Cumartesi Eylül 19, 2026

İbrahim Kaypakkaya Okuldan Dağa

Yedi yıllık yakın yoldaşlık ilişkisinin bende bıraktığı izlenimler karmaşıktır. Siyasete, edebiyata ve sanata derin ilgisi olan, çok yönlü bir kişilikti İbo. Tabi her şeyden önce devşirdiği bilgilerini ve hayallerini, minyatür inceliği ile yeni düşüncelere dönüştürmeyi seven aykırı bir kişilikti.

Teoriye ve pratiğe yönelik, ikiz bir ilgiye sahipti. Varlığının ya da bilgi dağarcığının yerinde sürekli bir bilgi boşluğunu duyumsuyormuşçasına okuyordu. Devlet tarafından "oku" diye dayatılan ders kitaplarının dışında tüm kitaplara ilgi duyuyordu. Okuduğu bir şiiri, bir makaleyi veya kitabı çevresiyle tartışmayı seviyordu. Selam vermeyi, hal hatır sormayı ve uzatılan eli pehlivanlar gibi sıkmayı da seviyordu. Tartışmalarda inatçıydı, ama dikkatle dinliyordu. Hiçbir iş yapmayan, dedikodu üreten, ilginç yalanlar ve küfürlerle sohbeti renklendiren insanlara vakit ayırmazdı pek. 

"Gelecek vaat eden insanlar varken, senin onlarla haşır neşir olmanı, zaman öldürmeni anlayamıyorum," diye eleştirirdi beni bazen. Ama anlattığım Terekeme fıkralarını dinlemeye de bol zaman ayırır, katıla katıla güler ve beni zaman öldürme alanlarına yöneltirdi farkında olmadan.

Ateşli, güleç bir ruha sahipti. Davranış inceliği gösteren, içtenlikle dinleyen, tartışan, gülümseyen güzel kadınlara ilgi duyar ve onlardan söz etmeyi severdi. Çapa'da bir hayli güzel kadın vardı. Hovarda değildi ama kadınlara duygularını açma konusunda hiçbir çekincesi de yoktu. Bu konuda beni Tİ'ye alırdı. Ben kadınlara aşk teklifinde bulunma cesaretini gösteren bir insan değildim. Birinin nasıl olsa bir gün bana aşk teklifinde bulunacağını düşünür, kendime çeki düzen verir, müstakbel sevgiliyi dikkatli bir gözlem duygusuyla bekler dururdum. Bu efendice bekleme taktiğimi anımsamasından mıdır, nedendir bilemiyorum, İbo beni her gördüğünde, "garp cephesinde yeni bir durum var mı?" diye gülümserdi. "Bana kalırsa sen uzun yıllar bekleyeceksin," derdi. "Ve bir gün, isabetsiz birisi sana aşk teklif edecek; uzun yıllar beklemenin verdiği aşağılık psikozuyla sen bu teklifi kabul edeceksin; hayat bu birlikteliği garipsediği için de mutlu olamayacaksın." Düşündüm. İhtimalleri ve olanakları yokladım. Hâkim olduğum zaman dilimi sislendi; ardışıklık, zamanı yuttu; ebedilik, sürekliliği yuttu; eşzamanlılık, mekânı yuttu; bekleyişim beni yuttu, hayat taşlaşmış gibi oldu birden. 

İbo'nun bunu söylediği yıl içinde, kendime çeki düzen verip, Ankara'dan gelen güzel kıza aşk teklif ettim. Ret cevabı alınca terledim, İbo'ya kızdım ve eski teorime iyice sarıldım. Aynı yıl Çapa'nın güzel kızlarından birinin bana yaklaşıp, munis ve içli bir sesle, "Çok açım, param yok, bana yemek ısmarlar mısın?" demesi, iklimimi değiştirdi. Hiç gereği yokken hemen ayakkabılarımı boyadım, giymeye kıyamadığım mavi mintanımı giydim, yastıktan paralarımı çıkardım, söğüt ağacının altında beklemeye başladım. Arzumun geçmişinde biriken, bastırılan sorunlar kuş cıvıltılarına dönüşmüş, güneş büyümüş, İbo'nun teorisi ise çökmüştü. Az sonra müstakbel sevgili, bir arkadaşıyla beraber yatakhaneden çıkıp geldi. Bunları alıp, Nuri Sesigüzel'in sürekli uğradığı, Laleli'deki Urfalı Bozan'ın lokantasına götürdüm. Kızlar, şaşırtıcı bir özveriyle ezo gelin çorbasından şiş kebap ve baklavaya uzanan süreci tamamladılar. Dişlerini kürdanlayıp teşekkür ettiler. Durum belirsizleşmişti.

