Biyoloji kader mi?Yada fitrat"a-dair.
“Cinsel ahlâkın ilk ve tek ilkesi:Suçlayan her zaman suçludur.”[1]
Soru, hem ahlâk felsefesi ve ondan kaynaklanan sosyal bilimler, hem de doğa bilimleri açısından oldukça eski. Antropolojide ise, 20. yüzyıl başlarında ABD antropolojisinin kurucularından Franz Boas, yanıtını net bir biçimde veriyor, insanın “kültürel” bir varlık olduğu, biyolojisini çevresi/kültürü aracılığıyla dönüştürebildiğini öne sürüyordu - Boas’ın ünlü deneyi, ABD’ye göç eden Avrupalıların kafatası ölçülerinin ikinci kuşakta değişime uğradığını göstermekteydi! O zaman sosyal çevreye, yani kültüre ilişkin süreçler, biyolojimizi etkiliyor olmalıydı...
“Davranışçılık” olarak adlandırılan ekolün kurucusu ABD’li John B. Watson, Boas’ın biyolojinin özerkliğini kabullenen yaklaşımının çok daha ötesine geçen radikal bir tutum geliştirecekti: insan tümüyle (sosyo-kültürel) çevresinin ürünüydü: doğal (biyolojik/genetik) mirası ne olursa olsun.
Karl Marx ise, daha 19. yüzyıl ortalarında, insanın doğal ve toplumsal-kültürel bir varlık olduğunu ve doğasını emeği aracılığıyla dönüştürdüğünü söylüyordu. 1980’li yıllarda Marksist biyolog Levontin ise, biyolojik determinizmin burjuva ideolojisinin bir aracı olduğunu öne sürerken tartışmayı “doğa mı kültür mü?” çerçevesinden, tartışmanın kendisinin ideolojik yüküne doğru yöneltmişti. Bir başka deyişle, doğanın insan üzerindeki belirleyiciliğini savunan görüşler -gerçekliğe uygunluk ya da uygunsuzluklarından bağımsız olarak- burjuva ideolojisine hizmet ediyordu...
Her durumda, sosyal bilimler 20. yüzyıl boyunca, “insan davranışını belirleyen doğadır/kültürdür” tartışması konusunda devasa malzeme biriktirmiş, sosyal bilimciler bu konuda ciltler dolusu yazı yazmıştı.
Ne ki bu tartışma literatürü bir “ufak” ayrıntıyı atlıyor ya da görmezden geliyordu. Tüm bu ateşli tartışmaların öznesi “insan”, erkekti (man); kimse kadınlardan söz etmiyordu! Ta 1970’li yıllara kadar, “biçimlenişinde doğanın mı yoksa kültürün mü rol oynadığı” tartışılan “insan”, erkek(ler) olarak kurgulanmıştı. Kadının ne adı vardı, ne de gövdesi...
Durum sosyal bilim çevrelerinde 1970’lere gelindiğinde, yükselen kadın hareketinin bu alana sirayet etmesiyle birlikte fark edilecekti. Özellikle de antropolojik çalışmalara...
Antropolojik araştırmalarda kadınlardan söz edilmediğinden değil. Hayır, araştırmalarda kadınlar mevcuttu; ancak (Margaret Mead ve Ruth Benedict gibi iki öncü antropologu saymazsak) sadece edilgin nesneler olarak. Onlar Fransız antropolog Claude Lévi-Strauss’un yapıtında gruplar arası takasa sokulan dilsiz “trampa nesneleri” idi. Ya da Afrika’da değerli antropolojik çalışmalar gerçekleştiren Evans Pritchard Man and Woman Among the Azande (Azandelerde Kadın ve Erkek - 1974)’sini kaleme alırken tek bir Azande kadınıyla görüşmüş değildi. Onlar hakkındaki tüm bilgisi, Azande erkeklerinin söylediklerinden ibaretti!
Doğrudur, antropoloji 20. yüzyılın büyük bölümü boyunca bir “erkek mesleği” olagelmiştir. Pek az kadın, dünyanın ücra bucaklarında yaşayan avcı-toplayıcılar ya da hortikültüralistler[2] arasında yıllarca yaşamayı göze alabilecek bir özgürlük ve özgüvene sahiptir henüz. Bunu yapabilen kadın antropologların çoğu, yine antropolog olan kocaları ile birlikte çıktıkları bu serüvende kocalarının muavini ve sekreteri olarak, antropolojik araştırmaya marjinal kabul edilen kadınlar arasına karışıp onların “dedikodu”larını kayda geçirmekle, mahrem adetlerini çözümlemeye çalışmakla yükümlenmişti - ama ister araştırmacı gruba, isterse araştırılan gruba dahil olsun, kadınlar ikincildi. Esas olan, erkekti; onun pratkleri ve anlattıklarıydı.
