Pazartesi Eylül 7, 2026

15. yılında başka bir 19 Aralıkta

“Amaçları, insanı, insandan başka birşey    haline getirmekti”. Primo Levi

Aralık sallanıyor.

Bütün ayları özel kılan katliamlarla dolu Türkiye tarihinde, çığlıklar-haykırışlar, direnişlerle dolu Aralık her gelişinde, daha dünmüş gibi sallanıyor….

Bir bireyin tarihini bile objektif olarak yazması zorken, Aralık’ı yazmak hep zorluyor bizi.

Kapıyı başkalarının yumruklarla-dayaklarla açmayışının özgürlüğünü tadarak dışarıya çıkıp, turladım yine. Soğuk. Nasıl olsa, gireceğim ev sıcak, hücrelerdeki gibi ısınma sorunu yok.. İnsanların yüzünde, her zamanki gibi dertli-kaygılı-solgun ifadeler. Hediye almanın koşturmacasında insan yüzleri(Noel zamanı, ardından yılbaşı)..Bu beyazlığın, temiz havanın kıymetini-tadını unutmuş ifadeler… Bir tanıdığa rastladım apansız. İnsana dokunmaya bile hasret kalmış tecrittekilerin coşkusuyla, sarılıverdim.

Döndüm yine masamın başına… Üzerinde hapishanelerden gelen yığınla mektup…..Yığınla ‘yeşillik’, yığınla ‘çiçek’, yığınla direniş…..”Onlar hala ellerine geçen tek bir çiçeği dahi kurutup, mektuplarıyla bize uçurmaktan vazgeçmediler” deyip, satırlarındaki sevgiye, bizli yalnızlıklarına, kahkahalarına-gözyaşlarına, DİRENİŞLERİNE dokunuyorum.

Hala tutsak olan Muhabbet Kurt’la A.Arzu Torun’un “İçimizdeki Bahar” kitabına, apayrı mekanlarda ortak yaşanan capcanlı anılarımıza gidiyor elim. Muhabbet, bizim ölüme karşı kulaç attığımız anlarda; Nergiz, Aysun, Lale ve daha onlarcasıyla vedalaşmayı anlatıyor hücresinden:

Koridordan Negiz’in sesi çınlıyordu…Hücreler arasındaki duvarlar yıkılıyordu sanki. Yan yana olsak seslerimiz bu kadar anlamlı kılınır mıydı diye düşnüyorum…

Ekranda Nergiz’in tabutu..Kapıya bir ambulans yanaşıyor. Nergiz’in tabutu konuyor ambulansa…”Nergiz” diyorum, “Nergiz”…Baharın bereketi düşmüştü toprağa. Bu bereketli mevsimde ölüm haberleriyle göğüs kafesimizin kaç kez parçalanıp kalbimizde acı dolu yaralara yol açtığını anlatmak elbette güçtü. Bu öyle bir şeydi ki, ya öldürecekti ya da çelikleştirecekti…

Ellerimizi öpüyor Aysun; “Hoşçakalın arkadaşlar, sizi çok seviyorum!” Koridor cıvıl cıvıl seslere boğuluyor bir anda. Aysun’un elleri ellerimizde…Neşemiz doruğa çıkıyor, ayrılığın hüznünü yok ediyor…

Üst katta ranzalarımıza uzanıp saatlerce konuşur ve gülerdik. “Yeter Lale, hadi biraz dinlen” dediğimizde…gülerek “beni ıskartaya çıkarmayın boşuna. Bırakın da hayatın tadını çıkarayım” derdi…”Yağmurlar uğurlasın beni İstanbul’uma” derdi. Öyle de oldu. Tüm İstanbul şiirleri O’nun dilinde daha da güzelleşiyordu. O’nu karlı bir kış gününde uğurladık İstanbul’un yüreğine. Acıdan gözyaşlarımızın donduğunu hatırlıyorum……

Aralık yine sallanıyor…

12 ayrı jandarma taburu, 42 ayrı bölük ve 10 bine yakın askeri personel; Skorsky helikopterlerle, kimyasal içeriği ancak yaralılar üzerinden  tespit edilebilen-ancak belgelememize bile izin verilmeyen bombalarla, kurşunlarla, matkaplarla..; yaklaşık 2000 politik tutsağı zindanlardan başka zindanlara taşıyor!!! Kurşunlayarak, diri diri yakarak, bombalayarak…28’si bu saldırılarda olmak üzere, 127 direnişçi de açlığı siper ederek aramızdan ayrılıyorlar. Ve bu saldırının silinmeyen izleri, yaşayan yüzlerce bedende, anaların kuruyan gözyaşı pınarlarında hala.

