İbrahim Kaypakkaya Okuldan Dağa
Teoriye ve pratiğe yönelik, ikiz bir ilgiye sahipti. Varlığının ya da bilgi dağarcığının yerinde sürekli bir bilgi boşluğunu duyumsuyormuşçasına okuyordu. Devlet tarafından "oku" diye dayatılan ders kitaplarının dışında tüm kitaplara ilgi duyuyordu. Okuduğu bir şiiri, bir makaleyi veya kitabı çevresiyle tartışmayı seviyordu. Selam vermeyi, hal hatır sormayı ve uzatılan eli pehlivanlar gibi sıkmayı da seviyordu. Tartışmalarda inatçıydı, ama dikkatle dinliyordu. Hiçbir iş yapmayan, dedikodu üreten, ilginç yalanlar ve küfürlerle sohbeti renklendiren insanlara vakit ayırmazdı pek.
"Gelecek vaat eden insanlar varken, senin onlarla haşır neşir olmanı, zaman öldürmeni anlayamıyorum," diye eleştirirdi beni bazen. Ama anlattığım Terekeme fıkralarını dinlemeye de bol zaman ayırır, katıla katıla güler ve beni zaman öldürme alanlarına yöneltirdi farkında olmadan.
Ateşli, güleç bir ruha sahipti. Davranış inceliği gösteren, içtenlikle dinleyen, tartışan, gülümseyen güzel kadınlara ilgi duyar ve onlardan söz etmeyi severdi. Çapa'da bir hayli güzel kadın vardı. Hovarda değildi ama kadınlara duygularını açma konusunda hiçbir çekincesi de yoktu. Bu konuda beni Tİ'ye alırdı. Ben kadınlara aşk teklifinde bulunma cesaretini gösteren bir insan değildim. Birinin nasıl olsa bir gün bana aşk teklifinde bulunacağını düşünür, kendime çeki düzen verir, müstakbel sevgiliyi dikkatli bir gözlem duygusuyla bekler dururdum. Bu efendice bekleme taktiğimi anımsamasından mıdır, nedendir bilemiyorum, İbo beni her gördüğünde, "garp cephesinde yeni bir durum var mı?" diye gülümserdi. "Bana kalırsa sen uzun yıllar bekleyeceksin," derdi. "Ve bir gün, isabetsiz birisi sana aşk teklif edecek; uzun yıllar beklemenin verdiği aşağılık psikozuyla sen bu teklifi kabul edeceksin; hayat bu birlikteliği garipsediği için de mutlu olamayacaksın." Düşündüm. İhtimalleri ve olanakları yokladım. Hâkim olduğum zaman dilimi sislendi; ardışıklık, zamanı yuttu; ebedilik, sürekliliği yuttu; eşzamanlılık, mekânı yuttu; bekleyişim beni yuttu, hayat taşlaşmış gibi oldu birden.
İbo'nun bunu söylediği yıl içinde, kendime çeki düzen verip, Ankara'dan gelen güzel kıza aşk teklif ettim. Ret cevabı alınca terledim, İbo'ya kızdım ve eski teorime iyice sarıldım. Aynı yıl Çapa'nın güzel kızlarından birinin bana yaklaşıp, munis ve içli bir sesle, "Çok açım, param yok, bana yemek ısmarlar mısın?" demesi, iklimimi değiştirdi. Hiç gereği yokken hemen ayakkabılarımı boyadım, giymeye kıyamadığım mavi mintanımı giydim, yastıktan paralarımı çıkardım, söğüt ağacının altında beklemeye başladım. Arzumun geçmişinde biriken, bastırılan sorunlar kuş cıvıltılarına dönüşmüş, güneş büyümüş, İbo'nun teorisi ise çökmüştü. Az sonra müstakbel sevgili, bir arkadaşıyla beraber yatakhaneden çıkıp geldi. Bunları alıp, Nuri Sesigüzel'in sürekli uğradığı, Laleli'deki Urfalı Bozan'ın lokantasına götürdüm. Kızlar, şaşırtıcı bir özveriyle ezo gelin çorbasından şiş kebap ve baklavaya uzanan süreci tamamladılar. Dişlerini kürdanlayıp teşekkür ettiler. Durum belirsizleşmişti.
