Cumartesi Haziran 24, 2017

Misafir yazarlar

Güncele iliskin yazilariyla sitemize katki sunan yazar dostlarimiza ait bölüm

CHP, stabil bir parti mi?‏ /İsmail Cem Özkan

Yaşadığımız ülkenin ve devletin kurucu gücü olarak tanıtılan CHP aslında homojen bir parti hiçbir zaman olamadı, sürekli olarak çağın ve zamanın ruhuna uygun olarak tavır değiştirtirken kadrosu da değişen bir siyasi partidir ve o yüzden stabil değil dinamiktir.

CHP kurucu üyeleri son Osmanlı Meclisi üyeleri ve 1. Ankara’da kurulan meclistir. Osmanlı devletinden almış olduğu mirası kesintisiz olarak ileriye taşıyan parti özelliğini de korumasına rağmen, bugün kuruluş çizgisinden çok uzakta hatta hiçbir bağlantısı kalmamış konumdadır.

İttihat ve Terakki partisi Makedonya merkezli kurulan ve daha sonra başkent İstanbul’da köklü bir konuma geçen siyasi parti Osmanlı devletinin son dönemine damgasını vurmakla kalmamış, yıkılışından da birincil derecede sorumludur, fakat yeni kurulmakta olan devletin de kurucu üyesi konumundadır. Her ne kadar ileri gelen lider kadrosunun büyük oranda değişime uğramış olması, o geleneği ve ilkeleri taşımadığı anlamına gelmez. Osmanlı devleti 1. Dünya Savaşı sonrası çok küçük toprağa kadar küçülürken, o dönemde var olan dünyanın siyasi atmosferine uygun olarak yeni bir devletin de doğmasına kaynaklık edecektir.

Yüzyıllar boyu iktidar olan Osmanlı aile yapısı yerini yeniden yapılanan devlete ve organlarına bırakacaktır. Ulus devleti anlayışı içinde imparatorluk dağılırken, çevresinde oluşmuş ulus devletleri ile ilişkili olan ve onlardan etkilenen ve karşılıklı çıkarlara uygun olarak yeni devlet Ankara merkezli devleti de oluşmaktadır.

Yeni consensus (fikir birliği)  ulus devletinin sınırları konusunda olacaktır.

Emperyalist devletler geçmişi emperyalist olan bir devleti parçalarken elinde cetvel ve masa başında hakları ikiye ayıran ve birbirine mahkum eden sınırları çizmekten geri durmamıştır.

İstikrar gelmekte olan istikrarsızlık üzerine oturtulmuştur. Çatışma kaçınılmazdır ve çatışma koşulları sınırlar oluştururken yaratılmıştır.

Osmanlı İmparatorluğundan alınan miras Ankara’daki 1. Meclis ile daha çıplak gözükmektedir. O meclis geçmiş partileri olduğu gibi vekilleri ile yaşatmaktadır ve temsil hakkı korunmaktadır. Ne var ki son Osmanlı Meclisini oluşturan siyasi grupların lider kadrosu değişmiştir. İktidar olan İttihat ve Terakki Partisi liderleri kaçmış, bir anlamda gönüllü sürgündedir. Onların akıbetleri ilerleyen günlerde ortaya çıkacaktır ama oluşmakta olan devlet yapısı eski liderler ile değil, yeni liderler ile yoluna devam edecektir. Bu yeni kadro yeni bir siyasi parti ile hayata başlayacak ve bugüne kadar değişerek gelecektir.

Zamana uygun, zamanın ruhuna uygun kararlar alacak kadro değişimi ile varlığını dinamik, değişken ve stabil olmayan bir anlayış üzerine koruyacaktır. Ve kısa bir süre hariç sürekli devletin çıkarları için varlığını koruyacak kurumları ile birlikte…

Kısaca, CHP tarihine bakmak demek, Osmanlı sonrası oluşturulmuş ulus devleti tarihine bakmak gibidir, devletin çıkarları partinin çıkarları ile paraleldir. Her döneme uygun dönemin şartlarına ve devletin çıkarına göre karar alınmıştır. Kuruluş süreci olarak kabul edilen Lozan anlaşmasına kadar olan süreçte Osmanlı devletinin dağılışından yer alan travmanın etkisi ile daha kanlı çözüm yolları kabul edilmiş ve uygulanmıştır. Koçgiri katliamı, Karadeniz’de yaşanan kitlesel katliamlar bu refleksin dışa vuruşundan başka şey değildir. Aynı süreç içinde Kürt illerinde var olan karşılıklı güven ortamı devletin oluşması ile birlikte parçalanacak ve bu güven Kürt isyanları olarak tarih sahnemize yansıyacaktır.

