IŞİD-İsrail, Kürt Hamas'ı ve Suriyeliler meselesi
IŞİD'in son Atatürk Havalimanı saldırısı ile başlayan tartışmalar yüzeysel olmak kadar gerçeği de ters yüz eden tartışmalardır.
Öyle ki esas açıktan manipule edilerek yapılan çözümlemeler usulen oluyor ve bunlar DAİŞ'in planlayıcılarına objektif hizmet olarak da geri dönüyor.
IŞİD'in AKP ve Türkiye'ye savaş açtığı falan yok. Zaten Kürt hareketi de, "danışıklı dövüş" diyor. Yani IŞİD'in Türkiye ve Kürdistan'ın bütününde nasıl kullanılacağına ilişkin her şey bir bir planlanmış durumda. Planlananlar büyük bir gizlilikle günü ve saati geldiğinde bir bir uygulanıyor ve bir "Dur!" diyen-ler olmasa da bizler bu isimle sahada olacak suç örgütünün tüm pratiklerini acı çekerek yaşayabiliriz.Kısaca IŞİD'in kullanım alan ve amaçları için bir hatırlatma yapalım.Hatırlanacağı üzere bundan beş-altı yıl önce Suriye sınırı yani Türkiye ile Rojava sınırlarındaki tüm mayınlı alanlar ihale ile temizletilecekti ve temizleyen firma bu alana 44 yıllığına sahip olacaktı. O sıralar bir İsrail firmasının ihaleyi alması sonucu tepkiler olmuş ve ihale iptal edilmişti. Yine o zamanlarda Urfa'da KOÇ ATA adında bir çiftlik vardı ve ilginçtir ki büyük yatırımlarla kurulan bu çiftlik kısa bir süre sonra Urfa'dan ayrıldı. Bu şirket eliyle Israillilerin Urfa'dan tarla ve arsa alıp kiraya verdiği kulaktan kulağa yayıldı ve Urfa emlakçılarının "Yahudilere tarla ve arsa satmıyoruz" diye isyanları basında yer aldı.
Yine IŞİD'in Kobanê kuşatmasında çekilen bir videoda Türkçe konuşan bir IŞİD'linin: "Son savaşlar burada yaşanacak, bu topraklar bize vaadedilmiştir" sözü, ilgili videoyu izleyenlerin malumudur.
Sadece bu kadar değil!
Şimdi IŞİD'in işgal ettiği ve etmek istediği coğrafyanın haritasına bakalım.
Tevrat'ın Tekvin kitabının 15.Bab'ında şöyle yazmaktadır:
O günde Rab, Abraham'la ahdedip dedi: Mısır ırmağından büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar bu diyarı, Kenileri ve Kenizzileri ve Kadmonileri ve Hittileri ve Perizzileri ve Refaları ve Amorileri ve Kenanlıları ve Girgaşileri ve Yebusileri senin zürriyetine (soyuna) verdim.
Bu tanıma göre ise Fırat Nehri'nden Nil Nehri'ne kadar olan geniş bölge İsrailoğulları'na vadedilmiştir.
IŞİD şuanda yukarıdaki harita üzerinde deyim yerindeyse Mesih'e "yol açıyor". Hiç bir savaşta ve sohbet konuları içerisinde ismi dahi geçmeyen İsrailoğullarına vaaddedildiğini söyledikleri gibi IŞİD Hz.Musa'nın ayak bastığı tüm alanlarda hakimiyetini kurmaya çalışıyor ve ilginçtir ki, bırakın IŞİD'in İsraile dokunmasını, aksine İsrail yaralı IŞİD teröristlerini tedavi ettillerini dahi söylemekten çekinmiyor.
Şimdi gelelim IŞİD ile Kürdistan'da yapılmak istenen plana.
Hepinizin de hatırlayacağı gibi Sayın Abdullah Öcalan IŞİD için: "IŞİD İsrail tarafindan kurulan bir örgüt ve Ortadoğu'nun Jitem'idir" demişti.
Peki Jitem adlı örgüt doksanlarda ne yapmıştı?
