Çarşamba Ekim 14, 2026

Beni ve hamile eşimi çırılçıplak soydular!

Dışişleri eski bakanı Coşkun Kırca'nın, Kürt milletvekili K'ye cevap vermek için çıktığı meclis kürsüsünde, "Türkiye'de her Türk vatandaşı Türk'tür. Hepsi Türk'tür. Kendi vicdanınızda bunu hissediyorsanız öyledir; ama kendiniz sapmışsanız o zaman size ancak susmak ve susanlara karşı Türk devletinin gösterdiği sabırdan istifade etmek düşer, daha fazlası değil…"dediği günlerdi.


  "Beni eşim ve dört çocuğumla birlikte gözaltına aldılar. Neden gözaltına aldıklarını bilmiyordum. 'PKK'lileri saklıyorsunuz,' diyorlardı. Oysa PKK'lilerin yüzünü bile görmemiştim. Sonradan anlaşıldı ki bu bir bahaneydi. 'Bizim elemanımız ol,' diyorlardı. Kabul etmedim; çat pat konuşabildiğim Türkçemle, "Ben bu işlerden anlamam,"dedim, 'Önce beni, sonra da hamile eşimi soydular. Eşimin bağırtısı hâlâ çınlayıp durur kafamın içinde. Yaralı bir kuş gibi çırpınırken, soyundurmamaları için onlara yalvarıyordu. Ama onu duyan yoktu. Kimsesiz, çaresizdik. Allah bile duymuyordu feryadımızı. Bizi soyarken kahkahalarla gülüyorlardı. Çok utanıyorduk. Kollarımızdan asarak bayıltıncaya kadar copladılar. Bize yapılan o kötü muameleleri kendime bile anlatmaya utanıyorum. Unutmak istiyor ama unutamıyorum. 


Altı yaşındaki çocuğumun da gözlerini bağladılar. Aradan bir yıl geçtiği halde eşim kan kusmaya devam ediyor. Gecelerimiz cehennem oldu, eşim geceleri bağırarak sıçrıyor yataktan. Çocuklarım aşırı sinirli ve hep korku içinde.
Bugün o yaraların bedenimizdeki acısı geçti ama ruhumuzda açılan yaralar taptaze.  Bana ve eşime yapılan o şerefsizlikler hep gözümün önünde. Öyle şeylerdi ki, mezarda dahi unutulmaz."


Bu sözler K'ye derdini anlatmaya gelen Hakkari' li bir köylünündü.
"Zulme dayanamayınca köyü terk edip ilçeye geldik,"diye devam etti. 
Ne var ki orada da rahat bırakılmamıştı. Gözaltına alınan bir akrabası için gittiği karakolda adını verdiği bir subay, 'Gel, bi¬zimle çalış,"demiş ona. "Bazı köylerde öldürülecek vatan hainleri var, onları öldüreceksin. Öldüreceğin her kişi için sana otuz milyon lira para ya da bir kamyon dolusu sigara veririm,'demiş.
Gamlı bakışlarını yerden kaldırmadan,"Kabul etmedim,"dedi. Gülmeyi unutmuş kederli yüzü güneşte kuruyup kararmış bir deri gibi kırışmıştı. Çöp gibi incelmiş parmakları arasında tuttuğu sigarasından derin bir nefes çekerek devam etti: "Kendi insanımı nasıl öldürebilirim, köpek sütü mü emmişim?"
Subayın tacizleri sürünce karısını ve çocuklarını alıp göç sefaletine katılmak zorunda kalmış.
Gitmek için ayağa kalkarken, "Kusura bakma başını ağrıttım,"dedi ve K' nın elini sıkıp bir gölge gibi sessizce odadan çıktı. 
A ise tüyleri diken diken eden başka bir vakayı daha önce Kerboran'da dinlemişti. Kerboran adı Dargeçit olarak değiştirilen ilçeydi.  
8 Mart 1991 tarihli Cumhuriyet gazetesinin de yazdığı gibi, Kerboran'da sessiz yürüyüş yapmak isteyen topluluğa ateş açan astsubay Mustafa Ataç, Rukiye Bozkurt adlı genç bir kızı öldürmüştü.  


