KKB Savaşçısı Avaşîn Ateş: LGBTİ+ları saflarımıza katılmaya çağırıyoruz!
Onur ayı vesilesiyle Rojava’dan KKB’li savaşçı Avaşîn Ateş’le LGBTİ+lara yönelik saldırıları, emperyalist politikaları, devrimci ve komünistlerin LGBTİ+lara bakışına dair konuştuk.
– Merhaba, öncelikle seni tanıyalım. Bize kendinden bahseder misin?
– Merhabalar, başlamadan önce faşist bir saldırıda katledilen Deniz Poyraz şahsında yitirdiğimiz tüm na-trans heteroseksüel kadınları ve LGBTİ+ları anmak istiyorum. “İçimi soğuttum” diyen faşistin ve onun şeflerinin gözündeki yokoluş korkusunu ve sistemlerinin yıkılışını görmeden içimiz soğumayacaktır. Deniz Poyraz’ın katli intikam andımızı büyütmüştür.
Ben Avaşîn Ateş, ismimi Til Temir cephesinde ölümsüzleşen eşcinsel siyahi savaşçı Avaşîn Tekoşîn Güneş’ten ve transfobik bir saldırıda katledilen Esra Ateş’ten aldım. Komünist Kadınlar Birliği üyesi ve TİKKO savaşçısıyım. Faşist Türk devletinin ve ona bağlı çetelerin saldırılarına karşı Rojava Devrimi’ni savunmak için buradayım.
– Trans bir birey olarak neden Rojava alanındasın, bunu biraz açar mısın?
– Aslında ben sadece açık kimlikli bir transım burada. Birebir tanıdığım başkaca örgütlerden de yarı açık kimlikli siper yoldaşlarımız var. Bunun dışında şundan eminim ki, geçmişte de vardı bugün de açık kimlikli olmayan, olamayan LGBTİ+ savaşçılar zaten var. Yalnız olmadığımın bilincindeyim bu anlamda, dünyanın hiçbir yerinde yalnız olmadığımız gibi. Ben de diğer bütün devrimci savaşçılar gibi devrim iddiamızı gerçekleştirmek için buradayım. Yine yukarıda belirttiğim gibi Rojava Devrimi’ni savunmak için buradayım.
Faşizm, LGBTİ+ların kapısını çaldığında bizlerin Arap, Türk, Kürt ya da Ermeni olup olmadığımıza bakmıyor; Alevi, Müslüman ya da Hıristiyan olup olmadığımıza bakmıyor; yoksul halk kitlelerinden mi yoksa üst ve orta sınıftan mı olup olmadığımıza bakmıyor. Bizlere sırf cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerimizden kaynaklı saldırıyor. Bu hepimizin aynı şekilde ezildiğimiz anlamına gelmiyor. Tabii ki bir Kürt ya da Alevi daha katmerli bir saldırıya maruz kalıyor. “Hem Kürt hem ibne” olmak günahların en büyüğü oluyor. Yine işçi sınıfının yoğunluklu yaşadığı semtlere, köylük alanlara baktığımızda da gördüğümüz şey, homo/transfobinin çok yaygın ve şiddetli olduğu. Bu da tamamen sistemin politikaları ile ilgili. Medyası, eğitim sistemi, ayrımcı dini ve kültürel politikalarından halk kitleleri daha çok etkileniyor. Ancak faşizmin giderek şiddetlendiği bugünlerde önümüze başka bir imkan daha çıkıyor; halk kitleleri arasında, bu kitlelerle buluşma ve temas gerçekleştirme imkanı…
– Temas derken?
– Mesela TEKEL direnişi sırasında Ankaralı trans kadınlar, çorba yapıp dağıtmışlardı direnişçilere. Seks işçiliği yapan trans kadınlarla belki ilk defa bu kadar sıradan bir temas sağlayan işçilerde ciddi bir kırılma oldu. Yine Gezi İsyanı sırasında homo/transfobiye rağmen alanları terk etmememiz; Kars’ta, Antep’te, Çorum’da, Sivas’ta, Trabzon’da ciddi bir değişim gücü sağladı bizlere. Bunu görmemiz gerekiyor. Kitlelerde değişim büyük oranda bu temasa bağlı. Bu anlamıyla her türlü saldırı ve baskı politikasına rağmen sokakları terk etmeyen LGBTİ+lar, örülen geleceğin mütevazi birer tuğlası oluyorlar.
