Cumartesi Haziran 24, 2017

Yusuf Köse

 

Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır.Ayrıca 5 adet kitabı bulunmaktadır.

yusufkose@hotmail.com

http://yusuf-kose.blogspot.com/

Kitapları :

Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi

Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi: Büyük Proleter Kültür Devrimi'nin Dersleri Işığında

 

15-16 Haziran'dan Gezi'ye

Her toplumsal olayları hazırlayan ekonomik ve siyasal koşular vardır. 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi’nin hazırlayan da koşullar vardı. Her şeyden önce kapitalist sanayide önemli bir gelişme olmuştu. Ve bu alanda çalışan işçi sınıfı sayısı nicelik ve nitelik olarak bir gelişme göstermişti.

Banka sermayesi ile birleşen sanayi burjuvazisinin istem ve talepleri egemen sınıf içinde egemen hale gelmişti. Bu gelişme uluslararası ve ülke içindeki kapitalizmin doğal akışına uygundu. Ülkedeki askeri (1960 darbesi de dahil) darbeler, sanayi (ve finans)burjuvazisinin çıkarlarına uygun olarak yapılmış ve onların istemleri doğrultusunda hareket etmiştir.

Kapitalizmin gelişemine koşut olarak işçi sınıfı da nicelik ve nitelik olarak gelişmiştir. Nicelik olarak gelişen işçi sınıfı, nitelik gelişme olarak 15-16 Haziran direnişiyle burjuvazinin karşısında kendisi için sınıf olduğunu net olarak ortaya koymasının yanında, bu mücadeleyi daha ileriye taşıma niteliğine sahip olduğunu da göstermiştir.

15-16 Haziran’ın kökleri elbette bir kaç yıllık bir birikimin ürünü değildi. Özellikle 1960 darbesi sonrası kısmi demokratik hakların elde edilmesiyle başlayan ortam içinde, işçi sınıfı örgütleri de, işçi sınıfının nicel ve nitel gelişmesine koşut bir gelişme göstermişti.

1967 yılından itibaren işçi grev ve direnişlerinde ciddi artışlar olmuştu. İşçilerin o dönemde sendikalaşma oranı ise %60 civarındadır. Bu bugün ki (%11,5) sendikalaşma oranıyla kıyaslandığında oldukça yüksek bir rakamdır.Ve dünyayı sarsan 1968 Gençlik Hareketi, her ne kadar “gençlik hareketi” olarak tarihe geçse de, işçi sınıfı da meydanlardan eksik olmamıştır. Bu hareketlerin yükselişinde, 1966’da Çin’de Mao Zedung önderliğinde başlatılan Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin etksini görmezden gelmek ise tarihi eksik okumak olur. Bütün bu gelişmeler dünya paroletaryasının birlikte hareket etme (enternasyonal) kabiliyetine de sahip olduğunun bir kere daha kanıtı olmuştu.

1968’ler işçi sınıfıyla gençliğin buluşması ve özellikle öğrenci gençliğin işçi sınıfını keşfetmesi olarak ele alınmalıdır. Çeşitli milliyetlerden Türkiye işçi hareketi de kendini bu süreç içinde daha da nitelikleştirdi. Sınıfsal karakteri gereği, burjuvaziye karşı daha örgütlü ve kararlı bir şekilde mücadelesini yükseltti.

Çeşitli milliyetlerden Türkiye işçi sınıfı, ortaya çıkışından beri hareket halindeydi. Yerine göre sesini yükseltmiş ve yerine göre ise sesini derinlere gömmüştür. Ama, o, sessizliğini bozmanın ve burjuvazi karşısında ayrı bir sınıf olduğunu ve kendi sınıfsal çıkarlarını savunmak için ayağa kalkmak istediğini eylemleri ile ortaya koyabilmiştir.

İşçi sınıfına güvensizlik duyanlar, sınıf olarak onlardan uzak olanlardır. İşçilerin yer yer ciddi olarak sessizlik zırhının altına girmelerini yanlış yorumlayanlar, onlar üzerinde ne gibi baskı ve sömürü olduğunu görmezden gelen ya da bu olguların etkilerini anlayamayacak denli sınıftan uzaklaşmışlardır. Ve bu tür düşünce sahipleri sınıflar arası mücadelenin diyalektiğine de hep yabancı kalmışlardır.

İşçiler, ne istediklerini ve nereye gitmek istediklerini eylemleri ile ortaya koyarlar. Sorun bunu doğru çözümlemek ve onların güncel taleplerini siyasal taleplerle birleştirmek, işçi sınıfının kendi öz sınıf partileriyle brlikteliğini güçlendirecektir.

Türkiye işçi sınıfı çok önceleri de eylemleri ve direnişleriyle kendini ortaya koymasına karşın, 15-16 Haziran 1970 Direnişi’yle birlikte, gerçek sınıfsal gücünü ortaya koymasını bilmiştir. Burjuvazinin ve sarı sendikaların karşı-devrimci işbirliğine rağmen, işçiler, 15-16 Haziran’da devrimin gerçek gücü ve öncüleri olduğunu da net olarak ortaya koymasını bilmiştir.

İşçi sınıfı içindeki çalışma ve örgütlenmenin burjuvaziyi yıkmak için olmazsa olmazlardan bir ilke olduğunu, tankların üzerinde adeta dans eden işçiler net olarak göstermiştir.

15-16 Haziran, burjuvazinin işçilerin örgütlenme haklarını, daha doğrusu 1967 yılında kurulan DİSK’in sınırlanmasını amaçlı yasal değişiklik yapmak istemelerinden kaynaklandı. Sorun salt DİSK’in sınırlanmasından öte, işçi sınıfının örgütlenmesinin kısıtlanması ve grev ve direnişlerin sınırlanmasını amaçlıyordu.

Sendikalar kanununu düzenleyen 274 sayılı Toplu İş Sözleşmesi ve 275 sayılı Grev ve Lokavt kanunlarının işçilerin aleyhine değiştirilmesi ve bunların meclis’te kabul edilmesi, bardağı taşıran son damla olmuştu.

Bu kanunları o zamanın iktidardaki AP (Adalet Partisi) meclise getirmesine karşın CHP de işçiler aleyhine değiştirilmek istenen bu kanuna onay vermişti. Kanun, AP,CHP, GP (Güven Partisi) gibi partilerin oylarıyla yasallaşmıştı. Çünkü burjuvazi, işçi hareketinin örgütlenmesi ve gelişmesini engellemek istiyordu. Burjuva sınıfı iktidarı ve muhalefetiyle işçi sınıfı karşısında birlik olduklarını bir kere daha göstermişti.

15-16 Haziran Direnişi’nin getirdiği korkuyla CHP (tabi ki büyük burjuvazinin onayını alarak), onay verdiği yasa değişikliğini Anayasa mahkemesine (AYM) iptal edilmesi için götürdü ve AYM değişikliği iptal etti. Ancak burjuvazi, işçi hareketi ve buna bağlı olarak koşut gelişen devrimci hareketin gelişmesinin normal parlamenter yollarla durdurulamayacağını anlayınca, 1971’de 12 Mart Askeri Darbesi’ni yaptı. Bu darbe burjuvaziye kısmi de olsa bir soluk aldırdı. Çünkü, işçi sınıfının devrimci ve komünist örgütlenmeleri ağır darbe almıştı. Deniz’ler, Mahir’ler ve Kaypakkaya’lar katledilmiş ve örgütleri yenilgi almıştı.

Bütün bunlara karşın, söz konusu sendikal (274-275 sayılı)kanunların tamamiyle değiştirilmesine 12 Mart cuntasının gücü yetmedi. Ancak, on yıl sonra yapılan 12 Eylül 1980 askeri faşist cuntasıyla değiştirilebildi.

Burjuvazinin işçi hareketinin gelişmesinden korkmasının sınıfsal nedenleri vardı. Bu hareketin gelişmesi, burjuvazinin sınıfsal çıkarlarına darbe, ve bir adım ilerisi ise işçi sınıfının kendi iktidarını kurma hazırlığı demekti. 1970’lerin devrimci hareketlerinin gelişmesi ve yeni devrimci ve komünist örgütlenmelerin ortaya çıkması bu gerçeğin kendisidir.

2013 Haziran’ları (GEZİ) 15-16 Haziran 1970’lerin devamıdır. Çünkü aynı sınıfın sınıf hareketidir. Dün sendikal hakların budanması temelinde ortaya çıkmasına karşın, 2013 Haziran’ı ise burjuva demokrasisi içinde de olsa politik özgürlüklerin yok edilmesine karşı bir başkaldırı ve isyan olmuştur. Çünkü bütün kitlelerin sahip olduğu tüm özgürlükler yine kitleler tarafından kazanılmıştır. Bu haklar burjuvazinin bir lütfu değildi.

İşçi sınıfı, 15-16 Haziran’da “taşları birbirine sürtmüştü.” GEZİ, bu taşlardan çıkan kıvılcımların daha geniş kitleleri kucaklamasıydı. Bu eylem ve direnişlerde, sınıf hareketinin daha ileri gitmesini zorlaştıran temel etmen ise; kendiliğindenci örgütlenmeden sınıfın partisi etrafında örgütlenerek sınıf mücadelesinin bilinçli özne olma diyalektiğini yakalayamamak oluşturuyordu.

15-16 Haziran’da 150 bini aşkın işçi harekete geçmişken, 2013 Haziran’ında 20 günü aşkın bir sürede on milyonu aşkın insan sokaklara çıkmıştır. Ve bir gecede milyonlar sokaklara dökülebilmiştir. 1970’lerde bir kaç şehirde sokaklara çıkanlar, bugün neredeyse ülkenin bütün şehirlerinde sokakları eylem alanı haline çevirecek bir güce ve dinamizme sahip olmuştur. Bu iki şeyi ortaya çıkarır: Birincisi, kapitalizmin iyice çürüdüğünü, ikincisi ise; işçi sınıfının nicelik olarak büyüdüğünü, ama, esas olarak niteliksel büyük bir ivme kazandığını...

Bu işçi direnişlerinin ortaya koyduğu bir başka gerçeklik ise; çeşitli milliyetlerden Türkiye işçi sınıfı kendi sınıfsal çıkarlarına sahip çıkmak için ayaklanmasını da biliyor olmasıdır.

Bütün bu sınıfsal olguların ortaya koyduğu gerçekler, işçi sınıfı içindeki örgütlenme ve siyasal çalışmaya herşeyden öncelik tanımak, komünistler için temel prensip olmak zorundadır. İşçi sınıf devrimciliği, işçi sınıfı içinde olgunlaşır ve gelişir. Sınıf mücadelesi diyalektiği bunu defalarca doğrulamıştır. 

Gezi Sosyalizmin yoludur!

Bütün dünyada kapitalizmin tahribatları katlanarak her geçen gün artmaktadır. Kapitalist sermaye birikimi, kitlelere; savaş, göç, ırkçılık, dinsel ve etniksel kutuplaştırma, cinsiyetçi ayrımcılık, işsizlik, yoksuluk, demokratik hak ve özgürlüklerin artan ölçüde gaspı ve doğanın yıkımı olarak geri dönmektedir. Buna karşı ise, kitlelerde biriken bir öfke seli, zaman zaman önlerine dikilen setleri yıkarak kendi yataklarını bulmaya çalışan bir eylemlilik içindedir.

Haziran Ayaklanması (GEZİ), Türkiye ve Kürdistan’da neo liberal kapitalizmin özgürlükleri ortadan kaldırmasına karşı politik bir isyandı.

Bu isyan şimdilik geri çekildi, ancak onu yaratan koşullar daha da arttı. Faşist Erdoğan’ın siyasal temsilciliği altında birleşmiş olan burjuvazi, şimdi daha da pervasızca saldırmaktadır.

Ülkede kitlelerin kan ve can pahasına kazandığı demokratik olan ne varsa ortadan kaldırılmıştır. Bunun da ötesinde muhalif olan, aydın olan ve sisteme şu veya bu nedenle karşı çıkan ve sesini çıkaran herkese karşı burjuvazi azgınca saldırmaktadır. GEZİ’nin ortaya çıkmasına neden olan poltik özgürlükler daha ağır ve kitlesel kıyımlarla yok edilmiştir.

Faşist dinci diktatörlüğün esas hedefllerinden biri, işçi sınıfının tüm kazanımlarını yok edip, sınırsız bir sömürü ağı yaratmaktır. Bu nedenle de, kıdem tazminatı hakkının ortadan kaldırılması, emeklilik yaşının uzatılması, grevlerin çeşitli bahanelerle yasaklanması ve OHAL ile tüm kazanılmış hakların budanması, burjuvaziye dikensiz bir gül bahçesi yaratmak içindir. Ne var ki, politik özgürlüklerin gaspına koşut olarak ekonomik hak gasplarının daha da artması, sınıfı, burjuvaziye karşı daha güçlü bir direnişe hazırlamaktadır. İşçi sınıfı içindeki huzursuzlukların artması bu belirtinin en önemli verisi olarak gözükmektedir.

TÜSİAD, MÜSİAD ve daha bir çok irili ufaklı sermaye kuruluşları, yani bu devlete egemen olanlar, faşist dinci tek adam diktatörlüğüne olanca desteklerini sunmaktadır. Çünkü, onlar için “demokrasi” daha fazla sömürü ve sermaye birikimidir. Daha fazla palazlanma ve büyümedir. İşçi ve emekçilerin ise tüm haklarının yok edilmesidir. Sermayenin vahşi bir şekilde büyümesi bu koşullar içinde olabilmektedir.

Kitleler üzerinde estirilen devlet terörü, toplu tutuklamalar ve işten atmalarla kitleleri zapt-ı rapt altına almak istesede, gelinen aşamada burjuvazinin bunu tam olarak başardığı söyelenemez.

Egemen sınıfların ağır baskı koşullarına karşın, kitleler bütünüyle susturulamamıştır. Bu en azından “16 Nisan Referandumu”nda bir kere daha görüldü. Ve yine ülkenin bir çok yerinde tek tek direnişler ve bunlara verilen destekler, grevlerin yasaklanması ya da ertelenmesi, yığınsal işsizlik ve artan yoksulluk ve bunlara bağlı olarak politik özgürlüklerin bütünüyle ortadan kaldırılması yeni bir direniş sürecinin olgunlaşmaya doğru gittiğinin işaretlerini vermektedir. Egemenler ile onlara karşı duranlar arasındaki çelişme keskinleşme eğilimi içindedir. Bu keskinleşmeyi yumuşatma görevinin CHP üstlenmiş olsa da, o da yeni GEZİ’lerin gelmesi önünde engel olamayacaktır.

Bunların yanında, Kürtler üzerindeki yok etmek politikası ve Kürt Ulusal Hareket’in her alanda yoğun direnişi ve savaşı, egemenlerin ciddi bir şekilde huzurlarını kaçırmaktadır. Kürtlere karşı kışkırtılan miliyetçilik, dinsel ve etniksel kutuplaştırma politikaları, eknomik ve politik hak gasplarının üstünü fazlaca külleyememektedir. İşçi ve emekçiler, gerçek çıkarlarının nerede olduğunu yaşayarak öğreniyorlar. İçi boş dincilik ve milliyetçilik, açlığın, yoksulluğun, işsizliğin ve yukarıda sıraladığımız politik özgürlüklerin üzerini örtmeye yetmiyor.

GEZİ’ler yine gelecek. Çünkü baskı altına alınmış olan kitleler bir çıkış yolu aramaktadır. Bu önemli bir olgudur.

Gezileri yaratan kapitalist sistem ve politikası hala yürürlüktedir. Geziler kapitalist sistem yıkılana kadar var olacak ve kapitalist sistemi yıkacak olanda örgütlü Haziran Ayaklanmaları (GEZİ’ler) olacaktır. Bu nendenle, komünistlerin işçi sınıfı içinde daha ısrarlı ve güçlü bir çalışma perspektifiyle hareket etmesi bir elzemdir. Sınıfların son tarihsel kavgası işçi sınıfıyla burjuvazi arasındadır. Ve kavga işçi ve emekçilerin güçlü olduğu şehirlerde, sokaklarda ve fabrikalarda yürütülecektir. Bu perspektifle hareket etmeyenler kaybedenler olacaktır.

GEZİ’nin yolu, işçi sınıfının kurtuluş yoludur. Kapitalizm burada yıkılacak ve sosyalizm burada kurulacaktır. Burjuvazinin GEZİ heyulası korkusu bundandır.

 

Devrimci değerleri çirkinleştirmeye bir örnek

“Aslanlar kendi tarihlerini yazmadıkça, avcı hikayelerini dinlemek zorundayız.” (Afrika atasözü)

TKP/ML saflarında mücadele edenlerden bir çok arkadaşımız anılarıda dahil bir çok konuda kitap yazdılar. Bunlar sevindirici. Sevindirici olması, TKP/ML’nin birikimini ortaya koymak açısından önemli oluşudur. Roman, şiir, anı, öykü, felsefe, ekonomi vb. 45 yıldır mücadele eden bir örgütün saflarında mücadele edenlerin birikimlerini küçümsemek olamaz. Tersine, daha fazla birikimler söz konusudur. Her alanda ortaya çıkan bu yazılı eserler, TKP/ML’nin birikimdir demek yanlış olmayacaktır. Eser ortaya çıkaranların çoğu TKP/ML saflarından aktif olarak kopmuş olsalarda, ama oradan aldıkları birikimle ürünlerini yaratmışlardır. Bunu kendileri de reddetmiyor. Reddetmeleri de bir şey ifade etmez, çünkü anlattıkları ya da ortaya çıkardıkları eserde TKP/ML’nin saklanamaz kültürel (teorik/siyasal) izleri var. Bu eserlerin bir kısmı TKP/ML’nin eleştirisi olsa da, bu böyledir.

İnsanlar belli bir yaşa gelince, “anılarımı kendimle mezara götürmeyip” diyerek yazmaya başlıyorlar. Bir kısmı daha erken yazıyor. Bazıları günlüklerini sonradan yayınlıyor.

Bu yazıda yazılan anılar –sadece birisine- üzerine değineceğim. Gerçeği söylemek gerekirse, anılara hiç girmeye niyetim yoktu. Ve girmeyeceğim. Yazılmasına karşı olduğumdan değil, devrimci mücadeleyi bir anı olarak gelcek kuşaklara iyi bir şekilde aktaramama korkumdandır. Ama, anıları yazıp tarihsel belge olarak varedenleri de her zaman desteklemiş ve desteklerim.

“Anı” yazarlığına en iyi örneklerden biri, 4. Duma’da Bolşevikler adına yer alan A.Y. Badev’in, “Çarlık Dumasında Bolşevikler”1 adlı eseridir. Bu, bugün bile her satırı önemle okunması gereken ve hala güncelliğini koruyan derslerle doludur.

Ancak, bu, her anı yazarının doğru şeyleri yazdığı ve gelecek kuşaklara eğitici-öğretici birikimler bıraktığı anlamına da gelmemeli. Bir çok anı yazarı, “bende varım” demek için yazıyor. Bunlardan biri de, dizi halinde anılarını kitaplaştıran Erdoğan Şenci. Şenci, ne için varolduğunu kendisi anlatmış. Ancak, bazı anlatımlarına itirazım olacak.

Sayın Şenci, anılarını bir kaç kitapta topladı en sonuncusunun adı “Sürgün”. Beni daha çok bu kitap ilgilendirdiği için, burada değinilen bazı konulara, ben de kendi açımdan değinmek istiyorum.

Böylece sayın Şenci’nin o gün durduğu yerin görüntüsü daha net orataya çıkar diye düşünüyorum.

Ben kendisinin ne yaptığını yazmayacağım. Zaten buna da gerek yok. Çünkü anılarında kendini anlatmış. Ayrıca, beni ilgilendiren yan, onun tüm geçmiş devrimci mücadelesi de değil. Çünkü onunla hiç bir örgütsel ilişkim olmadı. Beni ilgilendiren yan, özellikle son kitabı, “Sürgün”ün son bölümünde anlattığı TKP/ML 3. Konferans ve bu Konferans’ta seçilen 3. MK ile ilgili söyledikleridir.

Sayın Şenci’nin derdi anlaşılıyor: Onun 3. Konferans’la bir hesaplaşması gerekiyordu ve bu hesaplaşmayı 30 yıl sonra, kendine göre yapmış. Neden hesaplaşması gerekiyor, çünkü 3. Konferans ve 3. Mk, bu “değerli” ( bu söylediklerim o günün koşulları için geçerlidir) kadroların gerçek yüzlerini açığa çıkardığı içindir. Diğer siyasal ayrılıklar, eleştiriler ise bu “değerli” kadroların gelinen aşamada, PÜ’liğinin gerektirdiği görevleri yerine getirebilecek devrimci barutlarının bittiğinin üstünü örtmeye yönelik partiyi oyalama ve kandırma çabalarıydı. 30 yıl sonra, bize bitmediğini, kendisine çok haksızlık yapıldığını anlatmaya çalışıyor. Bugün ne yaptığı, benim açımdan tartışma konusu değil. Önemli olan, o gün partinin üyelik görevini yapıp yapmadığıdır. Neler yaptğını, yine kendi anlatımlarıyla “çürümüş” olduğunu kendisi belgelemiştir.

3. Konferansın savunduğu çiziğiyi ya da aldığı kararlar burada eleştiri konusu yapmanın bir anlamı yoktur. Ben bu konudaki bütünsel görüşlerimi “Tarihin Önünde Yürümek” adlı kitabımda ele aldım. Ancak, 3. Konferans’ın nasıl bir süreçte, hangi koşullar içinde yapıldığı gözardı edilir ve örgütün o hale gelmesinde sorumlu olanların bunlardan günahı yok gibi, 30 yıl sonra “temiz anı” yazarlarsa, orada devrimci dürüstlük aramak elbette abesle iştigal olur.

O günün koşullarında bu keskin çizgi sahiplerinin ruh halleri oldukça kötüydü. Parti içinde hiç bir itibarları kalmadığı gibi, kendilerine olan güvenleride kalmamıştı. Hatta 3. Konferans’a katılan Bedi Avcı’nın söylediği gibi, “bu işi bir an önce elimizden alında bizde rahatlıyalım” düşüncesi ve beklentisi içindeydiler. Nitekim öyle oldu. “sol dogmatik” olarak adlandırdıkları delegeler, kendilerininde yetersiz olduklarını çok iyi bilmelerine karşın, gelinen aşamada bu tarihi misyonu yüklenmek zorundaydılar ve öylede yaptılar. Böylece, bizim sevgili çizgici ve çok “değerli” arkadaşlarımızın omuzlarından yükler alınınca bir “güzel oh” çektiler.