Jitem o dönem derin devletin entegre savaş aracıydı ve tüm toplumsal alanlarda Kürdü kırımdan geçirmekle görevliydi. Jitem ve Hizbul-Kontra paramiliter birimleri Türkiye ve Kürdistan'da bugün yaşanan Cizre, Sur, Silopi, Nusaybin, Yüksekova ve diğer yerleşim yerlerinde ne yapıldıysa o zamanlar da yapmışlardı. Köyler yakılıp yıkılmış, on binlerce insan katledilmiş ve milyonlarca Kürt diaspora ve metropollere zorunlu olarak göç etmişti.Amaç doğal kaynaklar, Dicle-Fırat'ı gasp etmek ve Kürt beyin göçünü sağlamaktı. Zira Kürdistan, vaadedilen topraklar içerisinde ve en verimlisiydi. Bunun için de Kürtlerin hak iddiası ile yola çıkan örgütü, yani Kürt hareketi ve ona sempati duyan herkesi yok etmeliydi.
Srilanka, Tamil kaplanlarına uyguladığı katliamın ilhamını Jitem'den almıştır.
Askeri ve siyasi soykırım operasyonları ile birlikte sıra Kürtlerin haklarını savunan DEP'e geldi. DEP kapatıldı yerine HADEP kuruldu. HADEP daha aktif bir şekilde siyaset sahnesine girdi ve her şeye rağmen halk tabanı onu büyüttü. 1997 yılına kadar aktif şekilde katliamlarına devam eden Jitem, Kürt özgürlük mücadelesi karşısında başarısız kaldı ve değişen konjonktür ile de işlevini yitirmek durumunda kaldı. O dönem Jitem'in kullandığı Hizbul-Kontra birimleri de geri çekilip dernekleşmeye gittiler.
Halktan gerekli desteği alamayan bu yapılanma partileşmeye gidemedi. HADEP'in önlenemez yükselişinin karşısında Bugünkü ENKS'ye benzer çeteler ya partileşmeye gittiler ya da halk tabanı olmayan mevcut partileriyle Kürde ihaneti görev bildiler. Fakat HADEP karşısında bu yerel işbirlikçiler de tutunamadı.
Süreçleri takip edecek olursak eğer bir Hamas-vari yapılanmanın Kürt hareketinin karşısına çıkarılma niyetini rahatlıkla görebiliriz.
Yine doksanlarda pro-Tamil katliamı ikibinli yıllarda da iki bine yakın gerillanın bir plan dahilinde ayrılmasından sonra denenecekti ki kopan Osman ve Botan LTTE Komutanı Karuna gibi güçlü değillerdi.
PKK'yi bitirmek için Tamil katliam modeli ve legal siyaseti bitirmek için de HAMAS modeli her zaman gündemdeydi.
Günümüze gelecek olursak eğer Hüda-Par'ın da BDP ve HDP karşısında istenilen başarıyı elde edemediğini gördük ki bu partinin yönetici ve sempatizanları doksanlarda PKK'ye karşı savaştıklarını ve faili meçhullerde imzaları olduğunu söyleyerek kullanılmış olduklarını da açıktan söylüyorlar.
Çözüm süreci masası devrilmiş, Dolmabahçe mutabakatı tanınmayarak HDP Diyarbakır mitingi bombalanarak kana bulanmış, Suruç'ta katliam yapılmış, Ceylanpınar'da iki polis öldürülerek de bir gecede Kandil'e dört yüz sorti ile bombalama yapıldıktan sonra 7 Haziran seçimleri tanınmayarak 1 Kasım için erken seçim startı verilmiş ve seçim arifesinde de Ankara Gar katliamı yapılmıştır. Ardından silahlar susmamış ve Cizre, Sur, Nusaybin, Silopi, Yüksekova ve diğer birçok şehir yıkılmış, bodrumlarda insanlar yakılmış ve yine zorunlu (iç) göçler yaşanmış/yaşattırılmıştır.
PKK ile Türk Devleti ve Türk Devleti ile Kürtler arasında Rojava ve Bakur'da hiç olmadığı kadar büyük bir savaş yaşanmaktadır. Bu savaşın Rojava parçasında IŞİD ve Bakur parçasında da asker, polis, korucu ve IŞİD'li oldukları söylenen güçler bulunarak savaşta yerlerini almışlardır.