Ancak bu yetmez, devrimci ve komünist örgütler artık daha cesur olmak zorundalar. Zira LGBTİ+ politikalarının kaybettireceği korkusu aslında sadece homo/transfobinin bahanesi. Bu korkuyu, Rojava alanına geldiğimde ben ve yoldaşlar da yaşıyorduk. Ancak gördük ki, attığımız cesur adımlar, yalnızca kendi örgütümüzde değil başka örgütlerde de değişimlere neden oluyor. Tartışmaların açılması, ilerleme anlamına da geliyor. Mao yoldaşın “Yol ne kadar uzun olursa olsun ilk adım atılmalıdır” sözü bizler açısından ilkesel olmalı. Bugün yürüdüğümüz yol, yarın savaş alanlarına gelecek olan LGBTİ+ların daha ileriye gitmesini sağlayacak. Üstelik sadece kendi örgütümüzde de değil, bugün LGBTİ+lara en uzak olan örgütlerde de bu değişim sağlanıyor olacak. Burada tek tek ya da örgütlü attığımız bütün adımlar ve görünürlüğümüz önemli bir yerde duruyor.
– Halk kitlelerinden bahsettin. LGBTİ+ politikaları bağlamında sınıf sorunu hakkında ne düşünüyorsun?
– İlk olarak şunu belirtmekte fayda var. Biz komünistler, heteroseksizmi özel mülkiyet sisteminden bağımsız ele almıyoruz. Ciddi bir iç içe geçmişlik söz konusu. Homo/transfobinin ortaya çıkışı bir gecede olmamıştır. Ev içi emeğin ikinci sınıf emek sayılması, kadınların ezilen konumuna gelmesi, tek eşli heteroseksüel aile yapısının ve ataerkinin ilerleyişi ve devletin kurulmasıyla birebir ilintilidir cinsel çeşitliliğin yok edilmeye çalışılması. Ancak bugün gerek ana akım LGBTİ+ hareketi içinden gerekse de devrimci hareketlerden sınıf sorunu sanki kuir hareket için geçerli değilmiş gibi davranan çevreler var.
– Tam burada şunu sorabilir miyim, madem sınıfsal bir kökeni var neden Onur Yürüyüşleri’nde emperyalist tekeller sponsor oluyor?
– Bu bizim ülkemiz açısından geçerli değil, biliyorsun. Gökkuşağı içeren ürün satışları bile yasaklandı. Ancak bakalım, Onur Yürüyüşü’nü başlatan Stonewall Inn direnişinden bugüne Onur etkinliklerinin emperyalist ülkelerde geldiği hal nasıldır? Onur Yürüyüşü’nü yaratan direnişi, en yoksul kesimden gelen çoğu Afrika ve Latin Amerika kökenli göçmenler, seks işçileri, maskulen lezbiyenler, feminen geyler, trans kadınlar başlatmış ve sürdürmüştür. Marsha P., Silvia ve ismini bilmediğimiz bu zırıl lubunyaları saygıyla anıyorum bir kez daha. Ancak bugün en yoksul LGBTİ+lar “Pride Fest”lerde düzenlenen dev konserlere katılım için yeterli parayı denkleştirememektedir. Liberal politikalar aynı zamanda sınıfsal bir direnişi de simgeleyen Stonewall Inn’i kendi gerçekliğinden uzaklaştırmaktadır. Devrimci hareketlerin sahip çıkmaktan imtina ettiği böylesi bir direniş tarihi, emperyalistler tarafından çalınıyor.