Birkaç gün yatağa sırtüstü uzanıp, sağ ayağımın baş parmağını ilginç hayaller eşliğinde izledikten sonra hikâyemi tüm ayrıntılarıyla İbo'ya anlattım. Gülümseyişini güçlükle gizledi. "Kızın içinde bulunduğu ruh halini, ilişkilerini, dünyasını, kızı kuşatan, meşgul eden şartları anlamadan çözümlemeden boşuna hayale kapılıyorsun," dedi. "Kızın yemek ısmarlanmasına dair teklifini de köyünüzün müezzini gibi yorumluyorsun. Lokantaya ne ödedin?" Masrafı söyleyince avucunu alnına bastırdı. "Yazık," dedi. "0 parayla en az sekiz dergi alırdık. Bir ekmek ve birer ömür yoğurdu ile doyurabilirdin onları pekala."

Akıl ve irade gerilimi, yani okul hayatı uzun sürmedi. 1967'de Fikir Kulüpleri Federasyonu'nun Çapa Yüksek Öğretmen Okulu kolunu kurduğumuz ve bir bildiri yayınladığımız için okuldan atıldık. Öğrenci hareketleri, toprak ve fabrika işgalleri derken, 12 Mart Askeri Darbesi gelip çattı. Darbeyi izleyen günler içinde Kürdistan'a geçtik. Silahlı mücadelenin şartları açısından en elverişli bölgeydi bizim için Kürdistan. İyi güzel de Kürdistan zincirinin zayıf halkası neresiydi? Doğru çıkarıma veya karara zorlanan akıl, üç bölgeyi işaret ediyordu: Malatya, Dersim ve Urfa. Düşüncenin uyuklayan dehası, bölgeleri, işlikleri, kenar mahalleleri, köyleri gezmeye başlayınca uyandı; dikkatini kıpırdayan şeylere, kanayan yaralara, acılara, şikâyetlere yöneltti, bütünsellik ve kurtuluş duygusuyla planlar yapmaya başladı. Bölgede iki yakıcı sorun, iki ağır baskı vardı: toprak sorunu ve ulusal sorun, feodal baskı ve milli baskı. Ağır bir milli baskıya rağmen, milli bilinç Kürdistan'da oldukça zayıftı. Ağalık ve toprak sorunu, baş sorun gibi görünüyordu. İbo'yla birlikte, meseleye toprak sorunundan başlayıp, yoksul köylülerin desteğini almak, geniş cephe politikasıyla milli baskıya karşı yönelmek, giderek tüm Kürdistan'ın desteğini kazanmak anlayışını uygulamaya karar verdik. Ben ağalığın ve eşkiyalığın capcanlı olduğu Siverek'e, İbo ise Kürecik'e yerleşti. 

Siverek'e, yoksul köylülerle ilişkiye geçme kararlılığıyla girdim ama ağır feodal baskıdan ve takipten dolayı köylere giremedim. Babası Şeyh Sait İsyanı'nda asılmış iki köy sahibi bir hanım ağanın, "benim köyümde kalabilir," dediğini öğrenince, kendisiyle buluştum. Bana, "bak oğlum, ben sosyalist değilim," dedi. "ama ben de senin gibi devlet baskısı altındayım. Bu bakımdan seni duyunca, boynunda yaftasıyla urgan altında bekleyen babamı anımsadım ve anlamaya çalıştım seni."

