Pazar Ekim 4, 2026

Dersim ve Biz

Karın kalınlığı bir buçuk metreyi buluyordu. Dağ mahallesinde, taştan örülmüş, toprak damlı, tek gözlü bir evin içinde, arkadaşım Kabil Kocatürk’le baş başaydım. Çevremizdeki evler, dağdan kopup gelmiş ve şehre tutunamayıp kar altında kaybolmuş ortaçağ izbelerini andırıyorlardı. Köşede bir öğrenci yatağı, yatağın yanında, boş bir domates kasasının üzerinde, bir parça ekmekle yarım sana yağı duruyordu. Genel tutuklama furyasında,  lise öğrencisi Mehmet Uzun’un da içinde bulunduğu tüm Siverek kadrolarını kaybetmiş, Kaypakkaya’nın önerisi üzerine gizlice gelip Dersim’e sığınmıştım.

Dağa çıkmak için karların erimesini bekliyordum. Kafamda, kırıma uğramış yoksul bir halk, diş diş yükselen hükümran dağlar ve liseden ayrılıp bu dağlara çıkmak isteyen bir grup deli fişek vardı. Arada bir, kovalanmış ama postu deldirmemiş yaşlı bir tilki güdüsüyle inimden çıkıyor, köylerinden çay, şeker almaya gelen köylülerin, delilerin, velilerin, kahve sakinlerinin, üniformalı ve sivil aynasızların kolaçan ettiği Palavra Meydanı’na inerek havayı kokluyordum. Meydan bana, hayal ettiğim baş eğmez, mücadeleye hazır, ciddi bir halkı değil, delilerini seven, kendi deli yanını, delilere takılarak konuşturan, her şeyi konuşan, hatta kışı yese doymaz bir sıcaklıkla tartışan, ama kulağı ile dimağı arasındaki bağlantıyı da pek fazla önemsemeyen, orijinal fikirlere ve yeniliğe oldukça açık bir halkı telkin ediyordu. En uygun bölgeyi bulmak, işe oradan başlamak için bölgeleri bir an önce tanımam gerekiyordu. Karların erimeye başlayıp, dağlara ılık sislerin çöktüğü bir zaman, Kabil ve Gorcan’lı Yasin’le birlikte, Mazgirt’in Gorcan köyüne gittik.

 Çoğunluğun Türkçe konuştuğu bu köy bana Çarsancak Ermenileri’nin, sürgün anında başına gelenleri anlattı. Munzur’un sürükleyip getirdiği ağaçları, uzun sırıklarla, türkü söyleye söyleye kıyıya çeken, ilk tanışmada hal hatırı ve çoluk çocuğu sorarken, davar doluğu da soran ve her gece bir evde toplanıp, kahkaha ata ata özgürce tartışan bu köylülerin yaşama bağlılıkları hoşuma gitti. Eski devleti yıkıp, yerine yepyeni, devrimci bir devlet kurmamız gerektiğine ilişkin düşüncelerimi kuşkuyla karşıladılar. ”Madem bir devlet kurulacak, eskiyi yıkmaya ne gerek var,” diye karşı çıkanlar da oldu. “Okuyun, yüksek mevkilere gelin, devleti içten ele geçirin,” eğilimini hemen sezdim. Yaşlı bir kadın, bizim de memur olacağımız ve sonunda halkı unutacağımızı söyledi. Bir başkası, Mazgirt’in kel tepelerinde tutunamayacağımızı, insanların aç olduğu yüksek dağlara gitmemizi önerdi. Deniz’lerin idamlarından birkaç gün sonra, Kaypakkaya ve Kabil Kocatürk’ün eğittikleri liseli kadroların  desteğiyle Zeynel Aydın’ı buldum ve birlikte Ovacığa gittik. Eğilimim, postu, ovanın kuzeyindeki görkemli  Munzur Dağlarına sermekti. Dar ve çetin geçitlerle yer yer parçalanan Munzurların karlı  zirvelerinden, eteklerdeki kayalıklara ve ovadaki çiçek cümbüşüne boğum boğum sis iniyordu. Zeynel’le Ovacık’tan yürüyerek ilkin kendi köyüne, Partların önemli bir yerleşim merkezi olan Pardi’ye gittik.