Gerçekte büyük şirketlerin LGBTİ+lara dostmuş gibi görünen yüzleri aslında kirli bir pazarlığın ikinci yüzüdür. Dönüp bir tikizdiğinde ülkemizde de çokça bilinen markalar LCW, Adidas, H&M… Bu markalar işçi sömürüsünün en yoğun olduğu atölyelerde üretim yaparken bu işçilerin cinsel yönelim ve cinsiyet kimlikleri ile ilgilenmezler. 400’ü aşkın fabrikası bulunan H&M işçi sömürüsü ve homo/transfobik politikaları ile nam salmış Çin’de ürettiği “renkli” ürünleri getirip batıda LGBTİ+ toplumuna pazarlamaktadır. LCW, Türkiye’deki faşist rejimin çağrısına uyarak “Gökkuşağı içeren ürünlerinin” satışını burada durdurdu. Emperyalist tekeller, şirketler yalnızca kârlarıyla ilgilidirler. Bu nedenle NYC Pride’a sponsor olup geçit törenine katılırken atölyelerinde yaşanan homo-transfobik saldırıların kendisiyle ilgilenmezler. Onlar madidirler. Sürüngen diyoruz lubunyalar arasında takılıp, dost yüzlü-dost gülücüklü görünür sırtımızdan geçinen erkeklere. Ben bu emperyalist tekelleri de böyle değerlendiriyorum. Lubuncadaki karşılıkları tam bu sürüngen ama devinden. Oysa durum bizler için farklı olmak zorunda. İstanbul’da Onur Haftası’na katılırken Antep’te örgütlenmenin öncülüğünü yapmıyorsak samimiyetimizi/devrimciliğimizi sorgulamamız gerekir.
– Senin deyiminle dev sürüngenlerden yani emperyalist tekellerden bahsetmişken, “Pinkwashing” denilen bir terim dolanıyor ortalıkta. Ne düşünüyorsun bu konuda?
– Bizim yıllarca mücadele edip kazanıma dönüştürdüğümüz şeyler var. Emperyalist ülkeler, bu kazanımlarımızı sahiplenip içini boşaltıyorlar. Dünyada birçok kuir teorisyen çokça şey söyledi ve söylüyor bu konunun üzerine. Pembe sermaye denilen bir şey var örneğin. LGBTİ+lara pazarlanan ve sürekli tüketime dayanan bir kültür üzerine kurulu. Sözde kendimizi gerçekleştiriyoruz filan. Pinkwashing tanımı da ona benziyor. Ama burada bahsedilen, yarattıkları pazardan çok bu pazarla neyi örttükleri. İsrail örneğin çokça gündemdir uzun yıllardır. Filistinlilerin vatanını işgal ederken, evlerini yıkıp zeytin bahçelerini sökerken “Bu da kuir bir Filistinli, karışmayalım” mı diyor? Demiyor. Hatta diyor ki “Filistin pis, çünkü Araplar homofobik”. İşte bahsedilen şey tam olarak bu ve o kadar doğru ki. Biraz önce H&M’den bahsettim. Biz daha bilinçsiz şovşak lubunyalarken bile biliyorduk hem ucuz hem de zırıl zırıl olan bu elbiselerin hangi kandan damıtılıp bize pazarlandığını. Bu anlamıyla LGBTİ+ toplumu, kendisini yeniden sorgulamalı. Kimse bakmıyor o Çinli işçinin kuir olup olmadığına, yorgunluktan ve bıkkınlıktan ev denilen küçücük bir odada kendini astığında. “Depresyon” diyorlar, sanki kendiliğinden girilmiş gibi depresyona. Oysa biz ülkem lubunları olarak ne kadar da tanışızdır bu faili sistem depresyonlarla ve gidişlerle.
– Onur Yürüşüyü’nden, bu yürüyüşün yaratıcılarından bahsettin biraz önce. Oraya dönecek olursak?
– Dipten gelen dalganın heteropatriyarkayı sarstığı direnişi anmanın ve mücadeleyi yükseltmenin günü olan Onur Yürüyüşleri biz komünistler açısından zafer nişanımızın yıldızlarından birisine dönüşmelidir. Faşizm koşullarında Onur Haftası etkinliklerine katılmak elbette önemlidir. Ancak bu yeterli midir? Mümkün değil! Homo/transfobik sistem temsilcileri kurşunlarımızın, bombalarımızın hedefi olmalıdır. Kendi içimizde LGBTİ+ları “anlamaya başladığımız” etkinlik ve tartışmalar yetmez. Bulunduğumuz birliklerde de homo/transfobik yaklaşımları mahkum etmek zorundayız. Çeşitli konularda nasıl polemikler yürütülüyorsa bu alanda da korkmadan, “utanmadan” devrimci bir duruş sergilemek görevimizdir.