3. Konferans öncesi Partinin verdiği ağır kayıpları yok sayıp, ama Türkiye’ye gitmemek için “korunması gereken değerler” bugün karşımıza “temiz anıcı” olarak çıkarsa, bunun üzerine bir kaç söz edilmesi elzem oluyor.

TKP/ML içinde yer alan kamuoyu o süreçleri çok iyi bilir. Zaten sayın Şenci’de biraz anlatmış. Çok “güzel” şeylerde söylemiş. Örneğin, kendisi 3. Konferans delegesi seçildiği halde Konferans Türkiye’de yapılma kararı çıkınca, “ölürüm” diyerek, gitmiyor. Şenci ve diğer gitmeyen delegelerin yerine, başka “doğmatikler” Zeki Uygun ve İbrahim Polat birer parti üyesi ve yedek delege olarak partinin verdiği görevi severek kabul edip görev yerlerine giderler ve orada ölürler. Bu ölülerimiz üzerinede sayın Şenci yazılar yazar. Ve “temiz anı” yazarları bu ölüler üzerinden anılarını yazma olanakları bulurlar. Ancak partinin verdiği görevi kabul edip mücadele alanlarına gidenler “doğmatik” olur. Yurtdışını terk etmeyen, ama PÜ’liğini de terk etmek istemeyenler ise çizgici “marksistler” olurlar. Ve devrimciliğin de böyle olduğu palavrasını yeni kuşaklara öğretmeye çalışırlar.

İlginç olan bir şey daha var; bu tür “anı” yazıcıları, tarihi kendileriyle başlatıp kendileriyle bitiriyor oluşlarıdır. Sayın Şenci’de aynısını yapmış. TKP/ML kendisiyle başlamış ve kendisinin ayrılmasıyla bitmiş(!) Ne taih yazıcılığı ama...!

Menşevik Parti Üyeliği

Parti 1986 yılında 3. Konferans’ını yapacaktı. Bunun için delegeler seçilir. Şenci’de kendini, yurtdışında 3. Konferans için delege olarak önermiş ve seçilmiştir. Buraya kadar her şey normaldir. Delegeler süs için seçilmez, konferansa katılmak için seçilir. Partinin iradesi konferansta ortaya çıkar. İşte, Şenci’nin PÜ görevleriyle ilgili sorunu burada başlar. Parti, konferans’ın (gerilla bölgesinin dayatması sonucu) yapılma yerini Dersim olarak belirler. Sayın şenci, Dersim adını duyunca “bacakları titrer” ve Dersim’e gitmeyi kabul etmez.

Zeki Uygun ve İbrahim Polat partinin verdiği görevi kabul edip gidiyorlarda, Sayın Şenci neden gitmiyor? Çünkü orada yakalanmak var. Ölmek var. İşkence var. Yeniden cezaevine düşmek var. Var da var!

Sayın Şenci böylece, Ali Uçar olayından sonra bir kere daha yırtarak dört ayak üstü düşer. Ne de olsa, o süreçte (1987) Türkiye’de devrimcilik yapmak ateşten gömlek giymektir. Burjuvaziye karşı mücadele etmek ateşten gömelek giymek değil midir?

Parti üyeliğinin birinci şartı, partinin verdiği görevleri kayıtsız şartsız yerine getirmektir. Bu TKP/ML’nin Tüzüğü’nde yer alır. (Ve bu tüm komünist partiler için evrenseldir. RSDİP’nin Bolşevik ve Menşevik diye ikiye ayrılmasına neden olan esas ayrım noktasından biri de bu tüzük maddesidir.)

Partinin verdiği görevleri yerine getirmeyenlerin parti üyeliği otomatikman düşer. Sayın Şenci, bir parti üyesi, delege ve herşeyden önce o dönemler atamayla getirilen bir MK (Merkez Komitesi) üyesi. Yani sonuçta örgütün birinci derecede sorumlulardan birisi. Önderlikte yer alıyor. “Değerli” MK üyesi, o süreçte, Türkiye’ye gidecek kadar “aptal” ve “ahmak” değil ya, başkaları gitsin! Ama, kendi MK üyeliği de dahil parti üyeliği apoletini taşımayı da elden bırakmıyor. Yani mevkisi elinden alınmasın. Ama, partinin görevlerini yerine getirecek aptallar gitsin! Demek istediği bu. Yaptığı eylem tamda buna uygun düşüyor.

O, üstelik Kaypakkayacı(!) Oysa, Kazım Çelik, Parti’nin Genel Sekreter’i ve Gerilla bölgesinde. Yine Hayrettin Bakış MK üyesi ve Gerilla Bölgesinde. İkisi de, Şenci’nin MK üyeliği sırasında şehit düştü. Onlar parti üyesi ve MK üyeleri değil miydi? Oysa onlarla aynı organda ve aynı haklara sahip, ama kendine ayrıcalık tanınmasını istiyor! Diyor ki (ve elbette o dönemde yurtdışında olupta Türkiye’ye gitmemek için “değerli” olduklarını söyleyenlerin hepsi); “oraya gidip düşmanın kucağına düşmek istemem.” Bunu söyleyen birisi, dürüstse öncelikle MK ve PÜ’liğini bırakır. Şenci’nin Kazım ve Hayrettin’den üstün yanın neydi? Kitabın son sayfalarına resimlerini koyduğu, Zeki Uygun, Ünal Küçükbayrak, İbrahim Polat, M. Kemal Yılmaz, Hüseyin Tosun, Rıza Sökmen ve daha nicelerinden üstün yanı neydi? “Bunlardan hangisi kadar partiye bir katkısı oldu” diye sormanın hiç bir sakıncası yoktur.

Parti MK’nin görevleri çok açıktır. Örgütü yönetmek. Örgüt içindeki sorunları çözmek. Sayın Şenci ise bir MK üyesi olarak örgüt içindeki sorunları çözmek bir yana, örgüte kendisi sorun çıkarıyor. Nasıl mı? İstekli olarak delege seçiliyor, ama delegelik görevini yerine getirmiyor. Konferans yerini beğenmiyor. Bir delege haklı gerekçeleri olmadan konferans yerine gitmiyorsa, delegeliği otamatik olarak düşer. Sayın Şenci’nin gitmeme gerekçesi ne? Konferans yerinin Dersim olması.

Delegeleğin yanı sıra bu bay aynı zamanda MK üyesi. Örgüt, 12 Eylül süreci içinde çok ağır kayıplar vermiş ve ciddi olarak bir bunalım geçirmektedir. Örgütü bunalımdan çıkarma görevi birinci derecede kimin, elbette MK’nindir. Ancak, Sayın Şenci ne MK üyeliğinin getirdiği görevleri yapıyor ne de PÜ’liğinin zorunlu koştuğu görevleri yerine getiriyor. Ama, üyelikleri de kimseye vermiyor. Üyelik görevlerini yerine getirmeyenlerin üyelik hakları da olamaz. Biri varsa diğeri de vardır. Biri yoksa diğeri de yoktur. Menşevik ve siyasette daldan dala atlayan Şenci, menşevik PÜ kriterinde diretiyor. Partinin görevlerini yapmayacaksın, ama PÜ olarak bütün haklara sahip olacaksın? Burjuva partilerinde dahi bu yoktur. Sayın Şenci ve benzerleri PÜ olarak kalalım, ve onun tüm haklarından yararlanalım, ama Parti Üyeliği’nin zorunlu kıldığı görevlerden ise azade olalım! İleri sempatizanlar ve hatta sempatizanlar partinin verdiği görevleri severek yerine getirecek, ve bu esnada ya ölecekler, şansları varsa cezaevlerine düşecekler, ama bu baylar PÜ’liğinin olmazsa olmaz birinci şartı olan partinin verdiği görevleri yerine getirmeyi kabul etmeyecek! Varsa öyle bir parti gidip öyle bir partiye üye olacaksın. Tüzük hükümleri net olan bir partiyi oyalamaya çalışmayacaksın.

Şenci, bir taraftan delege olduğunda diretiyor ve MK üyesi olduğu için konferansa katılma hakkı olduğunu biliyor. Ama, MK üyesi olarak dahi 3. Konferansa katılmakta diretmiyor. Partici ve çizgici birisi, ne olursa olsun delegelik hakkını ve MK üyeliğin verdiği hakları yok saydırmaz. Ancak, bu arkadaşların o zaman Türkiye diye bir dertleri olmadığı için, “fazla diretmeyelim, nasıl olsa yurtdışında kalacağız, en azından üyeliğimizi koruruz” telaşı ve düşüncesi içindeydiler. Ve tamda böylesi bir ruhsal çöküntü içindeydiler. Partiyi de aynı ruh bozukluğun içine itmişlerdi.

Üstlendikleri fonksiyon ile yaptıkları arasında ciddi bir çelişme vardı. Niyetleri ne olursa olsun Türkiye’ye gitmemekti. Partinin ise Türkiye’de acilen üye ve kadrolara gereksinimi vardı. Bu gereksinimi de yakından bilenlerin başında geliyordu.

Şenci, bir çokları gibi, Konferansın güvenlik nedeniyle yurtdışında yapılmasını öneriyor.

3. Konferans için delege seçilen Şenci’ye, o dönemde aynı organda yer alan Oruçoğlu bir soru soruyor;

“... peki parti, mutlaka orada (yani Dersim, YK) katılacaksın derse, tavrın yine aynımı olur?” deyince, Şenci cevap veriyor: “o zaman giderim”2

Ancak, “giderim”e rağmen nedense Şenci gitmiyor, onun ve Hoca’nın yerine Zeki Uygun ve İbrahim Polat gidiyor. Hoca, açıktan gitmeyeceğini belirtiyor ve gitmiyor. Ama Şenci’nin “giderim”i birden gitmeze dönüşüyor ve yerine yedek delegeler gidiyor. Burasının bir açıklaması yok. MK üyesi ve aynı zamanda delege olan Şenci krişi kırıyor. (Aynı Ali Uçar olayında olduğu gibi.) Böylece Hoca3 ve Şenci’nin delegelikleri düşüyor. Ancak, 7 delege ve 2 savaşçının katliamının ardından (bir yıl sonra) konferansın daha güvenli bir yerde yapılması kararı alınınca Şenci’nin MK üyesi olduğu ve bundan kaynaklı dogal (seçme hakkı olmadan) delege olarak gitme hakkı aklına geliyor. Bunda kısmen diretip olumsuz yanıt alınca, diretmekten vazgeçiyor. Tabi, adam “aptal” değil, çizgici ve partici. Onca yaşanan kayıpların arkasından ortalık durulunca aklına MK üyesi olduğu neden gelmesin ki?

Şöyle diyor: “Ama benim, Hoca’dan farklı bir konumum daha vardı. Delegeliğin dışında hala MK üyesi olduğuum için, aynı zamanda doğal delegeydim de. MK 5. Toplantı kararlarında da belirtildiği gibi, konferansa hesap vermem için de olsa katılmam gerekiyordu.”4

Burada da görüldüğü gibi, PÜ haklarından hiç vazgeçmek istemiyor. Ama, PÜ görevlerinden kaçmasını iyi biliyor.

Sayın Şenci ne serden ne de yardan vazgeçiyor. Ne yazık ki PÜ görev ve sorumluluğu ikisini birden taşıyamıyor. Birinden birini seçmek durumundadır bir üye. Görevlerini yapmaya engel herhangi ciddi bir sağlık sorunu yoksa, partinin verdiği görevi yapmak zorundadır. O zaman partinin verdiği görev sırasında ölenlere, yaralananlara, cezaevine düşenlere ne diyeceğiz ya da onlar Partiyi nasıl sorgulayacak? Bunlar, sayın Şenci için önemli değil. Bir kere o, bütün yoldaşlarının yakalandığı ya da takipte olduğu bir dönemde kapağı daha sakin bir yere (yurtdışı) atmış, “burada kalıp mücadeleye devam edeyim” anlayışına sıkı sıkıya sarılmış. Bu sarılmasının yanlış olduğunu söyleyenleri ise “tasfiyecilik” ile suçlamaktanda geri kalmıyor. Ne yaman çelişki!

O dönemde bu vb. çok “değerli kadrolar”ın esas dertleri, 3. Konferas sonrası seçilen 3. MK’nin bunları yurtdışında YDB (Yurtdışı Bürosu) içinde görevlendirip, Türkiye’ye gönderilmemeleriydi. Esas meseleleri buydu. Farklı çizgileri vardı elbette. Ama, bir taraftan “tasfiye edildik” diyeceksin, öte yandan ise Partinin sana verdiği görevleri yerine getirmeyeceksin? O zaman, Parti Üyeliğini dürüstçe bırakacaksın.

“Değerli Kadro” Devrimciliği

Menşevik tarzı parti üyeliği olunca, “değerli kadro”culuğunda olmaması düşünülemez. Sayın Şenci ve onunla birlikte hareket edenlerin, “değer”den anladığı, iş yapmamaktır. İş yapmayan, partinin verdiği görevleri yerine getirmeyen ve bu anlamda devrimci bir üretimde bulunmayan birisinin “değeri” nasıl oluşuyor. Örneğin, Partinin, Türkiye’de verdiği görevi kabul etmediği için üyeliği düşürülen bir “değerli kadro” -Şenci’nin yazdığına göre- 3. MK’ne şunu söylemiş: “Ben, kendim de dahil ettiğim, partinin bazı kadrolarının korunması gerektiğini tekrarlıyorum. Bu konuda disiplin adına yapılacak dayatmalara taviz verecek değilim.”5

Bunu söyleyen kadro İKK’da sık sık “ 500 Dersim 500 Gerilla”6 diye ajitatif yazılar yazardı.

Aynı kadro, yani MK üyesi olduğu dönemde çoğu PÜ’ni yurtdışına topladığı gibi, bir çok sempatizan ve taraftarı da Yunanistan üzerinden Türkiye’ye geçirmişlerdi. Yunanlı yoldaşlar da; “ileri kadroların geçişine yardım ediyoruz” diye seviniyorlarmış. Oysa, çoğunluk sıradan insanlardı. Bir ikisi hariç hiç biri geri dönmedi. MK ve PÜ’leri geri dönmemiş, onlar nasıl dönsün ki?

Kadro ve üyelerin "değerli" ya da "değersizliği" yaptığı görevlerle ilgilidir. Parti üyesi partinin görevlerini yerine getiriyor ve bu konuda partiye hizmet ediyorsa o değerlidir. Ama, bir taraftan PÜ olup öbür yandan ise bunun gereklerini, yerine getirmiyorsa, o değersizdir ve PÜ sıfatıyla bağdaşmaz ve parti içinde de kalamaz. Parti Üyeliği, teori ve pratik bütünlüğü birlikte taşır.

Stalin yoldaş, Menşeviklerin Parti Üyeliği anlayışına karşı, 1905 yılında şunları yazar:

“Fakat bir parti üyesi için, partinin programını, taktiğini ve örgüt ilkesinin sadece kabul etmek yeterli midir? Böyle bir insana proleter ordusunun gerçek önderleri denebilr mi? Elbette ki denemez! Birincisi, dünyada bir parti programını, bir taktiği ve örgütsel görüşleri seve seve “kabul eden”, ama gevezelikten başka bir hünmeri olmayan az geveze bulunmadığını herkes bilir. Böyle bir gevezeyi parti üyesi olarak (yani proleter ordusunun önderi olarak) adlandırmak, partinin kutsal çatısı için bir ayıptır! Ayrıca Partimiz bir felsefi okul ya da dini bir mezhep de değildir! Partimiz bir savaşım partisi değil midir? Eğer bir savaşım partisi ise, o zaman programının, taktiğinin ve örgütsel görüşlerinin platonik olarak kabul edilmesinin partimiz için yeterli olmayacağı, üyesinden kabul edilen görüşlerin kuşkusuz gerçekleştirilmesini de isteyeceği kendiliğinden ortaya çıkmıyor mu? O halde partimizin üyesi olmak bir kimsenin, partimizin programatik, taktik ve örgütsel görüşlerini kabul etmekle yetinmeyerek, bu görüşleri gerçekleştirmeye, uygulamaya koymaya başlaması gerekmektedir.”

Ve stalin devam ediyor:

“ Fakat bir parti üyesi için partinin görüşlerini gerçekleştirmesi ne demektir? Bu görüşleri ne zaman gerçekleştirebilir? Ancak mücadele ettiği, parti ile birlikte proletarya ordusunun önünde yürüdüğü zaman. Tek olarak, ayrı olarak mücadele edilebilir mi? Hayır, edilemez...

“O halde, partinin üyesi olmak için partinin programını, taktiğini ve örgütsel görüşlerini gerçekleştirmek; partinin görüşlerini gerçekleştirmek için bu görüşler uğruna savaşmak; bu görüşler uğruna savaşmak için parti örgütünde çalışmak ve parti ile birlikte hareket etmek gerekiyor. Parti üyeliği için parti örgütlerinden birine girmenin zorunluluğu açıktır.” 7

Bilimsel sosyalizmin ustalarından bu konuda fazla aktarma yapmaya gerek yok. Aslında bunları o zaman Şenci’de biliyordu. Eğer, ona, “parti üyeliği ve görevleri ile ilgili bir yazı yaz” denseydi, kesinlikle, Lenin, Stalin ve Mao’dan buna benzer bir çok alıntı alıp bizleri aydınlatacaktı(!) Ancak, o, kendine menşevizmi bize ise Marksizmi dayatıyor. 3. MK ise, o zaman her kesin Marksizmi-Leninizmi-Maoizmi sahiplenmesi gerektiğinde diretmişti.

Sayın Şenci ve onun gibi düşünen arkadaşlarla partinin yaşadığı çelişme buydu. Düşünce boyutundaki çelişme, PÜ’liklerine son verme gerekçesi hiç bir zaman olmadı. Ama onlar kendilerini bulunmaz hint kumaşı sandıkları için, “tasfiye edildik” demekten başka çareleri yoktu. Ama bu iddialarında kesinlikle ve kesinlikle dürüst değilerdi. Başta da sayın Şenci!

Şenci, parti içi demokrasi sorunundan söz etmesine karşılık, onun anladığı “demokrasi”, tek taraflı demokrasi. Parti üyeliği kartını taşıyacaksın, ama parti üyeliği görevlerini yerine getirmeyeceksin. “Değerli kadro devrimciliği” böyle olsa gerek!

“Değerli kardolar” kendilerini yurt dışında korumaya alınmasını savunurken, örgütün Türkiye’de durumu neydi?

Örgütün nerdeyse, hemen hemen bütün üyeleri yurt dışındaydı. O dönem 20-22 PÜ yurt dışında yaşıyordu. Türkiye’de olan PÜ’lerinin bir kısmı cezaevlerinde, çok az sayıda da Gerilla bölgesinde vardı. Batı’da ise yeni seçilen 3. MK üyeleri dışında hiç bir parti üyesi yoktu. Hatta denebilir ki, 3. MK’ne seçmek için parti üyesi yoktu. Konferans’ta bazı aday üyelerin parti üyeliği onaylanarak MK yedek üyesi seçilebildi.

Yurt dışı ise üye “doluydu”. Ama, ülkede görev yapacak (bir kaç yoldaşın dışında) bir tane üye yoktu. Çünkü hepsi de kendilerini “değerli kadro” sıfatına yükseltmişlerdi. Böylesi bir durumda, Parti’nin tek yapacağı şey, bu “değerli kadroları”, parti üyeliklerini ellerinden alarak kendi değerleri ile baş başa bırkamak olacaktı. Parti’de bunu yaptı. Bunun yanlış olan, “tasfiye” olan yanı neresi? Eğer ortada bir tasfiye varsa, parti görevlerini yerine getirmeyen üyelerin kendi kendilerini tasfiye etmiş olması gerçeği vardır. Sayın Şenci’de kendi kendini tasfiye etmiştir. O kendini, aslında, Ali Uçar olayı zamanında tasfiye etmişti. Bunu bir tek kendisi biliyordu. Biliyordu, ama gerçeği partiden gizliyordu.

Kaygılı Şenci, kaygılarını şöyle açıklıyor:

“Kaygılarımda ne kadar haklı olduğum daha sonraki süreçte iyice açığa çıkmıştı. İçinde en az üç parti üyesinin bulunduğunu söylediği ve tüzük gereği işin kitabına uydurulduğu YDB organı nasıl oluşturulmuştu biliyor musunuz? İki SB üyesi, yanlarına aldığı bir parti üyesi ,ile üç kişiyi tamamlayıp gerisini de kendi ekibinden sempatizanları hemen aday üye yaparak.

“Peki, sizce burada bir art niyet ve grupçuluk yok mu?”8

Elbette burada bir niyet sorunu var. PÜ olupta partinin verdiği görevleri kabul etmeyenlere, onların yurtdışında kalma görevi verilmemiştir. Onların istediği görev, yurtdışında kalmaktı. Ama, Türkiye’ye gitmek isteyenlere görev verilmiştir. Ayrıca, YDB tam teşekküllü bir parti organıydı. MK’nin niyeti; PÜ görevlerini yerine getireceklere görev veriyordu. Ama, Türkiye’ye gitmek istemeyenlere ise görev vermiyordu ve parti tüzüğü hükümleri gereği olarak bunların üyelikleri sırasıyla düşürülmüş. Bundan daha demokratik işleyiş olamaz. Ayrıca o dönemde yurtdışındaki 22 üyeden çoğu parti ile hiç bir ilişki kurmadı. Ne Türkiye’de ne de yurt dışında görev almadılar. Bu tür “naylon” üyelerin varlığı savaşçı bir parti için tehlikelidir. Partiyi çürütmekten başka bir işe yaramazlar. Şenci’de bunlardan birisiydi. Sadece, o, kendini biraz pahalıya “satmak” istemiş. Yazdıklarından bu anlaşılıyor. Hepsi bu! Ayrıca, bu “değerli” üyelerin çoğu hakkında, Şenci’nin de içinde yer aldığı 2. MK’nin görüşü, olumsuzdu ve üyeliklerini yerine “getiremezler” şeklindeydi. MK üyelerinin bazıları Şenci içinde bu yönlü düşünceleri vardı.

Ama, Şenci;

“Gayet iyiyim ve partinin sayılı kadrolarından biriyim”9 diye değerlendirmeye devam ediyordu. Daha sonra, “iyi kadrolara” parti üyeliği görevleri hatırlatılınca, söz konusu “iyi kadrolar” menşevizmin kötü atlarına binip gittiler.