Yaşanan savaş doksanları aşan Dersim-vari bir hal almış ve bunu sadece Kürtler değil neredeyse AKP dışındaki tüm kesimler yüksek sesle dile getirmişlerdir. Bunların içerisinde AKP eskileri ve bir dönem AKP'ye destek sunan Liberaller ve toplumun çeşitliliğinden olan duyarlı Aydın, Yazar, Gazeteci, Sanatçı ve Akademisyenlerden oluşan kesimler yer almaktadır.
Gelelim Suriyeliler meselesine!
Şuan Türkiye ve Kürdistan'da üç milyona yakın Suriyeli bulunmakta ve Cumhurbaşkanı Erdoğan geçenlerde: "Suriyelilere vatandaşlık vereceğiz" diye bir açıklama yaptı. Biliniyor ki Erdoğan kendisi için -adına Türk tipi dediği- Başkanlık sistemini getirmek istiyor. Yapılan anketlerde Türkiye'nin tamamının Başkanlık sistemini istemediği yani yeterli oy'a ulaşmadığı kendisince biliniyor. İlk bakışta Suriyeliler'e vatandaşlık sözünü Başkanlık sistemini sorunsuz bir şekilde getirmek için gündemine alıp pratiğe de geçirdiğini söyleyebiliriz ki bu doğrudur ancak bir plan daha vardır ki bu, Suriye'nin Arap Kemeri politikasını yıkılan ve sınır bölgelerindeki şehirlere Arap'ları yerleştirerek Türkiye'de güncellenmek istenmesidir. Hem sınır Kürt'ten arınacak hem de kendisi için ya da Kürde karşı diğer hükümetler ve Devletin bekaası için buralar oy deposu haline gelecek. Sadece oy deposu olmakla kalmayacak Kürtler ve Araplar da karşı karşıya getirilerek Kürdistan'da zor ile yaratılan bir halk ile iç savaş geliştirilecek. Yani Kürtler ve Arap'lar karşı karşıya getirilerek Kürt hareketi iç sorunlar ile boğuşacak.
Yine geçenlerde Hürriyet gazetesinde yer alan habere göre "Suriyeliler asker ve polis olabilecekler" deniliyor. Bunun ne olduğunu anlamamak herhalde saflık olur çünkü Suriyeli denilenlerin içerisinde Serêkani, Gire-Spi ve Kobanê'den çekilen IŞİD militanları da var. Bu demek Kürdistan'dan Türk asker ve Polisinin çekilmesi, IŞİD'in resmi kolluk gücü olması demektir. Bu taktik ABD'nin son Irak savaşından sonra savaştığı ülkelere kendi askerini göndermemesine benziyor ki bu, sömürgeciyi kendi toplumu nezdinde yaşatan bir politikadır.
Plan şu!
Suriyelilere, haliyle IŞİD'e vatandaşlık verilecek. Bunlar Kürt şehirlerine dağıtılarak nüfus oluşturulacak. Daha önce de söylediğimiz gibi demografik yapı allak-bullak edilecek. Bunlar asker ve polis olacak. Haliyle ciddi bir oy ve tabana sahip olacaklar. Sonra, yanlışa düşerse ya Huda-Par ya da başka bir parti ile siyaset sahnesine girecekler. Siyaset yapacakları coğrafya da Kürdistan olacak. Bu arada Altan Tan'ın son zamanlardaki çıkışları da anlam bulacak.
Evet! Kürtlük ve Kürdistanilik ile ilgisi olmayan devşirme bir parti Kürtlerin haklarını savunuyorum diyecek.
Nasıl mı?
Tıpkı El-Fetih ve FKÖ'nün başına bela edilen HAMAS gibi. HAMAS, Filistin ve Filistinlilik ile ilgisi olmayan bir güç olarak kurulmasına karşın şuan Filistin'de söz sahibi olan tek güçtür.
Kürt hareketinin yöneticileri her fırsatta: "Kürdistan Sri Lanka, PKK de Tamil Kaplanları değil" diyorlar. Doğrudur! Aynı zamanda Kürt hareketi ve Kürdistan, Filistin, FKÖ ve El-Fetih de değil fakat yine de Sayın Öcalan'ın şu sözlerini hatırlamakta fayda var!
Öcalan: "Mossad nasıl Hamas'ı kurarak FKÖ ve El-Fetih'i bitirdiyse, Kürt Hamas'ı da yaratılarak Kürt hareketi bitirilmek istenecektir" diyordu.
