Çarşamba Eylül 23, 2026

Akp'nin yeni oyunu‘’Demokratikleşme Paketi’’

Kamuoyunun uzun bir süredir beklediği  ‘’Demokratikleşme Paketi’’ nihayet 30 Eylül 2013 tarihinde yeni Başbakanlık binasında, bizzat hükümetin başı Erdoğan tarafından açıklandı.  Hiçbir muhalif gazete ve televizyon kuruluşunun yer almadığı basın toplantısında,  Bakanlar Kurulu üyeleri ve yandaş basının Ankara temsilcilerinin yer aldığı basın toplantısında, Erdoğan tek kişilik bir tiyatro oyunuyla ‘Demokratikleşme Paketi’’ni açıklayarak salondan ayrıldı.

Paketin açıklandığı böylesi bir basın toplantısında muhalif basına dahi tahammülü olmayan bir hükümetin sunduğu ‘’Demokratikleşme Paketi’’den sanıldığı gibi bir demokrasi çıkmayacağı açıktır. Devrimci ve ilerici kesimler açısından bu paketin içinin tamamen boş olduğu zaten tahmin ediliyordu. Açıktır ki, bu paket AKP hükümetinin 2015’te yapılacak olan genel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerine bir yatırımdır.

Net bir belirleme olarak belirtmek gerekirse demokrasi sorunu sınıfsaldır. Demokrasiyi sınıfsal özünden ayırarak kendi başına bir olgu olarak ele alamayız. Emperyalist-kapitalist bir dünyada yaşıyoruz. Bu demektir ki, dünya iki kampa bölünmüş, birinci kampta, bir avuç egemenler, diğer kampta ise çoğunluğu oluşturan emekçiler yer almaktadır.

Sınıfsal bakış, bizi tüm meselelerde olduğu gibi, tarihsel gelişmelere de doğru yaklaşmamızı zorunlu kılar. Marks ve Engels, tarihin tüm aşamalarında somutu içermeyen, ezbere dayanan tüm metotlarla doğal olarak alay ettiler. Bunun içinde bugüne bıraktıkları en temel miraslardan biri öğretimizin bir doğmalar toplamı değil, bir eylem kılavuzu olduğu gerçeğidir.

Evet demokrasi bir devlet biçimidir. Çeşitli devlet biçimlerinden biri olarak da kabul edilmektedir. En gelişmiş burjuva devlet tiplerinden biri parlamenter demokratik cumhuriyettir. Bu burjuva devlet tipinde iktidar parlamentoya aittir. Devlet aygıtı burada da olduğu gibi burjuvazidedir. Sürekli ordu, polis ve mahkemeler burjuva devlet aygıtını korumakla görevlidir. ‘’Burjuva topluma özgü merkezi devlet iktidarı, mutlakıyetin çöküş döneminde ortaya çıkmıştır. Bu devlet makinesinin en ayırt edici iki kurumu, bürokrasi ve sürekli ordudur. Marks ve Engels, yapıtlarında birçok kez, bu kurumları burjuvaziye bağlayan binlerce bağın sözünü ederler. Her işçinin deneyi, bu bağlılığı açıklıkla ve göze çarpar bir biçimde gösterir. İşçi sınıfı kazık yiye yiye, bu bağı tanımayı öğrenir. Bu nedenle, işçi sınıfı, bu bağın kaçınılmazlığını açıklayan bilimi, küçük-burjuva demokratların, onlardan pratik sonuçlar çıkartmayı unutarak, onu ‘’genel olarak’’ kabul etmek gibi daha da büyük bir hafifliğe düşmedikçe, bilgisizlik ve hafiflik yüzünden yadsıdıkları bu bilimi, büyük bir kolaylıkla kavrar ve iyice sindirir.’’

Engels,  devletin kökeni adlı yapıtında çok açık ve net olarak dile getirdiği gibi, üretim araçları üzerinde özel mülkiyet devam ettiği müddetçe, burjuvazinin hâkim olduğu hangi devlet olursa olsun, bu devletin işçi sınıfını, köylüğü ve toplumun tüm kesimleri üzerinde bir baskı ve boyunduruk aracı olarak orta yerde durmaktadır. Parlamento, genel oy hakkı özü değiştirmeyen bir tür sözleşmedir.