Birkaç gün yatağa sırtüstü uzanıp, sağ ayağımın baş parmağını ilginç hayaller eşliğinde izledikten sonra hikâyemi tüm ayrıntılarıyla İbo'ya anlattım. Gülümseyişini güçlükle gizledi. "Kızın içinde bulunduğu ruh halini, ilişkilerini, dünyasını, kızı kuşatan, meşgul eden şartları anlamadan çözümlemeden boşuna hayale kapılıyorsun," dedi. "Kızın yemek ısmarlanmasına dair teklifini de köyünüzün müezzini gibi yorumluyorsun. Lokantaya ne ödedin?" Masrafı söyleyince avucunu alnına bastırdı. "Yazık," dedi. "0 parayla en az sekiz dergi alırdık. Bir ekmek ve birer ömür yoğurdu ile doyurabilirdin onları pekala."
Akıl ve irade gerilimi, yani okul hayatı uzun sürmedi. 1967'de Fikir Kulüpleri Federasyonu'nun Çapa Yüksek Öğretmen Okulu kolunu kurduğumuz ve bir bildiri yayınladığımız için okuldan atıldık. Öğrenci hareketleri, toprak ve fabrika işgalleri derken, 12 Mart Askeri Darbesi gelip çattı. Darbeyi izleyen günler içinde Kürdistan'a geçtik. Silahlı mücadelenin şartları açısından en elverişli bölgeydi bizim için Kürdistan. İyi güzel de Kürdistan zincirinin zayıf halkası neresiydi? Doğru çıkarıma veya karara zorlanan akıl, üç bölgeyi işaret ediyordu: Malatya, Dersim ve Urfa. Düşüncenin uyuklayan dehası, bölgeleri, işlikleri, kenar mahalleleri, köyleri gezmeye başlayınca uyandı; dikkatini kıpırdayan şeylere, kanayan yaralara, acılara, şikâyetlere yöneltti, bütünsellik ve kurtuluş duygusuyla planlar yapmaya başladı. Bölgede iki yakıcı sorun, iki ağır baskı vardı: toprak sorunu ve ulusal sorun, feodal baskı ve milli baskı. Ağır bir milli baskıya rağmen, milli bilinç Kürdistan'da oldukça zayıftı. Ağalık ve toprak sorunu, baş sorun gibi görünüyordu. İbo'yla birlikte, meseleye toprak sorunundan başlayıp, yoksul köylülerin desteğini almak, geniş cephe politikasıyla milli baskıya karşı yönelmek, giderek tüm Kürdistan'ın desteğini kazanmak anlayışını uygulamaya karar verdik. Ben ağalığın ve eşkiyalığın capcanlı olduğu Siverek'e, İbo ise Kürecik'e yerleşti.
Siverek'e, yoksul köylülerle ilişkiye geçme kararlılığıyla girdim ama ağır feodal baskıdan ve takipten dolayı köylere giremedim. Babası Şeyh Sait İsyanı'nda asılmış iki köy sahibi bir hanım ağanın, "benim köyümde kalabilir," dediğini öğrenince, kendisiyle buluştum. Bana, "bak oğlum, ben sosyalist değilim," dedi. "ama ben de senin gibi devlet baskısı altındayım. Bu bakımdan seni duyunca, boynunda yaftasıyla urgan altında bekleyen babamı anımsadım ve anlamaya çalıştım seni."
Hanım ağanın köyünde bir ay kaldım, yoksul marabaların durumunu içim parçalanarak yakından inceledim ve bir tahlil yazısı kaleme alıp, o zaman illegal çıkan Şafak dergisine gönderdim. Yazı yayınlandı. Daha sonra yazıyı, tüm Siverek'i kapsayacak şekilde genişlettim. İbo Siverek'e geldiğinde verdim, yazıyı okudu. Kürdistan'da milli baskının hangi sınıf ve kategorilere yöneldiğini ve Kürt isyanlarını konuştuk. Geniş cephe politikası izlersek, küçük toprak ağalarının desteğini alabileceğimizi söyledim. İbo, karşı çıkmadı; milli baskının sadece Kürt halkına değil, Kürt burjuva ve toprak ağalarına da yöneldiğini, hatta milli baskının esas muhataplarının onlar olduğunu ileri sürdü.