– Ben aslında “sizde nasıl oluyor bu işler” demek istedim biraz da. Genel şeyler söylüyorsun, bunlar güzel elbette. Peki “politiktir” dediğimiz “özel olan”da neler oluyor?
– Biraz madilik diyorsun? LGBTİ+lara yönelik nefret politikaları bu sistemin bir sonucudur. Bu nedenle bugün bir sonuç olan durumlara değil sorunun kaynağına dikkat çekmek zorundayız. Özel mülkiyet sisteminin ve sınıfların ortaya çıkışıyla cinsel çeşitliliğin yargılanmaya başlaması, tek tipleştirme ve en sonunda devletin kimliğinde somutlaşan “günah, suç, hastalık” tanımları nasıl-nereden ortaya çıktıysa esas hedefimiz o olmalıdır. Şüphesiz bugün örgütümüz içerisinde kendisine zar zor bir yer bulan, her şeye rağmen buralara tutunmaya çalışan lubunyalarla devrimci dayanışmayı, yoldaşlığı büyütmek önemlidir. Şimdilik tam anlamıyla oluşturulmuş bir politika olmasa da bakışımız böyledir.
Örgüt içerisindeki tekil varoluşlarımız bazıları tarafından “E tamam işte, artık LGBTİ+lar da örgütlenebiliyor” gibi sanki eşit bir zeminde örgütleniyormuşuz gibi bir algıya çekilmek isteniyor. Kuirler için örgütlenme zemininin “eşitlenmesi” na-trans heterolarla aynı ayrıcalıklara sahip olduğumuz ya da aynı sömürü biçimlerine maruz kaldığımız anlamına gelmiyor. Ayrıca bu “eşitlenen” zeminde olan kuirler zaten toplumun çok küçük bir kısmını oluşturuyor. Bunların farkındayız ve yoldaşlar arasında da bu farkındalığın artmasını sağlamaya çalışıyoruz.
– Burayı biraz açabilir misin?
– Demem o ki, bugün devrimci ve komünistler öyle homo/transfobiyi “aşmış” filan değiller. Zaten değişim öyle hızlı olan bir şey de değil. Şunu biliyoruz; mesela bu alanlarda da legal faaliyet alanlarında da na-trans hetero bir erkeğin avantajları bizlere oranla çok yüksek. Onların bilerek ya da “bilmeyerek” yaptıkları her yanlışın bahanesi “5 bin yıllık erkek egemen sistemin devrimciler üzerindeki etkisi” ancak bizim en ufak hatamızın büyük bedelleri oluyor. Na-trans hetero kadın yoldaşlarımızla bir kesişimsellik söz konusu bu anlamda. “LGBTİ+lar zaten böyleler” gibi birimizin yaptığı bir hata bütün LGBTİ+ toplumuna mal edilebiliyor. Hata olmasına da gerek yok üstelik. Na-trans heterolar için çok olası olan şeyler sizin için “Nasıl olabilir böyle bir şey. Buna izin veremeyiz” şeklinde karşılanabiliyor. Yine devrimciler arasındaki politik rekabetin “kurbanları” da olabiliyoruz.
Ancak tüm bunlar yaşandığında bunlardan korkup geri çekilmiyoruz. Bu savaş sadece düşmana değil onun yaşamımıza, kültürümüze ve benzeri yansımalarına karşı içimizde de yürüttüğümüz bir savaş. Ahlakçılığa karşı devrimci kültürü inşa ediyoruz.
– Devrimci ve komünist örgütlerden bahsetmişken LGBTİ+ mücadelesi içinde tartışma konusu olan Lenin sonrası Sovyetler Birliği’nde ya da Mao’nun önderlik ettiği Çin Devrimi’nin homo/transfobik uygulamalarına dair çeşitli iddialar var… Bu iddialara rağmen LGBTİ+lar neden bugün hala Stalin’i ve Mao’yu önder kabul eden devrimci ve komünist örgütlere gelsinler? Ya da sen neden geldin?
