Pazartesi Eylül 14, 2026

Bu çocuğa iyi bakın, hepimiz suçluyuz!

Sermaye gruplarının çıkar ve kârları uğruna çıkardıkları savaşlara sessiz kalmakla yaşanan ölümlerden hepimiz sorumluyuz. Sabah haberleri izlediğimde karşıma dünya güzeli, tertemiz, bütün kötülüklerden uzak masum üç-dört yaşlarında bir çocuğun sahile vurmuş ölü bedeninin yüzüstü yatık haliyle karşılaştım. Önce bir şaşkınlık sonra bir acı tüm bedenimi kapladı. Gözyaşlarımı tutamadım. Yüreğimi yakan bu görüntü tüm insanlığa, kendine insanım diyen ama geçmişini unutan, yaşadığı acılara sünger çeken, ortaya çıkan insanlık dışı bu zulme sessiz kalanlara avazım çıktığı kadar küfür etmek geldi. Nasıl olur da dün aynı acıları yaşadığınızı unuttunuz diyesim geldi. Bugün mültecilerin yaşadığını sizler de yaşadınız, insanoğlu bu kadar ama bu kadar nankör, geçmişte yaşadıklarınızı nasıl yok saydınız! Her şey buralara kapak atmak, oturum almak, pasaport almak kendinize sistemin bahşettiği, rahat dur hediyesi olan vatandaşlığı almaya 'kadar mıydı? Sitemim ilerici, demokrat, aydın ve devrimci olduğunu söyleyen tüm kulağı sağırlara, gözleri körlere, böylesi durumlarda dili lal olanlara... Hani neredesiniz, yeri ve zamanı geldiğinde her biriniz ateş parçasısınız. Neden halen sessiz ve bana necisiniz! Yoksa 'bugüne kadar biz yaptık, bundan sonrası bana necilik mi’ oluyor?

 

 Evet, üzülerek söylüyorum ve görüyorum ki, bizler geçmişte yaşadıklarımızı erken unutmaktayız, emperyalist sisteme hızla adapte olarak  ,'aman bana neci ' oluyoruz. Ahlarla, sitemlerle, sosyal medyada resimler… birkaç sözcük koyarak görevlerimizi yaptığımızı sanıyoruz. Kaç kez şahit olduk, her şey işlemlerin bitmesi ve oturumun alınması sonrası sabahı  -selamı kesenlere... Yine de olabilir dedik, tercih dedik ama bu kadar vurdumduymaz olunacağını gerçekten düşünmüyordum.

 

Gel gör ki, Dünya’da, Ortadoğu’da, Kürdistan’da ve Afrika’da yaşanan insanlık dramı bizleri bu kadar duyarsız, sorumsuz kılmamalıydı. En azından insan olarak her şeyimizi diyemiyorum ama evimizi, kapımızı, pişiyorsa aşımızı bir lokma ekmeğimizi açabilirdik, verebilirdik. Cüret ve cesaret göstererek halka önayak olabilir, yardım elimizi uzatabilir geçmişte kazandığımız 'örgütçülüğü ' zor durumda olan bu insanlar için kullanabilirdik. Kişiler kendi reklamına gelince güzel laflar etmekte, iyi bir örgütçü meziyetini kullanmakta ama toplumsal sorunlara gelince yeteneksiz oluveriyorlar. Bu inanılmaz ve akıl dışı egoist davranış dünyamızda şiddetle hüküm süren savaşlara yaklaşımlara da yansıyor.

