Salı Eylül 22, 2026

Çorbacılar ve halk kahramanı Hristo Botew

Dünyada hainleri en çok olan halklardan biri de herhalde Kürtlerdir. Asırlardır süren sömürgeci cendere bu işbirlikçi hainlerin yardım ve desteği ile ayakta durmaktadır. Onlar olmasa Kürtler çoktan özgürlüklerine kavuşmuş olurlardı. Bu ajanlaşmış işbirlikçiler önlerine konulan çanaklarda beslenmenin karşılığında ruhlarını sattıkları gibi halkı da satmaktadırlar. İdrisi Bitlisi, Diyap Ağa, Meço ve Rayber gibi isimler tarihin ünlü Kürt işbirlikçilerinin başında gelirler. Günümüzde de her il ve ilçede sayılamayacak kadar ajanlaşmış Kürt işbirlikçisi vardır. Meclis'e göz attığınızda kudretlilerin önünde diz çökmüş pek çok kişiliksiz Kürt hainini görürsünüz. Hoş Kürd'ün var da Türk'ün yok mu? Türklerin de sürüyle işbirlikçisi var. Meclis'te, basında, siyasi partilerde, kitle örgütlerinde ve hayatın çeşitli alanlarında kendi çıkarları için halkını düzene peşkeş çekmek için takla atan pek çok Türk işbirlikçisine rastlamak mümkündür. Kürt halkı üzerindeki esaret nasıl ki Kürt hainleri kullanılarak sürdürülüyorsa, Türk, Çerkes, Arap, Laz ve diğer emekçi halklar üzerindeki esaret de o halkların işbirlikçileri sayesinde sürdürülmektedir.


 DTP Kars il başkanı olduğum 2006'da Kürt işbirlikçilerine karşı yoğun bir tecrit kampanyası başlatmıştık. Bu onlara verilebilecek en ibretlik cezaydı. Onlarla tüm sosyal ilişkilerimizi kesmiştik. Solucan muamelesi yapıyorduk onlara. Selam vermiyor, selamlarını almıyorduk. Bize uzattıkları elleri havada asılı kalıyordu. Elleri havada kalınca pancar gibi kızarıyorlardı. Taziyelerine gitmiyor, düğünlerimize davet etmiyorduk. Halkın topluca bulunduğu taziye yerlerinde siyaset konuştuğumuzda süt dökmüş kedi gibi önlerine bakıyorlardı. İşyerlerinden alışveriş yapmıyorduk. Dağıttığımız bildirilerde onları lanetliyor ve halkı bu ajanlaşmış işbirlikçilerle ilişkilerini kesmeye çağırıyorduk. Bizimle görüşmek için ricacılar gönderiyorlardı. Ancak biz onlarla bir araya gelmeyi ve bir arada görünmeyi halkın kafasını karıştırır diye kesinlikle reddediyorduk.
İşbirlikçiler alışkın olmadıkları bir durumla karşı karşıya kalmışlardı. Şaşkındılar. Yürüyüşleri bile değişmişti. Hareketlerine bir siniklik ve sönüklük gelmişti. Eskiden Kürtler içinde Kürt olmak birçok kapıyı açabiliyordu. Ancak devir eski devir değildi; biz yeni bir kültür yeşertmeye başlamıştık. Artık iki çeşit Kürt vardı: Biri lânetlik işbirlikçi Kürtler, öteki ise yurtsever devrimci Kürtler ... Ve bu yurtsever devrimci Kürtler sadece Kürtlerle değil, Kars'ta işbirlikçi Türk siyasetçilerin parsellere böldükleri Terekeme, Azeri, Yerli, Türkmen ve Çerkes emekçileriyle de bağ kurmaya çalışıyorlardı. Ne var ki benim 2007 milletvekili seçimi sırasında sarf ettiğim bir söz Kürt işbirlikçilerinin elinde bize karşı öldürücü bir silaha dönüştü.  
 Kars'ta düzenlediğimiz seçim mitingde, "Bazı çorbacı Kürtler Kürt halkını bir tas çorba karşılığında AKP'ye satmak istiyorlar, ancak halkımız bunlara izin vermeyecektir,"dedim. Güya halkı işbirlikçilere karşı uyanık olmaya çağırıyordum. Düşünceme göre, halk teşhir ettiğimiz o işbirlikçilerle kendi arasına bir duvar örecek ve işbirlikçiler o duvarın arkasında utançlı yalnızlıkları ile baş başa kalacaklardı. Nerden bileyim ki, bu sözüm elimde patlayan bir bombaya dönüşecek! İşbirlikçiler bilenmiş bir öfkeyle hemen hücuma geçtiler: "Bakın, Kürtlere Çorbacı diyor!"diye bağırmaya başladılar. Benim onlar için söylediğim sözü tüm halka söylenmiş gibi yansıtarak ortalığı velveleye verdiler. O şeytani akıl çelme kurnazlıklarıyla halkı inandırmayı başardılar.