 Toprak damlı, toprak zeminli bir eve girdik. Munzur ayazının tatlandırdığı ateşin başında oturup, dağ çayı içtik. Evin bir köşesinde, toprak zemine serilmiş bir yün döşeğin üzerinde Zeynel’in romatizmalı anası yatıyordu. Kulağım, Zeynel’in abisi Hıdır’ın barbunya ekimine ve ticaretine dair anlattıklarından daha çok, Munzur kayalarından düşmüş yaralı bir atmaca gibi bakınan kadının acılı iniltilerine takılmıştı. Hayatını evinin içinde ve beş on hayvanın barındığı ahırda geçiren, yılda birkaç kez, kutsal gözelere gidip gelen, Munzurlara çıkan ve ocak başında bol bol Ermeni tertelesi ile 38’e dair kırım anılarını dinleyen bu kadının iniltisiyle hiç kimsenin ilgilenmemesini, iniltinin sürekliliğinden dolayı derinliğini yitirmiş olmasına ve kanıksanmasına yormuştum. Ertesi sabah Zeynel’le birlikte diğer evleri gezmeye başladık. Birkaç gün içinde köyün iklimini solumuş oldum. Hiçbir evde tüfek ve tabanca yoktu. Sohbetlere Hızır’ın değneği ile Ali’nin kılıcı egemendi. Una, ayrana, tereyağına, Munzur Baba ile Bağır Baba’nın kerametlerine dayanan, mistik ve kıt kanaat bir hayatla kuşatılmıştım.

İşsizlik köpekleri bile etkilemişti, hiçbirisi havlamıyordu. Sınıf ayrımları belirgin değildi. Üç beş hayvan, bir parça toprak ve şehirden çay şeker gibi zaruri ihtiyaç mallarının alımı şeklinde karakterize edebileceğim basit bir meta üretimiyle karşı karşıyaydım. Munzur kıyısından gelen rüzgâr, alabalık, su samuru ve porsuk kokusuyla yüklüydü. Okumak ya da çalışmak için gittikleri için köyde genç nüfus pek göze çarpmıyordu. Dikkatimi yaşlıların birbirine benzeyen sorularından ve abartılı hikâyelerinden, aralarında bana bakarak zazaca konuşan kadınların iç dünyasına kaydırmaya çalışıyordum. Kadınların acıma duygularından kaynaklanan içli, sıcak yaklaşımları hoşuma gidiyordu.  Zeynel’e Munzur dağlarını kolaçan etmeyi önerdim. Ve güneşli bir sabah, Mavi Munzur tilkisine, sise ve ışkın kokusuna doğru tırmanmaya koyulduk. İki üç bin metrelik zirvelerde kutsal krater göllerinin olduğunu söylüyorlardı. Dimdik yükselen kayaları, derin vadileri, kovuk ve mağara arama merakıyla dikkatle inceledim. Keklik ve üveyik ötüşlerinin baskın olduğu kuş cıvıltıları, beni sise ve silsilelerin derinliğine doğru çekiyordu.  Köye döndüğümüzde, Çoban Munzur’un döktüğü sütten doğan duru Munzur Gözelerini görme önerisini erteleyip, Hozat ormanlarını ve Ali Boğazındaki mağaraları görmeye karar verdim. Ertesi sabah yola çıktık.

 Yeraltından şifalı sular çıkaran, tahta kılıcıyla yedi başlı devi öldüren ve öldüğünde, kırk tabutta, aynı anda bedeni görülen, zalimlerin düşmanı Sarı Saltık’ın diyarındaydık. Göğün maviliğini ve orman iklimini soluya soluya, doğruca Karataş Köyüne, Zeynel’in ablasının evine gittik ve eniştesi İbrahim ile Hozat köylerine ilişkin haylice sohbet ettik. Ali Boğazı’na gitme fırsatı bulamadan geri döndük. Dönüş yolu üzerinde, eşeğine binmiş birisinin bize doğru geldiğini görünce: “Bak işte Mao geliyor,” dedi Zeynel. “Ovacık’ta dayanabileceğin adamlardan birisi budur.”  Mao’ya şaşılacak derecede benzeyen adam, eşeğini durdurdu, indi ve künyemi tahmin etmişçesine, bana bakarak devrim propagandası yapmaya başladı. Moralim yükseldi. Sözlerine sinen yerel renkler ve 38’e ilişkin kısa değiniler dikkatimi çekti.

 Nereye yerleşeceğime, birkaç önemli bölgeyi gezdikten sonra karar vermeyi aklıma koydum. Zeynel’le birlikte Dersim merkezine döndüm. Bu sefer, liseli sempatizanlardan ve Ali İşçi’den 1938’de çatışmaların en yoğun olduğu Demenan ve Haydaran bölgeleri hakkında bilgi aldım. Bu bölgeleri gezmeyi ve direnişin hayatta kalan liderlerinden Kırmızı Kamer’le (Kemo Sur) konuşmayı aklıma koydum. Üç kişi, Süleyman Yeşil, Haydaran’lı Ali İşçi ve ben yola koyulduk. Çetin direnişlere ve kırımlara tanık olan Heybetli dağlar mıntıkasındaydık. Roşnik yamaçlarını tırmandık, Hıdır Ağadan sonra, Haydaran’lıların en ünlü direnişçisi Kırmızı Kamerin sırtını dağa veren kömüne girdik. Gayet konuksever, kuşkucu ve sır vermez bir edayla karşıladı bizi. Yetmiş yaşını geçkin olmasına rağmen, dinç görünüyordu. Koçboynuzunu andıran bıyıkları ile kırmızı yüzüne temkin ve gurur iklimi yayan minnacık gözlerine kaymıştı dikkatim. Hoşbeşten sonra, künyemi, gayemi, geleceğe dair planlarımı ve dayandığım güçleri ayrıntılı sorular ve dikkatli bir dinleyişle öğrenmeye çalıştı. Konuşma sırası kendisine geldiğinde, bir bardak kaynamış tereyağı içti. Bıyıklarındaki yağı elinin tersiyle sildi ve parmak uçlarıyla mor damarlarına yaydı. Halkın ruhuna ve hakikatine yabancı olduğumuzu, halkı gözümüzde büyüttüğümüzü, devletten kopuk olduğumuz için devletin gizli dünyasında dönen fitne fesat siyasetlerinden haberdar olmadığımızı, dağa silahsız çıktığımızı, bölündüğümüzü, kendi geçmişinden örnekler vererek anlattı ve konuşmasını, hepimizin dağda bayırda devlet tarafından keklik gibi avlanacağı kehanetiyle noktaladı.