İngiliz antropolog Edwin Ardener’ın bu “makus talih”in kırılmasındaki etkisi büyüktür. Kamerun Bakweri’leri arasında çalışan Ardener, sorunun salt “yaban” halkların kadınlara bakışından, ya da onların ataerkilliğinden kaynaklanıyor olmayabileceğini öne sürdü. Ya da “araştırıcı”nın, yani antropologun evreni de en az araştırdığı kadar “eril-merkezli”ydi. Bir başka deyişle “kadının ikincilliği” veya “suskunluğu/ bastırılmışlığı” antropologun kültürel önkabulleri arasındaydı, onun gözlemlediği “yaban” dünyaların bir gerçekliği olup olmamasından bağımsız olarak!
Gerçekten de antropoloji yıllar boyu, “erkek=kültür; kadın=doğa” öncülünden hareket etmişti. Erkeğin kültürün faili, kurucusu olduğu, doğurganlığı, emzirmesi, aybaşı görmesi vb. ile kadının ise doğaya daha yakın, biyolojik bir varlık olarak tanımlanması gerektiği paradigması! Kadının biyolojisi, onun kültür katılımcısı olarak rolünü kısıtlamakta, “avcı erkek-toplayıcı kadın” mitosunun zeminini oluşturmaktaydı. Hâlen popüler kültürde başat olan bir mitos... (“Doğanın ortaya koyduğu iş bölümünde kadın ev merkezli, evin düzeniyle çocuğun yetiştirilmesiyle ilgileniyor, yemeklerle ilgileniyor, ev kültürü merkezli bir varlık. Doğanın öyle bir işbölümü var. Erkek ise av kültürü merkezli bir varlık. O dışarı çıkıp avlanıp bir şeyler getirmek durumunda... Kadın, ev işlerinde erkeğin yardımını istiyor, erkek bir savaşçı olduğundan evdeki işlere katılmak istemiyor, gönülsüz yapıyor...” diye buyuruyor örneğin bir erkek profesör, öğretim elemanları arasında kadın algısını ölçmeye çalışan araştırmacıya![3])
Ardener’in bu saptamaları, -en azından yeni antropolog kuşakları için- çok ufuk açıcı oldu.[4] Kadınlar belki de eski kuşakların varsaydığı gibi kabileler arasında trampaya tabi tutulan suskun ve doğurgan nesnelerden ibaret değildi -onları öyle görmeyi seçen kendi kabilelerinin erkekleri ve o kabileleri inceleyen erkek antropologların niyetlerine rağmen! Belki “kadınlık hâli”, biyoloji tarafından belirlenen bir evrensel değil, zaman ve mekân içerisinde değişime uğrayabilen kültürel bir durumdu. Belki “Kadın doğulmaz, olunur” diyen Simone de Beauvoir, haklıydı!
Antropologlar toplumlara bu gözle bakmaya koyulduklarında, “kadınlık”ın farklı kültürlerde binlerce farklı biçimde tanımlanıp farklı rol beklentileriyle donatıldığını ayırd etmeye başladılar. Balililerde (Endonezya) örneğin, kadınlarla erkekler arasındaki cinsel farklılaşma, asgarî düzeydeydi. Her iki cins de benzer tarzda giyinmekte, benzer görevleri icra etmekte, birbirlerini ikame etmekteydi. Bu durum Bali mitolojisinde de yansımasını bulmaktaydı: eril ve dişil figürler arasındaki farklar alabildiğine muğlaktı...
Öte yandan, erkeklerin avcılık, kadınların toplayıcılıkta uzmanlaştığı Orta Afrika Mbutileri ve Güney Afrika !Kunglarında, bu farklılaşmaya karşın, iktisadî denetim, dinsel ve simgesel yetke, çocuk bakımı gibi konularda cinsiyet rolleri arasındaki farklılaşma, asgarî düzeydeydi... Bu avcı-toplayıcılarda erkekler kadınlar üzerinde ne iktisadî, ne toplumsal ne de cinsel denetim uygulayabiliyordu; kadınlar olabildiğince özerk bir varoluş sürdürmekteydi.