Şenci ve kendisi gibi düşünenler “iyi niyetli”, ama partinin bir an önce kendini toparlaması ve mücadeleyi yükseltmesi için üyelerine görev vermek istemesi “art niyetli” ve “grupçu” oluyor. Ancak, bu “iyi kadrolar” sonra hep birlikte gidip ayrı bir örgüt kurunca nedense “grupçu” olmuyorlar. Şenci'nin menşevik hayal dünyası, ancak bu kadarını kapsayabiliyor.

Şenci, devrimci siyasete batakçı tüccar mantığıyla baktığı için, devrimci normları revize etmeye yönelmiştir. Bu nedenle de, “anıları”nda da tüccar mantığının doğruluğunu ispatlamaya çalışmıştır.

Devamı: Mücadeleyi Bırakmak İçin Örgüt Kurmak

1 Mayıs'in ardından ya da Kitleleri Kazanma Siyaseti

2017 1 Mayıs’ı bir önceki yıla göre daha kitlesel ve daha yagın bir şekilde Türkiye ve Kürdistan’ın hemen hemen her yerinde kutlanmıştır. Bu, sermaye devletinin faşist tek adam diktatörlüğüne bir karşı koyuştur, aynı zamanda. Aynı zamanda, referandum’da yapılan hileye ve düzen partilerinin durumu olağanlaştırma çabalarına karşı işçi sınıfı ve emekçiler açısından olumlu bir tepkisel karşı çıkıştır.

1 Mayıs’ta her sınıf kendine uygun tavrı aldı. Sarı ve devletin güdümündeki sendikalar, mümkün olduğunca işçi sınıfını sınıf politikasından uzaklaştırma ve sermayeye boyun eğici, itaat edici gösteriler sergiledi. İlerici ve devrimci güçler ise faşist sisteme karşı eylemliklerin içine girdiler. Ancak, burada da eleştirilecek yanlar vardı. Özellikle kendine sosyalist, komünist diyen bazı devrimci parti ve grupların mücadele biçimlerine yaklaşımları ele alınacak konuların başında gelmektedir. Bu konu, salt bu 1 Mayıs’a özgü olmayıp bir genelleme gösterdiği için önem taşımaktadır.

Sınıfa Rağmen Taktik

Her sınıfın kitleleri kazanma siyaseti, kendi sınıf çıkarlarına göre belirlenir. Burjuvazinin kitleleri kazanma siyaseti; kitlelerin somut taleplerinin bastırılması ve burjuva taleplerin öne çıkarılarak bunların kitlelerin talepleriymiş gibi sunulmasıdır. Bu bağlamda, burjuvazi soyut taleplerle kitlelerin karşısına çıkar.

Komünistlerin kitle siyaseti ise, kitleleri kendi somut talepleri etrafında örgütlemek ve bu taleplerin kazanılması için mücadele etmelerini sağlamaktır. Buradaki kitle siyaseti, işçi sınıfının siyasetidir. Sorunun esası işçi sınıfının kazanılması ve bunun yanında onun bağlaşıklarının kazanılması gelir.

İşçi sınıfını örgütlemek, işçi sınıfının somut talepleri etrafında olabilir. Bu talepler, genel anlamda, işçilerin ekonomik ve demokratik talepleridir. Bugün TC devleti, işçilerin tüm kazanılmış haklarını gasp etmiş durumdadır. Bugün işçilerin kıdem tazminatı gasp edilmek isteniyor. Bunun yanında tüm sosyal haklardan yoksun çalışma biçiminin genişletilmesi. Taşeronlaşma sorunu vs. Ve bireysel emeklilik sigortası adı altında yeni bir emeklilik yasasını çıkarılması ise, işçilerin bütünüyle sosyal haklardan yoksun bırakılmasının bir başka biçimi olarak yürürlüğe sokulmuştur.

Bu tür ekonomik ve demokratik hakların yanında siyasal haklarında işçilerin elinden alınması olgusu yaşanmaktadır. İşçi hareketinin gerilediği süreçlerde, sermaye devleti, yasaları, işçilerin kazanılmış haklarını gasp etmeye yönelik çıkarır. Deyim yerindeyse tam kölelik yasalarını yürülüğe sokar. Bugün durum böyledir. Buna karşı işçilerin göstermesi gereken karşı tavır maalesef oldukça çok geri düzeydedir. İşçi sınıfının bu tavırsızlığı, sosyalistlerin işçiler içindeki çalışma ve örgütlenmesiyle de doğru orantılıdır.

İş yerlerinde çalışma koşullarının her geçen gün ağırlaştırılması. Yaygın mobbing uygulamaları, işten atmaların yagınlaştırılması. Gelinen aşamada, artık birer işyeri katliamına dönüşen “iş yeri kazaları”, “sözleşmeli” adı altında çalıştırılarak bütün sosyal haklardan mahrum bırakılması, sendikal hakların budanması vb. gibi işçiler aleyhine ağır bir süreç yaşanmaktadır.

Burjuvazi, 21. yüzyılda, işçi haklarında 1800’lerin başlarına dönmüş durumdadır. İşçi haklarından 200 yıl bir geriye gidiş sözkonusudur. Kapitalizm geliştikçe işçi hakları da ona koşut gelişmiyor ve tersi yönde bir gelişme gösteriyor. Bu gelişme biçimi kapitalizmin genel karakteristiğidir. Yoksullaşma ve hak gaspları sermaye birikimine ters oranda gelişir.

İşçi sınıfının kendi kurtuluşunu gerçekleştirecek temel talebi ise, kapitalizmin yıkılması ve sosyalizmin kurulmasıdır. Ancak bu, işçilerin –şimdilik- bilinçli olarak gündeme getirdiği bir talep değildir. İşçilerin çoğunluğu sosyalizm talebini bilinçli olarak gündeme getirdiklerinde devrim günleride kapıda demektir. Komünistler, işçilerin yukarıdaki taleplerinin yanında esas olarak sosyalizm bilincini vermesi gerekiyor. Ancak, yukarıdaki somut talepler savunulmadan soyut talepler işçiler açısından bir şey ifade etmeyecektir.

Siyasi taleplerin başında sömürünün ortadan kalkması gelir. Kapitalist sisteme karşı, sömürüsüz bir sistem olan sosyalizmin savunulması ve gerçekleştirilmesi mücadelesi vardır. Komünistler, işçilerin sosyalizm talebini sahiplenmeleri için, işçilerin en geri taleplerine de sahip çıkmak zorundadırlar.

İşçilerin devrim istemediği bir yerde sadece “tek yol devrim” demek ve bunu işçilerin şimdiki somut talebiymiş gibi sunmak ve buna göre eylem biçimleri geliştirmek, işçilerden uzaklaşmaktır. Kıdem tazminatların ortadan kaldırılmasına, taşeronluğa, mobbing uygulamalarına, işten atamalara, işsizliğe karşı çıkmadan, sosyalizm talebi canlı ve güncel bir talep haline getirilemez.

Sınıf hareketinin geri olduğu süreçlerde, en ileri eylem biçimini dile getirmek ve bu eylemi salt öncülerle gerçekleştirmek, öncünün adına hareket ettiği kitlelerden kopması demektir. Eylem biçimleri somut koşullara göre belirlenir. Öncünün öznel istemlerine göre değil.

Bu bağlamda 1 Mayıs 2017’de, sendikaların ve diğer kitle örgütlerinin ve ilerici (reformist) örgüt ve küçük burjuva partilerin İstanbul’da 1 Mayıs’ı Taksim yerine Bakırköy’de kutlamalarına karşı, bir çok örgütlerin ise Takism’de kutlamak istemleri, sorunu mücadele biçimlerinin belirleyen somut koşullar tartışmasına getirmiştir.

Sınıfla Birlikte Mücadele

Faşist hükümet, 1 Mayıs’ın Takism’de kutlamasına izin vermemiştir. Buna karşın, DİSK, KESK, TMMO, TTB vb. gibi sendika ve kitle örgütlerin yanında, HDP, HDK, EMEP, ÖDP gibi partilerin yanı sıra CHP istanbul İl örgütü’de 1 Mayıs’ı Bakırköy’de kutlamıştır.

Bakırköy’de kutlanan 1 Mayıs gösterilerine, büyük bir çoğunluğu işçi olan binlerce insan katılırken, Takism’deki korsan gösteriye birkaç yüz kişiyi geçmeyen devrimci işçi katılmıştır. Devrimcilerin, kitlelerin yoğun olarak katıldığı Bakırköy yerine çok az kitlenin katıldığı Takim’i seçmeleri, kendilerini kitlelerden soyutlama eylemi olarak ortaya çıkmıştır. Geniş yığınları, kendilerinin “reforumcu” dedikleri kesimlerle başbaşa bırakanların Taksim eylemleri, kendilerini kitlelerden uzaklaştırma olarak ortaya çıkmıştır.

Evet, Takism’de diretmek ve oraya çıkmak daha ilerici ve radikal bir eylem. Ancak, koşullar dikkate alınmadan her radikal eylemin devrimci olduğu söylenemez. Kitlelerden kopuk radikal “devrimci” eylemler, o somut anda küçük burjuva solculuğunun ötesine geçemez. Taksim eylemi de küçük burjuva solculuğu olarak oratak çıkmıştır. Bir avuç öncünün devletten intikam alması şekline dönüşmüştür.

Soyalistler, işçi sınıfından tecrit olmak istemiyorsa, kendi sosyalist sloganlarını işçilere duyurmak ve işçilerle daha yakın ilişki kurmak istiyorsa, işçilerin olduğu yerde olmalıdırlar. Oysa, Bakırköy’de işçiler ve emekçiler vardı. Burası, tamda sosyalist sloganların atılacağı, işçilere sosyalist propagandanın yapılacağı –bildiri ve pankartlarla- yer iken, kitlerden uzak, polisin kriminalize etmek istediği yerin seçilmesi, somut koşulların somut tahlili ve buna uygun mücadele biçimiyle ters bir ilişki içine girilmiştir.

Eğer, devlet, 1 Mayıs’ı bütünüyle yasaklasaydı, Taksim’de diretmek ve oraya çıkmak için mücadele etmek doğruydu. Çünkü, bu yasağın delinmesi ve devrimci iradenin ortaya konması gerekiyordu. Ancak, durum böyle değildi. Kitlelerin peşinde sürükleyenler, Bakırköy demişti. Sosyalistlerinde kitlelerin olduğu yerde, Bakırköy’de olması gerekirdi. “Düzenin icazeti altında” lafları, küçük burjuva solculuğun somut koşulları gözardı etmesinin bir dışa vurumudur. “Düzenin icazeti” parlamento seçimlerine katılma ya da işçi ücretlerinin artırılması mücadelesi içinde geçerlidir. İşçilerin ücretlerinin arttırılması vb. gibi ekonomik mücadelelerde reformist taktiklerdir, ama sosyalistler bu tür taktikleri geliştirmek ve işçilerin bu haklı taleplerini desteklemek zorundadırlar. Komünistler, mücadelelerini reformizmin sınırlarıyla sınırlamazlar, tersine mücadeleyi daha ileriye taşıyabilmek için, bu tür reformist mücadele biçimleri içinde devrimci bir rol oynarlar.

Sendikaların ve diğer küçük burjuva reformist partilerin Taksim’de diretmemeleri elşetirilir ve teşhir edilir. Bu ayrı bir konu. Ama ortada, komünistlerin iradesi dışında somut bir durum gelişmiştir. Komünistler mücadele biçimlerini bu somut duruma göre belirlemek durumundadır. Devrimci durumun yüksek olduğu ve işçi sınıfının mücadelesinin ileri bir düzeyde olduğu bir süreçte Taksim’e çıkmamak “sağcılık” ve de “pasifizm” olur. İşçilerin ezici çoğunluğunun böyle bir talebinin olmadığı bir koşulda, “pasifizmi yıkacağız” anlayışıyla işçiler adına hareket etmek, sınıftan kopmayı da beraberinde getirir. Bu, işçileri nesne yerine koymaktır.

İşçilerin ekonomik demokratik taleplerini desteklemek, savunmak ve bu uğurda mücadele etmek reformizm değil, işçilerin kazanılması, örgütlenmesi ve bilinçlendirilmesi için gerekli mücadele aşamalarıdır. Bunun yanında, işçilere politik bilinci vermek ve düzeni her yönüyle teşhir ederek, bunları yaratan sistemin kapitalizm olduğunun propagandasını en üst seviyede yapmak ve onlara kurtuluş yolunun sosyalizm olduğunu göstermek, komünistlerin olmazsa olmaz temel görevleri arasındadır.

Komünistler, kitleler içinde çalışırken pedagojik bilgilerle de kitleye gidecek, ancak işçi sınıfının geneline yaklaşırken, elbette politik bilinci ve politik görevleri esas alacaktır. İşçi sınıfına politik bilinç ve görevleri götürmek, onların çok ilerisinde politik eylemlerle karşılık vermek değildir. Salt ekonomik-demokratik haklar için mücadele eden reformistler ile komünistleri ayrıştıran en önemli politik ayrım; temel sosyalist politikanın işçilere götürülmesinde yatar. En ileri politik eylemlerin içinde işçiler yer alabilmelidir.

Örneğin, Genel grev koşulları olmadan ve işçiler buna hazır olmadığı halde bu sloganı işçilere götürmek ve bunda diretmek solculuktur. Aynı şekilde, belli politik ya da işçilerin ekonomomik-demokratik haklar için genel grev koşulları varsa ve bunda başarı şansı büyükse, bu sloganı ileri sürmemek ise sağcılıktır.

Küçük burjuva solculuğu ile komünistleri ayrıştıran en önemli politik ayrım ise, kendini daha çok mücadele biçimlerinde gösterir. Küçük burjuva solculuğu kitlelerin ruh halini dikkate almadan örgütlü devrimci militanların ruh haline göre mücadele biçimleri belirler. Taksim’e çıkma olayı da bu politik yaklaşımın ürünüdür.

Reformizm işçi sınıfını sağa çekerken, küçük burjuva solculuğu da işçi sınıfından uzaklaşmayı beraberinde getirir. Çünkü küçük burjuva solculuğu için eylemin öznesi işçi değil kendisidir.

Bazı durumlarda kitleler kazanamayacağı eyleme girebilir. Kitlelerin, ağır bir yenilgiyle sonuçlanacak eyleme kalkışması önelenmiyorsa, komünistler bu eylemin en önünde yer alırlar. Amaç, kitlelerin daha ağır yenilgi almasını önlemek ve yenilgi sonrası moral bozukluğunu azaltabilmektir. Bu tür eylemlere Bolşevikler1 sıkça tanıklık etmişlerdir. Ya da Marx’ın Paris Komüni için söyledikler... Komün’ün yenileceğini bildiği halde Marx, işçi sınıfının bu tarihsel kalkışmasını alkışlamış ve desteklemiştir.

Devrimlerin hazır reçetesi olmadığı gibi mücadele biçimlerinin de hazır reçetesi yoktur. Mücadele biçimleri somut koşulların somut tahlilinde ortaya çıkar. Koşulların tersi bir politika, kitleleri kazanmayı değil, kaybetmeyi koşullar. Devrimci radikallik, koşulların ruhuna uygun ve onu ileri taşıyacak bir rol oyanayabilirse devrimci bir rol oynar. 06.05.2017

Deniz bitmeden...!

Burjuvazi ne kadar tersini söylesede, tarih, toplumsal pratiğin her alanında komünistleri haklı çıkarmaya devam ediyor.

Toplumsal çelişmeler, doğru temelde ele alındığında doğru çözümlemeler ortaya çıkabilir. Kapitalist sistem çelişmenin ta kendisidir. Toplumsal kaos, yıkım savaşları, insanlığın ve doğanın yıpranması, toplumsal çürümüşlük kapitalist sistemin ortaya çıkardığı sonuçlardır.

Kapitalizm, emek-sermaye çelişmesi üzerinde kendini sürdürebilir. Bu çelişme sosyalizm yönünde olumlu çözüldüğünde, yani, bir avuç sömürücü burjuva iktidarı yerine, tüm emeğin yaratıcısı işçilerin iktidarı almasıyla, kapitalist sistemin yarattığı tüm toplumsal çürümüşlüklerde ortadan kalkabilecektır.

Ödenmemiş emeğin gaspı (zorla hırsızlık) üzerine kurulu bir sistemde, hak ve hukuk, özgürlük ve eşitlik, sömürüsüz ve sınıfsız, ve daha özgün söylemle; toplumsal özgürlük söz konusu olamaz. Ödenmemiş emeğin gaspı işçilerden kesilir. Bu anlamda burjuvazinin en büyük çelişkisi ve o olmazsa olmazı ve aynı zamanda düşmanı işçi sınıfıdır. Ve toplumsal sistem olarak da, kapitalizmin alternatifi işçi sınıfının mücadelesiyle kurulacak olan sosyalizmidir. İşçi sınıfı burjuvazinin iktidarını yıkmadan kendi kurtuluşunu sağlayamayacağı gibi, insanlığın ve doğanın kurtuluşunu da sağlayamayacaktır.

Son “16 Nisan Referandumu” bir kere daha gösterdi ki, burjuvazi için “demokrasi”, kendi çıkarlarına göre düzenlenen kitleleri oyalama rejmidir. Ortada ne hukuk, ne adalet ne de en asgarisinden “bağımsız” bir yargı kalmamıştır. Burjuvazinin “toplum sözleşmesi”nin temel argümanı olan; “yargı, yasama, yürütme” kuvvetler ayrılığı kağıt üstünde yazılı kalmasına bile tahammülü kalmamıştır. Burjuvazinin yeni yetme sermayedarlarından birinin dediği gibi; “anasını belleyenlerin” rejimi bütün ağırlığı ile toplumun üstüne çökmüştür.

Burjuva sisteminin, bütün kamusal kurum ve bürokrasisiyle çürümüşlüğünü salt Türkiye ile sınırlamak yanlıştır. En gelişmiş kapitalist-emperyalist ülkelerde de iç faşistleşme ve iç gericileşme hızla artmaktadır. Emperyalist sistemin

Kapitalizmin krizi, temel normlar dinlemiyor, işçi ve emekçilerin aleyhine olarak, sermayenin gereksinimleri doğrultusunda bütün kuralları kanlı-kansız değiştiriyor.

Türkiye’deki rejim değişikliği de kapitalist dünya sisteminden ayrı değildir. Uluslararası sermayenin ve onunla içiçe olan Türk sermayesinin gereksinimleri doğrultusunda “tek adam diktatörlüğü” inşa edilmektedir. Bunun anlamı; ortada normal bir hukuk sistemi olmayacaktır. Sermayenin istediği şekilde ve karşısında hiç bir demokratik muhalefet olmadan ve işçi sınıfı üzerindeki baskı ve sömürünün artırılarak sürdürülmesidir.

Avrupa Komisyonu ya da Avrupa Parlamentosu son gelişmeleri “eleştirse”de, ciddi bir tepki vermeyecektir. Çünkü bunların başını çeken Almanya, Fransa, İngiltere gibi emepryalist ülkeler, Türkiye’deki rejim değişikliğinde rahatsız değil, tersine, emperyalist sermayenin krizi aşaması için bir çare olarak ortaya koymuşlardır. Bu nedenle, burjuva liberallerin ve CHP gibi egemen sınıf partilerin AB’den beklentileri boşunadır. Diğer bir gerçek ise; CHP, bu rejim değişikliğinin karşıtı gibi görünmesine karşı, rejimin değişmesi için AKP-Erdoğan kliğinin en büyük destekçisi olmuştur.

Türkiye’nin daha karanlık bir tünelin içine sokulması, emperyalist dünyanın içine girdiği tünelin ta kendisidir. Ve, kapitalist sistemin geldiği aşama, burjuva demokrasisinin normlarını taşıyamayacak durumdadır. ABD’den AB’ye kadar tüm toplumsal gelişmeler ve iç gericileşmeler bunun göstergesidir.1 Dünyanın diğer büyük ekonomileri ve dünya nüfusunun yarısından fazlasının yaşadığı Çin, Brezilya, Rusya, Hindistan, Endonezya vb. gibi ülkelerde ise burjuva demokrasisinin krıntılarını aramak bile boşunadır.

Emperyalist-kapitalist sistem, çıkışı olmayan karanlık bir tünelin içine girmiştir. Kurtuluşu yine kapitalist sistemin kendi içinde aramak, insanlığın ve doğanın geri dönüşümsüz bir çukurun içine itilmesinden başakası olamaz. Dünya nüfüsunun yarısının gelirinin 8 kişinin gelirinden az olduğu bir sistemin sürdürülmesinin ne toplumsal ne de doğal kaynaklar açısından koşulları kalmamıştır. Deniz bitmiştir.

Burjuva sınıfının kapitalist sistemi için biten deniz, sosyalist sistemle daha özgür ve eşitçi bir şekilde sürdürülebilir. Eğer, uluslararası proleterya zamanından önce soruna el koymazsa, deniz, insanlarda dahil, tüm canlılar için bitecektir.

Devrimci mücadele ve devrimci muhaliflik işçi sınıfıyla yapılabilir. Erdoğan’nın Türk-islamcı faşist diktatörlüğünü yıkmak ve en asgarisinden daha özgürlükçü bir ortamın yaratılması da işçi sınıfyla olabilir. Bunun tersini düşünenler -niyetlerden bağımsız olarak-, burjuvazinin tek adam diktatörlüğünü, hukusuzluğunu ve sosyal yıkımını onaylamaktan başka bir şey yapamazlar.

Bu 1 MAYIS’ta, “islamcı faşist tek adam diktatörlüğüne hayır” şiarıyla beraber, kapitalist sistemi yıkma ve sosyalizmi kurma bilinci ve kararlığıyla yürünmelidir. Çünkü, insanlığı ve doğayı kapitalist gericilerin elinden kuratarabilecek yegane güç işçi sınıfıdır. Bu bağlamda işçi sınıf içinde çalışma, örgütlenme her şeyden önce gelmelidir. Üretici güçlerin temelini oluşturan işçi sınıfına dayanmayan hiç bir ilerici-demokratik gelişme olamaz.

İşçi sınıfının sınıf bilinci ve mücadelesiyle 1 MAYIS ALANLARINDA GÜÇLÜ BİR ŞEKİLDE YER ALMALIYIZ! 25 Nisan 2017

*** 1 Geçen Pazar günü yapılan Fransa’da cumhurbaşkanlığı 1. tur seçimlerinde burjuvazinin liberal adayının birinci çıkması, emperyalist burjuvazinin kumarhaneleri olan borsaları coşturdu. Burjuvazinin korkusu faşist Le Pen’in seçilmesi değil, “aşırı solcu” olarak lanse edilen reforumcu Melenchon’un ikinci tura kalması olacaktı. Çünkü burjuvazinin, gelinen aşamada neoliberal politikaların, işçi ve emekçiler lehine revize edilmesine tahammülü yoktur.