Demokratik burjuva cumhuriyet, feodalizme göre ileri bir devlet şekliydi. Burjuva demokratik cumhuriyet proletaryayı bir araya getirme ve örgütleme imkânı verdi. Köylüler feodal sisteme karşı ayaklandılar. Kendi haklarını kazanmak için büyük bedeller ödeyerek özgürlüklerini kazandırlar. Ancak hiçbir zaman sınıf bilinçli bir çoğunluğu sağlayarak kendi partilerini kuramadılar. Burjuva cumhuriyet, parlamento ve genel oy hakkı, tüm dünyada işçi sınıfının gelişmesi, özgürlüklerin genişletilmesi, sendikaların kurulması, kadın örgütlülüklerinin yaratılması bakımından önemli ilerlemeler sağladı. Parlamento ve genel oy hakkı olmaksızın bu ilerleme olmazdı. ‘’İnsanlık, kapitalizme doğru ilerledi ve ancak kapitalizm, kent kültürü sayesinde, ezilen proleter sınıfına, kendini sınıf olarak görme ve kitlelerin mücadelesini bilinçli olarak yöneten o milyonlarca işçiyi, o sosyalist partileri yaratma imkânını verdi. Parlamentarizm olmaksızın, oy hakkı olmaksızın, işçi sınıfının bu gelişmesi olanaksız olurdu’’

Ancak demokratik burjuva cumhuriyet hangi renge bürünürse bürünsün, isterse en demokratiği olsun, eğer özel mülkiyet varsa ve sermaye tüm emekçileri ücret köleliğine tabi tutuyorsa, bu devlet bir sınıf adına başka bir sınıfı baskı altında tutuyor demektir.

Devrimciler, yıllardır Türkiye’nin demokratik olmadığını, faşizmle yönetilen bir ülke olduğunu haykırıp durdular. Bunun için büyük bedeller de ödediler. Burjuvazi her fırsatta, Türkiye’nin ‘’demokrasiyle’’ yöneltildiğini, ‘’örnek bir ülke’’ olduğunu söyleyip durdu. Son 11 yıldır da Erdoğan aynı şeyi bağırıp duruyordu. Açıklanan ‘’Demokratik Paket’’le nihayet Türkiye’nin demokratik bir ülke olmadığı gerçeği de açıklanmış oldu.

Erdoğan’ın açıkladığı  ‘’demokratikleşme’’ paketinin boş olduğu gerçeği 45 dakika süren ön konuşmayla başından belliydi. Belirli kesimlerin önde gelen simgeleşmiş isimleri olarak ‘’Gazi Mustafa Kemal’’ ‘’Adnan Menderes’’ ‘’Turgut Özal’’ ve ‘’Necmettin Erbakan’’ın ülke ‘’demokrasisine’’ ‘’büyük katkılar yaptıklarını’’ konuşmasının birkaç yerinde tekrarlayan Erdoğan, sundukları paketin, öncekilerin bir devamı olduğunu birkaç kez vurgulama ihtiyacı duydu.

AKP hükümetinin sunduğu ‘’Demokratikleşme Paketi’’nin Kürt Ulusal Hareketiyle yapılan görüşmeler ve pazarlıkların bir sonucu olarak açıklandığı bilinmektedir. 11 yıldır hükümette bulunan AKP’nin son bir yıldır diline doladığı ‘’demokratikleşme’’ lafını bir yana bıraktığımızda, AKP’nin hiçte demokrasi yanlısı olamadığı, tam tersine baskıcı, gerici ve totaliter bir devlet yanlısı olduğu açıktır.

Son gezi olayları AKP’nin ülkeyi nasıl yönetmek istediğinin açık bir uygulamasıydı. Demokratik haklarını kullanarak Gezi Parkındaki ağaçların kesilmesine karşı çıkan çevrelere karşı görülmemiş bir sadırı düzenleyen, beş göstericiyi katleden bir hükümettin nasıl bir demokrasi vaat ettiği bellidir.

AKP, iş başına geldiği günden itibaren baskıcı ve inkârcı bir politika izleyerek, başta Kürtler olmak üzere, azınlıkları, Alevileri ve diğer inanç çevrelerini hep yok saydı. Alevilere en büyük hakaret AKP hükümeti döneminde oldu. Sivas davasının zaman aşımına uğratılmasının ardından bizzat Erdoğan tarafından ‘’milletimize hayırlı ve uğurlu olsun’’ diyerek Alevilerle alay etmişti.