İşbirlikçi Kürtlerden bazılarına Kars'taki MİT bahçesinde mangal ziyafeti çekildiğini ve orada bize seçimi kaybettirme plânlarının yapıldığını sonradan öğrendik.
 Benim Çorbacı dediğim bu işbirlikçi Kürtler, MİT, emniyet, jandarma ve bürokrasiyle ilişki içinde bize karşı dişe diş bir savaş başlattılar. Seçimi kazandığımızda yapacağımız alternatif çalışmalarla onları siyaset çöplüğüne süpüreceğimizi ve oradan bir daha çıkamayacaklarını biliyorlardı.  Gece gündüz demeden kapı kapı dolaştılar. Asker ve polis bize nefes aldırmıyordu. Devlet ne yapıp edip seçimi bize kaybettirmeye karar vermişti. Tüm çabamıza rağmen devlet ve benim ÇORBACI dediğim işbirlikçi Kürt kuşatmasını yaramadık ve seçimi kaybettik.


 O Çorbacı Kürtlerle iyi geçinsek, yani onların gelecekleri için bir tehdit olmasak seçimi  kazanabilirdik. Gel gelelim böyle bir kazanç uzun zamanda kaybetmek demekti. Çünkü halkın gözünde meşruluğunu koruyan işbirlikçiler bir çıban gibi halkı zehirlemeye ve sömürgecilere köprü olmaya devam edeceklerdi. Şimdi yaptıkları da zaten budur
 Seçimden sonra elimizde kala kala o ÇORBACI sözü kalmıştı. Bir makalemde işbirlikçiler için "Postal Yalayıcılar" demiştim. Ancak Çorbacı tanımlaması onları daha iyi anlatıyordu. Ben bu sözün patentinin bana ait olduğunu düşünüp bazen kendi kendime tebessüm ederdim. Yanıldığımı geçenlerde internette dolaşırken öğrendim. Meğer Bulgaristan halk kahramanlarından Hristo Botew çok önceleri, ta 1870'lerde Bulgar işbirlikçileri için kullanmış bu sözü. Bilindiği gibi Bulgaristan o yıllarda Osmanlı sömürgesiydi.  Hrisro Botew, "Bize yaşatılan bu sömürge karanlığının bir sorumlusu da Çorbacı Bulgarlardır. Çorbacıların halkımız içindeki ajan faaliyetleri etkisizleştirilmedikçe bizi esaret altında tutan Osmanlı sömürge zincir kırılamaz,"demişti.
 Hristo Botew'in hain Bulgarlar için söylediğini, ben hain Kürtler için söylemiştim. Demek ki sadece Kürtlerin değil başka halkların da ÇORBACILARI vardı.
Hristo Botew inandığı gibi yaşadı ve aşağıdaki şiirinde yakardığı şekilde yaşama veda etti.1876'nın 20 Mayıs'ında bir grup arkadaşı ile Veslev Dağı civarında Osmanlı askerleri tarafından kuşatıldıklarında, Hristo Botew henüz 28 yaşındaydı. Onlar teslim olmayı reddettiler, birlikte çatışarak ölümsüzleştiler.