Tek Adam Diktatörlüğü Nereye Kadar?

16 Nisan “18 Maddelik Anayasa Değişikliği Referandumu”nun sonuçları üzerine detaylı bir analize gitmek biraz erken olmasına karşın, kısa bir analiz yapılabilir. 16 Nisan öncesi “HAYIR” yoktu, ama şimdi, AKP faşzminin karşısında büyük bir “HAYIR” var. Bu küçümsenmeyecek bir gelişmedir. Elbette, bu %50 HAYIR'ın bütünsel ve nitelikli bir anti-faşizm olmadığını da unutmadan... Buradan başlayabiliriz.

Türk sermaye devletinin tek adam diktatörlüğünü onaylatma”referandumu” sona erdi. “Evet” çıkacağı, daha baştan belliydi. Faşizme ve tek adam diktatörlüğüne karşı HAYIR oyları ne kadar çok olursa olsun, sonucun “Evet” şeklinde açıklanacağı tahmin ediliyordu.

AKP faşizmi ve arkasındaki sermaye güçleri, “Evet”i Hayır’a karşı açık ara oyla önde çıkaramadı. Bunun için sandık hilelerine çokca baş vurmalarına karşın, HAYIR oyları açık ara önde gidiyordu. Bunun önüne geçmek için YSK’nın yasalara aykırı “kararını” devreye soktular. Böylece, önceden hazırlanan “mühürsüz zarf”ların “geçerli” sayılarak “hezimeti” önlemek istediler.

Bütün baskılara, katliamlara, tutuklamalara, işten çıkarmalara, tehditlere ve devletin tüm olanaklarını “evet” için seferber etmelerine karşın, “Evet” onların beklediği gibi açık ara önde değil yaklaşık 1,2 puan önde çıkarmayı “başarabildiler.” Bu sonuç, Erdoğan’ın emir kulu YSK’nın açıklamasıydı. Gerçekte ise toplumun yarısından fazlasının “Hayır” dediği açığa çıktı.

İstanbul Türkiye’nin siyasal ve sosyal aynasıdır. Burada Hayır’ların önde çıkması, genelde de bu yönde çıktığının göstergesidir. Bunun dışında Ankara, İzmir, Diyarbakır, Adana, Denizli, Mersin, Antalya, Hatay, Zonguldak, Eskişehir, Bilecik gibi şehirlerde Hayır’ların önde olması, işçi sınıfı ve emekçilerin büyük bir çoğunluğunun Hayır oyu verdiğinin kanıtı sayılabilir. Bursa ve Kocaeli gibi yerlerde az farkla “evet”in önde çıkması, işveren-devlet-sendika işbirliğinin işçiler üzerindeki ağır baskılarının sonuç verdiğini gösteriyor.

Refarandum’un siyasal olarak kazananı ezilen kitleler olmuştur.

Birincisi Kürtler olmuştur. Katliamlara, siyasi soykırıma ve devletin her türlü şiddeti pervasızca uygulamasına karşın, Kürtler “HAYIR” demiştir. Kürtler’in “evet” demeleri için bir nedenleri de yoktu, ama HAYIR demeleri için çok nedenleri vardı. Herşeyden önce yaşam haklarına karşı bir saldırı vardı. Referandum gecesi, TV stüdyolarındaki “yorumcu” şarlatanların tüm inkarlarına karşın Kürtler AKP’ye kaymadı. Tersine, katliamlara ve boyun eğidirme politikalarına karşı Kürtler’in ezici çoğunluğu HAYIR dedi. Kürtler’in “Hayır” oyları ise bilnçli bir oydu. Faşizme karşı demokrasi istiyorlardı. Barış istiyorlardı.

İkincisi kazanan, işçi ve emekçiler oldu. Faşist devletin tüm baskı ve hilelerine karşın, en azından, toplumun yarısının Hayır demesi, büyük bir moral kaynağı oldu. AKP faşizminin sanıldığı gibi güçlü olmadığı ve arkasında güçlü bir kitlenin de olmadığı, mücadelenin yükseldiği anda bir çoğunun AKP faşizmin karşısında yer alabileceği görüldü. Bu güç, aynı zamanda, toplumu islamlaştırmanın önünde de engel olarak duracaktır.

Üçüncüsü, komünist ve devrimci kesimlerin, doğru bir taktik mücadele ile tüm zorluklara ve devletin faşist baskı ve uygulamalarına karşı Hayır kampanyaları yürütmeleri, yeni bir toparlanmanın yanında ortak hareket edebilmenin bilincini ve pratiğini yaratmıştır. Çünkü söz konusu bu referandum, egemen sınıflar arası (bir yanı böyle olmasına karşın) çatışmadan çok, işçi sınıfı ve burjuvazi arasında geçmekteydi. Genel olarak da Kürtler başta olmak üzere aleviler ve diğer azınlık uluslara mensup kitleler arasındaydı. Kısacası tüm ezilenleri doğrudan ilgilendiren bir olguydu. Bu referandumu “egemen sınıflar arası çatışma” görüp uzaktan seyreden kimi küçük burjuva “sol”cuları ise, keskin sloganların arkasına gizlenerek kitlelerin sorunlarından uzak kalmayı “sınıf mücadelesi” bellemeye devam ettiler.

Dördüncüsü, cepeheleşme ve kutuplaşmanın arttığı ve iktidar kanadının paramiliter güçlerini devreye soktuğu bir süreçte, önümüzdeki günlerin kanlı çatışmalara sahne olacağını söylemek pek abartılı bir saptama olmayacaktır. Buna tüm demokrat, devrimci ve komünistlerin hazırlıklı olması ve örgütlenmelerini bu doğrultuda yapmaları gereklidir.

Faşizme ve savaşa karşı; barışın, demokratik hak ve özgürlüklerin kazanılması temelli bir mücadele etrafında birleşebilecek tüm güçlerle birlikte hareket edilmesi, bu dönemin politik düsturu olarak öne çıkmaktadır.

Referandum’un kaybedeni, AKP ve arkasındaki sermaye güçleri oldu.

Birincisi; devletin tüm olanaklarını kullanmalarına ve faşist devlet baskısını tüm muhalifler üzerinde uygulamalarına ve “HAYIR” diyenleri “ vatan haini” olarak ilan etmelerine karşın; yalan, gerçeklerin manipüle edilmesi, kutuplaştırma ve din üzerine kurulu propagandaları toplumun büyük bir çoğunluğu nezdinde tutmadı. Bekledikleri %55’in üzerinde oyu alamadıkları gibi, toplumun gözünde Hayır oylarının önde olduğunu gizleyemediler.

İkincisi; AKP kan kaybetti. Büyük şehirleri kaybetti. Bu onların çöküşe doğru gidişinin hızlandığının göstergesidir. Bu çöküşün önüne geçmek için, toplumu kutuplaştırmada sınır tanımayacakları yönde politikalarını arttıracakları da bir o kadar gerçektir. Ancak bu yöntem onların çöküşünü engelemeye yetmeyecektir.

Üçüncüsü; Erdoğan’ın karizması çizilmiştir. 2013 yılında Haziran Ayaklanması ile çizilmişti. Kitleler şimdi oylarıyla bunu bir kere daha gösterdi. Bu, burjuvazi açısından da Erdoğan üzerinden yürümelerini zorlaştıran etken olacaktır. Dünya kamuoyu önünde iyice teşhir olan Erdoğan ve kliği, artık daha rahat hareket edemeyecek ve iç (ekonomik ve siyasal) çelişmeler derinleşerek keskinleşecektir.

Yaklaşık yüzde elli HAYIR ile “tek adam diktatörlüğü” oldukça zor ve sürdürülemez bir yola girmiştir.

Dördüncüsü; Türk sermaye devleti, içinde bulundukları siyasal krizi aşmak için baskıları artırmaktan başka seçenek bulamıyor. Durgunluk sürecine girmiş ve giderek krize doğru yelken açan ekonomi durum ve uluslararası alanda yalnızlaşmanın yanında, Ortadoğu politikaları bütünüyle iflas etmiş bir durumu tersine çevirecek politik yönelime giremiyorlar. Buna ne iç ne dış konjonktür uygun. Kapitalist sistemden kaynaklı kaos ortamı yaşanıyor.

Beşincisi; Egemenler, nasıl ki 7 Haziran 2015 yenilgisini Kürtlere karşı savaş açarak kapatmaya ve milliyetçiliği güçlendirmeye çalıştıysa, bu kez de referandum yenilgisinin bedelini Kürtlerden çıkarmaya çalışacak, Kürt kazanımlarını yok etmek için daha fazla saldırganlaşacaktır. Bu saldırgan politika, Kürtlerin bütünüyle kopmasını ve içerde ise alevi-sünni, ilerici-gerici, laik-laik olmayan şeklinde süren ayrışımı ve kutuplaştırmayı artıracak ve toplumsal iç çatışmaya doğru evrilecektir.

Türk devletinin Irak, Suriye ve Kürtdistan politikası, onu bölgedeki gelişmelerin içine daha fazla çekecektir. Özellikle Kürtlerin kazanımları ve emperyalistler arası çelişmelerin derinleşmesi, Türk devletinin saldırgan “savaş” politikasının dışında kalamamasında başat rol oynamaktadır.

Türk devletinin bu yönelimini boşa çıkaracak taktik; ulusal demokratik Kürt hareketiyle ortaklaşa hareket eden Türk işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesi engel olabilir.

Özellikle, Türk işçi sınıfı ve emekçileri, faşist devletin kutuplaştırma ve ayrıştırma politikalarına karşı durmadığı sürece, toplumun iç savaşa evrilmesinin tehlikesi hep varolacaktır. Kutuplaştırma, ayrıştırma, dıştalama ve cinsiyetçi politikalar faşist iktidarların düsturudur. Çünkü AKP ve Erdoğan’ı iktidarda tutan esas etmen, Kürt düşmanlığı ve toplumun kutuplaştırılması olgusudur.

Türk egemen sınıfların sorunları her geçen gün ağırlaşmasına karşın, bu referandum ile birlikte daha da ağırlaşmış, kapitalist sistemin yarattığı

çelişmeler onların ayaklarına dolanmıştır. Burjuvazi bu kaos ortamından çıkmak için burjuva anlamda demokratik yollara baş vurma yerine, daha fazla saldırı poltikasıyla karşılık verecektir. Bu da toplumsal çelişmeleri ve kaosu artırıcı bir rol oynayacaktır. Bu çelişmeleri köklü olarak çözebilecek yegane güç ise, işçi sınıfının sosyalizm mücadelesidir. 

Toplumsal Tarihin Öne çıkardığı Komünist Kadınlar

Toplumsal tarihin başlangıcından günümüze kadınlar, toplumsal kurtuluş mücadeleleri içinde her zaman yer almışlardır. Kadınlar, yok sayıldıkları toplumsal süreçlerde dahi, tarihi daha ileriye taşıma mücadelesinin dışında kalmamışlardır. Her süreçte onlar kendi önderlerini de yaratmıştır. Özellikle kapitalizmin gelişmesiyle beraber, sınıflar mücadelesinin en önlerinde kadın hakları ve sosyalizm mücadelesinde yerlerini almasını bilmişlerdir.

Almanya işçi sınıfı kendi içinden çok komünist kadın çıkarmıştır. Bunların en bilinenleri Clara Zetkin ve Rosa Luxemburg’dur. Daha sayısız Alman komünist kadın, Alman burjuvazisine karşı savaşlarda şehit düşmüşler ya da hapis yatmışlardır. Jenny Marx, Laura Marx, Elanor Marx’ta Almanya’nın yetiştirdiği komünist kadınlardan bazılarıdır.

Bugün ise, bu saydığım komünist kadınların devamcısı olan Gabi Geartner, onlardan kızıl bayrağı devralmıştır. Alman burjuvazisi Rosa Luxemburg’u katlederek devrimi o gün için önledi. Ancak, işçi sınıfının sosyalizm mücadelesini durduramadı. Onun bayrağını her zaman taşıyanlar oldu ve bugünde o bayrağı Gabi Geartner yükseklerde taşımaya devam etmektedir.

 

Fabrika işçiliğinden Komünist Parti Başkanlığına

Gabi Geartner, 37 yıldır MLPD’nin başkanlığını yapan ve partinin kurucu ve teorik önderlerinden Stefan Engel’den görevi 1 Nisan 2017’den itibaren dervaldı.

G. Geartner, MLPD’nin gençlik örgütü REBELL (isyancı) saflarından 1996 yılında parti üyesi olmuş ve 2000 yılından itibarende parti MK üyesi olarak görev yapmaktadır. Gabi Geartener, bir süre iş aletleri teknisyeni olarak fabrikada çalıştı. 2003’ten beri profesyonel devrimci olarak çalışmaktadır.

Almanya Marksist-Leninist Partisi (MLPD), X. Parti Kongresi’nde aldığı bir kararla partiyi gençlendirmeye ve gençleştirmeye gitti. Aynı zamanda parti içinde kadınların daha fazla öne çıkarılmasını kararlaştırdı. Uzun zamandır parti içinde kadınlar önemli bir yer teşkil etmesine karşın, son kongrede bunu daha bir görünür kıldı.

Örneğin, X. Kongre’de, delegelerin % 46’sını kadınlar oluşturuyordu. Yine yeni seçilen Merkez Komitesi’nin %44’ü kadın üyelerden oluşuyor. Bu veriler, MLPD’nin kadın aktivistlere daha fazla önem verdiği ve pozitif ayrımcılığı kadınlardan yana kullandığının göstergesi oluyor. X. Kongre’ye katılan delegelerin %77’si işçi kökenliyken, geriye kalanı ise küçük burjuva kökenli emekçilerdi. Bu veriler, MLPD’nin işçi sınıfı partisi olarak işçiler arasında çalışmaya verdiği önemi gösteriyor.

MLPD’nin Almanya’da yaşayan göçmenlere içinde çalışmaya da özel bir önem veriyor. Bu konuda bir çok broşür çıkardı. Parti üyelerinin % 7,5’i Almanya’da yaşayıp Alman olmayan başka uluslara mensuptur.

MLPD disiplinli bir parti ve kendi üyelerinin teorik ve siyasi eğitimine özel bir önem verir. Alman burjuva çalışma disiplini bilinen bir şey olmasına karşın, Alman komünistlerinin disiplini proleter çalışma tarzından ileri geliyor.

Türk ve Kürt komünistlerinin MLPD’den öğrenecekleri bir çok şey var:

Birincisi; proleter disiplin. İkincisi; kadınların öne çıkarılması. Üçüncüsü; üye ve kadroların teorik eğitimini aksatmadan sürdürmek.

MLPD, her üye ve kadrosunu sürekli ve düzenli bir teorik eğitime tabi tutuyor. Üyeler bu eğitimlere katılmakla yükümlüdür. Burada, günlük sorunlardan genel sorunlara kadar tüm konular ele alınırken, üyelerin teorik seviyelerinin yanında kendilerini çok yönlü geliştirmelerinede önem veriliyor. Aynı zamanda, eleştiri özeleştiri sürekli olarak işletiliyor. Küçük burjuva bürokratik çalışma tarzına, küçük burjuva düşünce tarzına ve küçük burjuva sağ ve “sol” oportünist eğlimlere karşı mücadele ediliyor.

MLPD, dünya görüşüne uygun olarak da, diğer ülke komünist-devrimci parti ve örgütleriyle enternasyonal ilişkilere önem vermektedir. Bu amaçla kurulan ICOR (İnternational Coordination of Revolutionary Parties and Organizations –Uluslararası Devrimci Parti ve Örgütler Koordinasyonu ) içinde 39 ülkeden 54 parti ve örgüt yer almaktadır.

ICOR, Kobane’de büyük bir sağlık merkezi kurdu. Gabi Geartner’de Kobane’de sağlık merkezinin yapımında bir işçi olarak yer aldı. Bu, komünistlerin ezilen ulusla enternasyonal dayanışmasının tipik örneğiydi.

Kobane’de kurulan sağlık merkezi, bütünüyle kitlelerden toplanan bağışlardan ve ev ev dolaşılarak iş aletlerinin toplanmasıyla gerçekleştirildi. Sağlık merkezinde çalışanlar ve iş aletleri bin bir zorlukla ve Türk devletinin tüm engellemelerine karşın, Türkiye üzerinden Kobane’ye taşındı.

MLPD, Almanya’da var olan başka uluslardan işçi ve emekçilere ait demokratik örgütlenmelerle de yakın ilişki sürdürmeye çalışmaktadır. 2017 Eylül ayında yapılacak olan parlamento seçimleri için, “Enternasyonal Liste”yle seçimlere girecektir. Bu liste içinde, Almanya’da yaşayan çeşitli ulusal kökenlere sahip işçi ve emekçiler yer almaktadır. ATİF, AGİF, PYD, Filistinliler ve diğer örgütlenmelerden milletvekili adayları vardır. ATİF’in milletvekili adayları ise 2015 Nisan ayında tutuklanan ve halen cezaevinde yatan iki ATİF üyesidir. Bu Almanya tarihinde bir ilktir.

Gabi Geartner’yı zorlu görevler beklemektedir. Emperyalist savaş tehlikesinin arttığı bir süreçte; Alman burjuvazisine karşı işçi sınıfının sosyalist

mücadelesinin geliştirilmesi ve dünya devrimci mücadelesine katkının yanında, daha fazla kadının komünist örgütlenmeler içine çekilmesi ve partinin gençleştirilmesi görevleri onu beklemektedir. 

Diyalektik

Teori ve Komünist Partisi

„Öncü savaşçı rolünün –der Lenin- ancak en ileri teorinin kılavuzluk ettiği bir parti ile yerine getirebileceğini belirtmek istiyoruz.“2

Teorinin önemi, ileri bilimsel teorinin Proletaryanın burjuvazi ile savaşımdaki rolünü, kendine marksist diyen herkes kabul eder. MLM bilimsel teori ile donanmayan, teorilerini doğa ve toplumsal bilimlerin gelişmesine koşut geliştirmeyenler, derinleştirmeyenler, proletaryanın sınıf savaşımındaki önderlik görevini yerine getiremezler. Sağ ve sol oportünizmin yaptığı gibi, salt soyut, nesnel gerçekliği yansıtmayan, toplumsal çelişmelerin doğru çözümünü yapamayan, sadece bir sürü laf kalabalığından öteye geçmeyen hilkat garibesi „teori“ ortaya çıkar. Böylesi bir „teori“ proletarya partisinin önünü açacağı yerde önüne daha baştan bir Çin Seddi örer, proletarya bilimi adına ne varsa onu yıkar ve öncüyü „öncü“ olmaktan çıkarıp, oportünizmin sadık bir savunucusu haline getirir. Bu bağlamda KP, önderlik görevini; „somut koşulların somut tahlili“ önermesinden geçtiğini, çürüyen yanlarını hiç çekinmeden anında atıp yeniyi almak olduğunu içselleştirdiği zaman yerine getirebilir.

Engels, „Alman Köylü Savaşı“ adlı yapıtında, 1874’de Alman Proletaryasının önderlerine şöyle seslenir:

„Önderlerin ödevi, özellikle bütün teorik sorunlar üzerinde giderek daha çok bilgi edinmek, günü geçmiş dünya görüşlerinin geleneksel lakırdılarının etkisinden kendilerini giderek daha çok kurtarmak ve sosyalizmin bir bilim durumuna geldiğinden bu yana bir bilim olarak yürütülmek, yani irdelenmek istendiğini hiç mi hiç unutmamak olacaktır.“3

Engels’in altını çizerek belirttiği gibi, sosyalizmin bir bilim olması, sınıf savaşımına önderlik eden KP’nin de bu bilimle donanması ve artan ölçüde teorik sorunların üzerine giderek bilimsel çözümlemeler getirmesi gerekir. KP, asla salt keskin sloganlarla sınıf savaşımını yürütemez, toplumsal gelişmenin pratiğindeki gelişmeleri bilimsel olarak ele almak ve irdelemek durumundadır. Kalıplaşmış söylemeler, kendi pratiğinden çıkmamış „hazır reçeteler“, KP’ni ilerletemez. Eskiyi atıp yeniyi alan bir KP yerine, giderek ölen, kitlelerden kopan ve kendi sınıf gerçekliğinden ve dayandığı bilimsel ideolojiden kopan bir KP karşımıza çıkar. Doğrular, nesnel gerçekliklerin ürünüdür ama, bu doğrulara dayanmayan, sınıfı ve diğer ezilen kesimleri bu doğrular ışığında yönlendiremeyen bir KP, kendi içinde çürümeye başlamasını da önleyemez. KP, sınıf savaşımının inceliklerini, çelişkilerini, bunların bir biriyle ilişkilerini ve çözümlerini, burjuvaziye karşı savaşta ustalaşmasını ve giderek güçlenmesini, kitleleri kucaklamasını ve savaşa sürüklemesini, yine kendi öz deneyimleri ile öğrenecektir. Diğer deneyimler onun için genel bir yol gösterici olabilir, ama reçete olamaz.

KP, yalnızca teori üretmek için var değildir. Aynı zamanda teoriyi pratiğe uygulamak için vardır. Bu bağlamda teori ve pratik birbiriyle bağlantılı ve içiçedir. Pratik teroriyi zenginleştirir, devrimci teori ise pratiği doğru bir yönde, devrimci bir tarzda daha ileriye taşır.

Dünya da bir çok genç KP, başka ülke devriminin deneyimlerini kendilerine örnek alarak savaşıma girişmişler, kimileri ise, kendi savaş pratiği deneyimlerini esas alarak, bundan öğrenerek, giderek savaşımlarını özgüle indirgemesini başarabilmişler ve savaşımda başarıya ulaşmışlardır. Kimileri ise, başka ülkelerin devrim deneyimlerini kendi ülke ve ulusal gerçekliklerini dıştalayarak ve de kendi deneyimleri yerine o ülke KP’lerin deneyimini esas alarak bunda diretmelerinin sonucu, giderek sınıf savaşımından ve kitlelerden dıştalanmışlardır.