Mumyalanıp, kilden tabuta konmuş gibi oldum. Dışarı çıktığımızda, köpek üzerimize hamle ederek havlamaya başladı. Ayağım, bir taşa takıldı, elimdeki eğri değneğin sayesinde düşmekten kıl payı kurtuldum. Arkadan, Kırmızı Kamer’in karısının, sitem edercesine, zazaca bir şeyler mırıldandığını duydum. Ali İşçi’ye kadının ne dediğini sordum. Süngüsü düşmüş, karıncalı bir sesle:  “Boş ver cahili,” diye homurdandı. “Babanızın ağzına sıçayım, diyor. Dağa çıkmışlar da bir eğri çubukla hükümeti devirecekler.”  Yeniden Dersim merkezine döndük. Bu sefer Nazimiye bölgesi hakkında bilgi topladım ve bir liseli sempatizanla, Nazimiye’li Hüseyin Tekin’le birlikte yola çıktım. Uzun bir yürüyüşten sonra, yerleşmeyi düşündüğüm Düzgün Dağına yaklaştık. Karnımızı doyurmak için Kıl’a bağlı bir köme girdik. İçerde yetmiş yaşlarında bir karı koca oturuyordu. Hoş geldin faslında, ben ikisinin de öpülmek için kendiliğinden yukarı kalkan ellerini öptüm. İkisi de, inanılmaz bir saygıyla eğilip, dede aşiretine (Kureyşan) mensup olan liseli Hüseyin’in elini öptüler. Halkın, Dersim Bölgesi sorumluluğunu benden alıp, Hüseyin’e verdiği hissine kapıldım o an. Hüseyin beni bazı köylülerle tanıştırdıktan sonra gitti. Dağlarda yalnız başıma kaldım, keçi çobanlarını tanıdım ve yoğun bir şekilde mağara aramaya koyuldum. İki mağara buldum. Bir tanesinin ağzı çok küçük olduğu için köylüler bilmiyorlardı. Yarasaları çıkardım, içini temizledim, kuru odun yığdım. Karanlık çökünce ateşimi yakıp, yaban domuzlarını, kurbağaları, cırcır böceklerini ve  kayalıklarda gezinirken taş düşüren dağ keçilerini dinlemeye koyuldum. Artık kendi mekânımdaydım; geceyi huzur içinde geçirdim. Her mıntıkada gizli bir mağara ya da barınak ayarlamadan, bölgede tutunamayacağıma inanmıştım. Herkesin üç beş keçisi, yamaca tutunan, mendil büyüklüğünde çorak bir tarlası vardı. Birbirinin aleyhinde atmayan insan yok gibiydi. Herkes 38 kırımından söz ediyor, devletten korkuyor ve komşusunu sevmiyordu.

Gittiğim her ev, ‘gelirken dikkat et komşum görmesin, görürse ihbar eder, beni içeri attırır,’ diye uyarıyordu. Durumu değiştirecek bir taktik uyguladım. Her eve gitmeye ve gittiğim her eve de ‘benim bu köyde gitmediğim tek ev kalmadı,’ demeye başladım.  İbrahim Halil Akyol’u bulunca, gezdiğim alan genişledi, ilişkilerim zenginleşti. Daha önemlisi Akyol, Ali Haydar Yıldız gibi tutkun ve romantik bir devrimciyi dağa getirerek profesyonelliği iki kat çoğaltmış oldu. Akyol gitti, Ali Haydar’la birlikte, iki kişilik bir bölge komitesi olarak Dersim köylerini gezmeye başladık. Köylerde cem yapılmıyordu. Din, dedelerle birlikte köylerden göçüp gitmişe benziyordu. Dipte köşede kalan birkaç dede ise, lakırdıyı ağzında çiğneyen, ama hiçbir şey söylemeye sıradan köylülere dönüşmüştü. Köylerde bazen, hakullah ya da çıralık toplamak için şehirlerden gelen ve dert dinler gibi görünen dedelere rastlıyorduk. Çetin dağ şartlarının kuşattığı yoksullar arasında capcanlı yaşayan tek şey, sıfatı pirden veliye, veliden peygambere ve hakka kadar yorumlanan, korku salmayan, cezalandırmayan, yardım eden, bilge ve gezginci Hızır’dı. Bu durum, köy köy gezerek halkı bilinçlendirmeye çabalayan, yardım ve kurtarıcılık kültüyle hareket eden yoksul bir örgütün durumuyla da pek çelişmiyordu. 