Aralık sallanıyor hep! Bizi gerçekten salladılar Aralık’ta. 19 Aralık sabahında, camlarımızdan giren kurşunlarla uyandık. Arkasından, 4 gün boyunca tavanların delinip, gaz bombalarının üzerimize salınışına karşı direndik. O gazlar ki; yıkık betonların altından çıkışımızın ardından 10 saat geçmesine rağmen, askerlerin yanımızda maskesiz nefes dahi alamadığı gazlar…Ardından, Ölüm Orucu Direnişi’yle ses vermeye çalıştık tüm dünyaya. “Kazanmak, kaybetmek”, kavramları yoktu artık. Kazanılacak olan da, kaybedilecek olanda; tüm çıplaklığıyla onurumuzdu! Sadece onurumuzdu!

Açlığa kaç gün dayanırız, henüz bilmiyorduk. Ne olur, neyle karşılaşırız, yol nereye kadar uzanacak, henüz hiçbirşey bilmiyorduk. Ve günler değil-aylar geçtikçe insanın, insan olanın; bakmaya bile dayanamayacağı bir deri-bir kemik bedenlerin tek tek uğurlanışına tanık olduk. Kendimizi dahi artık göremiyorduk. Bedenimizle değil, tam da-abartısız böyle;çırçıplak bilincimizle başbaşa kalmıştık. Bu direnişin sonu gelmeyeceği anlaşılınca; bir daha ayağa kalkması umut dahi edilmeyen  bedenlerimizle, biz de dışarıya “uğurlandık”.

Aralık  sallanıyor… O gün yığınla insan sokaklara döküldü. İstanbul sokakları, onlarca gün yürüyüşlere-protestolara tanıklık etti.. “Uğurlandıktan”sonra yatırıldığımız Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi; tarihinde görmediği ziyaretçi akınına uğradı. Koridorları günlerce, ziyaretçi akınından tıkandı… Doktorların-hemşirelerin isyanıyla; ziyaret saatleri belirlenmek zorunda kalındı.

Katliamın ve direnişimizin insanlık üzerindeki-insani etkisi unutulacak gibi değildi…

Hapishanelerin oluşturulma tarihini yazan M.Foucault; “Her kişi her yerde kayıtlı hale gelince, herkes denetim altında olacak, gözetim altında tutulacaktır. Modern iktidar büyük bir gözaltıdır” diyor.

19 Aralık Katliam’ının 15.yıldönümünde yine; bu katliamdan bahsetmenin, bir günde-birkaç saati alan bir iş olarak algılanışı çıkıyor karşımıza. Hatırlatmak için, dağıttığımız yayınların; insanların beyinlerinde tecrit edilen yaşamları içerisinde, ne kadar az yer tuttuğuyla karşılaşıyoruz. Her bireyin, her ailenin; çizilmiş hayat sınırlarının-sorunlarının içerisinde nasıl bir tecrit yaşadığıyla karşılaşıyoruz. Açık mekanlarda, özgür hareket edebilme olanaklarında bile; ayaklar-beyinler kelepçelenmiş yaşam tarzlarıyla karşılaşıyoruz. Bireylerin adeta atomize edildiği gerçeklikle yüzleşiyoruz.

15 yıldır, tecrit koşullarının; Ortaçağ karanlığını aratmayacak biçimde kötüleştiğini bilenleriz-duyanlarız. Sokağa çıktığımızda, ya da biraraya geldiğimizde; sevginin değil-öfkenin, biraraya gelebilmenin güzelliklerinin değil-yüklerinin, ortak hesapların değil-bireyciliğin çılgınca patladığını görüyoruz-yaşıyoruz. İnsan toplumsal bir varlıkken, kendi doğasına bu kadar aykırı-teknolojinin pençesine takılı bir yaşam tarzına mahkum edilişinin, en azgın-kaçınılmaz manzaralarını yaşıyoruz.

Zor zamanlardayız, zor günler yaşıyoruz. İnsan kalabilmenin kriterlerini yakalamak için; çok ağır-ama bir o kadar da keyifli bedeller ödemek durumundayız.