Siverek’te bir yıl içinde, Mehmet Uzun'un da dahil olduğu yirmi kişilik bir kadro ve sempatizan hareketi haline geldik. Pratik faaliyetlerimizi yakından izleyen
Amed sıkıyönetim komutanlığı, ani bir kararla Siverek'i asker ve polisle işgal edip tutuklamalara girişince güçlerimizi büyük ölçüde kaybettik. Sıkıyönetim beni her yerde harıl harıl aradığı için Dersim'e geldim. İbo ile artık aynı bölgede, Dersim'de birlikte çalışacaktık. Kazalara, köylere ilişkin bilgi topluyor, yoğun bir şekilde okuyor, notlar alıyordu. Dersim zincirinin zayıf halkası neresiydi? Nereden başlamalıydık? İbo, bölgenin yakın tarihinde ciddi bir kırımın ve derin bir asimilasyonun gerçekleştiğini, toprak ağalığının bulunmadığını ve bundan dolayı baş çelişkinin devletle Dersim halkı arasında olduğunu söylüyordu. Dersim'in tarihine dair hiçbir yazılı belge bulamamıştı. "Köylerde çalışırken yapmamız gereken en önemli işlerden birisinin de çeşitli mıntıkalarda yaşlıların dinlenilmesi, notlar alınması ve Dersim'in yakın tarihine dair bir raporun hazırlanması olmalıdır," diyordu. İzlenecek siyasetin, yürünecek yolun bilinmesini, halkın mevcut durumunun ve tarihinin bilinmesine bağlıyordu.
Cebimiz delikti ve silahsızdık. Beş altı liselinin dışında hiçbir kitle desteğimiz yoktu. Dağ mahallesinde, toprak damlı, tek odalı bir eve sığınmıştık. Gece gündüz yağan kar, her tarafı kapatmıştı. Yazdan kalma domates kasalarını ve liselilerin cami avlusundan çalıp getirdikleri odunları idareli bir şekilde yakarak ısınıyorduk. Bölgeye ilişkin akıl yürütmelerin, tartışmaların, okumaların sonu gelmiyordu. Moralimiz yüksekti. Sevinçliydik. Karlar erimeye başladığında, köylere açılacak, yeni simalarla tanışacak ve onlarla birlikte yüce dağlara çıkıp oralara yuvalanacaktık.
Muzaffer Oruçoğlu
Mayıs-2014
14
Muzaffer Oruçoğlu
Muzaffer Oruçoğlu, 20 şubat 1948’de, Kars’ın Göle kazasına bağlı Büyük Zavot köyünde doğdu. Köyünde ilkokul olmadığı için İlkokulun ilk üç yılını komşu köyün (Küçük Zavot) okulunda, bir yılını kendi köyünde, son yılını da Kars’ta okudu. Kars Orta Okulu’nu bitirdikten sonra, Öğretmen okulu sınavlarını kazanarak Rize Öğretmen okuluna, iki yıl sonra da İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu hazırlık Lisesine gitti. Bir yılsonra, Fen Fakültesi Matematik Astronomi bölümüne girdi. 67’de içlerinde İbrahim Kaypakkaya’nın da olduğu 9 arkadaşıyla birlikte, Amerikan 6. Filosuna karşı yayınladıkları bildiri gerekçesiyle Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’dan atıldı. 68 öğrenci hareketlerine katıldı. 1969’da Değirmen Köyündeki toprak işgaline katıldı ve tutuklanıp Silivri cezaevine konuldu. 1972’de TKP(M-L) kurucuları arasında yer aldı. 1973’de İstanbul’da yakalandı ve ömürboyu hapse mahkum edildi. Tutsaklık yıllarını şiir ve roman yazarak geçirdi. 13 yıl tutsaklıktan sonra askere alındı. Askerden 40 gün sonra, mayıs 1986’da firar edip Yunanistan’a geçti. Fransa’da iltica etti. Yeniden roman yazmaya ve resim yapmaya başladı. Siyaset ve edebiyat dergilerinde makaleleri yayınlandı. 1988’ de evlenerek Avustralya’ya yerleşti. Bu kıtada ilkin iki yıllık resim ve heykel kolejini (Greensborough TAFE COLLEGE - NMIT) bitirdi. Daha sonra Royal Melbourne Teknoloji Enstitüsüne (RMIT) bağlı, PUBLİC ART bölümünde üç yıl Resim ve Heykel eğitimi yaptı. Şimdiye kadar toplam 6 ülkede altmışa yakın kişisel resim sergisi açtı. 13’ü roman, 7’si şiir, 2’si masal olmak üzere 30 kitabı yayınlandı. 2011’de Abdullah Baştürk işçi edebiyat ödülü ,Grizu romanına verildi. Halen Avusturalya'da yaşamaktadır.