„Doğrunun ölçütü toplumsal pratiktir“ diyen Mao, tam da bunu söylüyordu. Mao, bunu, Rus devrimini kendilerine reçete olarak alan ve ÇKP’ ye büyük zararlar veren ÇKP içindeki dogmacılar için söylüyordu. ÇKP içindeki dogmatizmi yıkmak için -çünkü, ÇKP dogmatizmden ağır darbeler yedi- „Pratik Üzerine“ (Temmuz-1937) ve „Çelişmeler Üzerine“ (Ağustos 1937) adlı makaleleri yazdı. Bu makaleler bile bir olgunun, yani ÇKP içinde yaşanan sınıf mücadelesinin bir ürünü olarak ortaya çıktı ve ÇKP’nin önünün açtı. ÇKP içindeki dogmacılar, Çin gerçekliğini reddedip, Rus devrimi deneyimlerini Çin gerçekliğine olduğu gibi uygulamaya kalkıyorlardı. Mao ise, Rusya gerçeği ile Çin gerçekliğinin çok farklı olduğunu, aynı olmadığını, her ülkenin kendine özgü yanları olduğunu ve bu farklı yanlardan kaynaklanan farklı çelişmeler ve bu çelişmelerin de farklı çözümleri olacağını, Rus devriminden çıkarılması gereken en önemli dersin bu olması gerektiğini vurguluyordu. Ama, tarih Çin dogmacılarını değil, Mao’yu haklı çıkardı. Mao’nun bu teorik ve felsefi yazısından sonra ÇKP, hem teorik olarak hem de ideolojik olarak daha da sağlamlaştı. Teorik derinliği olmayan partilerin ideolojik sağlamlıkları da omayacağından hareket eden Mao, parti içindeki yanlış anlayışlara karşı kıyasıya bir mücadele yürüttü. Partinin teorik seviyesini ve buna bağlı olarak pratik mücadelesinin gelişmesinin önünü ve partinin iktidara emin adımlarla yürümesinin yolunu açtı.

Toplumsal olaylarda olduğu gibi, KP içinde de yeni taktik ve politik değişikliklerde tutuculuğun direnciyle karşılaşılır. Ekim Devrimi’nin başlatılmasında Lenin, MK içinde çoğunluğun tutucu direnişi ile karşılaştı, Mao, uzun süre ÇKP içinde yalnız kaldı, dogmacıların ayak diretmeleri ve tutuculuklarıyla karşılaştı. KP içinde yeniye karşı, yeni taktik politik değişikliklere karşı, eski politikada direnenlerin olmaması düşünülemez.

Toplumda ki yeni ile eski arasındaki savaşım KP içinde de vardır. KP varolduğu sürece bu çelişmede kendisini değişik biçimlerde varedecektir. Ama, KP, doğruları tutuculuğa ve her türlü oportünizme karşı savunmak ve doğruları yaşama geçirmek için ilkeli bir mücadele vermek ve tavizsiz davranmakla karşı karşıyadır, tersi, KP’nin yok olmasına ya da bütünüyle yozlaşmasına ve sınıf niteliğini değiştirmesine neden olacaktır. Bu bir niyet sorunu değil, politik gerçekliktir. KP içindeki iki çizgi mücadelesi gerçekliği kendini burada gösterir. Bu gerçeklik bilince çıkarılmadıkça KP’nin Marksizm’den sapmaması düşünülemez.

Sınıflı toplumun bir üyesi olan KP, kendini salt burjuvaziye karşı savaşımla sınırlayamaz, kendi içindeki oportünist öğelere karşı da savaşım vermek zorundadır. Bu da, KP’nin sınıf savaşımı içindeki çok yönlü savaşımının çok yönlü bir kesitini oluşturur. Parti içindeki bu savaşımın kazanılması -çünkü bu mücadele parti içinde süreklidir- sınıf savaşımının kazanılmasının başlangıcıdır, savsaklamaya ya da yitirilmeye pek gelmez. Parti içindeki bu savaşım, dönem dönem sınıfın burjuvaziye karşı savaşımın bile önüne geçebilir, çünkü bu kazanılmadan burjuvaziye karşı savaşım yürütülemez.

Lenin; „Sosyal-demokrasi (komünistler, Y.K)kendi kendini kirletmezse, başkası kirletemez“ diyordu.

Proletaryanın öncüsünün kendini kirletmesi teoride başlar ve giderek bütün alanlara yansır, yukarıdan aşağıya bütün hücrelerinde yozlaşma başlar. Sağlam teorik temellere dayanan, gerçeği nesnel olgularda arayan, pratiğinden öğrenen, kendini ve sınıfını bu politikayla eğiten bir KP sınıf savaşımında yıkılmaz. Mao, „savaşı savaşarak öğreneceğiz“ derken, tam da bunu kast ediyordu. Kendi pratiğinden öğrenen ve bunu teorisine aktarıp pratiğine yol gösteren, Kaypakkaya’nın da yinelediği gibi „bayatı atıp tazeyi alan“ bir KP’si kirlenmez, sürekli yenilenmesini ve savaşta ustalaşmasını becerebilir.

“... komünist için sorun, mevcut dünyayı devrimci bir şekilde değiştirmek, bulmuş olduğu duruma saldırmak ve onu pratik olarak değiştirmektir.”4

Dünyayı değiştirmeye kalkanların, kendi bulundukları duruma da öncelikle saldırmaları gerektiği, duraganlığı değil, hareketliliği seçtiği, teorik hantallığı terk ettikleri ve pratiğin öğretici yanlarını kendilerine taşıdıkları sürece, dünyayı değiştirmede başarıya ulaşacaklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Devrim mücadelesinde kendi statik durumunu sorgulamayanların, varolanla yetinmeye çalışanların, kendi mücadele deneyimlerini de teorilerine aktarmaları söz konusu olamaz ya da statikoculukta diretenlerin salt MLM bilimin genel evrensel teorilerini aktararak kendilerini doğru yolda olduklarını sanmaları da statikoculuğun bir gereği olsa gerek...!

Nesnel gerçekliklerin doğru çözümlemelerinden beslenmeyen, sınıf mücadelesinin engin denizinin deneyimlerini teorisine yansıtamayan KP’leri, devre dışı kalmaya ve marjinalleşmeye mahkumdur. Çünkü, sınıf mücadelesi çocuk oyuncağı değil bir bilimdir. Bilim hatayı ve de tutuculuğu asla kabul etmez. Sınıf mücadelesine soyunan sınıfın öncüsü KP, bir bilim insanı hassaslığıyla sınıf mücadelesi laboratuarına girmesi gerekiyor. En küçük teorik bir hata çok pahalıya mal olabilir. Gerçek bir bilim insanı, incelediği konuyu çok yönlü olarak ele alır, incelediği konunun en ince ayrıntılarına kadar iner ve bu verilerin ışığında çözümlemeye gider. Sınıf mücadelesinin her adımında proletarya partisi yaraya yeni yeni neşterler vurmalıdır, pratiğe yön vermede yetersiz kalan teorinin eskiyen yanlarını atıp, pratikten kazandığı yeniliği teoriye aktarmalıdır. Her çelişmeyi, çelişmelerin birbirleriyle ilişkilerini, dış yönlerini ve bunun çelişmelere etkilerini vb. ele alıp çözümlemek durumundadır.

“Tam da Marksizm ölü bir dogma, bütün zamanlar için tamamlanmış, hazır, değişmez bir öğreti değil, canlı bir eylem kılavuzu olduğu içindir ki, tam da bunun içindir ki, toplumsal yaşam koşullarındaki göze batacak kadar çarpıcı değişiklikleri yansıtmak zorundaydı.”5

Proletaryanın örgütü en ileri teori ile kendini donatmak, bu teorinin yol göstericiliğinde pratiğine yön vermek, sınıfın en ileri unsurlarını bağrında toplayabilmelidir.

„Sübjektivizmden, revizyonizmden ve dogmatizmden arınmış, kitlelerle kaynaşmış, teori ile pratiği birleştiren, özeleştiri metodunu uygulayan çelik disiplinli bir komünist partisi..“6

„Sübjektivizmden, revizyonizmden ve dogmatizmden arınmış“ bir parti ile ne anlatılmak istendiği bugün daha iyi anlaşılmalıdır. Kaypakkaya’nın kısacık yaşamındaki bu ileri görüşlülüğü, nasıl bir parti düşlediği, devrime önderlik edecek bir partinin kendini nasıl donatması gerektiği bilince çıkarılması gereklidir. Yine Kaypakkaya; „teori ile pratiği birleştiren“ bir partiden söz ederken, teori bir tarafa pratik bir tarafa gitmelidir anlamında değil, teori ile pratiğin uyum içinde, teorinin pratiğe yol gösterdiği, pratik deneyimlerin anında teoriye aktarılarak zenginleştirildiği, teorinin pratikle çelişen yanlarının “özeleştiri metoduyla” anında atılması gerektiğinden söz etmiştir.

Bir parti, kendi hatalarını görmezden gelip sık sık özeleştiriden söz etmesi, özeleştirinin bayağılaştırılmasından başka bir anlam ifade etmeyeceği bilinmezlikten gelinemez. Kendine “marksist” diyen bir çok çevrelerdeki özeleştiri anlayışı; hareketin yanlışlarını düzeltmesi şeklinden çok, kişi yanlışlarını ele almak olarak algılanıyor, teorik ve de politik hatalar ise sürdürmekte diretiliyor. Küçük-burjuva oportünizmin özeleştiri mantığı ve hatalarına karşı yaklaşımı, teorik eklektizm ile iç içedir.

“Aşmayalım aşılayalım” mantığı, dogmatizmin tipik bir yansımasıdır. Doğada olduğu gibi toplumsal yaşamda da durağanlık yoktur. Her şey içinden çıktığı çelişmeli birlikteliğin üzerinde yükselir ve onu değiştirerek aşar. İşçi sınıfının sosyalistleri, Marksizmi işçi sınıfına öğretecektir ya da söylendiği gibi “aşılayacaktır”, ama aynı zamanda o bilimi ileri götürme çabası içinde olacak ve onu aşacaktır. Bu Marksizmin abc’sidir. Lenin, Marx ve Engels’le yetinmemiştir. Lenin, salt “marksizmi aşılamakla” yetinseydi, ne Lenin Lenin olabilirdi ne de Rus Devrimi gerçekleşebilirdi. Bugün Marksizmi Lenin ve Mao’nun geliştirdiğini kabul ediyor ve “Marksizm MLM bir düzeye yükselmiştir” gerçekliğinden hareket ediyorsak; olayın “aşılamakla” sınırlı kalmadığını, geliştirmenin ve gelişmelerin teoriye yansıtılmasının esas öğe olduğunu kabullenmenin ve bunu devrimci pratikle bütünleştirmenin bir elzem olduğunuda bilmek durumundayız.

Niyet, işçi sınıfının önderliğinde devrimi gerçekleştirmek olsa dahi, gerçek niyet teori de saklıdır. Çünkü teori, ideolojik duruşun aynası ve anasıdır. Teorideki yanlışlar, ideolojik sapmaları da kaçınılmaz olarak beraberinde getirir. Belki söylemde bir ideolojinin keskin tarftarlığı yapılabilir, ama bu, onun doğru olduğu analamını asla ve asla taşımaz. Nesnel gerçekliği yansıtmayan, pratiğin çelişmelerini doğru olarak saptayamayan ve pratiğin önüne doğru çözüm önerileri getiremeyen teoride, pratiği değiştirmeye ve devrimci tarzda ilerletmeye yetmeyecektir. Öncüyü kitlelerle bütünleştirme yerine, ondan uzaklaştıracaktır. Oysa, KP’nin görevi kitleleri örgütleyip harekete geçirerek, burjuvazinin siyasal iktidarını yıkmaktır.

Bir KP’nin bayatı atıp tazeyi alması; sınıfın bilimini nedenli kavradığına, bunu nedenli pratiği ile bütünleştirdiğine, ne denli hatalara karşı tavizsiz olduğuna ve de toplumdaki ve, doğa bilimindeki gelişmeleri kendi teori ve pratiğine ne denli yansıttığı ile ölçülebilir. Engels’in dediği gibi;

„Materyalizm, doğa bilimleri alanında çağ açan her yeni buluş ile kaçınılmaz olarak biçimini değiştirmek zorundadır.“7

Küçük-burjuva oportünizmi, boş verin doğa bilimlerindeki gelişmeleri, toplumdaki gelişmeleri bile kendi teorilerine yansıtmamak için „tutuculuğu“, „tabuculuğu“ ve „dogmatizmi“ yeğliyorlar, çünkü, küçük burjuva oportünizmine böylesi daha kolay geliyor. Aynı zamanda bu, küçük burjuva devrimciliğinin Marksizm bilimine karşı oportünistçe yaklaşımının da bir ifadesi oluyor. Marksizm, değişim ve değiştirmedir. Marksizm, tutuculuğa, tabuculuğa ve mutlakçılığa karşıdır. Mutlak olan bir şey varsa o da değişimin kendisidir. Tabuların düşmanı olmayan marksist de olamaz.

Bir Komünist Partisi, kitlelerden uzaklaşıyor ve her geçen gün marjinalleşiyor ve büyük hedefi doğrultusunda ileri bir adım atamıyorsa, o, öncelikle hatayı kendinde aramalıdır. Eğer kendinde “derin ve kronik” dediği hastalıkları bağrında sürekli taşıyorsa, o hastalıkların ana kaynağına, yani teoriye inmek zorundadır. “hastalıklarla mücadele edelim” deyip, arkasından ise hastalığın beslendiği kaynaklara inme yerine, dış etmenlere salvo ateşi yapıyorsa, o kendi gerçekliğini açığa vurmaktan korkuyor anlamına gelir. Korkunun ise ecele bir faydası olmuyor ve olamaz. Kendi gerçekliğini ve bu gerçekliği tersine çevirmeye yanaşmayan bir KP, ne devrimin öncüsü olabilir ne de sınıf mücadelesi tarihinin fırtınalı ateşi içinde yeniyi yaratabilir. Ancak o, koşullar elverdiği oranda “varım”la yetinebilir. Ne var ki , “varım”la yetinmek, “yokum”la eş anlamlı olduğu da bilinmelidir. Biri diğerine kolayca dönüşebilir.

“Teorimiz iyi, ama pratiğimiz kötü” masumane(!) genellemesi, sapla samanı birbirine karıştıran, gerçeği olgularda aramayı reddeden dogmatik bir yaklaşımın basit bir tekrarıdır. Bu tür anlayış ve yaklaşımlar basit bir daire içinde dönüp dolaşır ve suçu pratiğe yükleyerek, pratiğe yol gösteren olgunun teori olduğu gerçeğini ters yüz eder ya da etmeye çalışarak kendi yanlışını bile bile doğru gibi göstermeye ve sınıf mücadelesi içinde masumiyet aramaya çalışır. Sınıflar arası mücadelede masumiyete yer yoktur. Sınıf mücadelesine yeni katılmış bir KP için “kötü pratik” doğal karşılanabilir ve hatta genç olduğu için “masumiyet”te bir ölçüde kabul edilebilir. Ama çeyrek asırları aşan KP’ler için “iyi teori, kötü partik” olmaz. Doğru teori doğru pratiği kaçınılmaz olarak hakim kılar. Ama, sosyal olguların süzgecinden çıkmamış teori de direnerek, bunun yaşama geçirilmeye çalışılması durumunda, pratiğin yapacağı bir şey yoktur. Sınıf mücadelesinin pratiği, her zaman yanlış teoriyi redder ve onu uygulamakta direnenleri ya tarih sahnesinden siler ya da toplumsal tabakların en derin ve en zayıf bir yerinde kendi kaderine terk eder. Bu tür siyasal akımlar için toplumsal tabakanın bir yerinde saklanacak sosyal bir koşul vardır.

Bugün TDH hala bu sıkıntıyı bir bütün olarak çekmektedir. Kitlelerden kopmanın gerekçeleri olarak ülke koşulları vb. şeyler ileri sürülse de, sahip oldukları teorinin pratikle, yani bu teorinin kitleleri ne kadar ilgilendirdiği incelenmeyip, genellemelerle yetinilmektedir. Bu durum devrimci siyasal akımlar arası tartışmalara (daha doğrusu tartışmamalara) da yansımıştır. Deyim yerindeyse, siyasal akımlar arasında ideolojik tartışmalar bitmiştir. Varolan bu durum birbirine bağlı olarak iki şeyi ortaya çıkarmaktadır: Birincisi; yoğun bir ideolojik erozyon ve Marksizmden uzaklaşma, ikincisi ise; kitlelerden kopuş ve dar bir sosyal çevrenin örgütü haline gelmektendir. Bu olgu, sınıf mücadelesinin geriliğinden de kaynaklanmakta ve ondan bağımsız değildir. Kendini sınıf mücadelesinin ateşi içinde görmeyen akımlar, tartışmaktan hep kaçınır. İnkar etmemek için, yer yer tartışmalar yaşansa da bunlar da bazı güncel pratik sorunların kapsamı dışına çıkamamaktadır.

Bugün TDH’nin genel anlamda durumu da budur. Eylemede birlik, ama ideolojik tartışma nerede? Tartışmanın olmadığı yerde gelişme ve kitleler ile kaynaşma ve sınıf mücadelesi içinde canlı olarak yer alamanın koşulları da yaratılamaz.

Teorik tartışmanın olmamasını ya da çok çok geri planda güncel sorunların pratikle ilgili bölümlerinin tartışılması, bütünüyle sınıf mücadelesinin zayıflığına bağlanamaz. Lenin, en büyük eserlerini sınıf mücadelesinin durgunluk dönemlerinde yarattığını bilmeyen yoktur. Çünkü böylesi dönemlerde Marksizm kılıfı altında Marksizmi revize etmeler artar. İşçi sınıfının bilinci bunaltılmaya ve karartılmaya çalışılır. KP, durgunluk dönemlerinde daha yoğun teorik ve ideolojik mücadele yürütmediği zaman hem kendisi de ideolojik erozyona uğrar ve savunduğu doğru ilkeleri elastike etmenin yollarını arar. Kendi eksik ve yanlışlarının üzerine gideceği yerde, suçu sınıf mücadelesinin durgunluğunda arayarak, mistik bir kaderciliğin kurbanı haline gelir. Bundan hareketle, böyle bir yönelim ve duruş ise, KP’ni, kendi savunduğu hedefler doğrultusunda yürüme yerine, teori ile pratiğin bütünüyle farklılaştığı bir güzargaha götürür. Belki teorik olarak hedefleri savunuyor gözükmeye çalışsa da, bu cılız savunu, sağcı pratiğin üstünü örtme çabalarından başka bir anlama gelmez. Marksizmi revize etmenin en tehlikelisi de budur. Yani, kendi içinde tutarlı olamamak ve savunduğu ilkeleri bulanıklaştırmak...

Mistik kaderciliğe teslim olmuş ve kendine KP diyen siyasal bir yapı, oportünizme karşı mücadele edemeyeceği gibi, oportünizmin oportünizme karşı mücadele ettiği görülmediğinden kendisi de oportünizmeden müzdariptir. Böyle bir Parti hangi hatalarına karşı mücadele edecek ya da hangi hastalıklarını iyileştirebilecek...

Keskin sınıf savaşımının dönemeçlerinden geçmiş bütün KP’lerinde, kendi hatalarına karşı daha kapsamlı büyük mücadeleler yaşanmıştır. Sınıflı toplumun diyalektiği ve bu sınıflı toplumun bir ürünü olarak ortaya çıkan KP, önce kendine karşı mücadeleyi, kendini sürekli yenilemeyi, hatalarını atıp yeniyi alma yöntemini esas alarak eksikliklerini giderme yöntemini esas almazsa, değiştirmek istediği toplumu da değiştiremez. “Örgütleyenleri yeniden yeniden örgütlemek, değiştirenleri yendien yeniden değiştirmek” doğru önermesinde olduğu gibi, bu marksist yöntem kesintisiz uygulanmalıdır.

Bu, sınıf savaşımına daha güçlü girme, sınıf savaşımındaki etkisini daha güçlü bir şekilde artırma, daha geniş kitleleri kucaklama ve onları harekete geçirme savaşımıdır. Ama bu savaşım, aynı zamanda, kendine karşı bir savaşımdır. Kendini yenileme, değiştirme, örgütleme, eğitme savaşımıdır. Partinin kendine karşı bu savaşımı, pratikten kopuk bir savaşım değil, bizzat pratiğin denek taşında verilmektedir. İşte, KP’nin kendine karşı verdiği bu savaşım, “bayatı atıp, tazeyi alma” savaşımıdır.

Teorinin pratik ile uyum içinde olması, teorinin pratiğe yol göstermesinden ve bir KP’nin bunu nasıl ele alması gerektiğini öncelikle bilince çıkarmak gerekiyor. Keskin ve toplumsal sorunları kucaklamaktan yoksun soyut sloganlarla, Marksizm’e bağlılık yeminleri, burjuvaziye kin beslemek, proletarya devrimini söylemlerde göklere çıkarmak sorunu çözseydi, kapitalist sistem çoktan tarihin çöplüğüne gömülmüştü.

Demek ki, bunlar yetmiyor.

Bir teori, pratikte sürekli tökezliyor ve geri tepiyorsa, hareketin önün açmakta aciz ve yetersiz kalıyorsa, öncünün kitlelerle kaynaşmasını, daha geniş yığınları kucaklamasını, sınıfın en ileri unsurlarını bağrında toplamasını sağlayamıyorsa; öncünün sınıf mücadelesi içinde yoğrulması, onun sorunlarıyla içice olması yerine, daha çok kendi iç sorunlarını artan ölçüde artırıyorsa, en ileri teori ile donanmış bir partiden söz edilemez; teori kısırlaştıkça, gelişmelere yanıt veremedikçe hareketi kısırlaştırır ve örgütü içten içe çürütür.

Lenin; „ ... yalnızca, öncü savaşçı rolünün ancak en ileri teorinin kılavuzluk ettiği bir parti ile yerine getirebileceği...“8 söyler.

Teorinin pratiğe yol göstericiliğini, teorinin KP için ne denli önem taşıdığı oportünizm „lafta“ pek yadsımaz. Ama, ne hikmetse, bu denli „önem“ verilen teori, salt teori olarak kalır, yani, soyut olarak ele alınır. Onun, canlı bir organizma gibi nesnel gerçekliklere gereksinimi olduğu, nesnel olguların yaşayan ruhu olması gerektiği unutulur ya da „bir kere başta proje çizildin mi gerisi gelir“ denerek, sınıf mücadelesi esasta oportünizme feda edilir ve feda edilenin proletaryanın bilimi olduğu bilinmezlikten gelinir. Böyle bir teori ile donanmış bir „öncü“nün de kitlelerle bir sorunu yoktur demektir. Çünkü kitleler başka havadan çalarken, „öncü“ de kendi –kitlelerden kopuk- dar dünyasında kitlelere „seslendiği“ sanısı içindedir.