15 yıl önce, daha 19 Aralık öncesinde; “Türkiye tarihinde hapishaneler, en ileri unsurların kapatıldığı, nice direnişlerle mevzi haline getirilen yerlerdir. Bu kapılar, halk için de umut olan kapılardır. Bu mevzileri yıkmaktaki amaç; sadece içeridekileri tecrit etmeye değil, asıl dışarıdakilerin umutlarını-isyanlarını tecrit etmeye yöneliktir…” biçiminde yığınla zihinsel hazırlık-açıklama yapılmıştı. Ve bu, her geçen yıl-katlanarak, kendini ispatlayan bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmakta. Yıl 2015; tecridin boyutu katlanarak devam etmekte.

15 yıl geçti.. İçerideki tecridin pervasız bir biçimde artmasının sebebi, dışarıdaki tecridin boyutunun göstergesidir. Bu Ortaçağ manzaralarına, insanlığın vicdanının hangi düzeyde dayandığının bir aynasıdır. Yoksa; tutsaklar hep direnmiştir, hep direnecektir.

İnsanlığın onurunu korumakta zorlandığı-gerilediği-farkındasızlaştığı  günlerden geçmekteyiz.

Tarihsel olarak, tüm insanlık tarihi içerisinde avantajlı olanlardanız: Bir Aralık’ta daha ardımızda, Nergizlerimiz’in, Muharremlerimiz’in, Lalelerimiz’in, Sibellerimiz’in, ………  adlarını  başka  yerlerde sıraladığımız  nice güzelliklerimizin,  son anlarına kadar umutla haykıran yürüyüşlerini bıraktık.

Ve adımlarımızda, onların izi kaldı. İnsanlık onurunu ayakta tutan her halleri bilincimize kazındı.

Aradan 15 yıl geçti. 19 Aralık’ta gerçekleştirilen katliamın, hukuki boyutunda dahi kayda değer bir gelişme olmadı. Hukuki olarak , katliamın hesabını henüz sormaya dahi başlayamadık. Aradan 15 yıl geçti. Bedenimizde ve beynimizde oluşan hasarların; tıbbi olarak dahi bilimsel literatüre geçmesine izin verilmedi, TİHV’de çalışan doktorların uluslararası tüm çabaları yanıtsız kaldı.

Aradan 15 yıl geçti. Ağır Müebbet Hapis Cezası olanların; insanlık dışı tecrit koşullarında yaşatılmaları gün geçtikçe ağırlaştırılmaya devam ediyor.

Aradan 15 yıl geçti; ve üzerine yeni yeni katliamlar eklenerek, katliamın da, izlerinin de unutturulmaya çalışılmasına devam ediliyor hala. Bu gerçeklikle yüzleşmenin; başka gerçekliklerle yüzleşmeye yol açacağından korkuluyor.

Bedenimizde, beynimizde, bilincimizde kalan izleriyle; 19 Aralık Katliamı’nı UNUTAMAYIZ, UNUTMADIK, UNUTTURMAYACAĞIZ!

Ve bu katliamın tanıkları olarak, bir an değil-günlerce; ölüme defalarca hoşgeldin demenin, her gün sırada olmanın-gidenleri uğurlamanın dehşet deneyimiyle, “UNUTAMAYIZ, UNUTMADIK, UNUTTURMAYACAĞIZ”, diyerek haykıracağız.

İnsanlığın düşleri-umutları hep vardı ve insanlık tarihi ne bedeller ödeyerek bunların peşinden koşuşlara tanıklık etti.

Düşlerimizi-umutlarımızı, insanı insan yapan değerleri hep arayacağız ve hep bunların peşinden koşacağız. Ve insanlığın mutluluğunun; nerede-hangi  mekanda olursak olalım, onurumuzu ayaklar altına almadan yürüyerek elde edileceğini UNUTMADIK, UNUTTURMAYACAĞIZ!