Son Haberler
Sayfalar
Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist /Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu Rojava Komutanlığı : “Partimiz ve onun önderliğindeki ordumuz, devrimci savaşa önderlik etme yeteneğine sahiptir!” (2.ve 3 bölüm)
Bir doğal muhabirimizin gerçekleştirdiği röportajın ikinci bölümünde Rojava Komutanlığı Siyasi Komiseri ile 2017 Ağustos’unda Rojava’da ölümsüzleşen halk ordusu komutanlarından Nubar Ozanyan ve geçtiğimiz günlerde bir haber sitesinde yayımlanan darbeci-tasfiyeci güçlerin röportajında yer alan “Rojava güçlerine çağrı”ya yanıt konu edinildi. “Tek cümleyle ifade edecek olursam: Partiye mi darbeciliğe mi katılım?” diyen Siyasi Komiser’in röportajının devamı şu şekilde:(2)
Ölülerinin Üzerine Basa Basa Geliyorlar!
Göçmenler adı verilen; işçiler, emekçiler, toprakları alınmış köylüler, üretim araçları yok edilmiş ya da ellerinden alınmış mülksüzleştirilmişler; evleri başlarına yıkılmışlar, bombalarla yok edilmiş ya da sakat bırakılmış tüm ezilenler, açlığa mahkum edilmişler kararlı adımlarla, haramilerin üstüne üstüne yürüyorlar
Geliyorlar, barikatları, tel örgüleri, denizleri, okyanusları aşarak, önlerine dikilmiş askeri barikatları, ölüm melekleri adı verilen insanlık düşmanı burjuvaziden kendi yarattıklarını, emeklerini, alın terlerini, topraklarını geri almak için geliyorlar.
Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist /Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu Rojava Komutanlığı : “Partimiz ve onun önderliğindeki ordumuz, devrimci savaşa önderlik etme yeteneğine sahiptir!” (1)
Bir doğal muhabirimiz Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu Ortadoğu Bölge Komitesi Üyesi ve Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu Rojava Komutanlığı Siyasi Komiseri ve bir halk ordusu komutanı ile röportaj gerçekleştirdi. Elimize e-posta yoluyla ulaşan röportajı üç bölüm halinde yayımlayacağız. İlk bölümde halk ordusunun Rojava Komutanlığı Siyasi Komiseri ile Proletarya Partisi içerisinde yaşanan süreç, HBDH gibi başlıklar konu edinildi. “Söz eğer gerçeği yansıtıyorsa anlamlı ve değerlidir.
TKP/ML Kadın Komitesi :Kadınlar ve kadın mücadelesi KBDH ile daha güçlü
“Kadın sorunu” olarak tarif edilen cinsiyet sorununa giriş, kadının binlerce yıllık süreçte köleleştirilmesi, sömürülmesi, emeğinin, cinselliğinin, kimliğinin baskı altında tutulması, yok sayılması vs. ile yapılır. Bu elbette doğrudur, ancak eksik bir yaklaşımdır. Zira kadının tarihi (kimi sosyalizm ve demokratik halk iktidarları deneyimlerinde bu zincirlerin belli oranlarda da olsa zayıflatıldığı süreçler hariç) aynı zamanda direnişin, mücadelenin, bedel ödemenin ve ödetmenin de tarihi olarak anılmalıdır.
Ali Asker / İsmail Cem Özkan
Hozat’lı bir delikanlının atalarından duyduğu türkülere yaşadığı çağın ruhunu katarak yeniden üretmesi ile oluşur Ali Asker. Ali Asker devrime inanmıştır, devrimcidir. Bir gün gelecek eşit haklar içinde çok kültürlü bir ülkede yaşama hayalindedir. O Dersim’lidir. Acı ile yoğrulmuştur yakın tarih ve acıyı yaşayanlardan almıştır ağıdın, öfkenin nefesini. Henüz bitmemiş bir sürecin ara kuşağı olarak doğmuştur, zorunlu kalmıştır Elazığ'a göç etmeye. İyi ki de etmiştir, orada öğrenmiş ve yaşamıştır aşık geleneğini.