               HEP'li bir grup milletvekili olayı araştırmak için Kerboran'a gitmişlerdi. Karlı bir günün güneşli öğle vaktiydi. Önce mezarlığa gidip genç kızın mezarını ziyaret etmiş, sonra da kalabalıkla birlikte belediyeye ait geniş bir salona geçmişlerdi. İçeride giyimlerinden ve yabancı hallerinden polis oldukları belli olan birkaç kişi daha vardı. 
Milletvekilleri halkla sohbet ederken bir ara yetmiş beş seksen yaşlarında gösteren yaşlı bir adam girdi içeriye. Pamuk beyazı saçları şapkasının altından kıvrılarak dışarı taşmıştı. Beyaz saçlarından yayılan parıltı kırışmış kumral yüzüne nurani bir ışık saçıyordu. Hafifçe öne bükülmüş bedeni kısa ile orta boy arasında bir yerdeydi. Ne şişman, ne de zayıftı. Gözleri mavi bir ateşle parlıyordu.


Kapının arkasında kalabalığa şöyle bir baktıktan sonra yaşından beklenmeyen bir çeviklikle gelip milletvekillerinin elini sıktı. Orta yaşlarda olan birinin kalkıp kendisine verdiği plâstik bir sandalyeye oturarak yüzünde sevimli bir gülümsemeyle kalabalığa,"Cemaat hepinize merhaba, "dedi. Mavi ışıklı bakışları kenarda sessizce oturan polislere uzanırken, başını kinayeli bir edayla sallayarak, "Size de merhaba,"diye devam etti.
Yeniden milletvekillerine dönerek, "Memleketimize tekrar hoş geldiniz,"dedi. Milletvekilleri, "Nasılsın amca, ne var ne yok?"diye sorunca, yaşlı adam, "Vallah,"dedi, çenesi ile duvarın dibinde oturan polisleri göstererek; "Onlar bize PKK'li olun dediler, biz de PKK'li olduk."
Milletvekilleri gülerek bir yaşlı adama, bir de sivil giyimli polislere baktılar. Adamın şakalaştığını sanıyorlardı. Oysa adamın böyle bir hali yoktu, sesi gibi yüzündeki çizgiler de bir anda sertleşmişti. 


"Benim kimseden saklayacak bir şeyim yok,"dedi. Eliyle polisleri işaret etti: "Onlar beni, ben onları tanıyorum. Benim adım Behçet'tir, Kürtçe anlıyorlar, konuştuklarımı onlar da duysunlar.
Bir gece gelip beni ve oğlumu alıp götürdüler. 'Siz PKK'ye yardım ediyorsunuz, ekmek veriyorsunuz,'dediler. Böyle ihbar etmişler. Hangi namussuz bizi ihbar etmişse etmiş işte. 'Siz PKK'nin nerede olduğunu biliyorsunuz, ya bize yerlerini gösterirsiniz, ya da ölürsünüz,'diyorlardı. Gelen vurdu, giden vurdu. Falaka, askı, elektrik…akla ne gelirse üç gün nefes aldırmadan işkence yaptılar. Tabanlarımızı copladıkları için yürüyemez hale gelmiştik, sanki ustura ile doğruyorlardı. Moraran kollarımız ve bacaklarımız kütük gibi şişmişti. PKK'nin yerini bilsek bir saniye dahi beklemeden söylerdik, ama bilmiyorduk. Bilmediğimiz bir şey için ne diyelim. Bir gece, 'Sizi öldürüp pis cesetlerinizi toprağa gömeceğiz,'diyerek, bizi gözlerimiz bağlı olarak bilmediğimiz bir yere götürdüler. Sonradan anladık ki gittiğimiz yer uzakta bir yamacın başıydı. Şakaklarımıza tabanca dayayarak konuşmamızı istiyorlardı. Ya konuşacaktık, ya da öldürülecektik. Ne konuşacaktık, nereyi gösterecektik bilmiyorduk! Ne bilelim PKK nerede!
Herhalde traktör lastiğiydi, çok büyüktü çünkü. Bizi ayrı ayrı iki büklüm lastiklerin içine sokup, bayır aşağı yuvarladılar. Allah düşmanıma göstermesin, korkunç bir baş dönmesi ve mide kasılması ile yuvarlanmaya başladık. Çamaşır makinesinin motoru çamaşırları kuruturken nasıl vınlayarak dönüyorsa, o kahpe lastikler de öyle çılgınca dönüyordu. Öğürtüler arasında bayılmışız.