Ali Haydar’la birlikte yörenin en kutsal dağı olan Düzgün dağına ve dağın uzantısı üzerindeki iki mağaraya yerleştik. Düzgün Baba’nın kırk gün çileye girdiği dağın eteğindeki, Çele adlı mağarayı ziyaretgâh olduğu için tercih etmedik. Zirveler ve zirvelerdeki ulu ağaçlar bizim ilgi alanlarımız içindeydi, buralara derin illetler ve ihtiyaçlar içinde olan insanlar geliyor, kurbanlar kesiyor, dallara rengârenk dilek çaputları bağlıyorlardı. Dağın eteğindeki Bostan köyü, bizim en çok dayandığımız köydü. Ve bu köy, Düzgün’ün babası Kureyş’in köyü olduğu için kurbanların kesildiği, paraların dağıtıldığı bir ziyaretgâhtı. Kureyşin evini dolduran kalabalıklara ilk kez girdiğimde, kendimi güvenlikte hissettim ve değişik yörelerden gelen insanlarla tanıştım. Bu gibi yerlerde, herkes kendi yöresinin velilerinden, onların gösterdikleri kerametlerden söz ediyordu. Ziyaretgâhlar bana farklı bir diyarda olduğumu telkin ediyordu. Boz ayıya binip, yılanı kamçı olarak kullanan, ördüğü duvara binince duvarı yürüten ya da atıldığı alevli fırından sağ salim çıkan velilerin, gazaba gelince top gibi taş gülleler savuran kutsal dağların diyarındaydım.  En güçlü destekçilerimiz, yaşamları evle ahır arasında geçen kadınlardı. Hayatın değişmesini, insanın kozasından çıkarak dünyaya açılmasını arzulayan bu insanlar, evlere girdiğimizde varını yoğunu getirip sofraya koyuyor, çıkarken de elimize yiyecek dolu torbalar veriyorlardı. Türkçeleri zayıf olmasına rağmen, en iyi dinleyicilerimiz kadınlardı. Ben en güçlü desteği, Ermeni tertelesi sırasında çocuğuyla Dersim ailelerine sığınan veya çocukken sürgün kafilelerinden zorla alınan insanlardan ve bunların çocuklarından gördüm. Bu kayıp ailelerin künyelerini ve geçmişlerini güçlükle tespit ettim. Bazıları, süreç içinde bana güvenleri ve sempatileri arttıkça açıldılar ve acılı geçmişlerini, kimseye söylememem kaydıyla ayrıntılı bir şekilde anlattılar.

 Mazgirt kırsalında, Ermeni kökenli, yaşlı alevi bir kadın, gökyüzünde kanatları benekli kartal donunda uçan Düzgün Baba’nın dağda bayırda sahipsiz kalan Ermeni çocukları üzerinde uçtuğunu, onlara göz kulak olduğunu ve iyi niyetli insanlara çocukların yerlerini gösterdiğini ve bu insanların, döne döne uçan düzgün Baba’yı görünce gelip bu çocukları bulduklarını ve kendisinin de bu çocuklardan birisi olduğunu anlatmıştı. Kadına göre, Ermenilerin başına gelen bela, Ermenileri korudukları için Dersim’lilerin de başına gelmişti. Dersim’de Ermeniler için kutsal olan bütün yüce dağlar, Dersimliler için de kutsaldı. Ermeni sürgününden önce, bazı mıntıkalarda, Dersimlilerin, Ermeni kiliselerini kutsal ziyaretgâhlar olarak addettiklerini, roze qaxan orucunu kısa bir zaman aralığıyla aynı adla tuttuklarını, bazı ortak efsanelere sahip olduklarını öğrendim. Bütün yaşlı Dersim’liler, Horasan’dan geldiklerini söylüyorlardı. Sonraları, Uçurum Geyikleri romanını yazarken, Dersim’in eski bir halkı olan ve Zerdüşt inancını koruyan Ermenilerin, Part istilası döneminde, Daylem veya Horasan bölgesinden, yani Zerdüşt ikliminden Dersim’e gelen bugünkü Dersimlilerin atalarını derinden etkiledikleri ve bugünkü Dersim kültürünün, üç sacayağı ( Hitit, Ermeni, Daylemi) üzerinde yükseldiği kanısına vardım. 

