Kripto paranın Ekonomi Politiği-I
Bu makale, günümüz klasik para olgusunun ve mevcut sistemin tarihsel oluşumunu, gelişmesini, döngüsünü ve mantığını özetlemeye çalışmakla kalmayacak, geleceği şekillendirecek, sistemleri ve yaşamı değiştirecek kripto paraların dünyayı nasıl değiştireceğine de dikkat çekmeye çalışacak. Şüphesiz ki, eksik tonlarca yan kalacaktır. Kapitalist iktisat ekonomisi üzerine yüzyıllardır binlerce kitap yazılırken bizim bunu eksiksiz olarak bir makalede sunmamız zaten gerçekliğe aykırı olurdu. Burada amaç küçük verilerle bir yaklaşım ortaya koyarak perspektif çizmek, bilinç ışımasına küçük bir katkıda bulunmak. Geleceği şekillendirecek ve gerek klasik kapitalizmin gerekse onun iktisat yasalarını alt üst edecek çok önemli bir gerçeğe; kripto paralara dikkat çekmek!
Kripto paralar ve yapay zeka gibi gelişmeler yalnızca üreten makineler olmaktan ibaret değil; düşünen, yöneten, sevk ve idare eden, inisiyatif alan, uygulayan vb. gibi insanlık tarihinin en büyük olgularına ve değişimlerine yol açacak. Düşünürler İnsan olmayan bir yapının zeki olması fikrinin, insan bünyesine pek huzur verici nitelikte olmadığını vurguluyorlar.Moore Yasası’na göre teknolojik gücümüz ortalama 2 yılda bir yaklaşık 2 katına çıkıyor. (Bu yasa, teknolojinin hız ritmini öngörüyor. Belli tıkanıklar içeriyor olsa da gelişmeler yavaş da olsa belirlenen yönde ilerliyor!) Moore Yasası’nın öngördüğü teknolojideki ritmik gelişme, toplumsal gelişmeyi de sağladı. Tekno insan, tekno toplumlar haline dönüştü dünya. İnsanın kaçınılmaz diyalektik döngüsüdür; insan teknolojiyi üretir, teknoloji de insanı geliştirir ve ilerletir.
Şimdilerde mimari optimizasyonları ve çok işlemci sistemler ön plana çıkmaya başladı. Nesneye yönelik programlama’ ve ‘multi-threaded’ gibi çoklu kullanım özelliğine sahip bilgisayarlar birden fazla iş parçacığını donanım desteği sayesinde çalıştırabilir. Bugelişmelerin dışında yakın gelecekte ‘paralel programlama’ bekleniyor. Tüm bunlar, yalnızca bilgisayar programcılarının değil, tüm insanlığı ve dünyayı yeni bir adaptasyon ve değişim süreci beklediğinin de habercisidir!.. Bu ritmik gelişim ve devasa büyüme karşısında makina zekasının insan zekasını kat be kat aştığını bilim insanları kaygı ve korkuyla vurguluyor. Bir yapay zekanın devreye sokulması halinde 7,5 milyon insanın (İsviçre nüfusuna eş değerde!) teknik bakımdan yaptığı işi yapabileceği, iki hatta üç katı insanı da yönlendirebileceği ve kontrol edebileceği gerçeğinden söz ediliyor. Tüm bu gelişmeler gibi bilim ve teknoloji alanında daha binlerce gelişme söz konusu. Bu baş döndürücü gelişmelerin hepsi bize hiçbir şeyin yaşadığımız çağda daha 1 ay öncesinden bile aynı durumda olmadığını gösterirken, 19. ve 20.yüzyılın kuramlarıyla tüm bunları açıklamaya çalışmak, 21.yüzyılı, gelişmeleri ve hayatın yalın gerçekliğini, baş döndürücü bilimsel ve teknolojik gelişme ve değişimleri onların referansı ile anlamaya uğraşmak 19. ve 20.yüzyılda yaşamaktan farksız olacaktır…
Bu baş döndürücü gelişmeler dünyayı önemli değişimlere uğratmakta. Bunun farkındalığında olmasak da bu böyle. Birkaç on yıl sonra gelecekte bu nitel değişimleri daha belirgin görmek değil, yaşayacağız. Tüm bunlar, 19. ve 20.yüzyılın tanımladığı insan, emek ve sömürü ilişkilerini, sınıfın ve sınıf savaşımlarının da karakteristik olarak yeniden nicel ve nitel olarak ele alınmasını, yeniden tanımlanmasını, savaşımın yol ve yöntemlerinin, araçlarının, dünyanın, üretim araçlarının ve ilişkilerinin, emeğin rolünün vb. bir çok şeyin yeniden tanımlanmasını da gerektiren kapsamlı bir konu. Biz bu makalemizde kripto paranın ekonomi-politiği ve geleceği üzerinde durmaya, öngördüğümüz ölçüde aktarmaya çalışacağız.