Uyandığımızda neresi olduğunu bilmediğimiz kapalı bir mekândaydık. Gözlerimiz paçavralarla hâlâ bağlıydı. "Soyunun,"dediler, tir tir titreyerek soyunduk. Şerefsizin biri elime bir cop tutuşturup, "Bunu oğluna yap,"dedi. O an bin defa ölmek istedim. Yalvardım, yakardım para etmedi. Aniden arkamda korkunç bir ağrı oldu. İçimin yırtıldığını, parçalandığını hissettim. Böğürtüm göğü deliyordu. Nasıl titriyordum, Allah hiçbir kuluna göstermesin. Copu çekip çıkardıklarında içimde ne varsa hepsi copla birlikte dışarı çıktı sanki.
Gözlerim bağlı ama kulaklarım işitiyor. Oğlumun bağırtısından anladım ki, bana yaptıklarını oğluma da yapıyorlar. Oğlum çığlıklar arasında yalvarıyor ama dinleyen kim! Dünya o an başıma yıkıldı, Allah'a ve kendime bir söz verdim: Dedim ki, oğlum buradan sağ çıkarsa bu Allahsızlığın öcünü alması için onu dağa, PKK'ye göndereceğim.
Allah belalarını versin, oğlumun feryatları duvarlarda top mermisi gibi patlıyordu. Kan ter içinde kalmıştım. Evlat acısı, dayanamadım; kendimi kaybettim, küfür etmeye ve başımı duvara vurmaya başladım. Ölmek istiyordum. Beni kana bulanmış bir halde kıskıvrak yakalayıp yere yatırdılar. Oğlumun arkasından çekip aldıkları copla beni vuramaya başladılar.
Bizi o çıplak halimizle daracık demir bir kafese soktular. O kafese nasıl sığdık, hâlâ aklım almıyor. Kafeste bayılmışız. Orada ne kadar kaldığımızı bilmeden kendimize geldiğimizde betonda yatıyorduk. 


Artık bende korku diye bir şey kalmamıştı. Gözümdeki paçavrayı sıyırıp bildiğim hatırladığım ne kadar küfür varsa hepsini sayıp döktüm. Kendilerini gördüm diye, tilki görmüş tavuk sürüsü gibi kaçıştılar. İçeride sadece ben ve oğlum kalmıştık. Oğlum da gözlerindeki paçavrayı atmış, küfür ediyordu. Çıplak halde zor bela ayağa kalktık. Bu sırada sivil giyimli biri kucağında bizim elbiselerle içeri girdi. 'Bu şerefsizler size ne yapmışlar böyle?'diye güya arkadaşlarına küfür etmeye başladı. Ben, hepiniz şerefsizsiniz dedim ona. 'Yemin billâh benim bu işlerle ilgim yok, ben böyle şeylere karşıyım,"dedi.
Bizi o gün serbest bıraktılar.