Mevsimlik işçilik, sınıf mücadelesinin önemli bir parçasıdır
Sofrayı zenginleştiren olmazsa olmazlar arasında bulunan, onları tüketmeden hayatın olmayacağı temel yiyeceklerden ekmekten domatese, çaydan patlıcana, pancarından patatesine… üretim süreçlerinde yaşanan sıkıntıların, zorlukların, sömürülerin, ırkçı tehditlerin; saymakla bitiremeyeceğimiz olağanüstü koşullarda yaşam mücadelesi vererek, üretilen besin kaynaklarımızın kimler tarafından toplanarak o sofraya ulaştığını düşündünüz mü acaba?
Onlar mevsimlik işçilerdir!
Kadın Komünarlar: “Kelebekler Zamanı” Bizim Hikayemiz [1]
Dominik’te 1930’da iktidara gelen faşist Trujillo 1960’lara geldiğimizde hala iktidardadır. Ve faşist diktatörlüğün en büyük destekçisi ABD emperyalizmidir. deta bir toplama kampıdır. Ama baskının, zorun olduğu her yerde isyan da filizlenir, ama yavaş ama hızlı. Kimi zEn küçük itirazı, baskı ve şiddetle, ağır işkencelerle, ölüm timleriyle karşılar faşist diktatör. Küçücük ülke aaman işaret fişeği yakabilecek öncüler çıkar, işte isyana yol veren, ön açan çıkışlardır bunlar. Faşist baskı ve zorun en ağırı da bu işaret fişeğini yakanların payına düşer.
Kolektif çalışmanın önemi üzerine -1-
Kolektifle yürümenin, örgütlü kişiliğin adıdır kolektif çalışma
Kolektif çalışma, kolektivizm üzerine literatürümüzde haylice bir külliyat mevcuttur. Hatta sekizinci oturumun ana gündemlerinden olan kültürel yozlaşmanın alt başlıklarından birini de kolektif çalışmada yaşanan problemler oluşturuyordu. Ancak bu oturumda merkezi düzeyde önem atfedilen konu hakkında kavrayışımızı sorgulamamız gerektiği açıktır.
Anadilde Birlik-Yerel Seçimlerde Birlik- Dursun Ali Küçük
9 Kürt partsinin anadilde eğitim ve her alanda kullanma ve geliştirme çağrısını ve çabalarını kutluyorum.
Çok isabetli bir adım olarak görüyorum.
Kurmanci ve Kırmanncki'de kesin ve mutlak birlik sağlamalıyız.
Anadilimiz hepimizin, ülkenin ve ulusun dilidir.
Burada ideoloji aranmaz.
Burada amacın nedir diye sorulmaz.
Dilimize sahip çıkmak ve resmi eğitim dil haline getirmek için; hangi görüş ve hangi parti ve hangi aydın ve şahsiyet olursa olsun kayıtsız şartsız üzerinde birleşmeliyiz.
Bunun sağa sola çekilecek bir yanı yoktur.
Kendi çizgine güvenmek: Örgütlerken örgütlenmek!
Geride bıraktığımız hafta, TC rejiminin karakterine dair net göstergeler sunmuş durumdadır. Türkiye’nin Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’nda bir gazetecinin “ortadan kaybolması” ile başlayan ve ardından TC ile S.
Emperyalistlerin Ortadoğu’daki siyaseti ve Türkiye:M. USTA
Emperyalistler yalnız 20. yüzyılda çıkarmış oldukları haksız dünya savaşlarıyla insanlığı büyük bir felakete sürüklemedi. Yarattıkları bölgesel savaşlarla, elde ettikleri aşırı karla, ezilen halklar üzerinde kurdukları sınırsız denetim ve sömürü politikalarıyla bu felaketlerine süreklilik kazandırmış durumdadırlar. Yani emperyalistlerin yol açtıkları yıkım, çok yönlü ve kapsamlıdır. Özünde emperyalizm bugün ezilen halklar için her gün yaşanan bir doğa felaketidir. Yaşama dair ne varsa yok ediyor. Dünya zenginliğinin esası bir avuç emperyalist tekelin denetimindedir.