KADINLARIN BİRLİĞİ | Halk Okulu Devrimcilik Adı Altında LGBTİ+ Düşmanlığı Yapmaya Devam Ediyor!
Bir süredir Halk Okulu’nda LGBTİ+lar ve LGBTİ+ mücadelesi üzerinden genelde ilerici, devrimci harekete özelde proletarya partisine yönelik “değerlendirme”lerde bulunulmaktadır.
Bu “değerlendirmelerin” temel anlayışına ve üslubuna, devrimci kamuoyu da bizler de aşinayız.
Halk Okulu, 25 Haziran 2023 tarihli 189. sayısında proletarya partisinin özerk kadın örgütlenmesi olan Komünist Kadınlar Birliği’nin 13 Haziran tarihli, Onur Haftası vesilesiyle yayımladığı “LGBTİ+ları Yok Edemezsiniz, Mücadelesini Bastıramazsınız! Yaşasın Onur Direnişimiz!” başlıklı açıklamasına yönelik de aynı üslubuyla kendince ve bildik değerlendirmelerde bulundu.
Başlarken belirtelim ki, küçük burjuva devrimciliğinin coğrafyamız topraklarındaki en “tutarlı” temsilcilerinden biri olan çizgiyle bu türden bir polemiğin bu dostlarımız nezdinde bir farklılık yaratacağını düşünmemekle birlikte yazmamızın nedeni, LGBTİ+lar ve LGBTİ+ mücadelesine yönelik TC faşizminin saldırılarının ve özellikle son dönemde artan bu saldırıların gerek R.T.Erdoğan ve gerekse S.Soylu gibi halk düşmanlarının halkın gerici düşünce ve duygularına oynayan, nefret suçu işleyerek hedef gösteren açıklamalarının yanında LGBTİ+ların en doğal, en haklı ve en meşru devrimci taleplerini sahiplenmemizin getirdiği sorumluluktur.
Yazmamızın bir diğer nedeni de devrim ve komünizm mücadelesinde faşizme, emperyalizme ve her türden gericiliğe karşı savaşta şehit düşen ve tüm homofobik* yaklaşımlara karşın bu saflarda hala mücadele eden LGBTİ+lara “devrimcilik” adı altında hakaret edilmesini, aşağılanmasını, “sapık, hasta” ilan edilmesini kabul etmeyişimizdir. (Halk Okulu “öğretmenleri” şaşıracaktır ancak faşizme, emperyalizme karşı devrimci ve komünist saflarda mücadele eden ve ölümsüzleşen LGBTİ+lar vardır!) Evet, LGBTİ+lar vardır ve onların mücadelesini sahiplenmek, devrimci dinamikleriyle birleşmeye çalışmak, kendisine devrimciyim diyenlerin görevidir.
Yine de bu çizgiyle LGBTİ+lar ve LGBTİ+ mücadelesini bilimsel temelde ve hatta tarihi süreçlerle tartışmak gereksiz diye düşünülebilir. Çünkü bu konuda gerçekten “derdi-tasası” olan, gerçekten adalet arayışında olan bir devrimci, mesele üzerine yazılmış binlerce inceleme-araştırmadan en azından üçünü-beşini okur, LGBTİ+ mücadelesinin tarihini inceler vs. Ancak H.O’nun bilimsel olmak gibi, gerçeklere dayanmak gibi bir derdi yoktur. Şöyle bir belirlemeyi yapan, bunu her durumda ve her koşulda verili doğru kabul eden bir çizgiden bahsediyoruz nihayetinde: “Biz devrimciler düşman ne diyorsa tersini düşün çünkü onun için iyi olan halklar için kötüdür diye düşünürüz.” (H.O, S.189, Sy.43) Bu nasıl bir sığlık, nasıl manipülasyona açık bir düşünüş tarzıdır! Nasıl da “şeylerin” tarihsel süreçlerle ilişkisini koparmak, en solda görünüp burjuvazinin-düşmanın ideolojik saldırılarından hiçbir şey anlamamaktır! Böyle bir düşünüş tarzı, devrimci kalmayı bırakın, burjuva ideologların gece-gündüz yaptıkları basit manipülasyonları dahi algılamamaya götürür bir kişiyi-kurumu. Bu nasıl bir okuldur ki, öğrencilerini burjuvazinin ideolojik saldırıları karşısında eğitimsiz bırakmaktadır!