Filistin’den gelen Mümtaz Çeltik’le birlikte, Profesyonellerin ve komite üyesinin sayısı üçe yükseldi. Mit mensubu olduğu söylenen Senatör Aslan Bora ile Kureyşan aşiretinin lideri Haydar Koç’un, barındığımız yerleri araştırdıkları haberini aldık. Mağaralar güvenlikli değildi. Mümtaz’la beraber, Düzgün dağlarında, iki barınak inşa ettik. Halk bize, ‘dağ yollarını kullanmayın, mağaralarda kalmayın, tilki gibi kendinize in hazırlayın ve geceleyin yalnız gezin,’ tavsiyesinde bulundu. Üçümüzde silahsızdık. Bir kadın, ayıyla karşılaşmam durumunda nasıl davranmam gerektiğini, bir diğeri, yenilecek bitkileri ve dumansız ateş yakmanın yöntemini anlattı. Bir başkası, dağ keçilerini vurmamamızı, Düzgün Baba’nın kışın, kayalardan çıkıp, değneğini kar tutmuş ağaçlara vurduğunu, ağaçların anında yeşillendiğini ve bu keçilerin gelip karınlarını doyurduklarını anlattı. Tabi akıl vermeyenler de vardı. Hatta oraya gitmeyin asker görür, şurda durmayın asker gelir, diye akıl verenlere “Akıl vermeyin, arkası yara olan hayvan, karganın nerden geleceğini bilir,” diye çıkışanlar da vardı. Kışın dişlerini gösterdiği bir zamanda, İstanbul’dan gelen Murat Aydın’la birlikte, barınma yerleri ayarlamak, yiyecek toplamak için Haydaran üzerinden ovacığa gitmeye karar verdik. 1938’de adı direnişe çıkan ünlü Laç Deresi’nden, mağaraların önünden geçip, Ovacık’a gittik. 

Çiçeklerin dilini, koyunun meramını bilen doğa insanları, Şavaklar, turnalarla birlikte çekip gitmişlerdi. Munzurlar, çengel boynuzlu yaban keçilerine, çil kekliklere, kaya kartallarına ve kerkenezlere kalmıştı. Huş ağaçlarına daldık, çoraplarımızı çıkarıp, kırmızı benekli balıkların sürüler halinde gezindikleri, duru Munzur’u sığ yerinden geçtik. Ceviz ağaçlarının dibinde, çoraplarımı giyerken boz ayılardan kalma çürük ceviz kabuklarına bakınca, yanlış bir mevsimde yiyecek arayışına çıktığımızı anladım. Zeranik, Ada ve Pardi’nin dışında diğer köylere gidemedik. Yarım çuval barbunya, yağ, çökelek, çay şeker vs. toplayıp arkadaşların kaldıkları mağaraya döndük. Ve korktuğumuz başımıza geldi, kış, tüm şiddetiyle bastırdı. Dağ hayatı zorlaştı. Sekiz kişilik bir grup olarak, heybetli dağların dergâhı Haydaran’a ve Demenan’a gitmeye karar verdik. Grubun toplam silah sayısı, tırnağı bozuk bir av tüfeği ile mağaralarda yaptığımız üç beş bombaydı. Gittiğimiz evlere üsteğmen Fehmi Altınbileğe bağlı timler tarafından devrimci kılığında siviller gönderiliyor, baskınlar düzenleniyordu. Karakoçan, Mazgirt ve Dersim Merkezinde gözaltına alınanlar falakaya yatırılmışlardı. Düzgün dağında en sevdiğimiz insanın, Süleyman Nakış’ın evi basılmış, kendisi ağır yaralanmış, küçük kızının bir gözü ise kurşunla göremez hale getirilmişti. Halk,1938’i ve o döneme ilişkin kırım öykülerini anımsamaya başlamıştı. Hafiyelerin çoğaldığı, yakında büyük tevkiflerin olacağı söylentileri yaygınlaştığı için korkudan kimse kapısını açmıyordu.

Kar, bir buçuk metreyi bulmuş, evler küçülmüş, yaşam belirtisi, bacalardan çıkan dumanlarla kurt sürülerine sığınmıştı. Yaşlıların, ocak başında, Sey Qaji ve Silo Qız’dan klamlar mırıldandıkları, binlerce kez anlattıkları olayları, hiç anlatmammışlarcasına ballandıra ballandıra bir kez daha anlattıkları bir andı.  Laç Deresi, derin bir dere olduğu için kar tutmuyordu. Kışı, grup olarak oradaki mağaralarda geçirmeyi düşünüyorduk. 38’de  Demenan halkının sığındığı o mağaralarda kalırken, Demenan’lılarla da ilişki kurmuş olacaktık. Birkaç aşiret mensubundan, Demananlıların, konuşurken hep birlikte, aynı anda, anlaşılmaz bir uğultu halinde, bağıra bağıra konuştuklarını, en sonunda, soluğu uzun, çenesi güçlü olanın diğerlerine meramını anlattığını duymuştum. Hakis tarafından gelen dereyi izleyerek, geceleyin Haydaran dağlarına geçtik. Şafak aydınlığı bizi Vartinik’e yönlendirdi. Kartal yuvaları gibi uçurumlara tutunan evlerin bacalarından tüten dumanlara baka baka Barık başı’nı geçip Vartinik’e geldik. Uçurumun kıyısında, Zeynel Açıkgöz’e ait boş bir köme yerleştik.