***
İlkel çağlara dönüp baktığımızda insan denilen canlının, kendisinden daha güçlü, daha büyük ve daha hızlı bir çok canlının doğadaki istikrarlılığı karşısında pek şansı yoktu. Yer yüzünde yaşayan bir çok canlıya oranla biyolojik olarak da en zayıf canlı durumundayken, onu en güçlü en yenilmez hale getiren aklı oldu. Ve tabi ki o aklıyla ürettiği ve kullandığı aletler, insanın doğa üzerindeki etkisini ve gücünü de belirledi. İnsanın, deneyimlediklerinden çıkardığı tecrübeler, tecrübelerin rahminden büyüyen bilgi, bilginin toprağında yetişen bilim, aklın gücünü ve iktidarını dünya üzerinde kurmayı sağladı. Bu özellikleriyle dünya üzerinde en gelişmiş canlı olma unvanını elinde tutan insan, bu koca yeryüzünün ‘efendisi’ de olmayı başardı.
İnsanın evrimsel gelişimi, aynı oranda yaşadığı dünyaya da önemli olumlu-olumsuz etkilerde bulunmakla kalmadı, evrenin sonsuzluğu içinde, yörüngesinde bulunduğu samanyolu galaksisine de önemli etkilerde bulundu. Bu dev (insan) bununla da sınırlı kalmayarak bilimsel ve teknolojik gelişimin gücü ile, durduğu arz yuvarlağı üzerinden yüzlerce ışık yılı uzaklığındaki ismi-cismi bilinmeyen gezegenlerin keşiflerinde bulundu, onları izledi, onlar üzerinden uzay ve zamanın kırılmalarına tanıklık etti.
Bu canlı, tarih sahnesine çıktığında kendisinden büyük ve güçlü canlılara yem olmaktan kurtulamazken, bugün yerküreye hakim olmuş ve gezegenler arası yolculuklar yapar duruma gelmiştir. İnsanın bu gelişimiyle doğa üzerinde kurduğu egemenlik bir gerçek iken, kendi türdeşleri üzerinde kurmak istediği egemenlik ve hakimiyet mümkün olmamıştır. Türdeşler arasında ki bu egemen ve hakim olma savaşımı; kendileri gibi yaşam alanı olan doğayı, doğadaki canlıları önemli oranda yok etmiş, var olanları ise uzak olmayan gelecekte yok etme tehdidi altına itmiştir. İnsanın insan üzerinde kurmaya çalıştığı bu egemenlik ve hakimiyet savaşlarının kaynağı; gücü elinde tutmaktır. “Güç” egemenlik demekti! Egemenlik insanın en temel yaşamsal ihtiyaçlarının/gereksinimlerinin her birine sahip olmak ve onun (insanın) geçim araçlarını elinde bulundurarak insan üzerinde hegemonya oluşturmaktı. Bu araçların en geniş oranda hakimiyetine sahip olan kimseler, insanlar üzerinde de o oranda ‘egemenliğe’ sahip kimselere dönüşmesi demektir…
***
Nebula gazının döngüsünden, güneş sistemine, oradan milyarlarca yıla dayanan dünyanın geçmişi, bugün jeolojik zamanlardan elde edilen verilerle biliniyor! Dünyanın oluşumu ve yüzölçümü bir sır değilken, dünyamız varoluşundan bu yana değişmeyen yaklaşık 510 milyon m² yüzölçümüyle bizlere ev sahipliği yapıyor. Değişmeyen bu yüzölçümüne karşılık, canlılarda ve özellikle de insan türünde ki artış oldukça çarpıcı. Tarihsel süreçte dünya nüfusunun artışı ve değişimi[1] verilerine baktığımızda 1650 yılında 500 milyon olan dünya nüfusu 1900 yılında 1.650 milyar nüfusa ulaşıyor. 2000 yılında 6 milyar, 2010 yılında 7 milyara ulaşmışken, 2050 yılına kadar ise 12 milyara ulaşılacağı tahmin ediliyor. İnsan nüfusunun bu geometrik biçimdeki artışı, dünya besin kaynaklarının ise aynı oranda ve hızda değişmediğini, aritmetik biçimde artış gösterdiği gerçeğini ortaya çıkarıyor.