Marx, teorik ve pratik gereksinimleri şöyle açıklıyor:

“Gerçekten de devrimler pasif bir öğeye, özdeksel bir temele gereksinim duyar. Teori bir halk içinde ancak onun gereksinimlerinin gerçekleştirilmesi olduğu ölçüde gerçekleşiyor. ... Teorik gereksinimlerin dolayımsız olarak pratik gereksinimler durumuna gelmeleri mi gerekiyor? Düşüncenin gerçekleşmeye götürmesi yetmiyor, gerçekliğinde düşünmeye götürmesi gerekiyor.”9

Bu konun biraz daha açılması için, Stalin yoldaştan uzun bir alıntı aktarmakta yarar var. Çünkü ileri teori ile donanmış parti olgusundan, teori ile pratiğin uyumundan neyin kast edildiği, „belirlenmiş“ -diyalektik materyalizmde „belirlenmiş“(maddenin değişimini yansıtmama ve durağanlık bağlamında) diye bir şey olmaz, ama, ne yazık ki, bu olguyu sıkça yaşıyoruz- bir teorinin yol gösterdiği pratiğin, defalarca taşa vurması mı gerektiği, partiyi kitlelerden koparması, her yönüyle güdükleştirmesi, nesnel gerçeklikten bütünüyle koparması mı anlaşılması gerekiyor, yoksa Stalin yoldaşın söyledikleri mi...

“Teori bütün ülkelerin işçi hareketlerinin genel biçimi ile ele alınan deneyimidir.

“… kuşkusuz ki teori, devrimci pratiğe bağlanmadıkça amaçsız kalır; tıpkı yolu devrimci teori ile aydınlatılmayan pratiğin, karanlıkta, el yordamı ile yürümesi gibi. Ama teori, devrimci pratik ile çözülmez bir bağlılık halinde gelişince, işçi hareketinin büyük bir gücü haline gelebilir. Çünkü, harekete, güvenliği, yönünü belirleme gücünü ve olayların iç bağlantılarının anlaşılmasını, teori ve yalnızca teori sağlayabilir; çünkü teori ve yalnız teori, sadece sınıfların bugün hangi yönde ve nasıl hareket ettiklerine değil, aynı zamanda bu sınıfların en yakın bir gelecekte, hangi yönde ve nasıl hareket edecekleri pratiğini anlamamıza yardım edebilir. Şu ünlü tezi söyleyen ve kerelerce yineleyen Lenin’den başkası değildir: „Devrimci teori olmadan devrimci hareket olamaz.”10

Teori ve pratiğin uyumluluğu, teorinin pratiğin aksayan yönlerini anında düzeltmesi, “yakın geleceği” tespit edebilmesi, örgütü ve örgütün mücadele taktiklerini buna hazırlaması anlamına gelir. Elbette burada önemli olan, teorinin nesnel gerçekliği yakalayabilmesi, örgütü bununla besleyebilmesi ve kitleleri hazırlaması gerekiyor. „Gelişen bir şey yok, her şey aynı, bu nedenle başta ortaya koyduğumuz teorimizi ve de pratiğimizi değiştirmeye gerek yok, önemli olan devrim mücadelesinde kararlı olmak ..“ vb. gibi anlayış ve yaklaşımlar, karanlıkta el yordamıyla yürümek olduğu gibi, Marksist bilimsellikten uzak, uzun erimli olmayan ucuz kahramanlıklar olarak sergilenir.

Küçük burjuva devrimciliğinin tipik özelliği olan, gerçeği nesnel olgularda arama yerine, sübjektivizme ve dogmatizme sarılması, onun, kendi sınıf karakteri ile yakından ilgilidir. Keskin Marksist görünmeleri, Marksizmi bir o kadar da revize etmelerinden ileri geliyor. Bunlar, teoriyi ya da sloganları, belli bir sürecin pratik olguları sorunu değil, hiç değişmeyen her dönemde geçerli „kutsal kitabın“ bir ayeti olarak ele alırlar. Böylece de Marksizmin özünü daha baştan tahrif etmiş olurlar.

Lenin; „... bir Marksist gerçek yaşama, gerçekliğin asıl olgularına dikkat etmesi, ve bütün teoriler gibi olsa olsa yalnızca esas ve genel hatları koyan, yalnızca yaşamı bütün karmaşıklığı içinde yaklaşık olarak kucaklayan dünün teorisine yapışmaması gerektiği...“ni11 söyler.

Bir KP’ni sağlamlaştıran, disiplinli ve dövüşken kılan, sınıf ve kitlelerle derin bağlar kurduran öğeler nedir diye sorulduğunda: Hangi anda hangi taktiği izleyeceğini bilen, yerine göre esnekliği yerine göre tavizsiz tutumu takınan, ilkelerde tavizsiz olan, hangi anda hangi eylem biçimine geçeceğini reçetelere değil, somut koşullara göre ayarlayan, Marksist diyalektiğin mutlakçılığın reddi olduğunu bilince çıkaran, her toplumsal değişimi teori ve pratiğe yansıtmasını beceren ve Lenin’in yukarıda belirttiği önermesi ışığında olabilir diye cevap verilebilir. Ve ancak böyle bir parti, kitlelerin nabzını elinde tutabileceği gibi, sınıfın tüm ileri ve dürüst unsurların güvenini kazanıp safında tutabilir. Ve işte o zaman devrimcilik bir gevezelik olmaktan kurtarılabilir.

Devrimciliği salt bir gevezelik düzeyine indirgemek, keskin sloganlarla devrimin “reklamını” yapmak, ama hayatın gerçeklerinden uzak durmak ve sık sık, hayatın reddettiği aynı teoriyi ya da aynı sloganları yinelemek, bu teori sahibi oportünistlerin devrime olan yeminli „inandırıcılığı“ kitleler için bir şey ifade etmeyeceği gibi, bu, devrimci lafazanlıktan başka bir şey değildir.

Diyalektik materyalizmin özünü reddeden sağ ve sol oportünizm, teorinin toplumsal pratiğin ürünü olması gerektiğini bilinçli olarak saptırmaları ve bu sapmaların etkisi altında olan ya da bu anlayış içinde olup da kendine „KP“ diyen örgütler, burjuvaziye karşı bir savaş örgütü olamazlar. Bir kısmı süreç içinde ya iyice reformizmin kucağına oturarak, burjuvazinin icazeti altında “proleter devrimcilik” adına parlamentercilik oyunu oynarlar ve de bir kısmı da dogmatizmin batağına dalarak, Lenin’in deyimiyle; „devrimci lâfazanlık uyuzuna“ kapılarak, örgütsel darbeciliği kendilerine rehber edinirler.

 “Eylemlerimizin başarısı, algılarımızın, algılanan şeylerin nesnel niteliği ile uygunluğunu tanıtlar” (Engels), yani, teori ile pratiğin birliğini tanıtlar.

„Somut koşulların somut tahlili“nden çıkmış bir teori pratiğe yol gösterir ve pratikte ürününü alabilir, ama, nesnel gerçekliğin ürünü olmayan, sübjektif ve dogmatik teori pratiğe cevap veremediği için, gelişme yerine gerileme olur. Örgüt, teoriye göre kendini yukarıdan aşağıya doğru şekillendirir. Ama, teori nesnel olguların ürünü olmadığı zaman, örgütün şekillenmesi de pratiğe cevap veremeyeceği için, örgüt gelişmez, kitlelerle kaynaşamaz ve çürümeye başlar. KP, varolanı öğrenirken, onunla yetinmeyip, o pratiksel deneyimleri daha ileriye taşımak için geliştirmek durumundadır.

Pratiğe cevap veremeyen bir KP, öncelikle sorunun kaynağını teorisinde aramak zorundadır. Kaynağı teori de aramayıp, başka yerlerde araması, onun gerçeklerden kaçması anlamına geldiği gibi, deyim yerindeyse; hala kılıçla tüfeğin karşısına çıkmaya çalışıyor demektir. Ve böyle bir parti bu yöntemi izlediği sürece hiçbir zaman Marksist olamaz. Toplumsal çalkantıların hızla geliştiği, toplumun alt-üst oluşu yaşadığı, kitlelerin değişim istediği, egemen sınıfların ekonomik ve siyasi krizinin derinleştiği ve ekonomik-siyasi ağır bir kriz yaşadığı bir ortamda KP, ilerleme değil gerileme gösteriyorsa, kitlelerin hoşnutsuzluğunu kendi potasında toparlayamıyorsa; izlediği politikanın neden toplumsal çalkantılara yanıt veremediğini ciddi şekilde irdelemek durumundadır. Bundan kaçan bir KP, sınıf adına boşa kürek çekiyor demektir. Sübjektivizmin ve dogmatizmin esiri olan oportünizmin, işçi sınıfını ve geniş emekçi yığınları içinde uzun süreli ciddi bir etkinlikleri de olamaz.”

1Bu yazı, “Marx’tan Mao’ya MARKSİST DÜŞÜNCE DİYALEKTİĞİ” adlı, en çok beğendim felsefi kitabımdan alınmıştır. Günümüz tartışmaları için gerekli olduğu kanısındayım. Burada „Diyalektik“ başlığı altında yayınlamakta yarar görüyorum. Ayrıca, daha önce burada yayınlanan "Materyalist Bilgi Teorisi ve Komünist Partileri" adlı makalemde okunabilir.

2 Lenin, Ne Yapmalı, sf. 30, Sol yay.

3 Engels, Almanya’da Burjuva Demokratik Devrim, sf.31, Birinci Baskı, Sol Yayınları.

4 Marks-Engels, Felsefe İncelemeleri, sf. 88, Sol Yayınları

5 Lenin, SE, C.11, sf.71, İnter Yayınları

6 Kaypakkaya, age, sf. 430-431

7 Engels, L. Feurbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, sf. 28, Sol Yayınları

8 Lenin’den aktaran Stalin, Leninizmin Sorunları, sf. 24, Sol Yayınları

9Karl Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, sf.202-203, Birinci Baskı, Sol Yayınları

10 Stalin, Leninizmin Sorunları, sf. 24, Sol Yayınları

11 Lenin, „Taktik Üzerine Mektuplar“, Marks-Engels-Marksizm, sf. 389. Aç.L., Sol Yayınları

Kadınların Aleksandra Kollontay'a borcu;Kadının kurtuluşu

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün 107. yılı, bugünün gerçekleşmesinde birinci dereceden payı olan ve 9 Mart 1952 yılında ise aramızdan ayrılan Aleksandra Kollontay’ın ise 65. ölüm yıldönümü vesilesiyle...

İnsanlığın özgürleşmesinin şartı kadının özgürleşmesi olunca, kadınların çifte baskılardan kurtulmasının mücadelesinin öne çıkmasının da anlamı kendiliğinden ortaya çıkıyor. Kadınların kurtuluş mücadelesi kapitalizmle yaşıttır. Ondan önceki toplumlarda kadınların yer yer direnişleri söz konusu olsada, kadının üzerindeki baskıları atmasının toplumsal ekonomik koşulları söz konusu değildi. Ancak, üretimin toplumsallaşması ve işçi sınıfının ortaya çıkmasıyla kadının kurtuluş mücadelesi de işçi sınıfının kurtuluş mücadelesiyle ortaklaştı ve biri olmadan diğerinin gerçekleşemeyeceği bir toplumsal zemine oturdu.

Zengin bir burjuva aileden gelen Kolontay:

“Kadınların yazgısı beni tüm yaşamım boyunca ilgilendirdi ve beni sosyalizme çeken de bu ilgi oldu.”1 Demesi, onun kadının kurtuluş mücadelesinin hangi sınıf önderliğinde ve hangi sınıf ideolojisi yönlendirmesiyle gerçekleşebileceğini bilince çıkardığını gösteriyordu.

Kollontay, zengin bir burjuva ailesinde yaşamasına karşın, kadınların ezilmesinin daha derinden duyumsamış, gözlemleyerek, burjuva ikiyüzlülüğne yakından tanıklık etmiştir. Onu ilgilendiren bireysel bir burjuva yaşamı değil, kadının toplumsal kurtuluşunu sağlamaktı. Bu nedenle arayışlarını doğrudan Marksist düşünceler etrafında sürdürdü ve marksizmin kadının kurtuluş mücadelesi için en doğru yol olduğuna inanarak, artık geri dönülmez bir mücadele yaşamının içine girdi.

Kollontay’ın Lenin ile tanışması ve Bolşevik saflarda aktif yer alması, bir tesadüf değil, bilinçli bir seçimin sonucuydu. O, 1905 devrimi süreci içinde Bolşevikler ve Menşevikler arasında gidip gelmesi doğaldı. Marksist bilinci tam idrak edememişti. Kendi deyimiyle bu süreçte, Rusya’da Marksistler arasında haklı bir üne sahip olan Plehanov’un üzerinde etkisi vardı. Ancak, 1905 Devriminin yenilmesi ve ağır istibdat günlerinin gelmesiyle, illegal çalışmaların öne çıkması ve bu süreçte Rosa Luxemburg, Clara Zetkin, Lenin ile tanışmasından sonra, kendini Menşeviklerden uzaklaştırır. Bu yazılarına da yansır.

Onun Lenin’le tanışması, sınıf mücadelesinin aktif bir militanı, öğretmeni, örgütleyicisi olarak, 17 Ekim Devrimi’nin en önde yer alanlarından biri yaptı. Ve yaşamı boyunca da SSCB’ne her alanda katkı yapkatan kaçınmadı.

Kollontay, yaşamı boyunca kalemini kadınlar için çalıştırdı. Bundan hiç bir zaman pişmanlık duymadı. Çünkü o ne yaptığını bilen bilinçli bir komünisti. O, hem teorisyen, hem militan ve hem de sıradan bir neferdi. Bunu belirleyen sınıf mücadelesinin koşulları ve gereksinimleriydi.

Kollontay, bazılarının utangaçca ileri sürmeye çalıştığı gibi, o bir femnist değildi. Tersine bujuva ve küçük burjuva feminizmine karşı kadınların kurtuluşunun işçi sınıfının kurtuluşuyla birlikte olabileceğine inanıyordu. Kadının yerinin işçi sınıfının mücadelesinin yanı ve kadının gerçek kurtuluşunun ancak ve ancak sosyalizmle gerçekleşeceğine inanıyordu. Tüm yazıları bunu doğrular. O yazdıklarıyla, eylemleriyle, propaganda ve söylevleriyle, işçi sınıfının mücadelesinin esas almıştır. Çünkü kadınların özgürlük mücadelesinin işçi sınıfının özgürlük mücadelesinden ayrı ele almamış, bunu yapanların karşısında durmuştur.

8 Mart Emekçi Kadınlar Günü

Emekçi kadınlar, Clara zetkin ve diğer komünist kadınlara çok şey borçlu oldukları gibi, Kolontay’a da borçludurlar. Hiç bir komünist kadın, emekçilerin kendilerine borçlu kalması için mücadele etmemişlerdir, elbette. Ama, adı geçen ve geçmeyen sayısız komünist kadınlara, sadece kadınlar değil tüm erkek işçi ve emekçilerin de borçlu oldukları bir gerçektir.

Bütün komünist kadınlar gibi, Kollontay’da kadınların mücadelede öne çıkması ve kadın sorunlarını her yerde öne çıkarmak ve bunu işçi sınıfının mücadelesiyle bütünleştirmek için çaba harcar. Bunlardan biri de, 2. Komünist Enternasyonal’e bağlı “Sosyalist Kadınların 2. Konferansı”nda, artık olgunlaşmış olan 8 Mart’ın ”Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak bütün dünyada kutlanmasının önerisi vardır. Clara Zetkin başta olmak üzere, o dönemin öne çıkan tüm komünist kadınları bu öneriye destek verir. Bunlardan biri de Konferans’a Bolşeviklerin temsilcisi olarak katılan Kollontay’dır. Ve Kolantay, Clara Zetkin ile birlikte Konferans’ın Başkanlık Divanı’na seçilir.

Bu Konferans’ta, çok önem verdiği konulardan biri üzerine, “ana ve çocuklar” üzerine konuşma yapar. Ana ve Çocuklar’ın sorunu, onu SSCB içinde de yaşamı boyunca takip edecektir. Çünkü onu, her zaman en fazla ezilen toplumsal kesimler ilgilendirmiştir. Konferans’ta Sosyalist Kadın Hareketi’nin Uluslararası Sekrataryası’na seçilir.

Kollontay, Sosyalist kadın konferanslarının yanı sıra, 2. Enternasyonal’in Stutgart, Kopenhag ve Basel Konferanslarına katılır. 2015-2016 yıllarında ABD’de kaldığı süre içinde adım atmadığı yer kalmaz ve kendi deyimiyle, “ABD’li solcuların II. Enternasyonal’den ayrılmasını sağlar ve III. Enternasyonalin hazırlık çalışmalarına katılır.” Bunları “Lenin talimatı”yla yapar.

Kollontay, Zetkin’in Engels’ten bu yana gelen deneyim ve birikimlerinden yaralanır. Zetkin komünist kadınların ikonasıysa, Kollontay’da, bundan sonra, Avrupa’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne kadar, bütün mücadele alanlarında, sosyalizmin örgütleyici ve propagandacısı olarak aranan biri olur.

Kollontay’da Kadınların Kurtuluşu

“ Kadın hareketi burjuva ya da işçi değildir, aynı ruhu taşıyan ortak ve tek bir harekettir.” Bu görüş, Kollontay’a ait değil. Kollontay’ında katıldığı “Tüm Rusya Kadınlar Kongresi”nde, burjuva feministlerin kadınların ortak görüşüdür. Ve feministler bunu: Marks-Engels’in, “Bütün ülkelerin işçileri Birleşiniz”, sloganına karşı, kendi sloganlarını: “Toplumun tüm sınıflarındaki kadınlar birleşiniz” şeklinde formüle ederler.

Kollontay, bu görüşler karşısında şöyle der:

“... Sorun, işçi sınıfı kadınlarının feministlerin çağrısına uyarak kadınların eşitlik savaşımına etkin ve doğrudan katılmada bulunmaları mı, yoksa sınıfsal geleneklerine sadık biçimde kendi yollarını çizerek, yalnızca kadınları değil, tüm insanlığı toplumsal yaşamımızdaki çağdaş kapitalist kurumların baskı ve köleliğinden kurtarmak amacıyla değişik bir savaşım vermeleri mi gerektiği sorusuna yanıt bulmaktır.”2

Kollontay, kadınların kurtuluşunu işçi sınıfının kurtuluşundan ve insanlığın (kadın-erkek) kurtuluşunun ise sosyalizmle gerçekleşeceğini net olarak belirtir ve bu konuda feminizm ile arasına kalın bir çizgi çektiği gibi, feminizmin burjuva reforumculuğundan daha ileri gidemeyeceğini ve kadın işçileri aldatıcı bir rol oynadığı vurgular.

O, kadınların kurtuluşunu tarihsel materyalist felsefede görür.

“Tarihsel materyalizm, cinsiyetler arasında doğal olarak var olan ayrımları tümüyle gözönünde tutmakta, bununla birlikte tek bir talepte bulunmaktadır. Kadın olsu, erkek olsun her bireyin kendi yazgısını belirleme hakkına tümüyle ve özgür biçimde sahip olması ve herekese doğal yeteneklerin gelişitirilip, uygulayabilecekleri en geniş olanakların sağlanması”3

Ve o devamla ve üzerine basarak şunu belirtir:

“... kadınların gerçekten özgür ve eşit bir duruma ancak, dönüştürülmüş ve yeni toplumsal, ekonomik ilkeler üzerinde kurulmuş bir dünyada kavuşabilir.”

O, kadınların ev içi köleliğinden kurtulmasının, ancak ve ancak toplumsal üretim içinde yer alarak sağlayabileceklerini ileri sürer. Ev içine haps edilmiş kadınların, ekonomik durumu ne kadar iyi olursa olsun, ezilmekten ve erkek egemen baskı ve anlayışından uzak kalamayacaklarını söyler. “Ev kadını”, bir anlmada ev köleliğidir. Kadının yaşamı, çocuk bakımı, kocasına hizmet ve ev işleriyle sınırlıysa, kadının kendini geliştirmesi ve özgürleşmesi söz konusu olamaz.

Kollontay, ev işlerinin toplumsallaşmasıyla kadının özgürlüğe doğrudan adım atacağını savunur. Bu, Marks-Engels ve Lenin’inde görüşüdür ve Ekim Devrimi’nin ilk işlerinden biri de Kadını ev işlerinde kurtararak, yasal eşitliğin dışında pratik eşitliği de sağlamak olmuştur. Dünyada ilk defa kadınlar, Ekim Devrimi’yle gerçek özgürlüğün tadına varmışlardır.

Ekim Devrimi ve Kadınlar

Kollontay, Ekim Devrimi’nin başından sonuna kadar içinde yer almıştır. Menşevik-Sosyalist devrimci ve cumhuriyetçi Rus burjuvazisinden oluşan Kerensky hükümeti, Bolşevikleri en büyük tehlike olarak görürüler. 1917 Nisan’dan itibaren Bolşevikleri gözden düşürmek için özel çaba harcarlar. “Alman casusları” diye lanse ederler. Özellikle 1917 Temmuz-Ağustos günleri Bolşevikler için oldukça kötü günlerdir. Kerensky’nin hükümeti Bolşeviklere cepheden savaş açar ve tutuklanmalarını karar altına alır. Bolşevik partisi yasaklanır ve başta Lenin olmak üzere hepsi “Alman Casusu” olarak suçlanır. Burjuva basını büyük puntolara ile “alman casusu Bolşevikler” olarak kayıt düşerler. Rus Burjuvazisinin savaş cephesindeki yenilgisi Bolşeviklerin üzerine atılır. Halk arasında anti-bolşevizm yayılmaya çalışılır.

Bu sırada Lenin’in yakalanması istenir. Ancak, yoldaşları Lenin’in, güvenli bir bölgeye ulaştırmayı başarırılar. Bu saldırı dalgasının öngününde İsveç’in başkenti’te Stockholm’da Zimmerwald konferansının devamı yapılacaktı. Buraya Kollontay ve bir yoldaşıyla katılır.

Bu konferansa katılan üleklerin komünistleri Bolşevikleri küçümser.” Siz küçük bir grupsunuz”” derler. Ve Kerenski övülür ve öne çıkarılır. Yani, Komünistler, burjuva demokratik devrimi ve onun başını çekenleri övüyor ve devrimin daha ileri görütülmesine sıcak bakmıyorlar. 1918-1920 arası gelişen Alman Devrimi’ de bu anlayışla boğulur.