Zeynel, 38 kırımında, çocukken tek gözünü kaybederek, ölümden tesadüfen kurtulan bir yaylacıydı. Birkaç ay önce, uçurumun karşı kıyısında bulduğumuz bir mağarada, yarı yarıya çürümüş bir saz bulmuştuk. Vartinik’e gelince aklım o mağaradaki çürük saza ve kaldığımız yerin az ötesinde bulunan, yıkılmış Ermeni evlerine takıldı. Definecilerin zaman zaman kazıya çıktıkları, kazmalarının altın değil, su testilerine, bıçaklara ve kemiklere çarptığı bir bölgedeydik. Sayımız dokuza çıkmıştı; toplandık, kışın şiddeti ve yiyecek sıkıntısından dolayı ikişer ikişer dağılıp, kışı köylerde geçirmeye, üretici faaliyetlere katılmaya karar verdik.  Bir grup gitti. Geride beş kişi kaldı. Gidecekleri bölgeler üzerinde düşünen bu grup, karın bir metreyi aştığı bir şafak vakti, teğmen Fehmi Altınbilek’in komutasındaki müfreze tarafından basıldı. Ali Haydar Yıldız vuruldu, Kaypakkaya yaralandı, içlerinde benim de olduğum diğer üç kişi, kendilerini, kar tarhlarından uçuruma yuvarlayarak kurtuldu. Kendimi buzu kırılmış suyun içinde buldum. Sol ayağım burkulduğu için şişti. Soğuktan ellerim ve yüzüm kabardı.

Ben Dersim halkını, faaliyet gösterdiğim bir yıl içerisinde değil, asıl bu baskından sonra, değneğimle, azgın kışa karşı topallaya topallaya gezerken, daha doğrusu, köy köy barınmaya çalışırken tanıdım. Haksızlığa ve kırıma uğramış bir halkın, kendisini bende hissederek, içine girdiği derin acıma duygusunun, her türlü tehlikeye rağmen, barındırma ve sahiplenme arzusuna nasıl dönüştüğünü o zaman gördüm. En öne geçerek, müfrezeyi kaldığımız yere getiren ve av tüfeğindeki saçma fişeğiyle Kaypakkayı kafasından yaralayan Hüseyin Güngör bile arkadaşımla birlikte dereden kurtulduğum zaman bize güvenli bir yol gösterdi. Derede iki saate yakın bir süre oyalanmıştık, bu süre içinde Güngör evine dönmüştü. Onun gösterdiği yola sapmasaydık, Mirik’te bekleyen bir başka müfreze ile karşılaşabilirdik. Hüseyin’in yaptığı belki de, karısının baskısıyla (daha önce gittiğimizde, kadın bize karşı çok iyi davranmıştı), işlediği bir günahı, bir sevapla silme arzusuydu. Mazgirt köylerinde gizlendiğim günlerde Dersim’i anlamaya  çalıştım. Dersim, gezdiğim diğer bölgelerden (Trakya, Malatya, Adıyaman, Urfa ve Diyarbakır) birçok yönden farklı bir bölgeydi. Halk, semavi dinlerden ziyade, doğal, ya da paganist inançlara daha yakındı. İnanca dair vecibeler, ne insan ruhuna yansıyan coşkun doğa yalınlığını, ne de gücünü keçi ve koyun sürülerinden alan çoban kültürünü, yani hayatı iğdiş edebilmişti. Hatta bu vecibeler, Mazgirt gibi yerlerde, yoruma, hicve, dolaysız eleştiriye açıktı. Diğer illerde hüküm süren bağnazlık, Dersim’de hükümsüzdü. Bırakalım gençleri, doğaüstü mucizelere inanmalarına rağmen, ileri düşüncelere açık bir yaşlılar kuşağına sahipti Dersim. Kendi çıplaklığına ve çobansı yoksulluğuna sarılan bu bölge, kültürel çeşitlilikten geliyordu ve 1938’e kadar yarı-hükümrandı; geçmişte hep savunma zemininde kalmış, ciddi tarihsel felaketler, travmalar yaşamıştı. Bu ve benzeri şartlar, onun divane, dervişane tiplerini çoğaltmış, hicvini, mizahını ve şakasını, ön plana çıkarmış, İslam dünyasının ciddi uhrevi duruşu karşısında ona farklı bir varoluş kimliği kazandırmıştı.  