Yine Sayın Öcalan bir başka yerde:
"İsrail'i hegemonik çekirdek olarak kavramadıkça, Ortadoğu Ulus-Devlet dengesinin veya dengesizliğinin nasıl kurgulandığını ve tesis edildiğini de kavrayamayız" diyerek günümüze uyarılarda da bulunmuştu.
Buradan AKP ve Türk Devleti kullanılıyor veya zaten AKP ve Türk Devleti Kürde düşman politikaların sahibidir, sonucu da çıkarılabilir.
Hangi sonuç çıkarılırsa çıkarılsın ancak buna karşı tez elden yapılması gerekenler olmalıdır. Mesela tüm baskı ve tutuklamalara rağmen legal alan siyaseti, kendisini toparlayarak zorunlu olarak girdiği izleyici pozisyonundan çıkmalı ve demokratik siyaseti halk ve inançların hizmetine Türkiye ve Kürdistanlı öncüler eliyle taşımalıdır. Hegemonların uzun vadeli planları böyle görünüyor ve bu planlar öyle sadece tek bir gücün üzerine de yıkılmamalı, ortaklaşılmalıdır. Siyaset kurumu gerekirse ev ev sokak sokak dolaşarak bu planları halklara anlatmalı ve sessiz kalınırsa halk ve inançların boğazlaştırılmak istendiği uyarıları yapılmalıdır. Eğer böylesi bir plana karşı halk ikna edilip örgütlendirilemezse korkarım ki önümüzdeki iki yıl hem Türkiye ve hem de Kürdistan'da iç savaş geliştirilecek ve milyonlarca insan hem yaşamını yitirerek mültecileşecek ve hem de hegemonların ülkeler, halklar ve inançlar üzerindeki hakimiyeti taçlanmış olacaktır.
Mehmet Serhat Polatsoy
Özellikle Kürt Ulusal Hareketi üzerine ve kürtlerin sorunları üzerine makaleler yazmakta olan yazarımız 2011 sonlarından beri yazılarıyla sitemizde yer almaktadır.
serhatpolatsoy@kaypakkaya-partizan.net(hazırlanıyor)
Son Haberler
Sayfalar
3. yılında Ezidî Soykırımı ve Cihangir Ağa
3 Ağustos 2014 tarihinde Türk Devleti destekli barbar ve insanlık düşmanı IŞİD çeteleri tarafından soykırıma uğrayan mazlum Mezopotamya halkından olan Ezidilerin soykırıma uğradığı, acılarla dolu kara gündür. 4000 yıldır yaşadığı Mezopotamya’da birçok defa fermanlarla karşı karşıya kalan halk, tüm dünyanın gözleri önünde bu sefer 73. kez soykırıma maruz kaldı.
G20 Zirvesine karşı kitleler sokaktaydı
G20 Zirvesi ile emperyalistler ve bazı bölge müttefikleriyle beraber bu sefer Hamburg’da bir araya geldiler. Gündemlerinden birini dünya halklarının sömürüsü ve sistemin kemikleşmiş sorunlarının faturasını dünya halklarına çıkarmak oluştururken; diğerini pazarların yeniden paylaşımı ve uluslararası jeopolitik ve jeostratejik alanlar oluşturuyordu. Külfeti devamlı halklara çıkarılan bu sorunların emekçi sınıflar üzerinde yarattığı katmerli baskı ve yaptırım artık emperyalist ülkelerde bile üst boyutlara tırmanmıştır.
94. yılında Lozan’da imzalanan sözde bağımsızlık ve devam eden bağımlılık!
I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın sona ermesi ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nu kendi aralarında paylaşmak için İtilaf Devletleri; İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya’nın başını çektiği emperyalist güçlerin, Osmanlı’yı masa başında “barış” antlaşmasıyla bölüşmek için yaptıkları Sevr Antlaşması sonucu; Antep, Urfa ve Mardin Fransa, Ege ve Trakya Yunanistan, İstanbul ise İngilizler tarafından işgal edildi.