 

Öyle ki; savaşları kimler çıkarmakta, hangi sınıf veya sınıfların çıkarılan savaşlarda menfaati ve çıkarları var. Milyonlarca halktan insanımızın ölümüne sebep olan silahları kimler üretiyor, kimler satıyor, sevkiyatını yapıyor,  kimler ülkeleri, insanları yakıyor, yıkıyor öldürüyora bakmadan organizatörü emperyalist tekellere ve onların hükmü altındaki devletlere bakmadan, ‘savaş değil barış, ille de barış ' demektedirler. Ya tamamda kardeşim sormazlar mı insana, kiminle barış, kimle barış!  Başta Amerikan emperyalizmi olmak üzere bütün emperyalist devletler ve onların uşak faşist yönetimleri daha fazla sömürü, kâr ve hâkimiyet sağlamak için savaşmıyorlar mı? Ürettikleri her türlü silahla ülkelerimizi işgal ve egemenlikleri altına almıyorlar mı, bu haksız ve gerici savaşlara karşı mücadele eden halklarımıza saldırmıyorlar mı, acımasızca dünya halklarına bugün yaşadığımız zulmü yaşatmıyorlar mı ,'ya benim egemenliğime girer modern köle olarak yaşarsın ya da senin varlığına, yaşamına son veririm '   emperyalist, faşist terörü bizlere müstahak görmüyor mu? 

 

Eee, yapılan  tüm bu vahşete boyun mu eğelim, teslim mi olalım ,  'tamam bize dokunma, bizi öldürme, biz de sana karşı çıkmayacağız, kulun -kölen olarak yaşamımızı sürdüreceğiz  ', dememizi mi  bekliyorsunuz? Bu iğrenç insanlık onurunu ayaklar altına alan emperyalist gerici savaşlara, halklara yapılan katliamlara, işgal ve sömürü sistemime karşı çıkmadan, onlara karşı halkların haklı ve meşru haklı savaşını savunmadan ne kadar güçlü olursan ol, hangi ordulara, silahlara sahip olursan ol yenilmeye, ezilmeye, sömürülmeye, sömürgeleştirilmeye mecbur olacağız. Çünkü işin başında sen, haklı savaşlarla haksız savaşları görme körlüğüne sahipsin, halkı da bu yanlış siyasal tahlilinle esarete mahkûm etmektesin. Sınıfsal körlük bir kere bütün vücuda dolanınca PKK'nin haklı ve meşru mücadelesini de haksız bir savaş göstererek sapla -samanı birbirine karıştırmış olursun.

 

Tam da bu ana noktada, haksız gerici emperyalist savaşlara, onların egemenlikleri altında varlık gösteren faşist devlet ve yönetimlere karşı mücadele devrimci savaş yürütülmeden esaretten insanlığın kurtulmasının yolu yoktur. Şu iyi bilinmeli ki; halkların kardeşliği, birliği, gerçekte bir barışı ancak ve ancak emperyalizme faşizme karşı verilecek bağımsızlık, özgürlük ve de sosyalizmle gelecektir. Afrika’da, Asya’da, Ortadoğu’da yaşanan bu zulmün, sokaklarda öldürülen, sahilde boğulan çocuklarımızın, kahpece katledilen mazlum insanlığın gerçek kurtuluşu zulme ve sömürüye karşı yürütülecek haklı savaşlarla mümkündür.  Aksini savunmak her şeyi oluruna bırakan kaderciliktir. Emperyalistlerin halklara çizdiği kaderinize razı olun teslimiyetçiliğini 'barış' adına savunmaktır.

 

Bir kere daha önemle vurgulamalıyım ki; ben benimle aynı görüşleri savunanlar öz itibarıyla yaşadığımız sınıflı toplumlarda, buna sosyalist toplumlarda da dâhil olmak üzere sınıf savaşları vardır, yönetenlerle yönetenler arasında, devletle -halk arasında sınıf savaşları vardır. Savaşların gerçek anlamda ortadan kalkması ancak ve ancak sınıfsız, sömürüsüz halkların her yönlü eşitçe yaşadığı komünist bir toplumda mümkündür. İnsanlık mutlaka bu özlenen komünal sistemi yaratarak kuracak, tüm savaşlara son vererek gerçek kardeşçe yaşanacak bir dünya kuracaktır. Bu gerçeğe inanmak ve bunun için mücadele etmek insanlığın en büyük erdemidir. Gerisi olsun diyedir, teferruattır.

47965

Comment form

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

Son Haberler

Sayfalar

Bu çocuğa iyi bakın, hepimiz suçluyuz!