İşte size Hristo Botew'in Bulgar, Kürt, Türk… tüm ÇORBACILARI utandıracak o hazin şiiri:
YAKARIŞ
ey tanrım, ey adalet tanrısı !
sen değil, göklerde oturan !
içimizdeki sen, ey tanrım,
içimdeki, yüreğimdeki, ruhumdaki !
önünde papazların ve rahiplerin eğildikleri,
ortodoks sürülerinin mum yaktıkları,
sen değil.
çamurdan yaratıp kadını erkeği,
sonra da yarattıklarının toprak üstünde
köle gibi yaşamalarına razı olan,
sen değil.
acı çekmeyi öğreten kölelere,
boş umutlarela besleyen onları ta mezara dek,
sen değil.
ey yalancıların tanrısı, sen değil !
alçakların, zorbaların tanrısı,insanlığın düşmanı, salakların putu,
sen değil.
sen, ey aklın tanrısı, sen !
tüm köleleri koruyan.
çok yakın kurtuluş günü o kölelerin,
tekmil halk yakında kutlayacak o günü
uyandır tek tek her insanda, ey tanrım !
gerçek özgürlük sevgisini,
taksın canını dişine, dövüşsün, halkı ezenlere karşı.
güç ver benim de koluma, silahıma
başkaldırdığı gün köleler
güç ver ki, ben de kendi mezarımı dövüşenler arasında bulayım !
koma yaban ellerde sönsün yalım yalım yanan bu yürek.
sesim boşa gitmesin, sesim kalmasın çöllerdeki gibi
yankısız.             

99490

"Tarihte kalmış bir savaştan notlar ve dersler"*

1973'de Amerikan askerleri Vietnam'dan çekilirken, New York Times gazetesinin hükümete yakın yazarlarından Sulzberger şunları yazıyordu:" Birleşik Devletler savaşın kaybeden tarafı olarak görünüyor. Tarih kitapları bunu böyle yazmak zorunda… Biz savaşı Mekong Vadisi'nde (Vietnam'da) değil, Mississippi Vadisi'nde (Amerika'da) kaybettik. Birbiri ardından gelen Amerikan yönetimleri, ülke içindeki halktan asla kitlesel destek görmedi."

Tatava yapma, bas geç

Gündemle ilgili yazmak bana göre değil.

Aklım sırrım almıyor.

Delirecem.

Seçimler 30 Martta.

31 Mart ve ardında bazıları seçimlerde uğradığı hezeyanla  ... 

Seçimlere, örgütlenmeye .... yönelik iflah olmayan proletarya köylünün haline karşı kolektiflere sokağın, mücadelenin ve kavganın yıkıcı gücünü ( Bolşevikliği ) tavsiye ediyor. 

Kimileri de, Yetmez ama evetçilerin gezideki adı: Tatava yapma, bas geçciler, diyi veriyor.

Ve daha nice şeyler.

Ya kardeşim: Durun, hele.

Sizler  ne yazdığınızın farkında mısın ?

“İnsanlık için komünizmden başka yol var mı?” derdi o...

“İçinde bir tutam delilik olmayan hayat eksik bir hayattır.”[1]

Ataol Behramoğlu’nun, “… insan olmak/ çoğalabilmektir başkalarıyla/ İnsansın, birinin canı yanıyorken/ senin de canın yanıyorsa,” dizelerini anımsatan bir devrimci ruh daha ayrıldı aramızdan... Çocuksu, coşkulu, insan gibi insandı... 

Gerçek şudur ki Onun ölümüne inanmak zor, O az sonra kapımızı çalabilir…

Kolay mı? Can Yücel’in, “Bana Bir Varmış de!/ Bir Varmış Bir Yokmuş deme!/ İçime dokunuyor” şiirinin “Bir Varmış de” bölümünü gerçek kılmışlardandır Tuncel Kurtiz... 

TKP/ML- TİKKO Gerillalarından Bombalı Pankart

Yerel  kaynaklardan  öğrendiğimiz  bilgilere göre,  10 Nisan2014 günü TKP/ML’ye bağlı TİKKO gerillaları Ovacık’ta yol kapatma eylemi yaparak bombalı pankart astı.

Değişimlere Direnen İdeal İnadımı

Aradan otuz yıl geçmişti, ben daha ülkedeyken tanıdığım kadim bir dost diye bildiğim Hasan’a misafirliğe gitmiştim. Hal hatır faslından sonra kardeşi olan Hüseyin’in durumunu sormuştum. Aldığım cevap ise, ‘’Annesi ve babası bir olan bir ilişki içinde değiliz maalesef’’ olmuştu.