Bu tür manipülasyon ve ideolojik saldırılara bir örnek verelim; Burjuva tarihçilerin Cumhuriyet’in kuruluşunun çok öncesinden başlayan kadın mücadelesinden tek satır bahsetmeyip, M.Kemal’in dünyanın birçok ülkesinden çok daha önce kadınlara seçme ve seçilme hakkını “bahşettiğini” propaganda ettiğini biliyoruz.
Bu durumda, H.O.’nun formülasyonuna göre, M. Kemal’i “ilerici” mi kabul etmeliyiz ya da burjuvaziye inanıp faşist diktatörlüğün kurucusu M.Kemal yaptıysa bu kötü bir şeydir deyip bu hakkın kadınların mücadelesiyle kazanılmış bir hak olduğunu ret mi edelim? Her iki durum da H.O.’nun derslerine uygundur ve her ikisi de diyalektik materyalizmden uzak, bomboş birer söylemdir. (Boş yere polemik konusu olmasın diye hemen belirtelim ki, insan olarak dahi kabul edilmeyen kadınların mücadelesiyle seçme ve seçilme hakkının kazanılması demokratik bir kazanımdır, yoksa bu sistemde seçip-seçilerek ne kadınların ne de halkın kurtuluşu mümkündür!)
Bu düşünüş tarzı elbette LGBTİ+ meselesine de LGBTİ+ mücadelesine de böyle bakar. Halbuki H.O. öğretmeni, “eleştirdiği” bildiriyi (ve daha önce de aynı konu üzerinde yazılan bildirileri) okusaydı, “emperyalistlerin” “şu sapıklığı, hastalığı yayalım da halkı çürütelim” demeyip, LGBTİ+lara karşı akıl almaz işkenceler, tecavüzler ve katliamlar yaptıklarını, LGBTİ+ların da buna karşı verdiği mücadeleleri ve böylece de Onur Haftası’nın tarihsel sürecine dair birkaç bilgiyi öğrenebilirdi. Yine bildiriyi okusalardı, emperyalizmin LGBTİ+ mücadelesini “sulandırma” ve onun önemli bir basamağı olan Onur Haftası’nı burjuvazi için bir “pazar” haline getirme çabalarına karşın yapılan belirlemeleri de görebilirdi.
Bu bahsi uzatmamızın nedeni, H.O.’nun bu görüşlerinin temelinin bir ayağı tüm toplumda (LGBTİ+lar da dahi) var olan, homofobi oluştururken, diğer ayağını da bu tür bir yüzeysel, bilimden, diyalektik materyalizmden uzak devrimcilik algısının oluşturmasıdır.
Diğer yandan H.O.’na yöne veren çizginin küçük burjuvazinin ideolojisi olduğunu bildiğimizden; bu ve benzeri “değerlendirme”leri küçük burjuvazinin ideolojisinin doğrudan ürünü olduğu ve başta kendileri de dahil olmak üzere devrimci komünist hareketin içinde bulunduğu durumdan bağımsız olmadığının bilincinde olduğumuzun da altını çizelim.
H.O., ABD-NATO karşıtlığıyla “anti-emperyalist” olunacağını sanıyor!
Neresinden tutsak dökülen H.O.’nun yazısında emperyalizm denirken, ABD ve Almanya, Fransa, İngiltere gibi “Batılı” emperyalistlerden bahsediliyor. Zira Rusya ve Çin gibi emperyalist ülkelerde eşcinsellik “sapıklık, hastalık” olarak görülür ve yasaktır. (“Sapıklık, hastalık”? Tanıdık geldi mi?) ABD, İngiltere vd. emperyalist de, Rusya ve Çin komünist mi yoksa?!! Ya da H.O.’nun anti-emperyalistliği ABD ve NATO ile mi sınırlı?
Sorunun yanıtını kendileri veriyor. Ne diyor H.O.: “Üstelik solun en temel değerlerinden olan antiemperyalist yanını bile unutarak NATO’nun ABD’nin BM’nin LGBTİ+cılığı ile aynı ideolojik bakışta birleşmişlerdir.” H.O. bize de öğretsin: Anti-emperyalizm ne zamandan beri, emperyalizmin sadece bir blokuna karşı olup diğer blokunu (en naif söylemle) görmezden gelmek haline geldi? H.O.’ya kötü bir haberimiz var, ABD ya da NATO karşıtlığı tek başına anti-emperyalist olmaya yetmiyor! Emperyalizme (ve tüm emperyalist ülkelere tabii ki) bir bütün karşı olmak gerekiyor. Günde beş vakit kahrolsun ABD-NATO deseniz de, bunun adı anti-emperyalizm olmuyor!