Buna karşılık, kimi toplumlarda, erkeklik ve kadınlık rolleri arasındaki farklılaşma ileri boyutlardaydı; Brezilya-Venezüella arasındaki yağmur ormanlarında yaşayan Yanomamöler’de eril şiddet, kadınlar üzerinde kolektif bir baskı ve yıldırma aracı olarak kullanılmaktaydı, örneğin... Ya da Afrika’nın batı kıyılarında yaşayan Fulanilerde (olasılıkla İslâm’ın da etkisiyle) katı bir kamusal alan-özel alan ayrımı güdülmekte, kadınların kamusal alanda boygöstermesine ancak örtülü olmaları kaydıyla izin verilmekteydi. Fulanilerde eril ile dişil toplumsal rolleri birbirinden kesin hatlarla ayrılmıştı... Bir başka deyişle, o güne dek “doğa-kültür süregenliği”nin “doğa” ucuna daha yakın olarak görülen küçük ölçekli toplumlarda kadınların konumu ve kadınlık rolleri, hiç de “doğa”ları tarafından dikte edilir gibi gözükmüyordu; aksine, toplumların geçim örüntülerinin avcı-toplayıcılığa mı yoksa hortikültüre mi dayandığına, soyun kadın tarafından mı, erkek tarafından mı izlendiği gibi bir dizi sosyo-kültürel değişkenle bağlantılı olarak geniş bir çeşitlilik sergiliyordu.
Bu durumda, kadınlık ile erkeklik arasındaki -hemen bütün toplumlarda varolduğu gözlemlenen sınırların biyolojinin çizdiği “sınır”larla çakışmadığı görülecektir. Dahası, pek çok küçük ölçekli toplum, tektanrılı dinlerin “doğal değil” diye lanetlediği eşcinsel pratikleri onaylamakta, kimi zaman va’zetmekte, kimi zaman da kutsamaktaydı. Farklı kültürler, biyolojiyi, biyolojik farklılıkları farklı “okumaktadırlar”.
Bundan böyle toplum bilimlerinde (biyolojik temelli) “cinsiyet”tense, (toplumsal-kültürel temelli) “toplumsal cinsiyet (gender)”den söz edilecektir.
Öte yandan, bu durumda şöyle bir soru çıkmaktadır ortaya: (biyolojik) eril ile dişil arasındaki sınırlar ile kültürün çizdikleri örtüşmüyorsa, bizatihi biyoloji, bir “kültürel okuma”dan ibaret olmasın? Toplumsal hiyerarşileri “doğallaştırmak”, onaylamak, meşrulaştırmak üzere başvurulan bir kaynak, örneğin? Çünkü toplumsal hiyerarşileri onaylamak üzere başvurduğumuz simgeler bedenlerimizden kaynaklandığı, yani “biyoloji” üzerine temellendikleri sürece, daha “doğal”, daha inandırıcı gelir kulağa: “Beş parmağın beşi bir değil”dir gerçekten; ve “ayaklar baş olunca” düzen bozulur! “Baş”kan başa, “ayak takımı” ise emekçilere, yoksullara, işsiz güçsüzlere, kısacası alt sınıflara tekabül eder. Popüler dil, doğru; “bilimsel” dayanaktan yoksun; pekâlâ. Ya Spencer’inden Durkheim’ına, Malinowski’sine onyıllar boyu bize toplumu bir “organizma” olarak tahayyül etmemizi öneren “bilimsel” organizmacılığa ne demeli?
Şu hâlde, şunu teslim etmeliyiz: biyoloji, insanların nerede nasıl davranmasını dikte etmekten çok, insanların nerede, nasıl davranması gerektiğine ilişkin iktisadi-siyasal-toplumsal kural ve kararları meşrulaştıran eğreltilemelerin kaynağı olarak kullanılageliyor.
Yeni “devletlû”ların “fıtrak”a ilişkin bitmez tükenmez nutuklarını dinlerken, bunu bir an olsun akıldan çıkarmamalı!
15 Nisan 2015 10:01:56, Ankara.
N O T L A R
[*] Kaldıraç, No:170, Eylül 2015…
[1] Theodor Ludwig Wiesengrund Adorno.
[2] Küçük ölçekli tarımcılar.
