoruz,"diyerek beni azarlayıp susturmuştu. ANAP ve DYP milletvekilleri de, "Sus, otur yerine, terbiyesiz herif!"diye üstüme gelince neye uğradığımı şaşırıp oturmuştum yerime.

            Katliama karşı dünya da Süleyman Demirel gibi aldırışsızdı. Bir dere kuytusunda beş bin kurbağa katledilse ve binlercesi yaralansa herhalde ayağa kalkardı dünya. Katliama uğrayanlar Kürtler olunca, o cilalı "insanlık ve kardeşlik" lafları unutuluyor ve o koca koca devlet büyükleri kilit vuruyorlardı dillerine.

            Kürtler için Halepçe ne ilkti, ne de son oldu. Hikâyesi uzundur: bir sene sonra 1989'un sonbaharında, Saddam'ın üstlerine yağdırdığı zehirli bombalardan kaçan yüz bine yakın Kürt, geride binlerce ölü bırakarak Uludere ve Çukurca'daki sarp vadilere sığındılar. Hakkâri milletvekili Cumhur Keskin akşam saatlerinde telefon edip yardım isteyince, Adana milletvekili Cüneyt Canver, Mardin milletvekili Adnan Ekmen ve ben, sabahı beklemeden otomobille hemen yola koyulduk. Ertesi gün kuşluk vakti Hakkâri'deydik. İlk işimiz Vali ile görüşmek oldu. Vali,"Hükümetin verdiği talimatın gereğini yapıp yarın sığınmacıları sınır dışı edeceğiz,"dedi. Valiye dil döküp doğacak felaketi anlatmaya çalıştıysak da bir faydası olmadı. Emir yüksek yerden, Ankara'dan gelmişti; yapılacak hiçbir şey yoktu! Bozulmuş bir moralle valilikten çıkıp sığınmacıların konakladıkları vadilere gittik.

            Göz alabildiğine uzayıp giden derin vadiler mahşeri bir insan deryasıyla çalkalanıyordu. İnsanlar aç, çıplak, yorgun ve perişandı. Acı bir çaresizlik oturmuştu solgun yüzlerine. Bizi görünce, "Bimre Saddam, bijî Berzanî,"diye slogan attılar. Ayakta konuştuğumuz buğday tenli orta yaştaki bir peşmerge komutanı,"Geri gönderilirsek daha sınırda bütün halkı makineli tüfeklerle tararlar,"dedi. Onun o kendinden emin hali hepimizi derinden etkilemişti. Haki renk resmi giysileri içinde çakı gibiydi, ellerini güvenle arkasında bağlamıştı. Kömür karası gözlerinde ölüm korkusunu aradığımı hatırlıyorum. Korkunun zerresi yoktu, çelikten bir cesaret ışıldıyordu sakinlikle gülümseyen kapkara gözlerinde. Valinin sesi uğuldarken kafamın içinde, o zeytin karası güzel gözlerin bir gün sonra sonsuza kadar kapanacağını düşünüyordum dehşet içinde. Yaşlı bir adam vardı orada. Kasvetli bir sessizlik içinde bir taşa çökmüştü. Tanınmaz haldeki yüzü, elleri ve çıplak ayakları yanıklar içindeydi. Güçlükle nefes alıp veriyordu. Düşünceleri başka bir yerdeydi. Kül rengi gözleri kederle dalıp gitmişti önündeki boşluğa.  Sorduğumuz sorulara cevap vermedi, ya da veremedi; davul gibi şişen morarmış dudakları hafif bir iniltiyle kıpırdadı. Sanki yanardağlar patladı o an içimde. Kendimi bıraktım, gök gürler gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.

            Bir kâbus gibi geçen sekiz yıllık milletvekilliğim boyunca bir tek o zaman bir işe yaradığımı hatırlıyorum.

            Ankara'dan ümidimizi kesince Hakkâri'ye dönüp aceleyle bir basın toplantısı düzenledik. Ankara'nın kararını bir tek dünyanın ilgisi değiştirebilirdi. BBC radyosu haberi duyurunca uluslar arası birçok haber merkezi sözcümüz Cumhur Keskin'le bağlantıya geçip geniş röportajlar yaptılar. Cumhur Keskin saatlerce telefonun başında kaldı. Gece yarısına doğru tüm dünya çığlığımızı duymuştu artık.