Hanım ağanın köyünde bir ay kaldım, yoksul marabaların durumunu içim parçalanarak yakından inceledim ve bir tahlil yazısı kaleme alıp, o zaman illegal çıkan Şafak dergisine gönderdim. Yazı yayınlandı. Daha sonra yazıyı, tüm Siverek'i kapsayacak şekilde genişlettim. İbo Siverek'e geldiğinde verdim, yazıyı okudu. Kürdistan'da milli baskının hangi sınıf ve kategorilere yöneldiğini ve Kürt isyanlarını konuştuk. Geniş cephe politikası izlersek, küçük toprak ağalarının desteğini alabileceğimizi söyledim. İbo, karşı çıkmadı; milli baskının sadece Kürt halkına değil, Kürt burjuva ve toprak ağalarına da yöneldiğini, hatta milli baskının esas muhataplarının onlar olduğunu ileri sürdü. 

Siverek’te bir yıl içinde, Mehmet Uzun'un da dahil olduğu yirmi kişilik bir kadro ve sempatizan hareketi haline geldik. Pratik faaliyetlerimizi yakından izleyen 

Amed sıkıyönetim komutanlığı, ani bir kararla Siverek'i asker ve polisle işgal edip tutuklamalara girişince güçlerimizi büyük ölçüde kaybettik. Sıkıyönetim beni her yerde harıl harıl aradığı için Dersim'e geldim. İbo ile artık aynı bölgede, Dersim'de birlikte çalışacaktık. Kazalara, köylere ilişkin bilgi topluyor, yoğun bir şekilde okuyor, notlar alıyordu. Dersim zincirinin zayıf halkası neresiydi? Nereden başlamalıydık? İbo, bölgenin yakın tarihinde ciddi bir kırımın ve derin bir asimilasyonun gerçekleştiğini, toprak ağalığının bulunmadığını ve bundan dolayı baş çelişkinin devletle Dersim halkı arasında olduğunu söylüyordu. Dersim'in tarihine dair hiçbir yazılı belge bulamamıştı. "Köylerde çalışırken yapmamız gereken en önemli işlerden birisinin de çeşitli mıntıkalarda yaşlıların dinlenilmesi, notlar alınması ve Dersim'in yakın tarihine dair bir raporun hazırlanması olmalıdır," diyordu. İzlenecek siyasetin, yürünecek yolun bilinmesini, halkın mevcut durumunun ve tarihinin bilinmesine bağlıyordu.

Cebimiz delikti ve silahsızdık. Beş altı liselinin dışında hiçbir kitle desteğimiz yoktu. Dağ mahallesinde, toprak damlı, tek odalı bir eve sığınmıştık. Gece gündüz yağan kar, her tarafı kapatmıştı. Yazdan kalma domates kasalarını ve liselilerin cami avlusundan çalıp getirdikleri odunları idareli bir şekilde yakarak ısınıyorduk. Bölgeye ilişkin akıl yürütmelerin, tartışmaların, okumaların sonu gelmiyordu. Moralimiz yüksekti. Sevinçliydik. Karlar erimeye başladığında, köylere açılacak, yeni simalarla tanışacak ve onlarla birlikte yüce dağlara çıkıp oralara yuvalanacaktık.

Muzaffer Oruçoğlu

Mayıs-2014

 

14

 