Devrimci Pratik ve Militanlaşma

Günlük, üretkenlikten yoksun, kendini tekrarlayan faaliyetler militanlaşma anlamında bir gelişmeyi tetiklemez. Yine devrimci pratiği zayıf bir özne, her şeyden önce geçmiş olumsuz alışkanlıklarıyla devrimci bir tarzda hesaplaşmaya girmez. Yani düşünsel ve pratik olarak küçük burjuva düşünüş ve yaşam tarzından militanca bir kopuş sürecine yönelmez. Çünkü devrimci militanlaşma proleter düşünüş tarzına aykırı olan her türlü burjuva anlayışla hesaplaşma düzeyine bağlıdır. Sade bir dille ifade edecek olursak; köklü bir kopuş, çok yönlü ve kapsamlı bir hesaplaşmayla mümkündür.

“CHP’yi demokrasi cephesıne katılmaya zorlama” yaklaşımları üzerine - I

Toplumda ve doğada yaşanan her değişim, dönüşüm ve gelişmeye koşut olarak, her olgu ve kavram gibi, CHP de elbette ki tartışmalar konusu olabilir, olmalıdır da. Bunda herhangi bir anormallik olmasa gerek. Hayatta, ortaya çıktığı o ilk andaki haliyle, değişmeden kalan/kalabilen hiçbir şey olamayacağına göre; CHP’de de bu kural gereği, el mecbur, bazı değişim ve dönüşümler yaşanacaktır. Bunu yadsımak, hayatın diyalektiğini yadsımakla eşanlamlıdır.

Tutuculuk,dogmatizm ve tabela devrimciliği devrime vardırmaz!

Kısa bir süre önce, “Bu Kendi Kendimizi Kandırmamız Daha Ne Zamana Kadar Sürecek Acaba?” başlıklı, kısa-özlü bir yazı kaleme alıp, bloğumda paylaşmıştım.

Yazıda Türkiye ve K. Kürdistan Devrimci Hareketinin içinde bulunduğu olumsuz durum ve açmazları özetlenmiş, kendi kendine yapageldiği ajitasyona ve kafasını kuma gömme hallerine dikkat çekilmiş ve son paragraf olarak da şu soru sorulmuştu:

Tehlikenin farkında mıyız?

"Türkiye yüzyılı maarif modeli" ile hedeflenen şey; Devlet eliyle "dindar ve kindar nesil" yetiştirmek ve tedrici geçişle din esaslı bir rejim inşa etmektir,

Öncelikle ve de tereddütsüzce idrakinde olunmalı ki bu konuda yapılmak istenenin tümü, ‘toplumsal mühendislik’ yöntemleriyle, zamana yayılı olarak tamamen Erdoğan’ın ‘gizli ajandasının’ şu son derece aleni ideolojik tercihlerini hayata geçirmek maksadıyla yapılmaktadır. Yani asla ‘masumane’ ve de spontane şeyler değil bunlar. Örneğin şöyle diyordu fiiliyatta kendisine İslâm halifesi misyonu yüklemiş olan Erdoğan:

Bugün Galatasaray Meydanında bariyerler bir genişledi ve arkasından geri daraldı.

Meydana gelmeden meydana açılan her yol denetim altına alınmış, polis denetiminden ve üst aramasından sonra meydana girdik... Arkasından heykelin olduğu yere geldim, orası da bariyer ile çevrilmişti, ön taraftan giriş yerine yan taraftan giriş açılmıştı, oradan da üst aramasından geçip oturma eyleminin olacağı heykel çevresine geldik. Heykel, cumhuriyetin 50. Yıl heykeli. 100. Yıl heykeli yapıldı mı bir yerlerde bilmiyorum...

Bariyer içinde bariyer ve onun içinde izin verilen sınırlar içinde acılarımızı haykırmak!