AKP, 11 yıllık hükümeti dönemi boyunca hep Kürtlere saldırdı, katletti. Kürtlere yapılan her saldırı sonrası ‘’ çocukta olsa, kadında olsa benim polisim gerekeni yapar’’diyen AKP hükümetiydi. Kürt ulusal direnişçilerini kimyasal silahlarla öldüren, Roboski’de 34 Kürt emekçisini katleden yine AKP hükümetiydi. AKP hükümeti döneminde onlarca kişi gözaltında kaybedilmiş, 152 çocuk öldürülmüş, KCK operasyonlarında on bin kişi gözaltına alınarak bunların yaklaşık yedi bini tutuklanmış, davaları devam etmektedir.  Seçim dönemlerinde Kürtçe propaganda yaptıkları için tutuklanan, çeşitli cezalara çarpıtılan onlarca Kürt siyasetçiye verilen onlarca yıl hapis cezalarını AKP hükümeti unutmuş gibi.

AKP hükümetinin büyük bir ‘değişim’, ‘’tarihi bir adım’’ olarak sunduğu ‘’Demokratikleşme Paketi’’ içi boş bir adımdır. Paket içinde yer alan birçok başlığın şimdiye kadar beklenmesine gerek olmayan, genelgeler yayımlanarak haledilebilecek konular olmasına rağmen, beklenip beklenip, bir içinde sunulması göz boyamadan ibarettir.

‘’Demokratikleşme Paketi’’nin yaklaşık sekiz aylık bir serüveni var. Abdullah Öcalan’ın hükümete gönderdiği mektup ve ardından başlayan görüşmeler, Newroz’da okunan Abdullah Öcalan’ın mektubu, gerillanın geri çekilmesiyle başlayan aşamalar içinde hazırlanan bu paketin esası Kürt Ulusal Hareketinin öne sürdüğü şartların toplamından ibaret olacağı sanılırken, paketin açıklanmasının hemen ardından Kürt Ulusal Hareketinin verdiği ilk tepkiler, AKP’nin verdiği sözleri tutmadığını, istemlerini karşılamadığını göstermektedir.

Anadilde eğitim Kürt ulusunun temel bir talebi olmasına rağmen, pakette yer almaması, AKP’nin ciddi olmadığını, ‘ben ne verirsem sende kabul et’ demektir. Anadilde eğitim sorunu, eğer demokratikleşmenin temel bir unsuru olarak kabul edilecekse, pakette yer almaması, paketinde demokratik bir içerikte olmadığının en tipik göstergesidir.  AKP, dalga geçer gibi, özel okullarda isteyen anadilde eğitim yapabilir diyerek, şimdiye kadar ısrarla dile getirdiği ‘’tek dil, tek millet, tek bayrak’’ anlayışından geri adım atmayarak, ırkçı ve şoven devlet politikasından taviz vermemiştir. Paket açıklanmadan önce de bunun böyle olacağı biliniyordu. Hükümet sözcülerinden Bülent Arınç’a paketle ilgili sorulan sorulara verdiği yanıtlarda ‘’kimse bu paketten anadilde eğitim beklemesin’’ diyordu. Pakette yer alan köy ve yerleşim yerlerinin yeniden Kürtçe isimlerle değiştirilebileceği bir geçiştirmedir. Fiili olarak zaten hükmü kalmayan önceki uygulamaya karşı Kürt illerindeki belediyelerin geliştirdiği otoriteyi tanımamayla Türkçe isimle anılan yerleşim yerleri Kürtçeyle anılmasıyla bu hak zaten elde edilmişti. Kürt ulusunun 30 yıldır kan ve can bahasına verdiği mücadeleyle pratikte elde ettiği bir hakkı, AKP hükümeti paketle sunuyormuş gibi açıklaması bir hiledir. Kaldı ki, pakette yer alan Köy ve yerleşim isimleri dışında kalan il ve ilçe isimlerinin ancak kanunla değiştirilebileceği hükmü dahi, AKP’nin ciddi olmadığını göstermektedir. Keza ‘’W, X, Q ‘’ harflerinin kullanılabileceği de aynı içeriktedir. AKP hükümeti normal şartlarda bu harflerin kullanılmasına karşıdır. Nitekim paket açıklanmadan önce verilen tüm demeçlerde bunu görmek mümkündür, ancak, Türkçe olan köy ve yerleşim yerlerinin Kürtçeyle değiştirilebileceği söylendikten sonra ‘’W,X Q’’ harflerinin serbest bırakılması zorunlu hale gelmiştir, zira birçok Kürtçe isimde W,X ve Q harfleri oldukça yoğun bir şekilde kullanılmaktadır. Kürtçe isimlerin deşikliği gündeme geldiğinde W,X ve Q harflerinin serbest bırakılmaması değişimde fiili bir engelleme olacağından AKP istemeye istemeye bu harflerin kullanılması razı olmuştur.