101451

Muzaffer Oruçoğlu

Muzaffer Oruçoğlu, 20 şubat 1948’de, Kars’ın Göle kazasına bağlı Büyük Zavot köyünde doğdu. Köyünde ilkokul olmadığı için İlkokulun ilk üç yılını komşu köyün (Küçük Zavot) okulunda, bir yılını kendi köyünde, son yılını da Kars’ta okudu. Kars Orta Okulu’nu bitirdikten sonra, Öğretmen okulu sınavlarını kazanarak Rize Öğretmen okuluna, iki yıl sonra da İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu hazırlık Lisesine gitti. Bir yılsonra, Fen Fakültesi Matematik Astronomi bölümüne girdi. 67’de içlerinde İbrahim Kaypakkaya’nın da olduğu 9 arkadaşıyla birlikte, Amerikan 6. Filosuna karşı yayınladıkları bildiri gerekçesiyle Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’dan atıldı. 68 öğrenci hareketlerine katıldı. 1969’da Değirmen Köyündeki toprak işgaline katıldı ve tutuklanıp Silivri cezaevine konuldu. 1972’de TKP(M-L) kurucuları arasında yer aldı. 1973’de İstanbul’da yakalandı ve ömürboyu hapse mahkum edildi. Tutsaklık yıllarını şiir ve roman yazarak geçirdi. 13 yıl tutsaklıktan sonra askere alındı. Askerden 40 gün sonra, mayıs 1986’da firar edip Yunanistan’a geçti. Fransa’da iltica etti. Yeniden roman yazmaya ve resim yapmaya başladı. Siyaset ve edebiyat dergilerinde makaleleri yayınlandı. 1988’ de evlenerek Avustralya’ya yerleşti. Bu kıtada ilkin iki yıllık resim ve heykel kolejini (Greensborough TAFE COLLEGE - NMIT) bitirdi. Daha sonra Royal Melbourne Teknoloji Enstitüsüne (RMIT) bağlı, PUBLİC ART bölümünde üç yıl Resim ve Heykel eğitimi yaptı. Şimdiye kadar toplam 6 ülkede altmışa yakın kişisel resim sergisi açtı. 13’ü roman, 7’si şiir, 2’si masal olmak üzere 30 kitabı yayınlandı. 2011’de Abdullah Baştürk işçi edebiyat ödülü ,Grizu romanına verildi. Halen Avusturalya'da yaşamaktadır.

Muzaffer Oruçoğlu

Tasfiyecilikte yeni bir asama olarak MKP 3 Kongresi

MKP 3. Kongresini gerçekleştirdi ve kararlarını kamuoyuna açıkladı. Kongrenin her kararının şerhli olduğu ve bunların daha sonra kamuoyuna açıklanacağı ilan edildi. Bu şerhlerin içeriği Kongre’nin almış olduğu kararların muhtevası açısından belli oranda önemlidir.

Bu tartışmayı kamuoyu önünde yapacak olmaları, kuşkusuz bu çizgi mücadelesine dış müdahale koşullarını da sağlıyor.

TKP/ML TİKKO Dersim Bölge Komutanlığı

Topraklarımızın zehirlenmesine, yaşam alanlarımızın yok edilmesine izin vermeyeceğiz!” başlıklı bildiri şöyle devam ediyor: “Yaşam alanlarımız, doğal güzelliklerimiz emperyalizmin kar hırsı ile her geçen gün biraz daha yok ediliyor. İnsan yaşamı için zorunlu olan tüm doğal kaynaklarımız hızla özelleştirilerek neredeyse akan her dere yatağına HES kurulmak isteniyor, topraklarımız, havamız maden arama ya da termik ve nükleer santrallerle zehirleniyor.”

“Saldırılar daha da artacak”

15 Haziran 1915 Paramaz ve yoldaşlarının asılması-Erol YEŞİLYURT

1914 yılının Haziran ayında Sosyal Demokrat Hınçak Partisi (SDHP) üyesi 120 kişi, İttihat ve Terakki yöneticilerinden Talat Paşa’ya suikast yapılacağı ihbarı ve siyasi şubede çalışan bir muhbire suikast teşebbüsünde bulundukları suçlamasıyla gözaltına alındı.

15 Haziran 1915 Beyazıt Meydanı: Darağacında 20 Ermeni sosyalist-Erol YEŞİLYURT

Geçtiğimiz yıl, Gezi İsyanı günlerinin önemli gelişmelerinden biri 15 Haziran 1915’de Beyazıt meydanında 20 Ermeni devrimci’nin asıldıkları yer olan Beyazıt meydani ve Gezi Parkında Türkiyeli ve Ermeni sosyalist ve demokratların katılımıyla anılması oldu.

Malya’dan Madımak’a, Baba İshak’tan Koray’a, Berkine..

“tarihler kan gördü 
zulmün kırbacında inleyen cehalet
alevlerin şavkında gözleri kamaşan cellat
boğazlanan, tövbeye gelen 
kendi suyunu kesen Kızılırmak
ve tarih böyle bir Temmuz gördü
ey nutku tutulmuş insanlık!
varın gayrı kanın aynasında saçlarınızı tarayın.”(1

Şİİ-SUNNİ ÇATIŞMASI AMERIKA'NIN NE ISINE YARAR ?