            Ertesi gün birçok gazete kederler içindeki o yaralı yaşlı adamın fotoğrafını koymuştu birinci sayfasına. İç ve dış kamuoyu olaydan haberdar olunca, hükümetin sığınmacıları-kimseye sezdirmeden- sınır dışına çıkarma plânı sekteye uğradı. Başbakan Turgut Özal kıvrak zekâsıyla manevra yapıp sığınmacıların kurulacak çadır kentlerde misafir edileceğini açıkladı.  Böylece bir taşla iki kuş vurmuş oluyordu. Yaklaşan yerel seçimlerde hem Kürt seçmenin desteğini alacak, hem de içte ve dışta hümanist bir lider profili çizmiş olacaktı.

            Bu haberle dünyalar bizim olmuş gibi sevinmiştik. Saddam'ın girişeceği yeni bir katliamın önüne geçmiş olmanın o eşsiz hazzını hâlâ duyarım içimde. Adnan Ekmen'le o günleri konuştukça hep rahmet, minnettarlık ve güzel sözlerle anarız sevgili dostlarımız Cumhur Keskin ve Cüneyt Canver'i.

            Güneyli Kürtler işte böyle nice Halepçelerde katledilerek geldiler bugünlere.

            Mesut Barzani ve Celal Talabani'nin İstanbul'daki mülkleri gazetelerde çıkınca bir Kürt siyasetçi, "İstanbul'daki bu mülkler Güney'deki mülklerin yanında devede kulak kalır,"dedi, kanıksamış bir tavırla.

            Sonra beni daha da şaşırtacak şu sözlerle devam etti konuşmasına: "Halkın kanı ve gözyaşı pahasına kurulan ülke, iki ailenin fertleri arasında parsellenmiş durumdadır.  Gidip Hewler'i görmen lâzım, zenginliği ve göz kamaştıran şatafatıyla Avrupa'nın gözde bir kentidir sanki. O dev kentin neredeyse Kars'ın yarısı  büyüklüğündeki görkemli bir mahallesi tümüyle Neçirvan Barzani'ye aittir.

            Ülke pazarı yabancılara; İran, Mısır ve Türk iş adamlarına peşkeş çekilmiştir. Anlayacağın ülkenin sömürge statüsü sadece şekil ve el değiştirmiş. Devleti bu iki aile yönetiyor. Ülkede yapılan her ticari işe bu iki ailenin fertleri ortaktır. Hiçbir yatırım yok, bir toplu iğne dahi üretilmiyor. Ayran bile dışarıdan geliyor. Otellerde ve işyerlerinde Kürtler değil yabancı işçiler çalıştırılıyor. Ülkeye petrol gelirlerinden akan paranın haddi hesabı yok. Üretimden koparılan ve münzevileştirilen halka maaş adı altında sınırlı para ve gıda yardımı yapılıyor. Geriye kalan milyar dolarlar ise Barzani ve Talabani ailesi fertlerince Türk ve Avrupa bankalarına taşınıyor. Yabancı bankalardaki dolar hesapları açıklansa küçük dilini yutar çoğu insan. Küçüğünden büyüğüne kadar hepsi saray hayatı yaşıyor.

            Yönetimden kimse hesap soramıyor. Hesap sormak isteyenler Türkiye'deki gibi düşman muamelesi görüyor. Basın özgürlüğünün kırıntısına dahi izin verilmiyor. Birçok gazeteci öldürüldü. Sesini çıkaranlar cezaevlerine kapatılıyor. Kürt polisler Türk polisleri kadar kaba ve serttirler. Hakaretlerinin Kürtçe olması daha da acıtıcı oluyor. En ufak bir demokratik kıpırdama bile Türkiye'de olduğu gibi polis şiddetiyle bastırılıyor. Halk toplu olarak hak aramaya kalkışsa Kürt yönetimi AKP gibi kan dökmekten çekinmez."

            Sohbetimiz sürerken, 1989 güzünde Çukurca ve Uludere'de gittiğimiz ürkünç vadilerdeki o çaresiz ve yaslı Kürtlerin mahşeri kalabalığı geçip gidiyordu gözümün önünden. Dehşet içinde bir defa daha anladım ki, demokratik devrimlerini gerçekleştiremeyen ulusal kurtuluş hareketleri, sömürgecilerin pençesinden kurtulsalar bile sonunda gidip kendi egemenlerinin sultası altına giriyorlar. Ulusal boyunduruğun kırılması elbette yaşamsaldır, ancak tek başına yeterli değildir. Kurtuluş hareketleri ancak bir halk devrimiyle taçlandırılırsa halklar iktidar olur; aksi halde Türkiye'de olduğu gibi ulusun içinden çıkan kendi diktatörleri eski kölelik düzenini, "vatan, millet, bayrak, kardeşlik…"yalanları ile maskeleyerek devam ettirirler.