Oğlum bir hafta kadar evde kaldı. Yaraları biraz kabuk bağladıktan sonra, "Ben gidiyorum,"dedi. Benden ve annesinden helallik istedi. Kardeşleri ile kucaklaştı, annesinin elini öptü, gelip karşımda durdu, 'Baba seni seviyorum,'dedi, ağlamamak için kendini zor tutuyordu, sesi titriyordu, bana dokunsa ağlayacaktı, ben de ağlamamak için dilimi ısırıyordum; elini hafifçe havaya kaldırdı, 'Xatré we,'dedi ve hızla kapıdan çıkıp gitti. Kız kardeşi ağlayarak arkasından gitmek istedi, öteki oğlum, 'Sakın gitme ve ağlama,'dedi; "Kahramanların arkasından ağlanmaz. "


Onlar artık gerilla kardeşleri, ben ve annesi de gerilla annesi ve babası olmuştuk. Hepimiz onunla gurur duyuyorduk.
Günlerimiz onu düşünmek ve geride bıraktığı anıları konuşmakla geçiyordu. Dağdaki bütün gençler artık bizim çocuklarımızdı. Onlar neyse biz de oyduk, işte devletin polisleri, duysunlar; biz de PKK' li olduk.


Diken üstünde beklediğimiz haber iki yıl sonra geldi. Oğlumuz şehit olmuştu. Biz şehit anne ve babaları, oğlumuzla kızımız da şehit kardeşleri olmuştuk. Halk sağ olsun, o günlerde bizi yalnız bırakmadılar. Onların sayesinde oğlumuzla daha da çok gurur duyduk.
Bir ay geçmiş ya da geçmemişti; kızım, "Ağabeyim nöbeti bana devretti,"dedi. Gittiğinde bir tek düğünlerde ve bayramlarda giydiği sarıçiçekli entarisini giymişti. Düğüne gider gibi gitti.
Annesi şimdi her sabah çıkıp uzun uzun dağlara bakıyor."


Yaşlı adam pencereden karşıdaki dağlara bakarken sustu, kalbi oralarda bir yerde atıyordu sanki, gerilla kızını görür gibiydi, mavi gözlerinde mutlu bir tebessüm yanıp söndü.
Bir vecd sessizliği çökmüştü içeriye. İnsanlar başka bir âleme göçmüştü sanki, nefeslerini tutmuş kıpırtısız bir halde öylece kalakalmışlardı.
Yaşlı adam milletvekilleriyle vedalaşıp içeridekilerin büyülenmiş bakışları altında kapıya doğru ilerlerken, polislere bakarak, "Kızıma bir şey olursa erkek kardeşi nöbeti devralacak,"dedi.
Polisler bakışlarını kaçırdılar, yaşlı adamın arkasından bakmadan başlarını öne eğdiler.


Yirmi üç yıl sonra postadan A'ya bir zarf geldi. Zarfın içinde Uğur Kaymaz'ın bir fotoğrafı çıktı. Uğur Kaymaz tertemiz çocuk bakışları ile bir melek kadar güzeldi. Yüzündeki masumiyet bakan gözleri ateş gibi yakıyordu.  Fotoğrafın altına, "Ey büyüklerim, sizler özgürlük nutukları atarken benim körpe bedenim on üç zalim kurşunla delik deşik edildi,"diye yazılmıştı. 
A içinde kor bir ateşle fotoğrafa bakarken, televizyonlar Roboski'de otuz dört kaçakçının PKK'li diye savaş uçakları ile bombalanıp öldürüldüklerini haber veriyordu.
Yıllar akıp gitmiş, hiçbir şey değişmemişti.


Güneş alçalmaya başlamıştı. Gök ağlıyor, yer inliyordu. Baharın gelişini müjdeleyen bir sığırcık telaşla kanat çırpıp yüksek beton duvarın arkasında gözden kayboldu. A, omuzları çökmüş bir halde uzun hayallere dalacağı yatağına doğru küçük adımlarla yürüdü. 
*Yeni yazdığım GERİYE DÖNÜP BAKTIĞIMDA adlı kitabımdan iki gerçek hayat hikâyesi


alinakmahmut@hotmail.com           

99168

Ne Yapacağını Bilen ve Kararlı Erdoğan, CHP ve HDP ile Kedinin Fare ile Oynadığı Gibi Oynuyor

Erdoğan ne yapacağını biliyor: hiçbir şekilde; ne olursa olsun açıkça el koyduğunu söylediği fiili başkanlık mevkiini-mevzisini terk etmemek.