Bu makaleyi 2011 tarihinde kaleme aldim, bugun yanibasimizda neler yapilmak isteniyor sorusuna 3 yil oncedn bir cevap; guncelligini kaybetmedigi icin yeniden yayinliyorum...

''herşey göründüğü gibi olsaydı,bilime gerek kalmazdı'' Karl Marks

Ne emperyalızm eskı-klasık Emperyalızmdır, ne emperyalızm sadece amerıka-avrupadır,ne dunyadakı tek celıskı emek-sermaye celıskısıdır,ne emperyalıstler arası celıskıler ortadan kalkmıstır,ne de hıcbırsey gorundugu gıbıdır.

Dersim’de Birahaneler,Yalanlar ve Gerçekler -Ergin Doğru

Dersim üzerinde oynanan oyunlar ve kumpaslar kadar, Dersimlinin kendi kendine ettiği de az değildir. Bu yaklaşım özellikle son dönemlerde egemenler tarafından yoğunlaştırılan çürütme ve yozlaştırma politikalarının sonucu olan birahaneler için yapılan demokratik eylemlere yaklaşımda kendini gösteriyor.

Biz uslu değiliz olmayacağız da! (İbrahim ŞAHİN)

Babam, vaktiyle askerde okuma-yazma öğrenmiş. Ondan sonra da kendini kitap okumaya vermiş. Annem "oğlum baban düven üstünde bile kitap okurdu. Ben de hayranlıkla bakardım ona" diye anlatır, şimdi toprak olmuş babamı.

Şimdi her ziyarete gelip gidişlerinde ailem kitap getirip götürüyor. Yazdıklarımı da görünce annem telaşlanıyor: “oğlum hep oku hep yaz ne olacak bunun sonu? Ara ara bırakın onları da yeşile, çiçeklere bakın, yoksa gözleriniz bozulur” diye tavsiyelerde bulunuyor.

"Anne burası hapishane burada yeşillik olmaz ki"

Bez parçası!

Faşizmin başı ne zaman sıkışsa yaptığı “anlı-şanlı” bayrağını devreye sokmak olmaktadır. TC devleti neredeyse on yılda bir “bayrak yakıldı”, “bayrak indirildi”, “bayrağa hakaret edildi” söylemleriyle geniş kalabalıkları harekete geçirmektedir. Son olarak Amed'de bir Kürt gencinin TC devletinin bayrağını indirmesi, -en çok da hakim sınıfların temsilcisi olanlar olmak üzere- kamuoyunun gündemini meşgul etti.

Örgütlemek ve hazırlanmak!

Dünyada ve ülkemizdeki toplumsal-siyasal gelişmelere baktığımızda sömürü ve yağma derinleşip yoğunlaşırken baskı ve zulmün pervasızlığından ve hızından bir şey kaybetmeden her geçen gün etkisini artırıp devam ettiğini görüyoruz. Emperyalizm tarihinin en ciddi bunalımını yaşamaya devam ediyor. Çılgınca kasıp kavurduğu dünyamız, bütün canlı varlıkları ile sömürülmekte, yağmalanmakta, tüketilip kıyamete sürüklenmektedir. Bir avuç efendi, uşak ve cellatlar dışında kalan milyonlarca insan için dünyanın sadece yerüstü değil yeraltı da bir cehenneme dönüşmüştür.

Cemaat-AKP Kapışmasına Dair

“Bitmeyen söylentiler,söylenti olmaktan çıkar.”[1]

Cemaat-AKP “kapışması”nın ayyuka çıkıp, sağır sultanın bile bilgisine dahil olmasıyla kimileri “Ne oluyor?” şaşkınlığıyla sarsıldı…

Aslında şaşırtıcı hiçbir şey yoktu.

Bir “ittifak”ın sonuna gelinmişti. Tabir-i caiz ise bagajlar boşaltılıyordu.

Öncelikle şunu belirtelim: Hiçbir ittifak “sonsuz” değildir; her ittifakın bir ömrü, miyadı olduğu gibi Cemaat-AKP beraberliğinin de bir sınırı vardı.

Şimdi o sınırlardayız!

Neden mi?

Sayfalar