Disiplin anlayışımıza eleştirel bir bakış – II

II.Bölüm:

Laz Nihat’ın başında bulunduğu ekip, öylesine şuursuzca bir gözü kapalılıkla kontraya tabi hareket etmekteydi ki düşünün, düşman operasyonlarının sürmekte olduğu bir arazide, başta ben olmak üzere, kendilerinden yana tavır almayacaklarına kanaat getirdikleri bir grup gerillayı silahsızlandırarak, öylece araziye terk etmeyi bile göze alabildiler… 

Disiplin anlayışımıza eleştirel bir bakış – I

Aslında bu konuyu yıllar önce kaleme aldığım “Dersim Dağlarında” ve “Mao Zedung Değerlendirmeleri” isimli kitaplarımda, yaşanan somut örnekler üzerinden irdeleyip, kendimce, genel yaklaşımın ne olması gerektiğini, özlü bir perspektif olarak ortaya koymuştum. Ancak ne var ki bu kitaplarda ki tüm diğer konular olduğu gibi, bu konu da ‘meşru muhatapları’ olması gereken kişi ve yapılarca; ‘üç maymun’ seçeneğiyle karşılanmaya devam ediyor.

TKP-ML Merkez Komite: Pratiğimizde Bilinç, Bilincimizde Rehberdir İbrahim Kaypakkaya!

Coğrafyamız komünist önderi ve Demokratik Halk Devrimi’nin sönmez meşalesi İbrahim Kaypakkaya yoldaşın Amed Hapishanesi’nde katledilmesinin 51. yılındayız. Önder yoldaşımızın 18 Mayıs 1973’te katledilmesinden sonraki yarım asırlık zaman diliminde Türkiye ve Türkiye Kürdistanı toplumsal mücadeleleri tarihinin gelişim seyri, İbrahim Kaypakkaya’nın görüşlerini sadece doğrulamakla kalmamış aynı zamanda güncel kılmıştır.

Selahattin Demirtaş'a ve bütün tutsaklara...

"YÜREĞİN UMUT ETTİĞİ O ADRESTE" "LI DILÊ KU DIL HÊVÎ DIKE"

Düşkünlüğün, alçaklığın, düzenbazlığın, bağnazlığın, ırkçılığın, sefilliğin, çürümüşlüğün, bencilliğin, rezilliğin ve vurdumduymazlığın rağbet gördüğü bu topraklar sana göre değil dostum.

Yıllardır tanırım seni.

Hani, yüz yüze görüşmüşlüğümüz olmasa da, beraber oturup bir bardak çay içmemiş, tek kelime sohbet etmemiş olsak da, sen hep aşinaydın bana.

Bir aralar bu aşinalığa bir isim bulayım dedim ama inan hiçbir yere oturtamadım.

Akraba desem, değil.

Komşu desem, hiç değil.

TKP-ML MK Siyasi Büro Üyesiyle Röportaj: “Partimiz 53. Mücadele Yılında Faşizme Karşı Savaşını Kararlılıkla Sürdürecektir”

” Kitlelerin hakim sınıfların siyasetinden bağımsız, kendi siyasetini örgütlenmesi ve dahası bir güç olarak ortaya çıkmasını önemsiyoruz. Bu anlamıyla başta İstanbul 1 Mayıs Taksim alanı olmak üzere, işçi sınıfının, emekçilerin, kadınların ve halk gençliğinin 1 Mayıs’ta Alanlara çağrısını değerli ve anlamlı buluyoruz.”

– Öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?

– İsmim Özgür Aren. TKP-ML MK, Siyasi Büro üyesiyim.

Tayyip'i, tayyip'e olan güvende yendi

Ah... kuzucuğum ah...

Ne oldu bize böyle.

Ne oldu.

Her şey tıkırında giderken...

Neler yaşadık böyle.

Bu seferde kediler chp'nin lehine mi trafoya girdi ne

Veyahut da.... veyahut da...

"Sizin siyasetçiler bizim sermayeden bir kaç kişiyi yemeye niyetlenirde  bizde hemide hala iktidardayken sizlerden daha fazlasını ham... ham... etmeyiz mi ha..." demenin yarattığı korku uzlaşısı dolu komplo teorileriyle mi  bundan sonraki seçimleri açıklayacağız.

Yoksa... yoksa...

Daha dün bir; bu gün iki

Sayfalar