Bu gerçeklik karşısında insanlar bu kıt kaynakların verimliliğini arttırmak için bir çok arayışa sürüklenmiş ve bu durum ‘önemli buluşlara’ vesile olmuştur. Buluşların temeli ihtiyaçlara dayanır. Bu buluşlar insanların kıt kaynaklara ulaşımında, onları elde etme konusunda belli rahatlıklar sağlamış olsa da, kapitalist sistem her şeyi olduğu gibi bu kıt kaynakları (yani bir çok şey gibi yaşamsal gereksinimleri de) doğası gereği metalaştırmıştır. Zira meta; kapitalist toplumun en temel hücresidir. Yaşam kaynakları insanlar tarafından edinilmesi en doğal ve insani bir hak olmasına karşın, kapitalizm bu kaynakları bir meta, bir rekabet ve bir kâr aracına dönüştürmüştür. Belli tekellerin, bir avuç zümrenin elinde toplanan bu yaşamsal kaynaklar kâr amacıyla insanlığa pazarlanmaktadır. Alım gücü olmayan milyonlar bu en doğal yaşamsal kaynaklardan mahrum kalarak ‘yaşamaya’ mahkûm edilmektedirler.
Kapitalist sistem, şekillendirdiği ve geliştirdiği toplumsal ilişkilerde, yaşama dair her şeyi metalaştırarak alınıp satılır kılmıştır. Bu yüzden de kapitalizm ahlaksızdır!.. Aristoteles meta’yı tanımlarken “(…)Sahip olduğumuz her şeyin iki kullanımı vardır. Biri asıl ve diğeri asıl olmayan ya da ikincil kullanım” olarak ifade eder. Bu tanımlama Karl Marks tarafından “her meta kullanım-değeri ve değişim-değeri olmak üzere iki yönüyle görünür” diyerek, metanın iki farklı karakterini vurgular. Metaların kullanım değerinin olması için evrensel olarak el değiştirmeli, değişiğim süreci içine girmesi” gereklidir. Yine “Metaların”der Marks “kullanım-değeri, evrensel olarak elden ele geçerek, değişim-değerleri oldukları ellerden, kullanım konusu oldukları ellere geçerek, kullanım-değerleri olurlar.” Marks ve Engels, kapitalist sistemin doğasından ve bu kıt kaynaklar üzerindeki bir avuç kesimin hakimiyetinden doğan kaynakların dağılımındaki eşitsizliğin yarattığı toplumsal, ulusal ve uluslararası çatışmayı 19. yüzyılda kendi koşulları içerisinde bir çok yönüyle incelemiş ve insanlığın tüm değer yargılarının meta’ya dönüştürüldüğü kapitalist sistemden kurtuluş için başka bir iktisadi sistem geliştirmişlerdir. 19.yy da koca bir ütopya olan sistem, 20.yy da Lenin önderliğinde Bolşevik devrimi ile dünyada bir ilki başarılan sosyalist iktisat sistemidir. Kapitalist iktisat sistemi meta ve kâr döngüsü üzerine kuruluyken, insanı merkezine alan sosyalist sistem gelişmeye başlamış,[5] dünyada iki farklı ve birbirleriyle taban-tabana zıt iki iktisat sistemi ortaya çıkmıştır. Tarih sahnesine çıktığından buyana günümüzde bu iki sistemin türevlerini dünyadaki siyasi otoritelerin her biri kullanarak politik açılımlar gerçekleştirmektedir.