BU durumda H.O.’nun “Biz devrimciler düşman ne diyorsa tersini düşün çünkü onun için iyi olan halklar için kötüdür diye düşünürüz” formülasyonu da çöküyor. ABD gibi Rusya da emperyalistse ve ABD emperyalizmi eşcinselliği yaymaya çalışırken, Rusya yasaklıyorsa, biz hangisine göre konumlanacağız? Acaba kendimiz mi bir fikir-görüş üretsek?
H.O. için tutarlılık sadece küçük burjuva devrimciliği noktasında işliyor
H.O.’dan en azından aynı yazı içinde tutarlılık ve gerçeklere dayanmasını beklemek fazla mı lüks kaçar? Beklentimiz elbette var ama umudumuz pek yok.
H.O. soruyor: “AKP döneminde devrimciler hapishanelere doldurulurken işkence, kaçırılma ve katliamlara maruz kalırlarken LGBT+lar ne tür bir baskıya maruz kalmışlardır.” Biz bu sorunun yanıtını vermeyeceğiz. Sadece gerçeklerden kopmak nasıl dile geliyor, onu göstermek için alıntıladık. Yine de biraz gerçeklerden (en azından en görüneninden) kaçamayan H.O. devam ediyor: “Sokaklarda yaşanan ve yürüyüş engellemelerinden bahsediliyorsa eğer kimse bunun bir tek LGBTİ+ların başına geldiğini savunmuyordur sanırız.” Peki bir tek onların başına gelmemesi, onların da başına gelmediği anlamına mı gelir? Hani madem AKP LGBTİ+ları teşvik ediyor ya, eşcinsellikle bir sorunu yok ya, onların yürüyüşüne neden saldırıyor? AKP, şuursuzca bir şeylere saldırmıyor değil mi? Örneğin “LGBTİ+ karşıtı” yürüyüşe saldırdı mı, hatta propagandasını yapıp katılım için elinden geleni yapmadı mı?
Devam ediyor H.O.: “Eş cinsel politikalarında AKP’nin NATO’dan bağımsız bir politikası olamaz.” Nasıl yani? NATO, eşcinselliği yaymaya çalışıyordu ya, AKP de mi aynısını yapıyor? O zaman neden 7/24 “şunlar LGBT’ci, bunlar LGBTİ’ci” diye haykırıyorlar? Gökkuşağı renklerini gördükleri yerde neden saldırıyorlar? LGBTİ+ların “hayvanlarla evliliği (hayvan tecavüzü)” savunduklarını iddia edip halkı neden kışkırtmaya çalışıyorlar?
Tutarsızlıklar bitmiyor! H.O, KKB’nin bildirisinde “LGBTİ+ları komünizm saflarında mücadeleye çağırıyoruz” ifadesini de, “İşte bu çağrı solun kitlelerden kopuşunun dile vurumudur” diyerek “sınıf mücadelesinin reddedilmesinin” kanıtı olarak sunuyor. Düşünün ki, halkın bir kesimini komünizm (sınıf mücadelesi) saflarına çağırarak sınıf mücadelesi reddediliyor!!! İşte tutarlılık adına umudumuzu yitirdiğimiz an!
H.O. devrimcilik mi öğretiyor, had mi bildiriyor?
Başta da söyledik, bu çizgi herkesi onların meşrebine uygun “devrimci” yapmayı kendine misyon biçmiş. Olabilir. Ama onların söylediği anda, onların söylediği biçimde, onların çizdiği sınırlar içinde vs. yapmadığınız her şey “çürümenizin” kanıtları olarak karşınıza konur. Bununla da sınırlı değil! H.O. bunu yaparken gerçekleri eğip bükmekten, iftira atmaktan, manipülasyon yapmakta hiçbir beis görmüyor. Hatta eşcinsellikle pedofiliyi aynı cümle içinde kullanarak LGBTİ+ düşmanlığını meşru hale getirmeye çalışıyor, hem de hiçbir devrimciye yakıştıramayacağımız bir yöntemle.
Bakın H.O. daha neler diyor: “Ülkemiz solunun giderek düzeniçileştiği herhangi bir hak alma eyleminin gerçekleşmediği, direnişlerin örgütlenmediği, alanları sahiplenmeme tavrının sonucudur bugün yürüyüş yapamamak ve alanlara çıkamamak.