 Tüm bu özelliklerine rağmen, aile bağının ve eşlerin birbirleri üzerindeki sahiplik duygusunun güçlü olduğu bir bölgedir Dersim. Dedelik, pirlik kurumunun zayıflamasına karşın (1971-72’lerden söz ediyorum), aşiret kültürünün nispeten daha az zayıfladığını, şafi Kürtlere karşı tarihten gelen ve bilinç altına yerleşen hıncın, önyargıların gücünü ve bu gücün, bir kısım Dersim yaşlısını, 38’e rağmen, Cumhuriyete ve Mustafa Kemal’e yaklaştırdığını da burada belirtmeliyim.  

11551

Muzaffer Oruçoğlu

Muzaffer Oruçoğlu, 20 şubat 1948’de, Kars’ın Göle kazasına bağlı Büyük Zavot köyünde doğdu. Köyünde ilkokul olmadığı için İlkokulun ilk üç yılını komşu köyün (Küçük Zavot) okulunda, bir yılını kendi köyünde, son yılını da Kars’ta okudu. Kars Orta Okulu’nu bitirdikten sonra, Öğretmen okulu sınavlarını kazanarak Rize Öğretmen okuluna, iki yıl sonra da İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu hazırlık Lisesine gitti. Bir yılsonra, Fen Fakültesi Matematik Astronomi bölümüne girdi. 67’de içlerinde İbrahim Kaypakkaya’nın da olduğu 9 arkadaşıyla birlikte, Amerikan 6. Filosuna karşı yayınladıkları bildiri gerekçesiyle Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’dan atıldı. 68 öğrenci hareketlerine katıldı. 1969’da Değirmen Köyündeki toprak işgaline katıldı ve tutuklanıp Silivri cezaevine konuldu. 1972’de TKP(M-L) kurucuları arasında yer aldı. 1973’de İstanbul’da yakalandı ve ömürboyu hapse mahkum edildi. Tutsaklık yıllarını şiir ve roman yazarak geçirdi. 13 yıl tutsaklıktan sonra askere alındı. Askerden 40 gün sonra, mayıs 1986’da firar edip Yunanistan’a geçti. Fransa’da iltica etti. Yeniden roman yazmaya ve resim yapmaya başladı. Siyaset ve edebiyat dergilerinde makaleleri yayınlandı. 1988’ de evlenerek Avustralya’ya yerleşti. Bu kıtada ilkin iki yıllık resim ve heykel kolejini (Greensborough TAFE COLLEGE - NMIT) bitirdi. Daha sonra Royal Melbourne Teknoloji Enstitüsüne (RMIT) bağlı, PUBLİC ART bölümünde üç yıl Resim ve Heykel eğitimi yaptı. Şimdiye kadar toplam 6 ülkede altmışa yakın kişisel resim sergisi açtı. 13’ü roman, 7’si şiir, 2’si masal olmak üzere 30 kitabı yayınlandı. 2011’de Abdullah Baştürk işçi edebiyat ödülü ,Grizu romanına verildi. Halen Avusturalya'da yaşamaktadır.

Muzaffer Oruçoğlu

İstanbul' un Esareti Altında

Sobe...
Kitleselleştiremiyorsun diye korkma eternasyonalleştiremiyorsun diye kork.
Bir proletarya köylü için hayatta en zor olan anlatmak istediğini aristokrat bir şekilde anlatması gerektiğini düşünmesidir.
Sıkmayın kendinizi.
Gevşeyin..... gevşeyin....
Haa... şöyle.
Gerek yok  öyle aristokrat, aristokrat takılmaya.
Bakın aristokratça takılanların haline.
En basit misaliyle:
Sanki düne kadar biz proletarya köylülerdi ülkenin sosyo ekonomik yapısında sömürgeciliğin değişikliklere yol açmadığını söyleyen.

“Komünist AKP”ye Az Kaldı?

“...Az önce bakanımıza onu dedim, 'çaldın dedim biraz sabırlı olsaydın.' (02 Kasım 2014, R. T. Erdoğan) Böyle diyordu Erdoğan. Yanlış anlaşılmasın! Erdoğan'ın bu sözleri söylediği kişi, öyle 17–25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarında belgeleriyle açığa çıktığı ve istifa ettirmek zorunda kaldığı dört bakandan biri değil. Erdoğan bu sözü, şimdilerde ilan ettikleri “Yeni Türkiye”nin “resmi ideoloğu” olarak takdim ettikleri Necip Fazıl Kısakürek anısına verilen ödül töreninde yaptığı konuşmada sarf ediyor.

Nasuh Mitap geçti bu dünyadan…ismail cem özkan]

İlk söz bir bildirge ile söylendi, son söz henüz söylenmedi. Çünkü mücadele bitmedi. Devrimci yol engebelidir derdik, ama en önemlisi bir devrimci yolcu kutuplara gitse kendi yaşayacağı alan açar ve fikrimizin yayılması için nüveler kurar, geliştirir ve mücadeleyi kucaklar derdik...