– Aslında bu soruyu kendime çok sık sordum. Politik olarak daha geri olduğum dönemlerde bile cevaba çok net ulaşıyordum. Biz, az sayıda zenginin milyarca yoksulun kanını içerek beslendiği, özü itibariyle her daim ezenler ve ezilenler barındıran bir sistemi değiştirmeye çalışıyorsak neden bu sistemi yıkmak isteyen örgütlerin içinde mücadele etmeyelim? Homo/transfobinin de kökenlerini barındıran özel mülkiyet sistemini yok etmezsek homo/transfobi hep farklı biçimlerde varolmaya devam edecek. Madem öyle, geçmişte devrimci önderlerin zaferlerini nasıl sahipleniyorsak -mesela Stalin’in ve kahraman Sovyet halkının Hitler faşizmi karşısındaki zaferini- onların tüm alanlardaki varsa bu konuya dair de hata ve eksiklikleri, bunları da sahiplenip özeleştirisini vermek zorundayız. Bizim geleneğimizde özeleştiri pratikle verilir. Bu pratiği gerçekleştirmek de bugünün ve yarının devrimci ve komünistlerine düşüyor. Bu anlamıyla bu tartışmayı bizleri devrimci mücadeleden uzak tutmak isteyenlerin tartışması olarak görüyorum. Bu iddialara yönelik “Dönemin koşulları öyleydi, bilmiyorlardı, tek Stalin mi aldı bu kararları o dönemki partiye bakmak lazım, emperyalistlerin anti-propagandası” gibi argümanları da yerinde bulmuyorum, tüm bu tüketici tartışmaların yerine konuyu daha kapsamlı araştırıp, karşımıza çıkan olumsuz uygulamaların pratikte özeleştirisine yönelmeliyiz.
Ben “Dünyayı yerinden oynatacaksak ben de yerimden oynamalıyım” diye geldim aslında. Buralar “güvenli ve homo/transfobiden arınmış alanlar” değil az önce de söylediğim gibi. Savaş yıllarca heteropatriyarkanın elinde şekillendi. Şimdi bizler ona yeni bir form veriyoruz. Yıllarca halk savaşı dedik. Şimdi ırkçı, homo/transfobik, eril düşüncelerden yani sistemin ideolojisinden arındırarak bu savaşı tam anlamıyla tüm halk kitlelerinin savaşı haline getiriyoruz. Durum böyleyken ben sorayım, neden gelmesinler?
– Aslında en başta sormuştum. Ama biraz daha konuşmak istiyorum. Yıllarca LGBTİ+ hareketi hep barışçıl protestolarla özdeşleştirildi, böyle gördük en azından. Şimdi eline silah almak, askeri kuralların geçerli olduğu bir alana gelmek zor oldu mu?
– Homo/transfobik katiller ve onların devletleri bizlere şugariyet dağıtmıyor. Ve gerçekten yıllarca ailelerimize, topluma rağmen inşa ettiğimiz kimliğimizi yaşamaktansa savaşa katılmak zor bir tercih oluyor. Ancak şunu çok iyi biliyoruz; yaşamımız zaten savaşla geçiyor, o kadar da yabancı değiliz savaşmaya. Yine trans bir seks işçisi sokakta kendini savunacak aletleri üzerinde barındırmak zorunda. O kadar da “pembe” bir dünyada değiliz yani. Hatta şöyle diyelim “pembe sizin zannettiğiniz gibi bir renk değil”. Sonra Kürdistan’da, Filistin’de hiçbir LGBTİ+ ya da kuir, özgürce ve doya doya yaşayamıyor kimliğini. Kaçabilenler kaçıp “kendini kurtarıyor”. Burayı tırnak içinde söylüyorum. Çünkü aslında bir “kurtulma” durumu filan yok. Gittikleri sözde “ileri demokrasi” ülkelerinde farklı zorluklarla karşılaşıyorlar. Bir de arkadaşlarını, ilk aşklarını, belki de çok sevdiğin bu çorak toprakları terk etme zorunluluğu oturuveriyor insanın göğsüne. Sevgili kuir sosyalist Sarah Hegazi’yi anmadan geçemeyeceğim burada. Gittikleri ülkelerde kendisine yabancılaşmak zorunda olan ve “entegrasyon” politikaları ile hayatları çalınmaya devam eden milyonlarca LGBTİ+yı da… Bu nedenlerle aslında “savaş”, LGBTİ+ toplumuna ters bir şey filan da değil. Hareketin çok güzel bir sloganı vardı “Adalet yoksa barış da yok” diye. Tam böyle işte; adalet yoksa bizde hesapları namlular sormaya devam etmeli.