Ancak solun gündeminde bunları tartışmak yer almıyor. Başka neler yer almıyor solun gündeminde? Hapishanelerde süren direnişler, hasta tutsaklar konusunda tartışmak yer almıyor. Emperyalizmin terör yasaları o yasalara karşı direnenler, direnişler üzerine politika yürütmek tecrit gündemi yer almıyor.”
Bahsettikleri “sol” kimdir, nedir, bunu tartışmayacağız. Zira yazıda, proletarya partisinin bildirisinden yola çıktığı için üzerimize almak zorundayız. Devrimcilerin (yukarıda tartışılmadığını iddia ettiği konulardaki) hiçbir ortak hareketinde yer almayan, yer aldığı zaman kendini dayatan H.O. çizgisi, kendisi dışındaki devrimcileri, komünistleri iftira ve yalanlarla, karalamalarla teşhir ediyor!!! Komünistliğimizi, devrimciliğimizi bu çizgiye kanıtlamak gibi bir niyetimiz yok elbette. Bu nedenle “Neden tüm bu gündemler önümüzde duruyor ve içeride dışarıda tek tek de olsa direnişler sürüyorken, emperyalizm tüm dünyada devrimcilere saldırıyorken solun eş cinsellik gündeminde bunca ısrarı? Düzeni(n) dikkatini ve tepkisini çekmemek ABD ve AB emperyalizminin politikalarını benimsemekten geçiyor.” iftirası karşısında H.O.’na “haddini bil” demekten başka seçenek kalmıyor bize…
Ve bir de, H.O’ya, LGBTİ+lar ve LGBTİ+ mücadelesi konusunda “sakin” olmalarını, bu kadar “kaygıya” kapılmamalarını, kimsenin kimseyi “ele geçiremeyeceği”ni ve tabii ki MLM “birin ikiye bölüneceği ilkesi”nden hareketle, LGBTİ+lar ve LGBTİ+ mücadelesinin de kendi içinde ikiye ayrıldığını/ayrılacağını; bu ikiden birinin emperyalizmin safında, diğerinin ise proletaryanın ve halkın safında olduğunu/olacağını hatırlatmak isteriz.
Görüşlerimiz açıktır. Peki Halk Okulu ne diyor, ne öneriyor?
Proletarya partisinin LGBTİ+lar ve LGBTİ+ mücadelesini nasıl değerlendirdiği ortadır. Proletarya partisinin 50 yıllık mücadele tarihinde bu konuda eksik ve hatalı değerlendirmeleri olduğu da bilinmektedir. Nitekim bu eksiklikler hareketin birinci kongresinde değerlendirilmiş ve çeşitli sonuçlar çıkarılmıştır.
Örneğin komünist partinin programında, “Ataerkil Yapı” başlığı altında şu değerlendirmede bulunulmaktadır:
“Kadın ve LGBTİ+ların ezilmesinin, sömürülmesinin, her türlü şiddete maruz kalmasının ve baskı altına alınmasının başat unsuru olarak sömürücü sistemlerle iç içe giren ve bu sistemlerin temellerinden biri olagelen ataerkil sistem Türkiye toplumunun ve devletinin de temellerinden biridir. Özellikle de köleci toplumu yaşamadan feodalizme sıçrayan Türkiye toplumunda kadın ve LGBTİ+ların ezilmesi, sömürüsü ve cins kırımına uğraması çok daha şiddetli ve yaygın bir sorun olarak yaşanmaktadır. “ (Madde 23)
Yani H.O. çizgisi, “her şeyi emperyalizmle ve NATO”yla açıklarken(!) proletarya partisi, burjuva feodal sistemin temel kolonlarından biri olan ataerkil sistemi tanımlamakta ve çözüm önerilerini sunmaktadır.