AKP hükümeti 11 yıllık hükümeti döneminde azınlıklara ve farklı dini inançlara sahip kesimlere hep düşmanca baktı. Sünni Hanefi dini esas alan bir anlayışla diğer dinlere hep mesafeli durdu. Alevilere karşı iki güzlüce yaklaşan AKP hükümeti, diğer dinden topluluklara da hiçbir zaman sıcak bakmadı. Vakıf mallarının geri verilmesi, bazı kiliselerin ibadete açılması iç kamuoyu ve uluslar arası kamuoyunun baskısı sonucu olmuştur. Ancak Alevilik meselesinde dış baskılar daha geri bir düzey de olduğundan AKP hükümeti Alevilere karşı bilinen politikalarına devam etti. Birçok kez Alevi kurultayı yapan AKP, Alevileri kendilerine biat eden bir düzeye getiremediği içinde bir daha bu Alevi kurultaylarını yapmadı/yaptırmadı. Pakette, Alevilere büyük bir jest yapılmış havası yaratılarak Nevşehir üniversitesine Hacı Bektaşi-i Veli adının verilmesiyle Alevilerin ağzına bir parmak bal sürülmek istenmiştir. Alevilerin temel istemi olan Cem Evlerinin ibadet yeri olarak kabul edilmemesi, Aleviliği ısrarla İslam’ın içinde gören bir hükümetten Alevilere demokrasi çıkmaz. Üçüncü Boğaz köprüsüne Yavuz Sultan Selim isminin verilmesine karşı çıkan Alevilerin bu talebini dahi ciddiye almayan bir hükümetten demokrasi beklenebilir mi? Alevilerin artık yüzlerini devrimcilere dönmeleri, bu Kemalist faşist devletin kendilerine hiçbir şey vermeyeceğini bilmeleri gerekir.

Pakette ‘’Nefret suçlarına’’ verilen cezaların daha da artırılacağı vurgulanmaktadır. Toplumun yıllardır şoven ve ırkçı söylemlerle eğitildiği, yönlendirildiği, Kürlere, Alevilere, Ermenilere ve diğer tüm azınlık ve dini topluluklara karşı nefretin bir devlet politikası olarak uygulandığı bir ülkede, yasal bir değişikle bunun tersine çevrilmesi oldukça zordur. Bundan sonra, Kürtlere hakaret edilmeyeceğini kim garanti edebilir? Zorunlu din dersini ret eden bir Alevi çocuğunun okulundan tecrit edilmeyeceğini kim garanti edebilir? Bu ‘’yasal değişikliğin’’ daha çok türban ve başörtüsü takan kesime yönelik alındığı algısı toplumda ağır basmaktadır. Ebetteki bizler başörtüsü takan insanlara karşıda saygılıyız.  Onların yaşam biçimlerine karışmaktan çok, onları bilinçlendirmek, dönüştürmek politikasını benimseriz. Bir toplum sadece yasaların değişmesiyle dönüştürülemez. Esas olan bilinçlendirmek ve inandırmaktır. Korkuyla yasakla, toplumsal nefretler değiştirilemez. Paketle hiç bir şey değişmeyecek, ırkçı ve şoven kesimler kin ve nefret söylemlerine devam edeceklerdir. Örneğin AKP, her fırsatta Kürtlere saldıran, hakaret eden MHP’ye karşı tavır alabilecek mi? Paketin açıklandığı saatlerde Demokratik Toplum Kongresinin Batman Sağlık Meclisi tarafından çeşitli ülkelerde yaşayan Kürt sağlıkçılarının katılımıyla Kürdistan sağlık Kongresi için hazırlanan Kürtçe afişlere Batman Emniyet Müdürlüğü tarafından ‘izin alınmadan çağrı yapılıyor’’ gerekçesiyle izin verilememesi, Kürtlere ve diline karşı nasıl bir tahammülsüzlük olduğunu göstermesi bakımından bu olay birçok şeyi açıklamaktadır. Nefret suçlarına karşı yasa çıkartan AKP hükümeti acaba Batman Emniyet Müdürüne karşı bir dava açacak mı?