Çünkü bir tek geri adımı; en küçük bir zaaf belirtisi bile, hem uluslar arası mahkemelere hem de Türkiye’deki mahkemelere sanık olarak çıkmakla sonuçlanacak bir düşüşün ve gerileyişin yolunu açacaktır.

Bu akıbeti engellemek için HER ŞEYİ yapmaya hazırdır.

Bu tespiti yapmayan, bugün Türkiye’de politika yapamaz.

Devlete mi yönelmeli yoksa Erdoğan’a mı?

 AKP bugün devletin yönetsel organları olan yürütme, yasama ve yargıya hâkim durumda, ancak devletin önemli mevzilerinde hâlâ CHP, MHP ve diğer hâkim sınıf kanatlarında etkinliği var. Devlet denince, çıkarlar birleşince egemenlerde akan sular durur, devreye ordu, polis yargı girer.   Devleti 'koruma 'adına katliamda, zulümde, işkencede,  sokak ortalarında yargısız infazda sınır tanınmaz.  Kadınlarımızın öldürülmüş bedenlerine insanlığa sığmayan alçak bir şekilde tecavüz edilir, meydanlarda 'korku salma ' adına bedenleri teşhir edilir.  Faşizm bir devleti tüm kurumlarıyla yönetme şeklidir.

Sürekli faşizm ve devrimci hazırlık -Umut Munzur

Suruç’ta yeni kontra örgütü İŞİD eliyle gerçekleştirilen bombalı saldırıyla 32 devrimci-demokrat yaşamını yitirdi. Adana ve Amed’de gerçekleştirdiği saldırılarla istediği amaca ulaşamayan AKP hükümeti, Suruç’ta gerçekleştirdiği intihar saldırısıyla önümüzdeki sürece ilişkin önüne koyduğu politikaları hayata geçirecek zemini yakalamış oldu.

Devlet Kürtleri Öldürürken 'KCK 'yı Uysallaşmaya Çağırmak’ ne anlama geliyor?

  Geçmişten günümüze  demokrasi güçleri arasında  iki yol , iki bakış açısı , iki çizgi ,, iki ayrı ideolojik dünya görüşü  arasında mücadele kıyasıya devam etmektedir. Stratejik  ve taktik mücadele biçimleri üzerinde  belirlemeler yapılır, politik hat  hatlar belirlenir. Ona uygun  döneme uygun çağrılar yapılır. Buraya kadar her şey normal. Çünkü her grup ve birey  kendi dünya görüşünü açıklamakta özgürdür.  Farklılıklar anlamında bunda bir sakınca yoktur, olmaması da gerekiyor. Demokrasi ve sosyalizm güçlerini diğer gerici -faşist güçlerden ayıran en temel özelliklerden  birisidir.

TC BUNU HEP YAPTI

Türk devletinin PKK’ye yönelik askeri saldırı başlatmasını, salt Erdoğan’ın "başkanlık ihtirasına" bağlayanlar çoğaldı. Özellikle bir çok demokrat aydın ve yazar, bu saldırıların Erdoğan’ın tek başına iktidarda kalması için yaptığını yazmaya başladılar.

Bu bir yanı ile doğru iken, esas yanıyla da doğru değildir. Kürtlere yönelik saldırı bir devlet politikasıdır. AKP ve Erdoğan yok iken de Kürtler baskı ve kırımlara uğramışlardır. Geçmiş bir yana, sadece Demirel ve Çiller döneminde en büyük katliam ve baskılara maruz kalmışlardır.