Komünist hareket “Amerika merkezli, NATO yönlendirmeli” değil ama sınıf mücadelesinin coğrafyamızdaki aldığı biçimlerine uygun olarak değerlendirmeler yaparken çözüm olarak ise “özellikle kadınlara ve LGBTİ+lara yönelik her türlü cinsiyetçi yasal düzenleme iptal edilerek, tüm toplumsal kurum ve ilişkiler eşitlik ilkesine göre yeniden düzenlenecektir. Yerellerden itibaren en üstteki devlet birimine kadar %50 kadın kotası uygulanacaktır. Kadınlar ve LGBTİ+lar, kendi bağımsız demokratik örgütlerini oluşturabilecektir” demektedir. (age, madde 53)
Yine “Demokratik Halk İktidarı; kadın bedeninin alınıp satılması başta olmak üzere, bedenlerini satmak zorunda kalan çocuk, LGBTİ+ ve kadınların ücretsiz eğitim ve meslek edindirme kursları sağlanacaktır” (age, madde 71) denilmekte ve “Kadın ve LGBTİ+ları ezen, baskı altında tutan ataerkil sistemin tamamen ortadan kaldırması amacıyla, gerekli örgütlenmeler yaratılacak, başta erkekler olmak üzere tüm topluma eğitim verilecek, toplumsal cinsiyet rolleri, homofobi, transfobiyi ortadan kaldıracak tedbirler alınacak; ev içi emek ve çocuk bakımı toplumsallaştırılacaktır” (age, madde 77) şeklinde çözüm önermektedir.
Bu konuya dair program ve tüzükte yer alan tüm maddelere bakılabilir. (Programın devrimin ilk aşaması olan Demokratik Halk İktidarı programı olduğunun altını çizelim.)
Peki, şimdi samimi olarak soruyoruz; PC çizgisinin LGBTİ+lar konusundaki çözüm önerisi nedir? Ne önermektedir? Tedavi adı altında toplama kampları, gaz odaları mı? Basit bir cevap? Kimseye hakaret etmeden, yalan söylemeden, iftira atmadan basit bir cevap?
(* Yazı boyunca zaten karışık olan kafaları daha fazla karıştırmamak için transfobi, bifobi gibi kavramları kullanmayarak sadece homofobi dedik.)
Son Haberler
Sayfalar
Düşüncesi devrimci olmayanın pratiği devrimci olmaz!
Dünyada ve ülkemizde zulmün yaşanmadığı bir karış toprak parçası yoktur. Ülkemizde burjuva-feodal sistemi, faşist diktatörlüğü alt edip yenilgiye uğratmadan zulüm ortadan kalkmaz. Her bir politikaya, savaş ve kitleleri örgütleme pratiğine devrimci ideoloji yön vermezse zulmün ömrü uzar. Düşünceleri ve pratiği devrimci olan bir kolektif ancak zulme son verebilir.
“Dağılmanın değil birleşmenin, karamsarlığın değil umudun yolundayız.” (Mehmet Demirdağ)
Milyonların emeği ve alınterini gasp ederek, sömürerek ayakta kalan egemenlere karşı ezilenlerin en büyük gücü, birliğidir.
Gerçeğe ışık, devrime pusula: Mehmet Demirdağ -3-
Mehmet Demirdağ ve “darbeciliğe karşı mücadele” üzerine
Elbette H A Y I R !!! / Ermeni Devrimciler
16 Nisan'da Anayasa değişikliği için yapılacak Referandum oylaması tarihi önem taşıyor. Sandığa atılacak her HAYIR oyu,yeni dönemin başlangıcı için Hayırlara vesile olacaktır.
Tek adam olan her şeyin Reis tarafından karar altına alındığı,diktatörlük döneminin oylamasına gideceğiz.''Seni başkan yaptırmayacağız,seni başkan yaptırmayacağız,seni başkan yaptırmayacağız''diyen HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş'ın tarihi konuşmasından oldukça etkilenen Erdoğan çareyi cezaevine atarak bulmuştur ama bu yol da çözüm olmamıştır.
Altın eller ile kanlı eller -3-
Res ül Ayn kampı: Bağdat Demiryolu hattında bulunduğu için önemli konuma sahipti. Çeçenlerin daha çoğunlukta olduğu yerleşim alanları vardı. Kaymakam Yusuf Ziya Bey katliam görevini yerine getirmediği için görevden alınmış, Çeçen göreve getirilmişti. Naim Efendi, Meskene’ye (Emar) gelmeden önce Res ül Ayn'da reji katibi görevinde bulunuyordu. Naim Efendi kamptaki durumu şöyle aktarıyordu. ''…O geceyi hiç unutmayacağım... Ama kışın bu iş zordu, nitekim gecenin derin sessizliğinde soğuktan ve açlıktan can çekişenlerin iniltileri duyulmaya başladı.