AKP hükümeti Türkiye’nin ‘’demokratikleşme’’ yolunda attığı en önemli adımlardan birinin de Toplantı Ve Gösteri Kanunu hakkında yapılan değişiklik olduğunu açıkladı. Gezi ayaklanması sonrası çizilen imajını tersine çevirmek, öldürülen beş direnişçinin üstünü örtmek, polisin orantısız güç kullanmasını unutturmak için yeni bir hamle yaparak, gösteri ve yürüyüş kanununda değişiklikle  ‘’sessiz devrim’’ yaptığını ilan etmiş bulunuyor. Yürüyüş saatinin fazlalaştırılması neyi değiştirecek? Ya da Hükümet Komiserliği yerine ‘’Düzenleme Kurulunu’’ nasıl demokratik davranacak. Yürüyüş ve toplantılarda polis ‘’Düzenleme Kurulunun’’ yasakladığı bir toplantı ve yürüyüşe polis yine saldırmayacak mı? Polis kurşun sıkmayacak mı? Gaz kullanmayacak mı? Gözaltı, işkence ve tutuklamalar olmayacak mı? Bunların hepsi olacak, polis istediği şekilde saldıracak, gözaltına alacak, işkence yapacaktır. Bu durumda yapılan değişikliğin biçimsel bir değişiklik olduğu açıktır.

Paket o kadar şişirilerek sunuldu ki, dileyenler de bir şey varmış sandılar. Örneğin siyasi partilere üye olmayı kolaylaştırdıklarını, partilerin tüzüklerine Eş Başkanlık hükmünü ekleyerek demokrasi yolunda çığır açtığını ilan eden AKP’nin sihirbazlıkları paketle daha da hoş bir durum almış bulunuyor.

AKP, ‘’Demokratikleşme Paket’’ ile tartışmaya açtığı seçim kanununun her üç seçeneği de hükümeti etkilemediği için, bunu tartışıp birini seçmek hükümetin zararına olmayacaktır.  Burjuva demokrasisinin en temel özeliği olarak kabul edilen katılımcılıkta, temel kural her kesimden temsilcilerin eşit bir şekilde seçimlere katılmasıdır. Türkiye’de hiçbir zaman demokratik bir seçim sistemi olmadı. Burjuvazi sadece kendilerini temsil edecek partilerin seçimlere katılımını düzenleyen kanunlarla ülkeyi yönetti. Legal partilerin bir bölümü dışında, ilerici ve demokrat olan hiçbir partinin hazine yardımı alamadığı, eşit şartlarda seçime giremediği bir ülkede yaşıyoruz. AKP vb partiler dışında kalan ilerici ve demokrat partiler yeri geldiğinde yasa dışı ilan edilerek, operasyonlar yapılmakta, üye ve yöneticileri tutuklanıp yargılanmaktadır. DEP, HADEP yöneticilerinin neler yaşandığını herkes biliyor. Sırf mecliste Kürtçe yemin ettikleri için on yıl cezaevinde yatan Kürt milletvekillerinin başına neler geldiği hala unutulmuş değildir. Keza BDP’ye karşı yapılanlar ortadır. Birçok BDP yöneticisinin cezaevlerinde olduğu, birçoğunun ceza aldığı, parti binaların basılarak tahrip edildiği, yakıldığı şartlarda, seçimlere katılımda eşit ve adil bir yarıştan söz edilebilir mi?

Paketle birlikte Okullarda ‘’Andımız’’ın kaldırılacağının açıklanması, Kürt ulusunun ağzına sürülmek istenen acı bir baldır. Hükmü kalmayan, burjuvazinin de uygulamasında pek hayrını görmediği ‘’Andımız’’ uygulamasına son verilmesi, başta anadilde eğitim olmak üzere, Kürt ulusunun diğer temel haklarının önünü kesmeyi amaçlamaktadır.