[3] F. Seda Kundakçı (2007). İktidar, Ataerkillik ve Erkeklik. Ankara Örneğinde Erkek Akademisyenler Üzerinde bir Çalışma. Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Anabilim Dalı, Siyaset Bilimi Yuksek Lisans Programı için hazırlanmış Yüksek Lisans Tezi. Ankara. 2007: 77.
[4] 1970’lerde verimli tartışmaların sürdüğü “kadın antropolojisi”nin belli başlı örneklerini içeren bir derleme için bkz. Rayna R. Reiter (der.), Kadın Antropolojisi, Dipnot Yayınları, Ankara 2012.
Sibel Özbudun
1956 yılında,İstanbul'da doğdu. Üsküdar Amerikan Kız Lisesi'nden mezun olduktan sonra, Fransa'ya giderek, üç yıl süresince Fransa'da dil ve Paris VII ve Paris X Üniversitelerinde sosyoloji öğrenimi gördü. Türkiye'ye döndükten sonra,İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Antropoloji Bölümü'ne girdi. Mezun oldu. Uzun süre yayıncılık (Havass ve Süreç Yayınları) ve çevirmenlik yapan Özbudun;
1993 yılında, Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü'nde yüksek lisans eğitimi görmeye başladı. 1995 yılında,aynı bölümde araştırma görevlisi oldu. Doktorasınıda aynı üniversitede verdi. İngilizce, Fransızca ve İspanyolca bilen Özbudun'un çok sayıda çevirive telif eseri bulunmaktadır.
Son Haberler
Sayfalar
TKP-ML Ortadoğu Parti Komitesi;Ölümsüzlüğünün 2. yılında daha fazla savaş, daha fazla “Ozanyanlaş”
Partimiz TKP-ML’nin üyesi, ordumuz TİKKO’nun Rojava Komutanı Nubar Ozanyan yoldaşı ölümsüzlüğünün ikinci yılında ideallerine ve savaş kararlılığına bağlı kalacağımız sözümüzü yineleyerek anıyoruz.
‘’Hataları Savunmak, Onları Büyütmek’’ Kendimizi ise Küçültmektir
Eleştiri konusu yapılacak ve haklı eleştiriyi gerektirecek yığınca sorundan, zayıflıktan, hatadan ve yanlıştan bahsedilebilir. Bunların abartılı, kaba ve ilkesel biçimleri hoşgörüyle geçiştirilemezler. Ancak, hoşgörüyle karşılanabilecek olanları da mutlaka belirgin bir miktarı oluşturur. Bu ayrımı yapmak, metot sorunudur. Gereklidir. Hem ciddi muhtevada ve hem de daha az ciddi muhtevada bir dizi sorunun istisnasız olarak coğrafyamız devrimci hareketin tümünde olduğu iddia edilebilir.
ԲարեւՆուպարՃան Merhaba Nubar Can…
Aradan geçen iki yıl zarfında zamansız bir anda aramızdan ayrılmanı hiç beklemiyorduk.
Ve hiç de kabullenmedik. Dostların, arkadaşların, yoldaşların tüm yakınların arasında şok etkisi yarattı. Yıkıldık, kaldık…
Rojava’dan Başur’a, Bakur’danYerevan’a kadar ne kadar da sevenin-soranın olduğunu bizi bırakıp gittikten sonra anladık, yaşadık ve gördük. Mütevazilik, çıkarsız davaya bağlı kalmanın, alçak gönüllü ve mert bir Partizan olmanın yarattığı sevgi seline bizi bırakıp gittikten sonra tanık olduk…
TKP-ML Komünist Kadınlar Birliği: “Bu düzen değişecek, onu biz değiştireceğiz!”
Çeşitli milliyet ve inançlardan Türkiye halkına yönelik giderek tırmanan faşist saldırganlık, 12 Eylül 1980 Askeri Faşist Cuntası dönemiyle kıyaslanabilecek boyutlardadır. Gözaltı ve tutuklamalar, ajanlaştırma-işbirlikçilik dayatmaları, uzun süreli gözaltılar ve gözaltında işkence vakaları, güvencesiz ve esnek çalışma koşulları, işten atmalar, grev yasaklamaları, hız kesmeyen OHAL ardılı uygulamalar vb. politikalar dikkate alınırsa bu kıyasta bir doğruluk payı da vardır. Bu tablo aynı zamanda Türk hakim sınıflarının yönetememe krizinin derinleştiğini de göstermektedir.