Sınıf mücadelesinde önderlik sorunu
Mevcut tarihsel süreçte dünya çapında sömürenler/sömürülenler, ezenler/ezilenler, yönetenler/yönetilenler arasındaki çelişkiler çözülmediği gibi giderek daha üst boyutlara tırmanıyor. Bu durum sadece geri kalmış ülkelerde değil, aynı zamanda uluslararası finans kapitalin ve onları temsil eden iktidarların egemen olduğu ülkelerde de kendisini hissettiriyor. Emperyalist ülkelerde de sistemin ürettiği sorunlara -düzen içi- müdahale edemiyorlar. Bunun sonucu oluşan ekonomik ve sosyal kriz varlığını devam ettiriyor. Giderek siyasal krizi de beraberinde getiriyor.
Hukukun üstünlüğü mü? Üstünlerin hukuku mu?
Her toplum, içinde taşıdığı çelişkilerin niteliğine uygun bir siyasal alanı, tarih sahnesine çıkarır. Her siyasal oluşum, grup, örgüt veya parti, içinden çıktığı toplumun özelliklerini yansıtır. Sınıflardan oluşan toplum gerçeği, bu siyasal organizasyonlarda da yansımasını bulur. Bundandır ki, ilkel toplumdan feodalizme oradan da kapitalizme, siyaset sahnesinde karşımıza çıkan özneler farklılık arz eder. Bu, hem ezilenler cephesinde böyledir hem de egemenler açısından. Öyleyse her sınıf, niteliğine uygun bir örgütlenmeyle tarihsel yolculuğunu bugüne taşımıştır.
Başkanlık sistemine ve yeni anayasaya niçin HAYIR diyoruz?!
AKP tarafından dayatılan başkanlık sistemi ve yeni anayasa için yapılacak referanduma az bir süre kaldı. Uzun bir dönemden beri egemen sınıfların merkezi kesiminin temsilcisi olan AKP-Ordu-MHP kliğince dayatılan bu referandumun amacı, çeşitli milliyetlerden emekçi sınıflar ve Kürt ulusu üzerindeki faşist baskı ve tahakkümün daha üst boyutlara tırmandırılmasıdır. 15 Temmuz'da başarılı olamayan darbe girişimini 20 Temmuz 2016 darbesiyle süreci, kendi lehlerine çeviren AKP-Ordu kliği önceden tasarladıkları başkanlık sistemi ve yeni anayasa taslaklarını açıktan gündeme getirmişlerdir.
Safsatalar ve gerçekler!
Bir sorunu anlamak için kendi gelişimi içinde çok yönlü incelenmesi, dışsal ve görünürde olana değil temeldeki “hareket ettirici güçlere” bakılması gerekmektedir. Bu diyalektik yöntemdir. Bunun dışındaki tüm yöntemler boş, asılsız, temelsiz söz niteliği taşır. Yani yanıltmaca ve bunu yöntemleştirme anlamına gelen safsata olur. Safsatanın mantıkta çeşitli biçimleri saptanmıştır. Bu biçimlerden biri –ki konumuzu oluşturan- sorunları bilerek birbirine karıştırmak ve böylelikle istediğini elde etmektir. Bunun ayrıştırılamadığı durumlarda safsatalara kanılır ve yanlış bir yöne girilir.
Darbeciliğin dayanılmaz hafifliği ya da “yemişim tüzüğü” rahatlığı!
Her siyasal hareket, belli bir program çerçevesinde ve onun işleyişini düzenleyen bir tüzük üzerinde yükselir, inşa edilir. Program hareketin azami ve asgari hedeflerini, yaşadığı toplumu nasıl tanımladığını anlatırken tüzük ise hareketin iç işleyişini ve uyumunu düzenler. Bir yanıyla tüzük vücudun organları arasındaki etkileşimi ve ahengi sağlayan sinir sistemi ağı ve onun çevrelediği damarları tarifler. Program, siyasal hareketin yol haritası ise tüzük de bu yolda ilerleme iddiasındaki öznenin karakterini anlatır.
Vurulacağı söylenen bir Partizan okuru yazdı: “Hizipsavarların trajikomik öyküsü”
Kolektifimiz içerisinde uzun bir süredir devam eden iç tartışmalar son dönemlerde kamuoyuna yönelik açıklamalar ile iyice açığa çıkmış, bu açıklamalar ile iç tartışma olmanın dışına çıkarak, bazı yoldaşlarımız tarafından kendileri gibi düşünmeyen alanlara dönük karalama-manipülasyon kampanyasına dönüşmüştür. Öyle ki, kolektif içerisindeki kadrolar-sempatizanlar tarafından ideolojik-politik bir hatta yürütülmesi gereken tartışmalar, kitleye ya yalan-yanlış bilgilerle ya da demagojik söylemlerle “duyurulmuştur”.