Çocukluğumdan beri anne ve babası bir diye bildiğim bu kadim dostumun söyledikleri kafamı epey karıştırmasına yetmişti bile. Hasan bana dönerek ‘’Yok yok zannettiğin gibi değil ya da düşündüğün anlamda baba veya annemiz bir değil anlamında söylemedim’’ diye tekrar aynı vurguyu yapmıştı.

Eleştirinin sefaleti

Halkın Günlüğü gazetesinin 16–28 Şubat 2014 tarihli 77 sayısında “Eleştirinin Eleştirisi!” başlıklı bir yazı yayımlandı.

Munzur’dan İstanbul'a Yaralı Kartal: Ali Uçar!

Yıl 1974 Haziran’ıydı. Seni İstanbul- Kazlıçeşme’de tanıdım. Daha çok gençtin, 16 yaşındaydın. Dersim-Ovacik Cakperi köyünde yoksul ama Munzur suyu kadar temiz bir Anne-Baba'dan gelmeydin. Okullar yaz tatiline girmiş sen ve abin Musa Uçar okul paranızı ve ailenize maddi yardımda bulunmak için Kazlıçeşme deri fabrikalarında çalışacaktınız. Okullar açıldığında ise geri Dersim’e dönerek eğitiminizi sürdürecektiniz. Ama öyle olmadı. Partimizle tanıştın. Eğitimini yarıda bıraktın. Zeytinburnu’nda işçi sınıfı içerisinde örgütlendin, örgütledin.

Sürecin hasasiyetine hasasiyetle cevap vermek gerekiyor

Yaklaşık 30 yıldan beridir Kürt halkının ulusal demokratik taleplerinin seslendirilmesini üstlenerek öncülük eden Kürt siyasal hareketin siyasal konumunda olan siyasal güçleri, son barış sürecinin heyecanıyla atağa kalktıklarından beri, ağızlarından hiç düşürmedikleri süreç ve bu sürecin ortaya koyduğu ‘’süreç çok hassastır’’ söylemidir. 

Yaşamı degistirmek için tüm renkleriyle örgütlenmek[1]

“İnsan, uğrunda ölümü göze alabileceği bir şey bulmadığı müddetçe insan değildir.”[2]

Yaşamı, tüm renkleriyle, hep beraber, “11 Tez”in ısrarlı yaratıcı/ yıkıcılığıyla birlikte, el ele, omuz omuza örgütlemek insan olmanın ve kalmanın “olmazsa olmazı” olsa da, sürdürülemez kapitalizmin yıkım ve yoksulluk dünyasında hiç de kolay değildir…

KAPİTALİST VAHŞET

Seçim mi Devrim mi ?


Bu coğrafyada halklar düzenin yüz yıldır sahnelediği seçim oyununa katılmakla baltayı bilinçsizce hep kendi ayaklarına indirdiler. Bu 30 Mart yerel seçiminde de halk diğer seçimlerde olduğu gibi yine kendisine biçilen militan figüranlık rolünü oynadı. Yorucu bir seçim kampanyasını sırtlayarak Meclis partilerine pek çok belediye başkanlığı ve il meclis üyelikleri kazandırdı.

Sokaklar babam kokuyordu

Babamı hiç tanımadım, kokusunu da bilmem. Kulaklarımda çınlayan ne bir sesi ne de duvarımızda asılı bir resmi vardı. Olsaydı hep bakardım… Tam beş yaşındaydım. Bunların yokluğuyla bir gün sordum anneme. “Beni kaçırdı, köyden alıp getirdi buralara. Gerçi İzmir çok güzel ama…” dedi. Sustu, gözlerini tavana dikti, sonra da, “Benim için çoktan öldü baban,” dedi. ‘Benim için neden ölmedi?’ diye geçirdim aklımdan, hayıflandım. Biraz da gönül koydum. Babasızlık çok zormuş, insan büyüdükçe bunu daha iyi anlıyor. Örneğin sokaklarda hiç kavga etmedim, kavgadan kaçtım hep.

Sayfalar