Rojava’ya Yönelik İşgal Saldırılarına Karşı Koyalım!
TC devletinin son hamleleriyle gerek Irak Kürdistanı ve gerekse de Suriye Kürdistanı (Rojava) genel olarak Kuzey ve Doğu Suriye, yeni çatışma riskleriyle karşı karşıya.
TC devletinin, Irak Kürdistanı Bölgesel Yönetimi’yle işbirliği içinde Irak Kürdistanı’na yönelik gerçekleştirdiği işgal harekatı devam ederken, aynı anda Rojava sınırına yapılan askeri yığınak da dikkat çekiyor.
Şengal Jenosidi: Ezdi kızlar, Baba Şêx’in fetvasıyla Laleş’e döndü
IŞİD’in 3 Ağustos 2014’te Ezdilerin yurdu Şengal’e saldırmasıyla Ezdi Kürtler dünyanın gözü önünde tarihin en büyük soykırımlarından birini yaşadı. IŞİD’in saldırılarıyla 73. Kez soykırıma uğrayan Ezdiler, Arap komşu ve kirveleri tarafından da ‘Kafir’ ve ‘düşman olarak ilan edildiler. Soykırımdan kurtulan Ezdi Kürtlerinin anlatımına göre, birlikte yaşadıkları Arap komşuları, köy okullarından megafonla ‘Katli vaciptir’ çağrılarında bulundu.
3 Ağustos 2014 Ezidi Soykırımı! -Dursun Ali Küçük
Bu kaçıncı uygulanan soykırım fermanı?
Sömürgeci devletler ve İslam ne çok kırdı Ezidileri..
O kadar kırıldı ki, bu gün Ezidilerin çoğu Kürdistan'ın dışında sürgün..
Ezidi Kürt Aydını Kerem Ankusi: "atalarımız inançlarını bırakmadıkları için Kürdistan dan çıkarıldılar ve buralara kadar geldik". diyordu.
Ülkemizden soykırım ve sürgün ile kovulmakla da yok olmayla yüzyüzeyiz diyordu...
Savaş Partisi-Savaşçı Parti
Proletarya Partisi, kırk yedi yıllık mücadele tarihi boyunca izlemiş olduğu silahlı mücadele çizgisi doğrultusunda sınıf mücadelesinin haznesine hatırı sayılır bir birikim ve tecrübe kazandırmıştır. Merkezine silahlı mücadelenin oturduğu bir siyasal zeminde doğmuş, serpilip gelişmiş, büyümüştür.
Bu haliyle sınıf mücadelesinde defalarca kez geriye düşse de, içerden ve dışardan aldığı darbelerle savaşçı karakteri yok edilmeye çalışılsa da, ayağa doğrulmasını bilmiş; silahlı mücadele hattından taviz vermeyerek yoluna devam etmiştir.
S-400’lerin Ekonomik-Politik Yüzü
Türk devletinin Rusya’dan S-400 savunma sistemini alması, bir çok yeni tartışmayı da beraberinde getirdi. S-400’ler ülkeye gelene kadar, “ülkeye gelmez” diyenler elbette yanılıyorlardı.
S-400’ler konusunda burjuva kesimler içinde de iki eğilim var. Biri NATO içinde kalınması ve Rusya’dan alınan silahlardan vazgeçilmesi. Bu görüş daha çok AB ve ABD yanlısı güçler ve liberal burjuva aydın kesimler savunuyor.
TKP-ML TİKKO güçlerinin Siyasi Komiseri:Rojava Devrimi 7 yaşında:Kazanan ezilen halklar ve devrimciler olacaktır!
“Şu anda Rojava toprakları ve devrimi, faşist TC devletinin ve DAİŞ çetelerinin ciddi saldırı ve işgal tehdidi altındadır.
AKP’de Çürüme ve Çözülme, Yolun Sonu Görünüyor!
Düzen cephesinde, siyaset sahnesi 31 Mart ve 23 Haziran seçimlerinin yarattığı sonuçların yüküyle, şiddetli çatışmalara ve yeni gelişmelere gebe durumda.
Açık ki söz konusu iki seçim, 2002’den bu yana merkezinde AKP’nin yer aldığı düzen partileri arenasında, artık dengenin temelinden değişmeye başladığını, en azından bunun için uygun siyasal ve toplumsal koşulların oluştuğunu gösteriyor.