"İnsanlık ölmüş " diyenlere güzel bir haber

Bin yıl geçti sanki cezaeviyle ilk tanışıklığımın üzerinden. Çok gençtim; çocukluğumda jandarma, falaka ve cezaevi  korkusuyla büyütülmüştüm. Konulduğum cezaevinin demir kapıları, beton duvarları ve göğün bağrına birer mızrak gibi saplanan nöbetçi kulelerinden ürkmüştüm.

Dışarıda akıp giden zaman o boğucu dört duvar arasında donup kalmıştı sanki. Girdiğim o mezardan çıkmak bana imkânsızmış gibi görünüyordu. Şimdi o günleri tebessüm ederek hatırlıyorum. Alıştım çünkü; başka bir kentteki evime gider gibi gidiyorum artık hapishaneye.

Serkan : Rober Koptaş

Her ölüm erken ölümdür demiş şair, ama doğru değil. Bazı ölümler gerçekten erkendir, bazıları değil, işin aslı bu.

25 Ekim günü kaybettiğimiz genç arkadaşımız Serkan Çağlı, onun erken ölümü, bizlere hayatın, hayatlarımızın, içinde boğuştuğumuz meselelerin nasıl küçük, nasıl bizler gibi fani, nasıl bizler gibi tek nefeslik olduğunu hatırlattı en çok.

Amaç içinde korku yaratmak olmasın

Varsa bir sorun sınıfsaldır.

Ahh... ah...Şimdi:

Çekilecek çilem mi ya...  bu çile.

Ya ulusalcılar olmasaydı.

Ya....  tkp, ip, chp ...   olmasaydı.

Kalkıp nasıl da: 

Yazılarındaki üslubuna bir olgunun, nesnenin, kapitalizmin.... geçmişini, bu gününü ve yarınını aktarabilen bir yazara senin söylediklerinin yanlış olduğunu yaşıyor olduğumuzdan anlıyoruz diyerek içine düşülen yanlışlığın görülmesi engellenebilirdi ki. (Partizanla, Halkın Günlüğünün Bismarckcılık tartışmalarına bak )    

İyi ki ulusalcılar var.

İyi ki de bu tkp, ip, chp... var.

29 Ekim TC şovenizm bayramı

Yine bir 29 Ekim ve yine bayraklarla süslü devletin şoven politikalarına bağlı törenler ve devlet yetkililerinin zırvalamaları, yine tek millet-tek dil - tek din naralarıyla perçinlenecek kutlamalar zinciri. Yine; çocuklar zorunlu olarak törenlere sokulacak ve onlara göre "cumhuriyet bekçiliği" sıfatına biçilecek! Zoraki dedik, aslında tam olarak TC'nin cumhuriyet tanımı bundan ibarettir. Faşist militarizm zoruyla, 1923’den bugüne ezilen

Kürtler, Kobane Direnişi, Emperyalizm ve “DEVLETE İSYAN DEVRİMCİLİĞİ!”

Rojava kantonlarından biri olan Kobane'ye yönelik (IŞ)İD saldırısına karşı gösterilen direniş bir ayını geride bırakırken; direnişin etkileri çeşitli açılardan TDH ve reformist cenahta tartışılmaya devam ediyor. Son olarak bu tartışmaya, Kobane Direnişi'ne TC devletinin tüm “rezervlerine” rağmen, ABD emperyalizminin askeri ve tıbbi yardım yapmasıyla bir “anti-emperyalizm” tartışması da eklenmiş durumdadır.

Var Olan Duruma Saldırmak...

Komünistler, nesnel durumu kabullenerek, teslim olmak değil, tersine, onun çelişmelerini doğru bir şekilde analiz edip,  koşulları devrimci bir tarzda değiştirme mücadelesinin prensibine sahiptirler. 

 

RE NEDEN HOVİTİYA IŞİD !

RE NEDEN HOVİTİYA IŞİD ! ԲԱՐԲԱՐՈՍՆԵՐԻՆ ՃԱՆԱՊԱՐՀ ՉԿԱ !BARBARLARA GEÇİT YOK !

‘Şengal ve Kobanê‘de Yükselen Direniş Ruhuyla Gençlik Festivalimizi Sahiplenelim, Direnişe Ortak olalım!!

Yeni Demokratik Gençlik (YDG) Kobanê’de gelişen direnişe ve 24. Gençlik Kültür Sanat Festivaline dair bir açıklama yayınladı. Gençlik Kültür Sanat Festivalin’de elde edilecek gelirin bir kısmının Kobanê direnişine aktarılacağı belirtilen açıklamada, Festivalin daha yüksek seviyede sahiplenilmesi için çağrıda bulundu.Yapılan çağrınan tam metni ise şöyle;
 

‘Şengal ve Kobanê‘de Yükselen Direniş Ruhuyla Gençlik Festivalimizi Sahiplenelim, Direnişe Ortak olalım!!

Sayfalar