Pakete elle tutulur değişiklik uzun yıllardır hazırlığı yapılan başörtüsünün kamu kurum ve kuruluşlarında serbest bırakılmasıdır. En büyük seçim yatırımı olarak yasallaştırılan başörtüsü serbestliğiyle AKP’nin din ağırlıklı devleti yönetme politikasının önü açılmıştır. AKP, Polis, Savcı, hâkim ve Askeri personel dışındaki tüm alanlarda başörtüsünün serbest bırakılmasıyla 2014 yılında yapılacak olan yerel ve 2015 yılında yapılacak genel seçimlerinde almak istediği oyları daha şimdiden garanti altına almayı hedeflemiştir.

Sonuç olarak;AKP’nin sunduğu ‘’Demokratikleşme Paketi’’nin içi boştur.  Temel hak ve özgürlüklerin önünü açan bir içerikten uzaktır. Kendi istem ve hedefleri doğrultusunda yaptığı düzenlemeyle AKP, 2015’e sağlam adımlarla yürümek istiyor.

Dolaysıyla;

Paket; Kürt uslusunun beklentilerinden uzaktır.

Paket; İşlerin iş güvencesini düzenleyen içerikten uzaktır.

Paket;  Kadınların yaşam güvecisini garanti altına almaktan uzaktır.

Paket; Gençlerin gelecek güvencesinden uzaktır.

Paker; Azınlıkların beklentisinden uzaktır.

Paket; Alevilerin istem ve taleplerini karşılamaktan uzaktır.

Paket; Cezaevlerindeki politik tutsakların istemlerini karşılamaktan uzaktır.

Paket; işkence, tecavüz, kötü muameleye son vermekten uzaktır.

Paket; Köylülerin istem ve taleplerini karşılamaktan uzaktır.

Bunları daha da uzatmak mümkündür. Türkiye faşizmle yönetilen bir ülkedir. Bu gerçek AKP’nin sunduğu sözde ‘’Demokratikleşme Paketi’’ne rağmen böyledir. AKP, 2002 yılında hükümet olduğundan bu yana Kürt meselesinde, demokrasi, temel hak ve özgürlükler sorununda hep oyalamacı bir yol izledi. Bunların değişmesi için hiçbir zaman ciddi olmadı. Tüm düzenleme ve değişimler AKP’nin kendi istem ve arzularının karşılanması üzerine kuruldu. Her seçim dönemi yaklaştığında toplumu ‘heyecanlandıran ‘ laflar etti. Seçimler olup bittiğinde AKP bildiğini okudu. AKP, Kürtleri de sürekli oyaladı, kandırdı. Verdiği sözlerin hiçbirini tutmadı. Önce ‘’kardeşlik projesi’’ dedi,  Dağdan inen gerillaları apar topar yakalayıp cezaevine koydu. Ardından büyük operasyonlar yaparak tam bir terör saldırısı gerçekleştirdi. İşkence, gözaltında kaybetmeler AKP’nin değişmez politikası olarak günümüze kadar geldi. AKP, tüm toplumu karşına alarak saldırdı. İşçi ve emekçilerin çalışma şartlarında görülememiş değişikler yaparak kazanılmış birçok hakkını gasp etti. Tekel işçilerinin direnişinde olduğu gibi, Türk Hava Yolları grevlerini de zorla bastırdı. Kazanılmış haklarını vermediği gibi, binlerce işçi işten atıldı. Kentsel dönüşüm yasasıyla milyarlarca lirayı kendi yandaş firmalara peşkeş çekti. ‘’Demokratikleşme paketi’’ olarak sunulan bu paket bir oyalama adımıdır. Kürt ulusal direnişini pasife etme, tasfiye etme planı üzerine inşa edilmiş olan bu paketle AKP, seçimlere kadar nefes almak istiyor. Seçimlere sorunsuz ve çatışmasızlıkla girmek isteyen AKP’nin sunduğu paketin deşifre edilmesi kaçınılmaz bir görev olarak durmaktadır. AKP, bir yandan demokratikleşme diyor, ancak bir ülkede olmazsa olmaz olan örgütlenme ve ifade özgürlüğü önündeki hiçbir engeli kaldırmaya yanaşmıyor. ‘’Terörle Mücadele Yasası’’nın orta yerde durduğu bir ülke hiçbir zaman demokratik olamaz. AKP, sunduğu pakette bu uygulamanın değiştiğini açıklamasını bir yana bırakın, bunun en kısa zamanda tartışmaya açılacağı, ya da kaldırtacağına ilişkin en küçük bir vurgu dahi yokken, paketin demokratik bir içeriğe sahip olduğunu kim iddia edebilir? Öte yandan toplumun önemli bir talebi olan gözaltında ve yargısız infazlarda katledilen devrimci ve yurtseverlerin naaşlarının ailelerine verilemesi isteminin sözünü bile etme gereği duymayan bir hükümetten demokrasi açılımı beklemek hayaldir.