İttihat ve Terakki Partisi’nin kurucu üyeleri arasında yer alan Ermeniler ile hesaplaşma ‘tehcir’ ile ortaya çıkması gibi Kürtler ile hesaplaşma bölgesel ayaklanmalar ile zaman zaman ortaya sıcak şekilde çıkmış ve devlet olanaklarını kullananlar kanlı bir şekilde sorunu halının altına iteklemiştir.

Hesaplaşma kanlıdır ama sorunu çözücü niteliği yoktur. Tıpkı Ermeni sorununda olduğu gibi, sorun çöle sürülerek yok edileceği kabul edilmiş ama yüzyıl sonra bile sorun olarak hala ulus devlet için sorundur. Lozan Anlaşması sonrası yeni devlet emperyalist güçler tarafından kabul edilmiş ve eski Osmanlı artık tarihteki yerini almıştır. Osmanlı ailesi imparatorluk devletinin yerini ulus devleti almıştır, kurucu ve hakim güç Türklerdir. Onun siyasi temsilcisi de Halk Fıkrası ve daha ileride alacak rejin adını da parti ismine ekleyecek Cumhuriyet Hak Partisi’dir.

Parti, devletin çıkarlarına göre hareket ederken, kendi içinde muhalefetini de yaratarak partinin daha dinamik ve esnek olması sağlanmıştır. Bugün var olan tüm partiler işte bu kurucu partinin içinden çıkan muhalefet hareketlerinin sonucudur. 1. Meşrutiyetten sonra hayata adım atan tüm siyasi figürler değişerek ama varlıklarını koruyarak bugüne gelmiştir. Eski rejimin devamını savunanlardan, yeni rejimin güçlenmesini ve gelişmesini savunanların ortak temeli devlettir. Onları birbirinden ayıran sadece çıkarlar ve öncelikleridir.

İkinci dünya savaşı sırasında oluşan CHP Nazi partisi özelliğini taşır ve o dönem partide görev yapan ve karar alma sürecinde yer alanların hepsi biçimsel olarak Nazi’dir. Her ne kadar Almanya’dan kaçan Yahudilere ev sahipliği yapmış olsalar da Nazi hayranlıklarını hiç gizlememişlerdir. Bugün, Ankara modern görünümünü bu süreç içinde almıştır.

2. Dünya savaşı sonlanırken bu Nazi kadro da CHP içinden ve devletten tasfiye edilecek ve yeni Amerikan merkezli liberal düşünceye sahip olacaktır. O sürece en uygun yanıtı yine CHP içinde muhalefet hareketi kurulacak ve yeni bir siyasi tarih sahnesine çıkacaktır.

Karma ekonominin mimarı Celal Bayar ve toprak reformuna karşı duruşu ile öne çıkan Adnan Menderes önderliğinde kurulan Demokrat Parti zamanın ruhuna uygundur ve Emperyalist devletler tarafından desteklenmektedir.

Yenilmiş Nazi Almanya’sı ve galip devlerden olan Sovyetler olan ilişkisi ince bir çizgi üzerindedir ve kuruluşuna önemli katkı sunan emperyalist devletlerin çıkarı bu yeni kurulan parti ile ete kemiğe bürünecek ve kısa zamanda iktidar yolu açılacaktır.

Birleşmiş Milletlere girmek adına dönemin lideri İnönü bu tercihi zorunlu yapmış ve artık çok partili bir cumhuriyet kapılarını açmıştır. Yeni dünya kurulmuştur ve Türkiye o dünyanın şartlarına uygun değişerek yerini almıştır.

CHP bundan sonraki süreçte genelde iktidardan uzak ama devletin partisi olmayı sürdürmüştür.

Devlet, CHP demektir, ama iktidardan uzak ama iktidarı sürekli denetleyerek ve kontrol ederek!

Kurucu parti kadrolarını devlet içinden devşirmektedir ama kitleselliği iktidar olmaya seçim koşulları içinde el vermemektedir, çünkü dünya artık ulus devletinin anlayışının da değişme uğradığı dönemdir. Ulus devleti içinde sermaye birikimin yerini yeteri kadar sermaye biriktiren emperyalist ulus devletlerin firmaları daha gözü aç bir şekilde yayılma sürecidir. Bu süreç içinde ulus devleti içinde sermaye birikimi yapan devletlerin teknolojiye ulaşımı bu gözü aç ve tröstleşme yolunda adım atan firmalar eli ile engellenmektedir.