Aralık sallanıyor. Her sallantı-sarsıntı, yığınla hasar-zaiyat bıraksa da; küçük ama gerçek uyanışlar doğurur hayata……

Muhabbet’in ve sayısız tutsağın içeriden bizlere ulaşan ortak çığlıklarıyla: “Her şey inanılmaz bir hızla deviniyor, anılar, özlemler birbirine karışıyordu. Mektuplar, paylaşmanın somut adı oluyordu. Tecriti parçalayan balyoz, dışarıya açılan pencere, çoğul türkülerdi. Ranzalarımıza, hücrelerimize dolan dünya, uzun kış gecelerinin düşsel yolculuğu, bahar sabahlarının badem çiçekleri açlıkla yüklü direnç günlerinin kardeşlik sofrasıydı. Tel örgülerden aşıyorduk onları, kayboluyorlardı, bulmak için canımızı dişimize takıyorduk. İşte bundandır ki 2005 Haziran’ında çıkan yeni Ceza İnfaz Kanunu ile en büyük cezalandırma yöntemi olarak mektup cezaları uygulanmaya başlanacaktı”.

70617

Hamas[1] -siyonist İsrail devleti denkleminde gazze'deki soykırım:

Açıklanan rakamlar muhtelif olsa da 7.Ekim.2023 ile 30.Mayıs.2024 tarihleri arasında, ezici çoğunluğu çocuk ve kadın olmak üzere, toplamda 36 bin Filistinli hunharca katledilmiş durumda. Yaralı sayısının 80 bini aştığı ve keza binlerce kişinin akıbetlerinin bilinmediği söylenmekte.

Yirmi saplı ilmik (Nubar Ozanyan)

Zulmün sınırının ve çapının olmadığı, çığlığın ve yüksek sesle ağlamanın yasak olduğu topraklarda yaşıyoruz. Ermeniler, Kürtler, Aleviler geçmişte yaşadıklarının yaslarını tutmaya vakit bulamadan daha kapsamlı acıların içine itiliyorlar. Diktatörler bir yandan halkların bembeyaz barış sayfalarına zulümlerini kara kalemle yazarken diğer yandan yaptıkları kötülüklerin ve işledikleri cinayetlerin unutulması ve bir daha hatırlanmaması için ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalışıyorlar. Halkların hafıza ve belleklerini silerek sahte bir tarih yazımıyla kirletiyorlar.

Emperyalizm Üzerine Notlar-3

Emperyalizm, Bağımlılık ve Eşitsiz Gelişme

 

Soru 3:

Türkiye Mali olarak ABD ve AB Emperyalistlerine Bağlıdır

Cevap:

Türkiye'nin mali olarak, mali olarak daha güçlü emperyalist ülkelere ihitiyaç duyduğu hatta bağımlı olduğu bir gerçektir. Ancak bu bağımlılık, bir yarı-sömürge ya da bağımlı ülke bağımlılığı gibi olmayıp, finansal olarak daha büyük olmamasıyla ilgilidir.

Bir Kez Daha: Tehlikenin Farkında mıyız?

Bundan kısa bir süre önce, Erdoğan iktidarının; “Türkiye Yüzyıl Maarif Modeli” ile teşebbüsüne soyunduğu stratejik hamlenin Türkiye ve K. Kürdistan toplumu açısından nasıl ve ne türden güncel bir tehlike ve tehdit oluşturduğuna dair kısa bir yazı paylaşmıştım.

Ermenistan’da Tavuş Hareketi Üzerine

Ermenistan Apostolik Kilisesi Tavuş İdari Başpiskopos’u Bagrad Galstanian önderliğinde başlatılan sivil itaatsizlik gösterileri, halkın yoğun katılımı ile devam ediyor. Ermenistan’a ait dört köyün, Azerbaycan’a iade edilmesi bardağı taşıran son damla oldu. Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’ın derhal istifa etmesi isteniyor. 4 Mayıs’ta başlayan gösteriler, yol güzergahı üstünde bulunan Lori, Sevan, Geğarhunik… şehirlerinden halkın yoğun katılımı ile Yerevan’da sonlandırıldı. 26 Mayıs’ta Cumhuriyet Meydan’ında düzenlenen miting ile yüz binlere ulaştı.

“CHP’yi demokrasi cephesıne katılmaya zorlama” yaklaşımları üzerine - 2

Sol-sosyalizm adına adeta akıllara durgunluk veren yaklaşım örnekleri bu saptama ve belirlemeler. Yani sanki de CHP işbirlikçi tekelci burjuvazinin temsilcilerinden ve T.C Devleti’nin koruyucu-kollayıcı ana güçlerinden olan bir sosyal demokrat parti değil de sol, sosyalist veya halkçı bir partiymiş gibi tenkit ve değerlendirme konusu yapılıyor. Hal böyle olunca da burada kusur, varlık nedeni gereğince davranan bir sosyal demokrat partinin değil; sosyal demokrat partiye, sahip olmadığı/olamayacağı payeleri yükleyen yaklaşımların olur doğallığıyla.