Tasfiyeciliğin ABC’sinin Başladığı Yer
“Bir öğretinin en üst ve tek ölçütünün gerçek toplumsal ve ekonomik gelişme sürecine uygunluğu olduğu yerde, dogmatizm olmaz.” Lenin
Bir devrimci ya da komünist hareket içinde tasfiyeciliğin birçok çeşidi vardır. İlk başta, Marksist genel görüşler ve teorik doğrulamalar kabul edilse de, bir hareketin marksist olması için bu yeterli olmaz. O hareketin var olduğu ülkedeki strateji-taktik ve bunların teorik belirlemeleri de bir o kadar önemlidir.
Bir kadın Partizan’ın kaleminden: RAKKA’dan notlar...
Bu defteri elime tam 1 Temmuz günü aldım. Rakka hamlesi başlamadan önce Mehmet yoldaşla bir sohbet vesilesiyle yazıyorum yazacaklarımı.
Özgürlüğe muhtaç ve mahkumuz!
“Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.”[1]
“Bi tenê helmgiri, azadgiriye nişan nade/ Yalnızca nefes almak, özgür olduğunu göstermez,” diyen Johann Wolfgang von Goethe sonuna kadar haklıdır; hele içinden geçtiğimiz kesitte!
George Orwell’in, “İki kere ikinin dört ettiğini söyleyebilmektir. Eğer buna izin verilirse, gerisi kendiliğinden gelir,”[2] diye betimlediği özgürlük, geçtiğimiz zorlu kesitte, “Hiçbir zaman dayanaklı değildir, her zaman tehdit altındadır. Mutlak belirlilik her zaman özgürlük yoksunluğudur,” notunu düşen Theodor Wiesengrund Adorno hepimizi uyarır.
Bürolarımıza yönelik gasp girişimleri, muhabirlerimize yönelik pusular bizleri sözümüzü söylemekten alıkoyamayacak!
Son zamanlarda bürolarımıza ve çalışanlarımıza dönük saldırılara ilişkin çeşitli zamanlarda açıklamalar gerçekleştirmiştik. Şimdi bir kez daha bu konuya ilişkin bir açıklama kaleme almak durumundayız, ancak bundan önce biz kimiz, bize düşman olanlar kimlerdir sorularına cevap verelim istedik:
Özgür Gelecek kimdir?
‘’Babama ne yaptınız? Açıklayın’’Deniz Gülünay
25.ölümsüzlük yılında babam yoldaşım Hasan Gülünay'ın anısı önünde saygı ile eğiliyor mücadelesini sahipleniyor ve selamlıyorum.
Düşününki sevdiğiniz insan aniden ortadan kayboluyor. Başvurduğunuz tüm resmi kurumlar size yardımcı olmuyor. Üstelik size uydurma bir kaç cümle ile kaybedilen kişiden umudunuzu kesmenizi peşinden gitmemenizi tavsiye ediyor. Hatta öğreniyorsunuz ki devlette arıyormuş kaybedilen yakınınızı. Arama artık onu diyorlar size. Peki, o kayıp diye unutmaya mı çalışırsınız. Bir güven sorunu ve yitirilmiş adalet duygusuyla nasıl bahsedeceksiniz.
Rojava’dan TKP/ML-TİKKO kadın savaşçısı: “Eller cepte devrim mücadelesi verilemez!”
Öncelikle tüm yoldaşlara selam ve saygılarımı iletiyorum. Örgütümüz içerisinde/dışarısında yaşanan tartışmaların hem içerisinde hem de “dışında” bir savaşçı olarak ben de birkaç söz söylemek istiyorum. Gönül isterdi ki tüm bu tartışmaların örgütün sistemi içerisinde tartışılsın, mücadele edilsin, çözüme kavuşturulsun. Ancak bu haliyle bile olsa bu bizim gerçekliğimizdir, ne kadar zor ve can sıkıcı bile olsa bu süreç yine devrimcilerin ve halkın çıkarına sonuçlanacağına, inancım sonsuz. İzninizle Mao yoldaştan bazı alıntılarla devam etmek istiyorum.
Devrimin objektif ve subjektif koşulları üzerine kısa bir değini
Emperyalist sistemin içinde bulunduğu uluslararası müzmin kriz varlığını devam ettiriyor. İstikrarlı sürece bir türlü giremeyen bu ülkelerin finans kapitali, krizin faturasını kendi ülke proletaryasına ve bağımlı ülke halklarına çıkarıyor.