Türkiye’de cezaevleri tam bir işkence merkezlerine dönüştürülmüş durumda. Yargılamalar tamamen göstermelik yapılıyor. Devrimci ve komünistlere cezalar en yüksek maddelerden verilmekte, ömür boyu ve ağırlaştırılmış ömür boyu cezaları sıradan cezalar haline getirmiş bulunuyor. Cezaevlerindeki keyfi uygulamalar ve disiplin cezalarıyla devrimci tutsakların infazları yakılmaktadır. Cezaevlerinde 300’ün üzerinde hasta tutuklu bulunmaktadır. Bu soruna hiçbir çözüm getirmeyen bir paket demokratik olabilir mi?  Değişim ve demokrasi AKP’nin sunduğu bu paketle de karşılanamaz. ‘’yetemez ama evet’’ tavır bizim tavrımız olamaz. Bu pakete karşı demokrasi, hak ve özgürlükler mücadelemiz devam edecektir. Ülkemizde gerçek bir demokrasi, herkesin eşitçe yaşadığı, ulusların kendi kaderlerini özgürce tayin ettiği, azınlıkların ve inanç gruplarının baskı görmeden yaşadıkları bir ülke er ya da geç kurulacaktır.

113994

Partizan: “12/15 Mart Şehitleri Ölümsüzdür! Unutmadık, Hesap Soracağız!”

Katliamlar ve kıyımlar insanlık tarihi kadar eskidir. Yaşadığımız coğrafyada da ülkemiz egemenleri onlarca katliamın altına imza atmıştır. Dersim'de, Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta halkımızın yaşadığı tarifsiz acılara bu sefer de Gazi ve Ümraniye katliamı eklenmiştir.

Demirci Kawa’dan Kobané’ye İsyan, Serhıldan, Zafer !

Baharın coşkusu, Demirci Kawa’nın öfkesi ve cüreti ile harmanlanan bir direnişin, isyanın simgesidir Newroz. Dört bir yanı yangın yeri olan bir halkın tereddütsüz ve korkusuzca yine aynı yangının üzerine zılgıtlarla, sloganlarla yürümesidir. Yok, sayılan kimliğinin, yasaklanan dilinin özgürleştirilmesi uğruna direnenlerin mevzisi, teslimiyete karşı Dörtlerin zindanlarda tutuşturduğu ateşle yanmaktan kendini sakınmayanların adresidir Newroz.

Kobanêʼden, direniş ve umuda dair notlar-1-2-3-4-5

Kobanê: Kobanê’de süren savaşın 134. günü sonunda ezilenlerin tarihine yazılan destana 21. yy. Stalingrad’ı demekte abartmış olmayız herhalde. Çünkü keleşlere karşılık tank ve top ile mücadele edildi. 3710 IŞİD çetesi öldürülürken 426 YPG, MLKP ve diğer örgüt savaşçıları şehit düştü. AKP ve diğer devlerin IŞİD’e destek vermesine rağmen yokluktan var edilen bir zafer de diyebiliriz.