İdeolojik Netlik ve Örgütlülük

Günümüzde özgür bir geleceğe doğru yapılacak her hamle, sınıf bilinçli bir duruşu ve buna uygun bir örgütlülüğü zorunlu kılar. Tüm bunlar da yoğun bir emeği ve fedakarlığı gerektirir. Sınıf bilincinden yoksun, kendiliğinden hareketlerle köklü değişimlerin-tarihsel kopuşların yaratıcısı olunamaz. Proleter ideolojiyle donanmış partilerin tarihsel misyonu tam da burada ortaya çıkıyor. Yine partisiz-örgütsüz bir duruşla özgür bir geleceğe dair hesaplar yapılmaz.

AKP-MHP FAŞİST DİKTATÖRLÜĞÜNÜN K. KÜRDİSTAN’DA FİİLİ OLARAK UYGULADIĞI, SÖMÜRGE SİYASETİDİR.

Sömürge siyasetinin en belirgin özelliği, yerel halkın iradesinin gasp edilerek, yok sayılmasıdır. Bunun yerine, sömürgeci merkezi yönetimin doğrudan kendi memurlarını oraya yönetici olarak atamasıdır. Bunun adı bir dönem OHAL Valisi, sıkıyönetim komutanı, bölge müsteşarı oluyorken; bugün de Kayyum belediye başkanı, muhtar vs. vs. oluyor.

Günümüz koşullarında sömürge veya ezilen bağımlı uluslara, azınlıklara, baskı altındaki inançlara ve ezilen cinse karşısömürge siyasetinin aldığı biçim; aleni bir şekilde, koyu faşizmden başka bir şey değildir.

Piroğlu Ecevit (Nubar Ozanyan)

Özgürlük uğruna bedeni ölüme yatırarak bir mevsim aç kalmak… Onurlu ve özgür bir yaşam için kendisine ait olan her şeyi feda etmek. Budur, özgürlük mahkumlarının hikayesi! Dünya ve ülkemizin zindan direniş tarihi buna fazlasıyla tanıktır. Amed zindanından Metris zindanına uzanan direniş tarihi fazlasıyla buna tanıktır. Kolay mı saatlere günlere aldırmadan her gün herkesin gözü önünde santim santim erimek; yaşamın nimetlerine dokunmadan açlığa yatmak… 120 günden daha fazla süren bir direnişi sürdürmek; düşünmek ve hayal etmek bile insanı ürkütüyor.

ABRÜST - leylekler getirdi kız... leylekler...

"Sol Kal Sol Yaşa"

Sol tatile  gitmişken...

Toplumsal yapı da; bir an bile parlamentarizmi savunmakta vazgeçmediğini ilan eden her insan ve siyasi yapı da ağır  saldırılara maruz kalıyorken...

seçimlerle  siyaset yapmak istiyen  devrimcilerde proletaryaların her geçen  gün ağırlaşarak hissettiği  solcusuzluğa  karşı da proletaryanın karşısına umut olma uğruna olsa da "Sol Kal Sol Yaşa" diyerekte çıkamıyorken...

fırsatta buyken... fırsatta buyken... 

yazın gitsin kız... yazın gitsin...

abrüst... falan filan...

sanat da diyin gitsin.

Zap’a bomba Colemerg’e kayyum (Nubar Ozanyan)

Türk patronlarının ve generallerinin Kürt ve emek düşmanlığı kapsamlı ve planlıdır. Sınırlı bir zaman ve belli bir dönemle sınırlı değildir. Süreğendir. Demokrasiyi gerçekte değil sözde bilir. Uygulamada değil yasalarında yazılı haliyle tanır. Ki bunu bile kaale almaz. Tarihten günümüze dek en iyi yaptığı şey işgal ve Türk olmayan halkların canını almaktır. Emek ve topraklara konmaktır. En iyi bildiği ise “Yakma-Yıkma-Çökme”dir. İkiyüzlü ve sahtekâr olduğu kadar kinci ve intikamcıdır.

Sayfalar