            Enternasyonal yurtseverlikten ayrı bir ideoloji olan milliyetçiliğin halkın değil egemenlerin bir ideolojisi olduğu ve sadece onlara hizmet ettiği Türkiye ve Güney Kürdistan'daki pratikle bir defa daha gün ışığına çıktı.

            Hiçbir halk bir oligarşi ya da bir burjuva sınıfının iktidar olduğu bir düzende özgür olamaz ve ülkesinin zenginliklerinden yararlanamaz.  Özgürlüğün yolu halkın söz, karar ve denetim yetkisine sahip olduğu ve yönetenleri yönettiği kendi iktidarından geçer. Yoksa ezilen halklar kurtulduk diye bayram ederken, bir sabah kalktıklarında kendilerini kendi zalimlerinin pençesinde bulurlar. O gaflet uykusundan uyandıklarında artık ne uğrunda öldükleri devlet kendi devletleridir, ne de nice nice hayallerle süsledikleri bayrak kendi bayraklarıdır. Nasıl ki Türk devleti ve ay yıldızlı bayrağı Türk halkının değil Türk hükümran sınıfının ise, nasıl ki Federe Kürt Devleti ve bayrağı Kürt halkının değil bir avuç Kürt hükümranın ise…  alinakmahmut@hotmail.com 27 Eylül 2013

108015

Mahmut Alınak

Eski kürt milletvekillerindendir.Çeşitli kitapları bulunmaktadır.Aralık 2011 yılına kadar sitemizde sürekli yazılar yazan Mahmut Alınak,Aralık 2011'de KCK tutuklamalarına maruz kalarak tutsak edilmiştir.Temmuz 2012'de tahliye edilmiş olup,zaman zaman yazıları ile okur kitlesine ulaşmaktadır.

alinakmahmut@hotmail.com

Son Haberler

Sayfalar

Mahmut Alınak

Süryani Soykırımı: SEYFO (Nubar OZANYAN )

Ortadoğu tarihin ve medeniyetin gizemleriyle doludur. Kadim halkların yurdu, uygarlıkların beşiği olan bu topraklar aynı zamanda en büyük kıyım ve kırımların da acımasızca yaşandığı coğrafyadır. Süryanilerin ataları tıpkı Ermeniler, Pontuslu Rumlar, Asuriler gibi büyük bir felakete uğradılar. Yaşadıkları topraklardan koparılan yüzbinlerce Süryani, tıpkı Ermeniler ve Pontuslu Rumlar gibi Osmanlı asker ve jandarması tarafından zorla ölüme sürüldü. Üzerinde yaşadıkları toprak, dağlar, vadiler, nehirler mezarları haline geldi.

Devrimci Kamuoyunun Bilgisine!

"KARANLIĞIN TANRILARI" FERMAN BUYURMUŞ: HALİL GÜNDOĞAN'IN SURATINA TÜKÜRMEK ÖNÜMÜZDE DURAN DEVRİMCİ GÖREV VE SORUMLULUĞUMUZDUR.

 

Halil Gündoğan

 

İsviçre/ Basel 1 Mayıs etkinliğinde ve ardından 24 Mayısta Zürich'te yaşananlara dair kaleme aldığım "provokasyon 'siyaseti' üzerine" ve "bir kez daha provokasyon 'siyaseti' üzerine" başlıklı iki yazım üzerine, belli bir odaktan yönlendirildiği açık olan, "sosyal-medya korsanları"nca, itibar cellatlığı yapılarak hakkımda kara propaganda başlatıldı.

Hatıra Değil, Hafızadır Çeliğe Su Veren(ler)[*]

“Büyük aşklar yolculuklarla başlar

Ve serüvenciler düşer bu yollara ancak
Onlar ki dünyanın son umudu
Soyları tükenen birer çılgındırlar
Ne bir adresleri vardı onların yeryüzünde
Ne de aşktan başka bir sığınakları
Ama yaşarlar dünyanın dört bir yanında
Ölümle alay ederler sanki
Derler ki,

Muhammed Ohannes…(Nubar OZANYAN )

Muhammed Ohannes, Ermeni Soykırımı sonrası Deyr ez-Zor'da zorla Müslümanlığı kabul ederek yaşama hakkına sahip olmuş Ermeni bir annenin dördüncü nesil çocuğudur. Maratuk Dağı’ndan, Bingöl’ün zozanlarından inmek zorunda bırakılıp çöl kumlarına tutunarak yaşamaya çalışan on binlerce Ermeni anneden birinin umudu olmuştur.

Stefan Engel ile Röportaj

İdeolojik mücadeleyi güçlendirin!