– Biliyorsun İstanbul Onur Yürüyüşü gerçekleştirildi. Buna dair görüşlerini ve lubunyalara söylemek istediğin bir şey varsa onu da alarak bitirelim.
– İstanbul Onur Yürüyüşü yine saldırı altında geçmiş. Haberleri geç de olsa görmüş olduk. Öncelikle faşizm koşullarında sokağı terk etmeyen bu cüreti selamlamak gerekir. Ne İstanbul Sözleşmesi eylemlerinden ne Boğaziçi Direnişi’nden ne çevre eylemlerinden vazgeçmeyen bu cüret bir kez daha faşizmin tüm baskılarına rağmen yer yer dağılarak, yer yer birleşerek başarıyla gerçekleştirilmiş. Tam bir gerilla taktiği değil mi? Yıllar evvel “Her trans bir gerilladır” diye bir yazı çıkmıştı. Sonra çeşitli kaygılardan kaldırıldı. Ama onu hatırlıyorum her defasında. Bir dönem bizlerin de bulunduğu bu alanların hala kalabalık ve cüretkar olduğunu görmek ne umut verici. And olsun ki kitlelerden aldığımız bu umut, faşizmin üstüne yağacak, döktükleri kanda boğacağız onları. Ancak bu, birlikte mücadeleyle mümkün. Bu anlamıyla LGBTİ+ların milis güçlerine ve savaş alanlarına katılımı oldukça önemli bir yerde duruyor. Biz KKB’li savaşçılar olarak LGBTİ+ları birbirimizden öğrenecek ve birlikte ilerleyecek çok yolumuz olduğu inancıyla Türkiye ve Kürdistan’da halk savaşını kuirleştirmeye ve saflarımıza katılmaya çağırıyoruz.
Son Haberler
Sayfalar
3. yılında Ezidî Soykırımı ve Cihangir Ağa
3 Ağustos 2014 tarihinde Türk Devleti destekli barbar ve insanlık düşmanı IŞİD çeteleri tarafından soykırıma uğrayan mazlum Mezopotamya halkından olan Ezidilerin soykırıma uğradığı, acılarla dolu kara gündür. 4000 yıldır yaşadığı Mezopotamya’da birçok defa fermanlarla karşı karşıya kalan halk, tüm dünyanın gözleri önünde bu sefer 73. kez soykırıma maruz kaldı.
G20 Zirvesine karşı kitleler sokaktaydı
G20 Zirvesi ile emperyalistler ve bazı bölge müttefikleriyle beraber bu sefer Hamburg’da bir araya geldiler. Gündemlerinden birini dünya halklarının sömürüsü ve sistemin kemikleşmiş sorunlarının faturasını dünya halklarına çıkarmak oluştururken; diğerini pazarların yeniden paylaşımı ve uluslararası jeopolitik ve jeostratejik alanlar oluşturuyordu. Külfeti devamlı halklara çıkarılan bu sorunların emekçi sınıflar üzerinde yarattığı katmerli baskı ve yaptırım artık emperyalist ülkelerde bile üst boyutlara tırmanmıştır.
94. yılında Lozan’da imzalanan sözde bağımsızlık ve devam eden bağımlılık!
I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın sona ermesi ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nu kendi aralarında paylaşmak için İtilaf Devletleri; İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya’nın başını çektiği emperyalist güçlerin, Osmanlı’yı masa başında “barış” antlaşmasıyla bölüşmek için yaptıkları Sevr Antlaşması sonucu; Antep, Urfa ve Mardin Fransa, Ege ve Trakya Yunanistan, İstanbul ise İngilizler tarafından işgal edildi.