Kadin Sorunu Insan Sorunudur

Kadin Sorunu Uzerine Kisa Bir Giris
Dino Ibrahim....
http://dino-ibrahim.blogspot.nl/2013/11/kadin-sorunu-uzerine-kisa-bir-giris.html

Koçgiri Bir Direniş Başkaldırısıdır

Gelo ew ki ye / Jı wé da te ye

Çı bejnik le ye / We ki reyhan e

Navé wî Alîşer e / Him mér e him reyber e

Li çiya ye / Koçgîriyê zulfîkare(1)

Öncelikle bilinmelidir ki, 1921 de Koçgiri (2), 1925 te Zilan ve 1937-38 de Dersim’de yaşananlar,  resmi tarih belgelerinde tahrif edilerek gösterilmeye çalışıldığı gibi asla  isyan değil, birer katliamdır, hatta soykırım girişimleridir.

TKP/ML Kadın Komitesi

“Kadın düşmanlarının maskesini düşürmek için 8 Mart'a!

Gelin bir aile olalım

Öyle lafla değil, gelin ekmeğimizi ve suyumuzu bölüştüğümüz bir aile olalım. Etrafa  dağılmış kum tanecikleri olmaktan çıkıp paramızı, mal ve mülklerimizi, sevinç ve kederlerimizi birleştirdiğimiz büyük bir aile kuralım. Dünya zorbalarının kana buladıkları tarihin binlerce yıllık ezberini bozup ekonomilerimizi birleştirelim ve kendi büyük aile ekonomimizi kuralım. Birlikte üreten ve kardeşçe paylaşan öyle mutlu, öyle özgür bir hayat kuralım ki, tüm dünya parmak ısırsın, ezilen insanlık bizi örnek alsın.

AKP’nin Lebensraum İhtiyacı ve Kürdistan-Haluk Gerger

AKP iktidarı, “Yeni Türkiye”yi inşa ediyor. Ama AKP, aynı zamanda, şimdi artık çökmüş bulunan “Eski Türkiye”den kalma devlet ve sistem krizini de yönetiyor. Yani, AKP iktidarı bir “kriz yönetimi” de.

Türkiye krizinin üç boyutu var. Birincisi, “sorunların anası” Kürt Sorunu. İkincisi, sistemik iktisadi kriz. Üçüncüsü de, bu iki yapısal krizin politik, sosyal, kültürel, vb. yansımaları. “Eski Türkiye” bu bunalımların ağırlığına dayanamayarak göçtü. AKP iktidarı dolayısıyla devraldığı yapının krizini de yönetmek durumunda.

Hükümet-PKK ‘Ortak açıklaması ’ ve BHH seçim tavri üzerine kısa deginmeler

HDP-İmralı heyeti ile Hükümet yetkilileri arasındaki görüşme ve PKK’nın on maddelik açıklaması üzerine bir çok yorumlar yapıldı ve bazı kesimler “PKK silah bırakacak” şeklinde yorumladı.

Her şeyi kendi koşulları içinde değerlendirmek gerekiyor. Koşullardan bağımsız yorumlar, gerçeklerle örtüşmez veya doğru yaklaşımlar olarak ortaya çıkmaz. PKK’nın geldiği aşamayı da bir on yıl öncesi ve hatta beş yıl öncesi gibi ele almak yanıltıcı olur. Bölgede ve uluslararası alanda bu süreçte çok şey değişti.

Modus vivendi...Riskler ve olanaklar

Uluslararası hukukta anlaşmazlık içindeki iki entitenin anlaşmazlığın çözümünü erteleyerek geçici bir anlaşmaya varmaları durumuna Modus Vivendi deniyor.TC ile PKK arasında süregiden çözüm sürecinin evrildiği durumu bundan daha iyi özetlemek mümkün görünmüyor.

Haziran Hareketi Mahcup Etmedi: Demir Küçükaydın

26 Şubat’ta yazdığımız “Birleşik Haziran Hareketi, Seçimler ve HDP” başlıklı yazıda Marksist ve Sosyalistlerin seçimlere ilişkin tavrının, genel ve önümüzdeki seçimlerin özgül niteliklerinden hareketle, nasıl olması gerektiği sorusunu cevapladıktan sonra, yazının sonunda, şunları yazıyorduk:

“Son olarak tekrar edelim.

CHP’ye oy veren, laik ve Alevi ama pek ulusalcı kaygıları olmayıp da demokrat olan geniş bir kesim vardır. Bunlar HDP’yi dikkatle izlemektedirler. Birleşik Haziran Hareketi, bu geniş kesimin HDP’ye yönelmesini engellemek için kurulmuş bir benttir.

Sayfalar