REVOLUTIONÄRER WEG'in yazı kurulu yönetçisi Stefan Engel ile Burjuva İdeolojisinin ve Anti-Komünizmin Krizi kitabının yayınlanması vesilesiyle röportaj

Bu hafta, senin yönetimin altındaki yazı kurulunca oluşturulan Burjuva İdeolojisinin Krizi ve Anti-Komünizmin Krizi kitabı yayınlandı. Bu kitapta neler var, neleri içeriyor?

Yazma, Kafa Yorma…

Uzun bir süredir hemen her vesileyle altını çizdiğimiz hususlardan birisini, araştırma inceleme yönümüzün zayıflığı ve yazı yazma alışkanlığımızın olmayışı –ya da yeterince olmayışı– oluşturuyor.

Bir kafa yorma, dert edinme işi olan bu konudaki zafiyetimiz, ilgi derecemizin ne olduğu hakkında fikir vermektedir.

Durum bu konuda yeteneğimizin olup olmadığıyla alakalı değil. Zira biliniyor ki; araştırma ve yazma yeteneği, diğer pek çok olayda olduğu gibi pratikle edinilmekte, uğraş içine girmekle kazanılmaktadır.

Kevork Çavuş (Nubar OZANYAN )

Mayıs’ta, baharın ve yeşilin en canlı renklerini yaşanır. Mayıs aynı zamanda devrim ve özgürlükler uğruna canlarını feda edenlerin fazlasıyla dolu olduğu bir aydır. Her halkın özgürlük ve mücadele tarihinde sayısız kahraman ve isimsiz direnişçiler vardır. Bazıları sadece kendi halkı tarafından bilinir. Bazıları ise yeterince bilinmez. Başlarına gelen felaket ve acıları ifade edecek sözcüklerin henüz icat edilmediği bir halkın edilgen ya da boyun eğen kurbanlar olduğu yanılgısı her zaman yaşanabilir.

CIA’nın Anti-Komünist “Özgür Düşünceli” Entellektüelleri-3

Türkiye’de Anti-Komünist Paropagandanın Tarihi: “Bu Kış Komünizm Gelecek...”

Türkiye’de anti-komünizmin tarihi, Osmanlı’nın son 50 yılını da içine alacak şekilde uzanır. Ancak,  bilinçli komünizm düşmanlığı 1920’de Mustafa Suphi önderliğinde Bakü’de 1920 yılında kurulan Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) kuruluşuyla başaladı dersek yanlış olmaz. Çünkü 1917 Rus Devrimi, bütün dünyada işçilere, köylülere, tüm ezilen ve sömürge uluslara kurtuluşun yolunu ve umudunu aşılarken, başta emperyalist burjuvazi olmak üzere tüm gericilere de korku salmıştır.

TKP-ML EB: Paris Komünü’nün 150. Yıldönümünde Bir Kez Daha!

“Saraylara savaş, kulübelere barış, yoksulluğa ve tembelliğe ölüm!”

Proleter devrimin ilk deneyimi olan Paris Komünü, nesiller boyu öğrenilebilecek paha biçilmez bir hazine bıraktı. Bugün, 150. yıldönümünde Komün’ün derslerinden ders almak son derece önemlidir. Çünkü Komün’ün dersleri MLM karşıtı tüm düşüncelere karşı mücadelede hala geçerli. Özellikle oportünizme ve revizyonizme karşı mücadelenin temel dayanaklarını Komün’ün ortaya çıkardığı ders ve deneyimlerde bulabiliriz.

Timsah Gözyaşlarının Arasında Devrime Olan İhtiyaç: Filistin

6 Mayıs 2021’de İsrail Yüksek Mahkemesi’nin Kudüs’ün Şeyh Cerrah Mahallesi’nde oturan Filistinli ailelerin evlerinden zorla çıkarılmasına karar vermesi üzerine başlayan protestoların ardından bir de Mescid-i Aksa’daki Filistinlilerle İsrail askerleri arasında başlayan çatışmalar beraberinde Filistinli direniş örgütlerinin İsrail devletine ültimatomunu getirdi.

BİR KEZ DAHA PROVAKASYON 'SİYASETİ' ÜZERİNE

1 Mayıs'ta İsviçre/Basel'de yaşananlar üzerinden; "Provakasyon 'siyaseti‘ne dair bir değerlendirme yazısı kaleme almış, ve  Partizan/ Yeni Demokrasi mensubu  küçük bir  grubun provakatif yaklaşım ve tutumlarına dikkat çekmiş ve ilgili kurumun, mensubu olduğu bu kişiler hakkında gereğini yaparak kamuoyuna  doyurucu bir açıklamada bulunacağına dair bir beklenti içinde olacağımı ifade etmiştim.

Sayfalar