Tasfiyeciliğin ABC’sinin Başladığı Yer
“Bir öğretinin en üst ve tek ölçütünün gerçek toplumsal ve ekonomik gelişme sürecine uygunluğu olduğu yerde, dogmatizm olmaz.” Lenin
Bir devrimci ya da komünist hareket içinde tasfiyeciliğin birçok çeşidi vardır. İlk başta, Marksist genel görüşler ve teorik doğrulamalar kabul edilse de, bir hareketin marksist olması için bu yeterli olmaz. O hareketin var olduğu ülkedeki strateji-taktik ve bunların teorik belirlemeleri de bir o kadar önemlidir.
Bir kadın Partizan’ın kaleminden: RAKKA’dan notlar...
Bu defteri elime tam 1 Temmuz günü aldım. Rakka hamlesi başlamadan önce Mehmet yoldaşla bir sohbet vesilesiyle yazıyorum yazacaklarımı.
Özgürlüğe muhtaç ve mahkumuz!
“Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.”[1]
“Bi tenê helmgiri, azadgiriye nişan nade/ Yalnızca nefes almak, özgür olduğunu göstermez,” diyen Johann Wolfgang von Goethe sonuna kadar haklıdır; hele içinden geçtiğimiz kesitte!
George Orwell’in, “İki kere ikinin dört ettiğini söyleyebilmektir. Eğer buna izin verilirse, gerisi kendiliğinden gelir,”[2] diye betimlediği özgürlük, geçtiğimiz zorlu kesitte, “Hiçbir zaman dayanaklı değildir, her zaman tehdit altındadır. Mutlak belirlilik her zaman özgürlük yoksunluğudur,” notunu düşen Theodor Wiesengrund Adorno hepimizi uyarır.
Bürolarımıza yönelik gasp girişimleri, muhabirlerimize yönelik pusular bizleri sözümüzü söylemekten alıkoyamayacak!
Son zamanlarda bürolarımıza ve çalışanlarımıza dönük saldırılara ilişkin çeşitli zamanlarda açıklamalar gerçekleştirmiştik. Şimdi bir kez daha bu konuya ilişkin bir açıklama kaleme almak durumundayız, ancak bundan önce biz kimiz, bize düşman olanlar kimlerdir sorularına cevap verelim istedik:
Özgür Gelecek kimdir?
‘’Babama ne yaptınız? Açıklayın’’Deniz Gülünay
25.ölümsüzlük yılında babam yoldaşım Hasan Gülünay'ın anısı önünde saygı ile eğiliyor mücadelesini sahipleniyor ve selamlıyorum.
Düşününki sevdiğiniz insan aniden ortadan kayboluyor. Başvurduğunuz tüm resmi kurumlar size yardımcı olmuyor. Üstelik size uydurma bir kaç cümle ile kaybedilen kişiden umudunuzu kesmenizi peşinden gitmemenizi tavsiye ediyor. Hatta öğreniyorsunuz ki devlette arıyormuş kaybedilen yakınınızı. Arama artık onu diyorlar size. Peki, o kayıp diye unutmaya mı çalışırsınız. Bir güven sorunu ve yitirilmiş adalet duygusuyla nasıl bahsedeceksiniz.
Rojava’dan TKP/ML-TİKKO kadın savaşçısı: “Eller cepte devrim mücadelesi verilemez!”
Öncelikle tüm yoldaşlara selam ve saygılarımı iletiyorum. Örgütümüz içerisinde/dışarısında yaşanan tartışmaların hem içerisinde hem de “dışında” bir savaşçı olarak ben de birkaç söz söylemek istiyorum. Gönül isterdi ki tüm bu tartışmaların örgütün sistemi içerisinde tartışılsın, mücadele edilsin, çözüme kavuşturulsun. Ancak bu haliyle bile olsa bu bizim gerçekliğimizdir, ne kadar zor ve can sıkıcı bile olsa bu süreç yine devrimcilerin ve halkın çıkarına sonuçlanacağına, inancım sonsuz. İzninizle Mao yoldaştan bazı alıntılarla devam etmek istiyorum.
Devrimin objektif ve subjektif koşulları üzerine kısa bir değini
Emperyalist sistemin içinde bulunduğu uluslararası müzmin kriz varlığını devam ettiriyor. İstikrarlı sürece bir türlü giremeyen bu ülkelerin finans kapitali, krizin faturasını kendi ülke proletaryasına ve bağımlı ülke halklarına çıkarıyor.