KUZEY KÜRDİSTAN (BAKUR) ROJAVA’YLA BİRLEŞMELİDİR

7 Haziran Genel Seçimleri’nden sonra Türk devletinin Kürtlere yönelik saldırılarını artıracağı biliniyordu. Akp’nin tek başına seçimleri kazanması halinde bile bu saldırının olacağı aşikardı. Çünkü devlet, Suriye Kürtlerinin başarısının ve özerk bir yapı haline gelmelerini istemedi. Bunu çeşitli şekillerde önlemeye çalışmış olmasına karşın, önleyemedi ve PYD önderliğindeki güçler İŞİD’i Kürt bölgelerinden temizleyerek büyük başarı elde ettiler.

"Devlet Her şey yapar; Meşrudur!

Ülkemizde devlet demek baskı demektir. Devlet demek, devlete egemen olanların sömürü çarkını sürdürmesi demektir. Devlet demek azınlığın çoğunluk üzerindeki tahakkümü demektir. Devlet demek eşitsizlik demektir. Devlet demek, devlete egemen olan ırkın diğer azınlık ulus ve milliyetlere baskı, yasak, işkence, zorla asimile ederek dilini, kültürünü, gelenek  - göreneklerini, tarihi şekillenmesini yok etmek demektir. Devlet demek Cinsiyetçilik ayrımı yapmak demektir.  Devlet demek, kadınlara, çocuk yaştaki kızlara tacizi  -tecavüz ü meşru görmektir.

“Ya Savaşlar Devrime Yol Açar Ya da Devrimler Savaşı Önler” Mao

Emperyalist sermaye sistemi sömürü ağını devam ettirmek için ülkesel, bölgesel ve dünya genelinde savaşlar çıkararak egemenliğini sürdürmek ister. Sermayenin bu egemenlik stratejisi insanlık adına kural, hukuk, adalet, özgürlük gibi ne varsa hepsini ayaklar altına almakta milyonlarca insanımızın kanını akıtmaktan bir sakınca görmemektedir.

 

Suruç katliamını nasıl okumalıyız?

“ Devlet soğuk ifritlerin en soğuğudur. O soğuk hep yalan söyler. Devlet tüm iyi ve kötü dilleriyle yalan söyler, her söylediği şeyde yalan söyler ve sahip olduğu her şeyi çalmıştır.” Nietzsche

Yazarken ağlatan bir katliam; Suruç katliamı…

TKP/ML-TİKKO Rojava Komitesi

“Pirsus’ta yaşanan katliamın sorumlusu TC. devletidir”

Faşizmin sayısız ve sınırsız katliam ve soykırımlara imza attığını bildiren açıklamada TC’nin en azgın ve en koyu ırkçı ve gerici politikalara sahip olduğu vurgusu yapılıyor.  TC Faşizminin emekçilerin gençlerin ve kadınların kanıyla beslenmeden sömürü ve hegemonyasını sürdüremediğine dikkat çekilen açıklamada Şunlara değinildi: “Varlık nedeni emekçi devrimci kanı olan TC faşizmi insanlık ve uygarlık düşmanı yüzünü Pirsusta onlarca devrimci genci katlederek yüzlercesini yaralayarak bir kez daha göstermiştir.

TKP/ML-YDK:ACIMIZ BÜYÜK, HESABINI SORACAĞIZ

SURUÇ KATLİAMININ FAİLİ İŞİD OLSADA, ASIL SORUMLULAR TÜRK DEVLETİ VE EMERYALİSTLERDİR!

Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu'nun Rojava'nın yeniden inşası için başlattığı kampanya toplantısı faşist İŞİD tarafından kana bulandı. 20 Temmuz 2015 tarihinde ülkenin dört bir yanından Suruç'a gelen ve Amara Kültür Derneğinde buluşan yüzlerce genç, Rojovaya geçmek için beklerken İŞİD adlı faşist çetenin düzenlediği ihtihar saldırısı sonucu 32 genç yaşamını yitirirken, yaralanan yüzün üzerinde genç ise hala yaşam mücadelesi veriyor.

Sayfalar