Kapitalist iktisat politikası; yukarıdaki rakamların çizdiği tabloya karşı “çözümü” iki şekilde ele alıyor. Bu “çözümlerden” biri açık bir şekilde ifade edilirken ikincisi son derece gizil bir şekilde insanlara uygulanıyor. Kapitalist sistemin dünya üzerinde hızla artan nüfusa karşı, dünya kaynaklarının yetersizliğinin ‘çözümü’ olarak sunduğu birinci yol ve onu açık şekilde ifade ettiği şey; GDO’lu ürünler, protein değeri yüksek böcekler vs. dir! ‘Doğal’, ‘organik’, ‘bio’ vb. besin kaynakları kapitalist elitlere ayrılırken, laboratuvarlarda katkı maddeleri ve tarım ilaçları ile, sentetik maddelerle üretilen GDO’lu yiyecekler, çeşitli hormonlarla günler içinde büyütülen hayvanlar ve böcekler ise insanlara “besin kaynağı” olarak sunuluyor! Öyle ki; oksijenin dışında tüm yaşamsal gereksinimlerin, (suyun dahi) kapitalist tekellerin elinde tutuluyor olması, insanlığın büyük ve acı trajik gerçekliğinin de bir resmidir. Doğaya ve doğal kaynaklara kâr hırsıyla sahip olup, onlar üzerinden insanlığa hegemonya kurmaya çalışan kapitalizm asla yeniden üretilemeyecek bir şeyi; “doğa”yı katlediyor…
Kapitalistlerin dünya nüfusunun artması ve kıt dünya kaynaklarının ikinci “çözüm” yolları ise daha da trajiktir. Dünya nüfusunun artışını (dikkat edin niceliksel artışı, gelir dağılımındaki adaletsizliği değil!) “dengede” tutabilmek için binlerce metot kullanılmaktadır. Bunlardan bazıları; lokal ve uluslararası düzeyde çıkarılan savaşlar, GDO’lu “besin”lerin sağlıksızlığı, bin-bir hastalığa yol açması gibi bilinçli olarak yaygınlaştırılan hastalıklarda yaşamlarını yitirenlerle, insanların yaşam sürelerinin kısaltılarak dünya nüfusunun “dengede” tutulmasıdır!
Malthus kapanı/kuramı, ya da diğer bir ifade ile Malthus felaketi!
İktisat politikalarında ve Ekonomideki en popüler, en güçlü ve en kalıcı kuramlardan biri olan Malthus kuramı ‘azalan verimler kanunu’ fikriyle ortaya çıkmıştır. Ortaya atılan bu kuramın özeti; insan nüfusunun geometrik biçimde artması (yani 2-4-8-16-32 gibi katlanarak artarken) ve besin kaynaklarının da aritmetik biçimde arttığı (yani 2-4-6-8-10 gibi eklenerek arttığı) yönünde olmasıdır. Dünya üzerinde insanoğlunun genişleyerek ve gezegenin kaynaklarını hızla tüketerek kaçınılmaz yok oluşa doğru yol aldığı fikri, kapitalizmin aşırı kâr güdüsü yanı sıra şu üç nahoş yöntemi uygulaması için yetmiştir: kıtlık, salgın ve savaş. Tek elde biriken ve tekellerin, baronların, oligarkların denetimine alınan sermaye ve buna bağlı olarak da temel besin maddeleri, kıtlık teorisiyle insanlar yiyecek bulamayacak, bir vebaya kurban gidecek. Ya da ‘giderek azalan kaynaklar’(!) teorisiyle GDO’lu maddeler daha fazla kâr hırsıyla üretilecek, veya kıt kaynaklar için insanlar birbiriyle savaşacak. Dünya nüfusunun bu yöntemlerle kontrol edilmesi sağlanırken, kaynakların eşit paylaşımı ve dağılımı hiç bir zaman kapitalizmin bir sorunu olmamıştır!..