Rusya’da burjuvazinin Bolşeviklere saldırısı artarken, dışarıda da 2. Komünist Enternasyonal çevreleri, Kerenski ile yatıp-kalkıyor. Kautsky’nin görüşleri burjuva demokratik devrimle sınırlı ve onun etkisi altında kalanlarda aynı yoldan yürüyor.

Kollontay, Bolşeviklerin tezlerini kabul ettirmeye çalışrı. Ancak, bir karar alınamaz ve toplantı dağılır. Çünkü, Temmuz günlerinde Bolşevikler “yenilmişti”. Bu karamsarlık Rus burjuva hükümetinden yana işler. Dışarıda kısa süre içinde deteği artar. Bu destek salt “Komünistler”le sınırlı olmayıp, esas olarak uluslararası burjuvaziden büyük destek gelir. Çünkü uluslararası burjuvazi, sosyalist devrimi ne olursa olsun boğulmasını ve asla başarıya ulaşmamasını istiyorlardı.

Kollontay, daha İsveç’teyken hakkında “alman casusu” olarak yakalama kararı çıkarılır. Buna rağmen o, Rusya’ya girmeye kararlıdır ve girer. Sınırda ise tutuklanır. Ve Kolontay, tanınan ve hergün gazetelerde boy boy resimleri çıktığı için, onu tanımayan yoktur.

Kollontay içerideyken Bolşevikler konferans yapar ve onu Merkez Komitesi’ne seçerler. Bu haber kendisine içerdeyken ulaştırılır. Bu onun için büyük bir moral kaynağı olur. Gericiliğin, Bolşevikler hakkında “bittiler” şeklinde yaptığı karar propagandanın boş olduğunu anlar ve Bolşeviklerin dimdik ayakta olduğuna sevinir.

Bu iki aylık gericilik süreci, Bolşevikleri yer altına çeker. Ama, Bolşevikler yine her tarafta vardır ve Ekim aylarından itibaren açıkta yer almaya, ama bu kez daha güçlü bir şekilde, daha örgütlü ve silahlı olarak meydanlar ve alanlar Bolşeviklerin eline geçer. Bolşevikler büyüdükçe, Kerenski hükümeti küçülür ve en son “Kışlık Sarayı”nın dışına çıkamaz olur. Eski Rus takvimiyle 25 Ekim (yeni takvimle 7 Kasım) tarihinde Kışlık Sarayı, silahlı işçiler (Kızıl Ordu) tarafında kuşatılır ve Kerenski kaçar. Böylece tarihsel bir dönem biter ve yeni bir tarihsel dönem, sosyalist devrimler dönemi başlar.4

Kollontay, devrimin örgütleyicisi ve propagandacısı olarak yer alır. Meydanlarda, kızıl ordu cephelerinde, denizcilerin içinde, fabrikalarda ve işçi kadınların arasında o vardır.

O, kendisinin şöyle anlatıyor:

“Yeni bir düşünce ya da girişim yolunda savaşım ve söylev veren propagandacıyı ateşleyen şevk duygusu harika bir şeydir, aşık olmaya benzer... Ben kendimi bu duyguyla yandığımı hissettim ve ateş dinleyenelerede sıçradı. Onlara söylev vermiyor, hepsini peşimden sürüklüyordum sanki. Toplantıdan bir alkış tufanı içinde ayrıldım, yorgunluktan ayakta duracak halim kalmamıştı. Dinleyicilere kendimden bir parça vermiştim ve mutluydum.”5

Bu nedenlede, kitleler onu her yerde istiyordu. Devrimin başkenti Petrograd (Petersburg)’da askerler, işçiler, kadınlar ve gençlik Kollontay’ın kanuşmasını dört gözle bekliyor ve kendi alanlarına çağrıyorlardı. Bu sıcak ve heycanlı günlerde, bütün Bolşevikler’de olduğu gibi, ondaki hayal gücüde farklıyıd: “Başardık” diyorlardı. Oysa Lenin Devrimi başaracaklarına inanların başında geliyordu. Yalpalamalara, çekimserliklere ve gereksiz maceracılıklara prim verimiyor, yoldaşlarını bir orkestra şefi gibi yönetiyordu. O günlerde kimse uyumuyordu.

“Parti merkezleriyle Bolşeviklerin egemen oldukları Sovyetler, proletarya ve yoksul köylülüğün ısrarla ve büyük bir tarihsel eylem için ortak sınıfsal iradeyle ileri doğru sürüklediği halk kitlelerinin devrim taleplerine, örgütlülük sağlamaya çalışıyorlar. Partinin, Bolşeviklerin gücü, sadece devrim hazırlamakta değil, kitlelerin umutlarını, ruh hallerini, isteklerini kavramayı ve ifade etmeyi başarabilmesinde, bunları anlaşılır şiarlara dönüştürmesinde, işçi sınıfının ve köylülüğün iradesini örgütlülüğe yönlendirebilmesinde yatıyordu.”6

Savaştan dönen askerler içinde, meydanlarda toplanmış halk arasında sadece öne çıkan Bolşevikler konuşma yapmıyor, herkes konuşyordu. Kollontay’nda belirttiği gibi;

“Halk içinden, kitle içinden birbiri ardına, kasketli ya da başörtülü konuşmacılar çıkıyor.” Halk kendi doğal liderlerini, devrimin önücülerini içinden çıkarıyor ve onlar etrafında kenetlenerek, burjuva saraylarına, kokuşmuş düzenlerine ve sömürücü sisteme saldırıyordu. An geldiğinde böyle bir kitleyi Lenin’in bile durdurmasının olanağı yoktu. Lenin, ayaklanma işaretini tam zamanında vermişti. Ne bir saat erken ne bir saat geç!

Enternasyonalist Kollontay

Kollontay, yurtdışında kaldığı süre boyunca, Bolşevikler adına çalışmasına karşın, özellikle Alman Sosyal-Demokrat Parti adına da çalışma yapar. Onun verdiği görevleri yerine getirir. 1906 23-29 Eylül tarihlerinde Alman Sosyal-Demokrat Partisi’nin Manheim Kongresi’ne katılır. Burada, August Bebel, Karl Liebknecht, Clara Zetkin ve diğer ileri kadrolarla tanışır.

Rusya’da aranmaya başlamasından sonra Almanya , İsveç, İsviçre, İngiltere ve daha bir çok Avrupa ülkesinde enternasyonal çalışma yürütür. Alman Sosyal-Demokrat Parti adına Almanya’nın şehir ve köylerinde propaganda yapar. Ancak, bu süre içinde Lenin ile ilişkilerini sürdürür ve Bolşevikler adına bir çok uluslararası konferans ve kongrelere katılır.

Burada bir not düşmek gerekiyor. Kollontay’ın “dil sorunu yoktu.” Denebilir ki, Kollontay’ın dili -aynı Engels gibi- bütün dillere açıktı. Onun enternasyonal çalışma ve deneyimi Sovyetler Birliği kurulduktan sonra çok işe yarayacaktı. O, SSCB’ni tarihin ilk kadın büyük elçisi olarak bir çok ülkede en iyi bir şekilde temsil etti ve emperyalistlerin SSCB’ni yalnızlaştırma siyasetini boşa çıkarmada önemli katkıları oldu.

Kllontay ve Parti

İşçi sınıfının sömürü ve baskı düzeni kapitalizmden kurtulması, tek başına ideoloji ve teroiye sahip olmakla olası değildir. Marksist teroiyi pratiğe uygulayan işçi sınıfının partisi olması gerekiyor. Disiplinli, işinin ehli, çelik gibi sağlam ve doğru bir çalışma ve düşünce tarzına sahip olan bir parti ile burjuvazi yenilebilir. Kollontay, Bolşevik saflarda bunu öğrendi ve böylesi bir partiyle 17 Ekim Devrimi gerçekleştirebildi.

Bugün, özellikle komünist partilerin küçümsendiği ya da partili çalışmaların önemsizleştiği, önemsizleştirilmeye çalışıldığı bir süreçte aşağıdaki, sözleri defalarca tekararlamakta yarar var.

O’na partiye ilk girişinde bir kadın yoldaşı şöyle der:

“Partinin önündeki büyük devrimci görevler için, ilk koşulu yerine getiren herkes yararlı olabilir. Bu koşullardan ilki, partiyi sevmek, ikincisi disiplini korumayı öğrenmektir. Elbette Marks’ın artı-değer teorisini incelemeniz ve Lenin’in eserleriyle ilgilenmeniz yararlı, ama bu yetmez. Partiye bütün varlığıyla bağlanmak zorundadır insan. Tüm burjuva alışkanlıklar bırakılmalı, ‘rol’ oynama ya da kendini ön plana çıkarma isteği altedilmelidir. Küçük görevler verildiğinde gücenilmemelidir, çünkü parti çalışmasında önemsiz olan hiç bir şey yoktur. Çünkü küçük bir görevde yapılan hata büyük görevlere de zarar verebilir. Parti, sizin öncelikle son derece disiplinli bir parti üyesi olduğunuza ve politik görevlerinizi kendi görevleriniz haline getirdiğinize emein olmalıdır.”7

Parti sevilmelidir der Kollontay. Parti sevilmeden, partinin disiplinine uyulmadan, devrim ve parti değerleri bütünleştirilmeden ve bu değerler için herşey göze alınmadan, küçük burjuva alışkanlıklardan ve yaşam tarzından vazgeçilmeden, parti önderliğinde devrime yürümenin olasılığı yoktur. Küçük burjuva yaşam tarzı üzerinde “devrimci çalışma” inşa edilemez. Bir yanında küçük burjuva yaşam tarzını bir yanında ise “proleter düşünce (!)” taşıyarak komünist partili olunamaz. Çünkü, küçük burjuva yaşam tarzı, bütün komünist değerleri revize ederek onu burjuvazinin değerler sistemine entegre eder. Kollontay, salt düşünceleriyle değil, yaşam tarzıyla da geçmiş yaşam tarzından kopmuş bir komünisti.

“Serbest Aşk ve Serbest Birlik”

Kollontay, kadınların kurtuluşu ile ilgili görüşlerinden dolayı eleştirilere maruz kaldığı gibi onun görüşlerini paylaşanlarda olmuştur. O, daha ilk başlarda RSDİP içindeki kadın örütlenmesi ve kadınlar içindeki çalışmada zorluklarla karşılaşmış ve bu “erkek egemen” bakış açısına karşı mücadele etmiştir.

Aynı şekilde, kapitalizm koşullarında “serbest birlik”le sorunun çözümlenebileceğini savunan küçük burjuva feministlerine de kapsamlı eleştirler getirmiştir.

“Serbest birlik”, kapitalizm koşullarında, kadının çaresiz bırakılmasının bir başaka biçimidir. Yani, erkeğin hiç bir sorumluluk almadan ve yüklenmeden ve kadın üzerindeki bütün yaptırımlar durken, kadının özgürleşeceğini düşünmek, sorunun ekonomik yönünü, yani esasını gözardı etmektir. Kapitalizm koşullarından ezilenler için “serbestlik”, sadece ve sadece egemen olanların çıkarına gelecektir. Kapitalizm koşullarında, kadının kurtuluşunu “serbest birlikte” gören küçük burjuva feminizminin haklı olarak eleştiren Kollontay, bu sloganı, “sermaye ve emeğin serbest ortaklığı” sloganına benzetir. Oysa, gerçekte sermaye ve emeğin serbest ortaklığı yok, sermayenin tek taraflı egemenliği söz konusudur. Üretim araçlarını elinde tutan bir sınıfla, üretim araçlarından yoksun olan bir sınıfın “ortaklığından” ya da “eşitliğinden” söz edilebilr mi? Elbette edilemez! Üretim araçlarını elinde bulunduran sermaye sahibi, “işçinin özgür” olduğunu söyler. İşçi, ona gör, “isterse çalışır, istemezse çalışmaz.” Ama, işçinin yaşamak için çalışmak zorunda olduğunu en iyi sermaye sahibi bilir. Bu nedenle de, elinden üretim araçları çekilip alınan işçi sermaye sahibine mecbur bırakılmıştır.

Günümüz küçük burjuva feministleri de, kapitalizme köklü eleştiri getirmeden, kadının bazı hakları elede etmesiyle, sorunun, yani kadının kurtuluşunun sağlanabileceğini savunuyorlar.

Kollontay, bu görüşünü, Bebel’in “Kadın ve Sosyalizm” adlı eserinden aktarma yaparak zenginleştirir:

“Kadın için özel uyarlık (muvafakat) pek önemli değildir, diye belirtiyor haklı olarak Bebel, zira kendi gücü ve kapasitesine uyan bütün iş dallarında çalışarak geçimini sağlayabilir; ancak her iki halde de ezilmiş durumdadır, çünkü ne ekonomik bağımsızlık ne de kolayca evlenme ve boşanma olanağı onu, ekonomik ve toplumsal sömürünün baskısına karşı koruyamaz. Kadının toplumsal durumu (ve özellikle ekonomik durum) bütünüyle bağımsız ve erkeğinkine eşit olmadığı, siyasal haklar her iki cinse eşit olarak tanınmadığı sürece, hakları ve özgürlükleri, yalnızca zenginliği değil maddi ve manevi iktidarı da elinde bulunduran hükümetin ve egemen sınıfların isteklerine tabi olan bir halk için Anayasa’ların en güzel ne kadar yararlı olabilirse, evliliğin özel karakteri de o kadına o kadar yararlı olacaktır.”8

Bu görüşleri, aradan yüzyıl geçmesine karşın, günümüzde, özellikle de gelişmiş kapitalist ülkelerdeki kadınların ekonomik durumu desteklemektedir.

OECD’nin 2017 şubat ayı içinde açıkladığı, “Meslek ve Aile Yaşamında Almanya Raporu”nda, 24-45 yaşları arasıdaki çocuklu kadınların aile bütçesine katkıları, Danimarka’da %42 iken Almanya’da bu katkının oranı %23 kadardır. Almanya’da çocuklu kadınların %39’u haftada 20 saat çalışırken, %31 ise işsiz ve ancak %30 kadarı tam saat çalışmaktadır. OECD’nin söz konusu raporunda yer alan 22 ülkeden en kötüsü, dünyanın 4. büyük ekonomisine sahip Almanya’dır.9

Evli ve özellikle de çocuklu kadınların durumu en kötüsü ve aynı işte çalışan kadın-erkek ücreti arasındaki farkın arası da kadınların aleyhine olarak %22 düzeyindedir. Aynı işte çalışlan kadın, aynı işte çalışan erkekten %22 oranında daha az kazanıyor. Yarı zamanlı işlerin yanı sıra yaklaşık 1/5 oranında daha az kazanmak. “serbest birlik” olan ülkelerde durum bu. Demek ki, kapitalizm koşullarında “sebest birlik”, kadınlar lehine fazla da bir “iyileşme” getirmiyor. Ekonomik özgürlüğün olmadığı yerde başka özgürlüklerden söz etmek saçmadır. Ekonomik özgürlük ise, özel mülkiyetin ortadan kalkmasıyla tam olarak gerçekleşir.

Aynı yerde, “serbest aşk” konusuna değinen Kollontay;

“ ‘Serbest aşk” ilkesinin belli bir ölçüde gerçekleşebileceği elverişli zemin ancak, toplumsal ilişkiler alanındaki bir seri köklü reform, aile yükümlülüklerini topluma ve devlete geçirecek reformlar ayratacaktır. Şekli ne kadar demokratik olursa olsun, bugünkü sınıf devletinin, annenin bütün yükümlülüklerini, giderek genç kuşağın halen bireysel hücre durumundaki ailenin üstlendiği yükümlerini üstüne almayı hazır olduğunu sanmak olanaklı mıdır?”10 diye sorar.

Kapitalizm koşullarında “serbest birlik” ve “serbest aşk”ın gerçekleşmeyeceğini söylüyor ve bunun üretim ilişkileri ile doğrudan bağlantılı olduğunu savunuyor, Kolontay.

Elbette, kadın için özgürlük bu değildir. Serbest birlik ve serbest aşk, ancak ve ancak özel mülkiyetin ortadan kalktığı, çocuk ve eviçi sorunları toplumun üstlendiği bir süreçte gerçekleşebilir. Kapitalizm koşullarında, “serbest aşk” sloganı, yine burjuvazinin ve beyaz kadın tücacarlarını işine yaramaktadır. Bu nedenle, cinsiyetci ayrımların ortadan kalkması ve erkek-kadın eşitliğinin sağlanması, ekonomik özgürlüklerin sağlanmasıyla gerçekleşebilir. Yani, özel mülkiyetçi toplumsal sistemin yıkılması ve sosyalizmin gerçekleşmesi ile sağlanabilir.

Komünistlerin “serbest birlik” ve “serbest aşk”tan anladığı; emeğin özgürleşmesidir. Yani, kapitalist üretim ilişkilerin bütünüyle ortadan kaldırılması ve kadın-erkek arasındaki tüm bağımlılık ilişkilerin yıkılmasıyla sağlanabileceğidir. Onun dışındaki ilişkiler, adı ne konursa konsun, kadını kölelik zincirinden kurataramayacaktır. 11

“’Serbest aşk’ ilkesinin, kadına yeni acılar getirmeksizin yürülükte olması ancak, bugün onu hem kocasına hem sermayeye çifte bağımlı kılan maddi zincirlerden kurtulduğu zaman olanaklı olacaktır”.12

Kollontay’ın bu görüşleri ileri sürmesinin üzerinden yüzyılı aşkın bir zaman geçti. Bugün bazı ülkeler hariç çoğu ülkelerde “serbest birlik”, “serbest aşka” söz konusudur. Yasal olarak bunlar yasaklanmaz. Ancak, halen “kadın üzerindeki baskılardan” söz ediyoruz ve yukarıda OECD’den aldığımız istatistiklerin de ortaya koyduğu derin eşitsizliklerin devam ettiğini biliyorsak, kapitalizm koşullarında kadın üzerindeki çifte baskının kalkmadığına, kalkamayacağına söylemekte yanılgı olmasa gerek.

“Serbest aşk”ın işçi sınıfı içinde uygulandığını, ancak, burjuvazinin bunu “ahlaksızlık” olarak gördüğünü, dile getiren Kollontay, şöyle devam ediyor:

“Feministler, özgür ‘ergin’ burjuva kadınlar için evlilik dışı birlikteliklerin yeni biçimlerinden söz ettiklerinde, bunun adı güzel ‘serbest aşk’tır; ama işçi sınıfı söz konusu olduğunda, aynı evlilik dışı birliktelikler için hor görücü ‘düzen bozulmuş cinsel ilişkiler’ terimi kullanılır. ... Oysa, proleter kadın için ortaklaşa yaşam, ister serbest ister kilisece kutsanmış biçimde olsun, bugünkü koşullar içinde, sonuçları açısından hep aynı güçlülüğü sürdürüyor.” 13

Küçük burjuva feminizmi, günümüzde, kilise ya da resmi evlilikleri önemsemesede, kadın üzerindeki erkek baskısının kalkmasına odaklanmıştır. Ancak, bu baskıların ekonomik temelinden bağımsız olarak elel almalarından dolayı, karşı çıkışlarını temellendiremiyorlar. Çünkü erkek egemen sistemi doğuran, erkeklerden kaynaklı bir olgu olmayıp, özel mülkiyet ilişkilerinden kaynaklanmaktadır. Kapitalist özel mülkiyet ilişkilerine karşı olunmadan kadının kurutluşunu gerçekleştirmenin yoluda hep kapalı kalır.

Eviçi İşler ve Kadınlar

Son yıllarda kadının eviçi işlerinin ücretlendirilmesi üzeine çokca yazılıp çizildi, feministler tarafından. Kadının ev içi emeği ücretlendirilirse, kadının kurtulacağı gibi algılar yaratılmaya çalışıldı.

Oysa, kadının kurtulmasnın ilk şartlarından biri eviçi denen hapishaneden kurtulması gerekiyor. Kapitalizm daha baştan kadını fabrikaya bağladı. Ancak yedek sanayi ordusu olarakda önemli bir kadın kitlesini eviçi emekçi olarak, kendi kaderiyle başbaşa bırkamış durumdadır. Gereksinimi olduğu zaman kadını fabrikaya çekiyor, gereksinim duymadığı zaman ise öncelikle kadınları fabrika kapılarının dışına bırakıyor.

“... kadınların çoğunluğu için evlilik sorunun keskinliğini yitirmesi, ancak ve ancak, bu bireysel dağınık ev ekonomileri sisteminde bugün için kaçınılmaz olan bayağı ev işleri sıkıntılarından toplum onları kurtarırsa, genç kuşağın bakımını toplum üstlenirse, yine aynı

toplum analığı korursa ve her çocuğa, en azından yaşamlarının ilk aylarında bir anne verecek düzeye gelmişse olanaklı olur”.14

Yüzyıl önce tartışılan konular, bugünde komünist ve feministler arasında tartışma konusu olmaya devam ediyor. Ünlü küçük burjuva feminist teorisyenler, “eviçi emek ücretlendirilsin” kampanyaları açarak, kadının daha fazla eve bağlı kalmasını ve kapitalist sistemde kadının köleliğinin devamını istediklerinden fazlaca haberleri olmadığı açık. Reformist anlayış ve değişimler kadının kurtuluşunu gerçekleştiremez.

Burjuva feministleri, “yasal evlilik istemekte haklılar. Çünkü onlar mal varlığından pay alamak istiyorlar. Ancak, küçük burjuva feministleri ise, “serbest birlik” ve “ev içi emeğin ücretlendirilemsi” istemleri, işçi ve ev emekçisi kadının kurutuluşu değildir. Bunların gerçekleşmesi kadına kurtuluş getirmez. Ayrıca, erkek egemen analayışın yıkılışını ve kadının gerçek kurtuluşunu buraya bağlamak, sorunu yanlış yönlendirmektir. Bu tür istemler, kapitalist sistemde reformist iyileşmelerin ötesine geçemez. Ayrıca, ne amaçla olursa olsun kadını eve mahkum eden hiç bir politika ve uygulama, kadının lehine olamaz. Kadın, insanı körelten gündelik işlerden kurtulmalıdır. Kollontay’ın da belirttiği gibi, bunlar toplumsallaşmalıdır. SSCB’de bunun ciddi adımları atılmıştı. Bu konuda en büyük çabalardan biri Kollontay’a aittir.

Kapitalist sistemde, ne “serbest birlik” ne de “eviçi emeğin ücretlendirlmesi” kadının kurtuluşu olamaz, olmamıştır da. Kapitalist ülkelerin çoğunda (AB ülkeleri) asgari geçim yardımı (sosyal yardım) uygulanmaktadır. Ancak, bunlar kadının çifte baskı altında kalmasına engel olamamaktadır. Kollontay’ın sözünü ettiği de budur.