Bu durum, kapitalist sistemde yaşamsal kaynakların ve gelir dağılımının eşit bir şekilde dağılmamasının, en yaşamsal kaynaklar olan ekmeğin ve suyun dahi meta’ya dönüştürülerek pazarlanmasının, çok küçük bir zümrenin bu kaynakların büyük bir kısmını elinde tutmasından kaynaklıdır. Yani kaynakların eşit bir şekilde insanlarla paylaşılmamasının bir ürünüdür. Basitleştirirsek, birine doğal balık yedirirken, ötekine protein için böcek ve GDO’lu ürünler, laboratuvarda üretilen kimyasal ürünleri yemeye mahkûm etmiş bir sistemdir kapitalizm. Bu yüzden kapitalist iktisat politikası insani ölçütlerle değil, azami kâr prensiplerine göre işlemektedir. İşte insanların ne kadar yaşayacaklarına dahi karar verdikleri bu “çözüm zenginliği” kapitalist iktisat politikasının da bir ürünüdür.
***
Kapitalizm meta sistemidir. Duyguların dahi metalaştırıldığı, temeli sömürü, kâr ve tüketime dayalı bu sistemde her şeyin, tüm değerlerin ölçü birimi paradır! Para 5.yüzyılda Lydıa uygarlığı tarafından ticarette karşılıklı ‘değişim sistemine’ alternatif olarak ve daha pratik, basit ve güvenli olması için değerli madenler seçilerek basılmış ve yeni bir değişim aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Para, değerli madenlerden; altın ve gümüşlerden basılmıştır. Çünkü; bu madenlerin kıt ve sınırlı olması hem onları değerli ve kıymetli kılıyor bizzat kendisine dair bir talep oluşturuyorken, bunların üretilmesi ciddi bir emek yoğunluğu gerektiriyordu. Teorik olarak da bu ikisinin arzı da sınırlıydı. Bu sınırlılık onların değerini arttırırken kendi içinde de bir değer oluşturuyordu.
Devam Edecek…
Son Haberler
Tüm Türkiye Diyarbakır Cezaevidir
Kürt işçilerine, halkına ve gençlerine saldırmak Türkiye’de normal hale getirilmiş. Kürtlere parya ve birçok ülkede görüldüğü gibi saldırılması gereken mülteciler olarak yaklaşılıyor. Amedli bir Kürt ile Yozgatlı bir Türk aynı görülmüyor. Bu ayrımcılığı da bizzat Türk devlet yöneticileri yapıyorlar. Kürtler, Aleviler ve başka kimlikten topluluklar bu ülkenin özgür ve eşit vatandaşları olarak görülmüyor. Ne anayasal ne yasal ne de toplumsal kültürde bu topluluklar eşit görülüyor. Bunu yaratan da Türk devlet politikalarıdır.
Kuşak, kuşak azalırken…(İsmail Cem Özkan )
78 kuşağı üzerine çok laf edilmeli, onların özverileri, ütopyaları, hayalleri, yaşayamadıkları gençlikleri, verilen görevi layığı ile yerine getirme telaşı, kaybettiği arkadaşının arkasında onun anısını yaşatma mücadelesi...
Bir de bugünden onlara bakış...
Rojava’nın geleceği (Mustafa Peköz)
Rojava’nın toplumsal bir örgütlenme modeli olarak ortaya çıkması ile küresel güçlerin Ortadoğu stratejisi arasında önemli bir bağ var. Bu durum doğru kavranılmazsa ve gerekli sonuçlar çıkartılmazsa bugünden geleceğe yönelik stratejinin başarılı bir şekilde uygulanması da oldukça zor olacaktır.
Rojava’yı Var Eden Sosyolojik-Politik Dinamikler
İsviçre mülteci entegre kampları: Ucuz iş gücü pazarı
İki yıla varan bir süredir İsviçre' de kamplarda yaşamaktayım. Bu süre içerisinde kendi isteğim dışında ( biri sürgün edildiğim deport kampı olmak üzere) toplam altı kampta kaldım.
Şunu net olarak gözlemlemiş oldum ki; kantonlar arası bir takım uygulama farklılıkları olmakla birlikte, tümünde sistem kesinlikle aynı temel mantıkla işliyor: Gerek ilk kamplarda ve gerekse de entegre kamplarında mülteciler ucuz iş gücü olarak görülmekte ve kullanılmaktadır.
Tüm kamplarda, kamp yönetimi alenen TAŞARONLUK yapmaktadır.
Devrimcilik Bir Merhalelik Değil Son Nefese Dek Olmalı!
Toplumsal gelişme ve üretim ilişkilerine bağı olarak değişen sınıflar mücadelesi, tarihin her döneminde değişik biçimlere bürünerek bugünlere kadar gelmiştir.
İlk sınıflı toplum olan köleci toplumda köle sahipleriyle köleler arasındaki başlayan sınıf çatışması, sırasıyla feodal toprak ağalarıyla yoksul köylüler; kapitalist toplumda burjuvazi ile proletarya ve sınıfsız topluma geçmenin alt aşaması olan demokratik halk diktatörlüğü ya da sosyalist sistemde de eskiyle yeninin kıyasıya mücadelesi bu başlıca sınıf çatışmalarının öne çıkan göstergeleridir.
Kendini Aldatma Sanatı ( Emre Erdal)
Sanat gibi incelik ve üstün yaratıcılık gerektiren saygın bir etkinliğin, aldanma/aldatılma ve kendini kandırma gibi hiç de güzel şeyler çağrıştırmayan zihni tasarım ve edimlerle ne ilgisi var denilse yeridir. Öyle ya, toplumsal yaşamın, insan ruhunun bütün labirentlerine destursuz dalan, sorgulayan sanatın kendini ya da dışındakileri aldatma gibi misyonlarla ne işi olabilirdi?
İleri!.. Daha ileri!!! (Orhan Ünal)
Haklarını almak için gittikleri Ankara yürüyüşü dönüşü geçirdikleri trafik kazasında yaşamlarını yitiren Tahir Çetin ve Ali Faik İnter emek mücadelemizin günümüzdeki sembolleri oldular. Onların adları unutulmayacaktır. Bağımsız Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Tahir Çetin’in ve babasının alamadığı ve oğluna mücadelesini “miras” bıraktığı tazminatı için yılmadan mücadele eden Ali Faik’in mücadele hayatları yol göstericidir.
Peker’in İtiraflarının İşaret Ettiği Gerçek: Mafya, Uyuşturucu ve Kara Para Devleti!
Faşist mafya lideri Sedat Peker, çıtayı düşürse de itiraflarına devam ediyor. R.T. Erdoğan’la helalleşeceğine yönelik son video sonrası itiraflarına ara veren Sedat Peker, bir süre sonra İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’yu hedefine alarak açıklamalarını sürdürdü.
Avrupa’da Alevi hareketinin çıkmazı….
Alevi toplumuna dönük bütün çirkef saldırı ve katliamların ardında her zaman siyasi bir zemin oluşturulmuştur. Toplumun en kırılgan ve toplumsal çelişkinin en hassas noktasından birini oluşturması açısından da önemlidir.
Bir halkın iftiharı: Mehmet Hayri Durmuş
Yakın tarihimize göz attığımızda, önemli birçok olayla karşılaşırız. Bunlardan biri de 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişi'dir.
14 Temmuz 1789'da Paris halkı krallığın zulüm merkezine dönüşen Bastille Hapishanesi'ni basarak baskıya ve zulme karşı nasıl ayaklandıysa 14 Temmuz 1982 günü Amed Zindanı'nda Büyük Ölüm Orucu Direnişi'ni başlatan devrimciler de kimliksiz, kültürsüz ve inançsız yaşanmayacağını göstererek büyük bir direnişin öncülüğünü yaptı ve Kürt halkına büyük bir miras bıraktılar.
14 Temmuz yürüyüşü (Nubar OZANYAN )
Kuşlar nasıl ki dostlarında yankı bulsun diye ötüyorsa 14 Temmuz Ölüm Orucu direnişçileri de açlık yiyerek uyuyan bir halkın yüreğine seslendiler.
14 Temmuz’a sadece bir özgürlük eylemi ve onur direnişi olarak bakılamaz. Köleleştirilmek istenen bir halkın aydınlatılma, eğitilme ve ayağa kaldırılma eylemidir; karanlık koridorlarda, kör hücrelerde sessizliği parçalayarak herkesi özgürlüğe çağıran bir direniş davetidir. Düşenlerin yeniden ayağa kalkması, ürkenlerin cesaretlenmesi için çalınan uyanış çanıdır.