Toplumsal eşitsizliklerin ortadan kalkmasının yolu, kapitalist üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılmasından geçer. Kadının ve esas olarakta tüm emekçilerin kurutluşu buradan geçmektedir.

Çocuğun Toplumsallaşması

Kadın eviçi işlerinden kurtuldukça ve bu işler toplumsallaştıkça, kadının kurutuluşu da gerçekleşecektir. Burjuvazi eviçi işleri toplumsallaştırmaz. Kapitalist üretim ilişkileri ağı içinde bunun olasılığı yoktur. Çünkü onun işsizler ordusunun önemli bir kitlesini oluşturan kadınları “oyalama” yeri, uysallaştırma havzasına gereksinimi vardır. Eviçi işler ise bunun için biçilmiş bir kaftandır.

Çocuğun toplumsallaşması da kadını eviçi işlerden koparacak bir olgudur. Çocukların toplumsallaşmasından kasıt, çocuğun ebeveynlerinden koparma değil, bizzat onların bakımını ve yetiştirilmesini bütünüyle toplumun üstlenmesi anlamındadır.

Kollontay, bu konuya SSCB içinde de daha devrimin ilk günlerinden itibaren özel bir çaba harcamıştır.

“Analık Sarayı” kurmayı hedeflemiş, bütün olanaksızlıklara rağmen başarmıştır. Burada hem annelerin hem de çocukların eğitilmesi, barındırılması ve annelerin özgürce hareket edebilmesine olanaklar yaratmak için Sosyalist Devletin ilk gişimiydi.

“Eğitim görevinin aileden topluma geçişi aile hücresini perçinleyen son bağları da koparacaktır” diyen Kllontay, şöyle devam ediyor:

“Kadının aileye ‘yabancı kandan bir unsur’ sokmayacağının garantisi olan genç kızın bakireliği, mülk sahibi koca için vazgeçilmez olan nitelik, işçi sınıfından değerini yitiriyor; çünkü miras sorunlarının artık hiçbir rolü yok burada ...”15

Kllontay, Devrimin daha ilk yıllarında, 1918 yılında kaleme aldığı, “Yarının Toplumu” adlı makalesinde, Sosyalist toplumun Yeni Kadın’larına şöyle sesleniyor:

“İşçi sınıfı kadınları, bugünkü aileyi yok olmaya mahkum gibi görmekten acı duymasınlar. Bunun yerine, kadını ev hizmetinden özgür kılacak, annelik yükünü hafifletecek olan yeni toplumun ve nihayet adına fuhuş denen şeyin son bulduğunu görecekleri toplumun ilk ışıklarını selamlasınlar, daha iyi işçilerin kurtuluşunun büyük eserini yaratmak için mücadeleye çağrılan kadın, yeni kentte eskinin farklılaştırmalarının yeri olmayacağını anlayabilmelidir.; ‘Bunlar benim çocuklarım, tüm annelik özenim ve sevgim onlar içindir. Şunlarsa senin çocukların, komşu çocukları; onlar hiç ilgilendirmez beni. Benimkiler bana yetiyor!’ Bundan böyle, toplumsal rolünün bilincinde olan emekçi anne, benimkiler, seninkiler diye ayrım yapmayacak seviyeye ulaşmalı, yalnızca bizim çocuklarımız olduğunu aklından çıkarmamalıdır.”16

Kollontay’ın ilk yazılarından son yazılarına kadar görüşleri bir bütünsellik içindedir. O tarihsel materyalizm anlayışı içinde kadının kurtuluş sorununa yaklaşmış, Ekim Sosyalist Devrimi’nden sonrada bunu pratikte gerçekleştirmenin büyük mücadelesini vermiştir.

Emperyalist burjuvazi, ülkemizin islamcı iktidarı ve faşizm vb kesimler “anne”ye çok özel önem verdiklerini ileri sürerler. Ancak, hiçbiri anneyi kölelik bağlarından kurtarmaya yanaşmadığı gibi, yeni zincirlerle daha fazla baskı altında kalmasının ve ezilmesinin ekonomik-siyasi ilişkilerini geliştirirler.

Kollontay, kadın-erkek ilişkilerinin yarın ne olacağının yolunu sosyalist toplumda çizileceğini belirtir ve şöyle der:

“Emekçi devletinin cinsler arasında yeni bir ilişki biçimine gereksinimi vardır. Annenin çocuğuna karşı dar ve tekelci sevgisi, büyük proletarya toplumunun tüm çocuklarını kucaklayacak şekilde genişleme zorundadır. Kadının köleliği üzerine kurulan çözülmez evlilik yerine, güçlü aşk ve karşılıklı saygı ile dolu, hak ve yükümlülükleri eşit kişilerin birliği doğacaktır. Bireysel ve bencil ailenin yerine, evrensel büyük işçi ailesi güçlenecek, bu aile içindeki erkekler ve kadınlar her şeyden önce kardeş ve arkadaş olacaktır. Yarının toplumu için öngörülen kadın-erkek ilişkileri işte böyledir.”17

Kadınlar, Kollontay’a çok şey borçludurlar. Kurtuluşlarına yol gösterici teorinin yanında SSCB döneminde kadının kurtuluşu için verilen çabalara borçludurlar. Ancak, o, mücadelesini, kadınlar kendisine “borçlu” kalsın diye değil, insanlığın kapitalist köleliklten kurtulması için vermişti. Onun mücadelesi bütün işçi ve emekçi kadınlara örnek olmalı ve yol göstermelidir.

Birleşmeyin, Bölünün Ki, Adımlarınızın Sayısı Artsın(!)

Komünistlerin Birliği:

Marx ve Engels. “Bütün ülkelerin işçileri birleşiniz” demişlerdi. Mao, “Bütün ülkelerin işçileri ve Ezilen halkları birleşiniz” diyerek, işçi sınıfının birliğinin yanına bir de ezilen halkların ve ezilen ulusların birliğinin ekleyerek, burjuvaziye karşı sınıf savaşımında daha fazla çoğalmamızı önerdi.

İşçi sınıfı ve ezilen halkların bölünerek çoğalmayacağını, proletaryanın bütün büyük öğretmenleri ve marksizmin klasikleri biliyordu ve önermelerinide bu doğrultuda yaptılar. Kendi eylemleri de bu yönde oldu.

Sınıflar arası mücadelede, aynıların aynı yerde, karşı safa karşı birleşmelerinin ve çoğalmalarının nedenleri çok nettir. Hiç bir teori ve politika bunun karşısında yerini alamaz. İşçi ve emekçi cephesini bölmek ve parçalamak düşmana has bir özelliktir. Aynı şekilde, işçi ve emekçilerde kendi karşıtlarını bölmek ve parçalamak için mücadele ederler, taktikler geliştirerek, sınıf savaşımında karşıtlara karşı üstün gelmeyi amaçlarlar. Birbirine karşı mücadele eden sınıfların politikalarında, dostları çoğaltmak düşman daraltmak vardır. Küçük burjuva devrimciliği ise, özellikle zor zamanlarda, düşman ile proletarya arasındaki çelişmelerin arttığı ya da burjuvazinin azgınca saldırdığı süreçlerde, bölünmeyi birliğe tercih edici politikaları öne çıkarırlar.

İster demokratik devrim ister sosyalist devrim öncelikli olsun, İşçi sınıfı, önderliğinde bütün devrimlerde, işçi sınıfı ezilen halkların birliğine özel bir önem verir. Devrimden yana olan kesimlerin büyük bir çoğunluğunu kazanmadan devrimin başarıya ulaşamayacağını bilir. 17 Ekim Devrimi öngünlerinde Bolşevikler’in durumunu ve taktiklerinin inceleyeneler bunu net olarak görürler. Bolşevikler, kitleler içinde ve sovyetlerde çoğunluğu ele geçirdiklerinde ayaklanma kararı alıyorlar. Daha önce değil. Daha önce ayaklanma isteyenleri Lenin “maceracı” olarak niteler ve çoğunluğun ayaklanmaya hazır olduğu bir anda ise, ayaklanmaya karşı çıkanları “devrim düşmanları” (Ziyonev ve Kamanev örneğinde olduğu gibi) olarak eleştirmekten geri durmaz.

Lenin, kitlelerin durumunu saati saatine izlerken, aynı şekilde öncünün, yani partinin durumunuda yakından inceler. Devrime önderlik edecek partinin güçlenmesini, ittifaklar yapamasını önerir. Ve bunu uygular. Troçkistelerle yapılan birlik bu anlayışın ürünüdür. Yine, Sosyalist Devrimciler’in sol kanadıyla yapılan birlikler ve ittifaklar bu anlayışın ürünüdür. Anarşistleri Bolşeviklerin önderliğindeki devrime katmak için yer yer verilen tavizler, devrimden yana olanları birleştirme çabalarıdır.

Lenin önderliğindeki Bolşevikler’in ta baştan itibaren parti birliği sorunu en temel sorunlardan biridir. Parti çelik disiplinli bir parti olmasının yanı sıra kitlesel bir yapıyada kavuşması gerekir. Parti, işçi sınıfı ve köylüler içinde (devrimin temel sınıfları arasında) kök salmalı, geniş örgütlenme ağlarına sahip olmalıdır. İşçi sınıfı adına hareket edip, ama işçi sınıfıyla güçlü bağı olmayan partiler çürümeye mahkumdur. Lenin bu temel ilkelerden hareket eder.

Bolşevikler, parti birliğine de çok değer verirler. 1903’ten 1912’e kadar, RSDİP içinde, esas olarak iki farklı akım (hizip) olarak varlıklarını sürdürürler. Bolşevikler 1912’de Prag Konferansı ile ayrı parti kurdular.

Hemen partide örgütsel kopuş olmamıştı. 3. kongreler ayrı ayrı yapılmıştı. 4 kongre birlikte yapılmıştı ama yürümemişti. Sonra menşevikler ile tekrar bir araya gelmenin ve birlikte yürümenin imkanlarının kalmadığına karar vererek Menşeviklerle her türlü bağlarını kopararak yeni tip parti (hizip ve gruplarla bağdaşmayan Leninist/bolşevik tipten bir parti) RSDİP(Bolşevik) olarak örgütlendiler.

Her ülkenin komünistlerin tarihi birbirine az çok benzese de, aynısı olmadığı ve olmayacağı da bir o kadar açıktır. Uluslararası komünist partilerin tarihi çok karmaşık ve zengin deneyimlerle doludur. İşçi sınıfı önderliğinde, burjuvaziden iktidarı alarak sosyalizmi ve nihayetinde komünizmi gerçekleştirmek, bu deneyimleri içselleştirmeyi de gerektiriyor.

ÇKP, AEP, Vietnam İşçi Partisi deneyimleri de oldukça öğreticidir. Özelliklede günümüzde Hindistan Komünist Partisi Maoist’in “birlik” tarihi, kendine komünist diyen herkese örnek olması gerekiyor. HKP(M)’in temelini atan HKP/ML-Halk Savaşı örgütüdür. Birbiriyle çatışan ve komünistleri birleştirmeyi başardı ve her yeni süreçte de yeni komünist grupları bünyesine katmanın mücadelesini veriyor. HKP(M), komünistlerin bölünüp/parçalanmasını değil, birliğini savunuyor ve bunu gerçekleştiriyor da. Bu birlikler, “sınıf uzlaşmacı” bir birlik olmayıp, MLM bir program ve ilkeler etrafında ilkeli birliklerdir. Hindistanlı komünistler “ne olursa ol yine gel” demiyorlar. “Marksist-Leninist-Maoist ilkeleri kabul edenler ve bunun savaşını verenler birleşmelidir” ilkesinden hareket ediyorlar. Ve bu konuda oldukça başarılı oldular ve HKP(M) önderliğinde Hindistan burjuvazisine karşı verilen savaşımı hayli ilerlettiler.

Burada HKP(M) tarihi bu yazının konusu değil. Ancak, HKP(M), Hindistan devleti tarafından “en tehlikeli örgüt” ilan edildi ve her alanda HKP(M) karşı savaş ilan edildi. HKP(M) ise her geçen gün büyüyor. Yani Delhi ve diğer eyaletlerde milyonları yürütebiliyorlar. Genel grevler ile hayatı felç edebiliyorlar. Bunu komünistlerin ilkeli birliklerine borçlular.

Kaypakkaya’nın TİİKP içindeki mücadeleside öğreticidir. O süreçte uzun sayılabilecek zaman içinde Kaypakkaya kendi görüşlerinin mücadelesini veriyor. TİİKP önderliğinin iflah olmazlığına ve o çizgiyle aynı yerde kalınamayacağı görüşüne varınca, yoldaşlarıyla birlikten o örgütten kopup yeni bir örgüt kuruyorlar. Hatta, Kaypakkaya, TİİKP’in yapacağı kongreye de katılmak istiyor. Ancak, TİİKP’in demokrat bir yapısı olmadığını bildiği için, (ve kendisini katletmeye yönelik planlarını da yaşadığından) kendi görüşlerini örgüt içinde daha geniş bir kesime ulaştıramayacağına karar verince, kongreye kadar beklemeyi uygun bulmuyor ve kendi görüşlerini temel alan bir örgütlenme yaratıyor.

Komünistler, Dağılmayı Değil, Birliği Esas Almalıdır:

Bazı ayrılıklar kaçınılmaz olur. Bolşevik-Menşevik, TİİKP/ TKP/ML gibi. Bazı ayrılıklar ise, birlikte yürünebilme ve birliği güçlendirme koşulları varken, gereksiz ve proletaryanın ve emekçilerin davasına zarar veren ayrılıklar yaşanır. Bugün yaşandığı gibi. Ya da geçmişte irili ufaklı ayrılıkların yaşanmış olması gibi.

Bir örgüt içinde ayrılıkları oluşturan teorik etmenlerin başında farklı çizgi sorunu gelir. Örgüt içinde tartışmalar sonucu, birbirinden farklı iki uzlaşmaz çizgi (ya da daha fazlası) oluşmuşsa, bunları bir arada tutan ilkelerde ortadan kalkmış olur. Ne kadar zorlanırsa zorlansın, bir arada yürümeleri ve hareketin gelişmesi önünde engel olmayı önleyemezler.

Böylesi ayrılıklar desteklenir. Bu tür ayrılıklara karşı çıkmanın bir anlamı da olmaz. Uzlaşmaz çizgilerin oluşması iradi müdahaleler ile ortadan kalkabilecek bir olgu değildir. Sınıf mücadelesinin seyri içinde ya dönüşür ya da değişmlere uğrayarak kendi mecrasını yaratır.

Örneğin, 1976 yılında yaşanan ayrılık. Çizgi ayrılığıydı. Ancak, örgüt içinde ciddi boyutta tartışılmadan gelişen bir ayrılık oldu. Sanki emirvaki gelişti. Oysa, farklı çizgiler örgüt içinde enine boyuna tartışılıp bir kongre ya da konferans ile yapılan iç tartışma sonuçlandırılabilseydi, ayrılan taraflar daha zengin deneyimler elde edebilirlerdi. Bu yapılamadı.Örgütün 45 yıllık tarihindeki ayrılıkları buraya almaya gerek yok. Buraya kadar verdiğimiz örneklerde, “son ayrılık”ın bunlara uymadığını, ne denli zorlanırsa zorlansın, “uydurulamadığı” ortaya çıkıyor. Daha önceki bazı “ayrılıklara” benzeşen yanları olabilir. Ancak, bir çizgi ayrılığı üzerine olmadığı ortaya çıkıyor.

Her şeyden önce tartışılan teorik konular yok. Yani, ayrılan tarafların birbirinden farklı oldukları teroik-siyasal tartışma ya da ilke yok. Çünkü kamuoyuna bu yönlü yansıyan bir tartışma yok. Bu tür tartışmalar olmadığı gibi, birbirini “hizip” ilan edenlerin çizgilerinde de bir ayrım söz konusu olmadığı ortaya çıkıyor.

Her iki tarafta Kaypakkaya’nın görüşlerine bağlı olduklarını söyledikleri gibi programatik görüşlere yönelik bir eleştiri ya da farklılıklarda ortaya koymuyorlar. Zaten her iki tarafta, özellikle de bir tarafı “hizip” ilan eden ve “merkezin” kendidisi olduğunu duyuran kesminde diğer tarafa “çizgi” eleştirisi yoktur. Ne var? “Disiplin”!

Birliğe ve böyle bir ayrılığa karşı çıkan ve parti içi demokrasinin işletilmesini savunan kesim ise, birliğin korunmasından yana gözüküyor. Parti içi sorunun demokratik mekanizmanın işletilerek çözülmesini istiyor. Bunları, kamuoyunu bilgilendirme açıklamalarında var.

Ortada bir çizgi sorunu ve uzlaşmaz bir çizgi (programatik görüşler temelinde) sorunu yoksa, “ayrılığın” anlamsızlığı da kendiliğinden ortaya çıkıyor. Yani, iki tarafın bir arada yürüyememesi için henüz dışa yansıyan hiç bir teorik sorun olmadığı ortaya çıkıyor. Ama, tüzük ve demokratik işleyiş sorunu var. Demek ki örgütsel ağırlıklı bir çizgi, ancak bu da henüz kamuoyuna açık yürütülmüyor. Bunun giderilmesi gerekiyor.

Böylesi durumlarda, bazı örgütsel avantajları kullanarak “irade”yi, bu iradeye kuşkuyla yaklaşanlara dikte etmek mi gerekiyor yoksa, demokratik işleyişi mi harekete geçirmek gerekiyor?

Örgütsel birlik sorunu olan, örgütün bölünmesinden rahatsızlık duyacak sorumluluk sahibi örgüt üyelerinin, kayıtsız şartsız ve tereddütsüz yapması gereken, demokratik işleyişin yerine getirilerek, örgütsel nedenlerle bunalım yaşayan örgütün bunalımını çözmek ve bunalımı sağlam bir birliğe dönüştürmek olmalıdır.

Örgüt içi demokrasi, en temel ilkelerden biridir. Bu yoksa ya da zaafa uğramışsa, orada sağlam bir yoldaşça güven ve birliğin oluşması bir yana, sağlam olan hiç bir şeyde olmaz. Savunduğu görüşler ne denli doğru olursa olsun, çürüme örgütsel bünyeyi bütünüyle sarar.

Komünist partiler ya da komünist partilerin tüzüklerini kendi tüzükleri olarak kabul eden devrimci örgütlenmeler, örgüt içi demokratik merkeziyetçiliğe birinci dereceden önem vermek ve kolektif tarafından kabul edilen tüzüğe harfiyen uymak zorundadırlar. “Tüzüğün bir kerede olsa delinmesinden bir şey olmaz” dendiği yerde, ya da böyle düşünüldüğünde parti ve yoldaşlık ilişkilerini dinamitler, ortada güven bırakmayacağı için birlik olamaz. Ne demokrasi olur ne de merkeziyetçilik. Demokratik merkeziyetçilik ilkesi, merkeziyetçiliğin ağır basması, demokratik yanın ise birincisine göre tali durumda kalması anlamını da taşımaz. Demokrasi işletilmeden ve yerine getirilmeden güçlü bir merkeziyetçilik oluşturmak ve örgütü bir orkestra şefi gibi kusursuz yürütmenin de koşulları ortadan kalkar.

Ayrılıklar Kolay, Birlikler Zor Olur:

Uluslararası burjuvazinin yumruğunu yemiş devrimci bir yapılanmanın yapması gerekenler aslında çok basit: Bu darbenin bünyede yaratacağı tahribatları en aza indirmektir. Önderlik böylesi durumlarda kendini gösterir. Bu operasyonun nedenleri, niçinleri bütünüyle ortaya çıkarılıp, ona göre örgütsel tahribatlar giderilip onarma yolları öne çıkarılır. Burjuvazinin amacı, yapının birliğini bozmak olduğu çok net olarak ortaya çıkmıştır. Bunu görmemek ya da görmezden gelmek, devrimci sorumluluk bilinciyle doğrudan bağlantılıdır. Ve bu ayrılık, bu operasyonun ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

Operasyonun neden yapıyı hedef aldığı, teorik-siyasal-örgütsel boyutları deşifre edilerek çözüm yolları aranır ve bu konuda örgütsel yapının zaafları açığa çıkarılıp onarılma yoluna gidilir. Söz konusu uluslararası saldırı dalgası, bireysel yetkileri öne çıkarmaz. Tersine demokratik iç işleyişi daha bir öne çıkarır, çıkarmalıdır.

Ancak, bunun böyle gelişmediği, geliştirilemediği ortaya çıkıyor. Son gelişmeler, kendiliğindenci ve keyfiyetçi çalışma tarzı ve örgütlenme anlayışının egemen olduğunu ve bunun terk edilmek istenmediğini ortaya koyuyor. Sorunda bu hastalıklı anlayışın kabul ettirilmek istenmesinden çıkıyor. Hastalıklı bünye, hastalıklı bir çalışma tarzı ve demokratik olmayan politik müdahalelere yanıt vermez. Tersine, yeni hastalıklar üretir ve çürümeyi derinleştirir.

Bu yazının amacı, bu durumun nedenlerinin teroik analizi(1) amaçlı olmadığından, varolan durum üzerinden hareket etmektedir. Ancak devrimci bir hareketin, kolayca çözümlenebilecek çelişmelerden dolayı bölünme yaşaması, bu harekete emeği geçen, emekçisi olan, yakın gönül bağı olan işçi ve emekçileri de üzmektedir.

Hele hele, sosyalist bir gazetenin bürosunu basarak onu işlemez hale getirmek devrimci bir yöntem olmadığını herkes kabul eder. Kendini “merkez” olarak kabul eden kesimlerde, daha önce başka devrimci örgütlerin dergi bürolarının basılmasını kınamış ve bu tür tavırların karşı-devrime hizmet ettiğini, halk içi çelişmelerin demokratik bir şekilde çözülmesini ve şiddet içermemesini yazmışlardır. Ne yazık ki, bu şiddet tavrı bile, birliğin değil ayrılığın öne çıkarıldığını göstergesi olarak ortada duruyor.

Sonuç olarak, aynıların aynı yerde ayrıların ayrı yerde olması doğaldır. Ama aynıları bölme ve zayıflatma girişimi komünistlerin tavrı olamaz. Çözüm, işletilmeyen demokratik işleyişi kusursuz ve kesintisiz bir şekilde, yapının tüzüğüne uygun olarak yaşama geçirmektir. 

1 Bu konudaki bütünsel eleştiri ve düşüncelerim: “Tarihin Önünde Yürümek” adlı kitabımda yer almaktadır.

Sayfalar