Ülkemiz yeri sömürge konuma gelmesi bu sürecin içinde olmuştur. Teknoloji geliştiren değil, montaj sanayinin ilerlemesi ve kendi halkını kandıran markaların orta çıkmasıdır. Teknoloji sahibi olmayan ve ancak kendi ulus devleti içinde markaları olan bir sanayiye sahip olmaktadır. Yeni oluşturulan bu sermeye ile devletin çıkarları baş başadır ve devletin çıkarından önce oluşturulan sermayenin çıkarı ve güvenliği daha öne çıkmıştır.

Demokrat Parti’nin hızla yeni zenginleri ortaya çıkarması ve toplum içinde oluşan adaletsiz dengenin sonucunda Amerikanın bilgisi ve stratejisi dahilinde darbe ortamı oluşturulmuş, Sovyetlerin çıkarları doğrultusunda bu darbe için onayı ile kontrgerilla eğitimi yapmış genç subaylar eliyle gerçekleştirilmiştir.

27 Mayıs darbesi askeri komuta zinciri içinde en üstün haberi olmadığı ama tabandan askerlerin bilgisi ve kontrolü dahilinde yapılmış, 27 Mayıs sabahı ancak üst kadronun haberi olmuştur.

Fiili durum ortaya çıkmış ve bu fiili durum yasal hükme büründürülmesi yeni anayasanın oluşmasını da ortaya çıkarmıştır.

Marshall yardımları ile ayakta kalan Demokrat Parti yardımın bitmesi ile yerle bir olmuştur. Amerika kendi yarattığı çocuğuna bir anlamda tokat atmıştır ama lider kadrosunu da değiştirmiştir. Demokrat Parti liderlerinin idam edilmesinden 29 gün sonra yapılan seçimlerde artık yeni ismi Adalet Partisi yüzde 34,8 oy oranı ile 158 milletvekili çıkararak meclise ikinci parti olarak girmiştir. Yine Demokrat Parti içinden çıkan Yeni Türkiye Partisi ise yüzde 13.7 oy oranı ile 54 milletvekili çıkarmıştır. CHP kısa dönem ülke yönetimindedir ama bu süreç içinde de devletin çıkarları emperyalist devletlerin beklentileri yönünde devleti değiştirmiş ve bu yeni kadro hareketi ile devlet yeni rotasına oturtulmuştur. Daha fazla özgürlük ve daha fazla kitle örgütü siyasi yaşantımız içine girmiş ve göreceli olarak özgür bir ortam oluşturulmuştur. Bu süreç içinde işçi sınıfı yukarından aşağıya gibi gösterilen birçok hakka kavuşmuştur ama işçi tarihi açısından incelerseniz birçok mücadelenin sonucunda grevli sendika hakkına kavuştuğunu görürüz. Anlatılan gibi değil, tırnağı ile kazıyarak mücadele ile haklar elde edilmiştir.

Yakın tarihimize yukarıdan bakarak rahatlıkla söyleyebiliriz ki CHP içinde her değişim devletin çıkarlarına uygun şekilde gerçekleşmiştir. Sağın temsilcisi Adalet Partisi karşısında CHP üzerine sol muhalefet yapmak düşmüş ve Ortanın Solu sloganı ile Ecevit siyasi hayatımıza girmiştir. Amerika’nın da istediği bir ‘demokrasi’ ülkemizde oluşmuştur. Arada oluşan küçük partiler bu ikili parti rejimi içinde pazarlık için birer araç olarak varlıklarını korumuştur.

12 Mart süreci içinde dönemin başbakanın CHP içinden çıkası tesadüfi değildir. Yine bu süreç içinde Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam kararı alma sürecinde CHP çoğunluk vekillerinin tavrının AP vekiller ile aynı şekilde tavır koymaları İnönü’ye rağmen davranılması şaşırtıcı bugün için değildir. O süreç içinde Sovyetlerin ülkemiz içinde etkisini TKP’nin almış olduğu kararlara bakarak görebiliriz, çünkü TKP artık Sovyet devletinin çıkarlarını savunmak ile yükümlü bir lobi örgütü gibidir, kendi başına bağımsız karar alma gibi bir durumu söz konusu değildir. TKP komitern kararlarına uygun olarak bu idam karşısında sessiz kamış ve meclisteki oylamaya DİSK temsilcisinin tavrına bakarak rahatlıkla söyleyebiliriz. Abdullah Baştürk Yozgat vekili olarak oylamaya katılamayarak dolaylı olarak bu idamı desteklemiştir. Elbette bu tavırda yalnız değildir, dönemin Alevi vekillerde aynı şekilde tavır göstermişlerdir. (Bu konuda daha ayrıntılı bilgiyi Doğan Özgüden’nin anılarında bulabilirsiniz.)

12 Mart sürecinden CHP yeniden yapılanmış ve bu yapılanma ile 12 Eylül’e giden sürecin de yapısal değişimlere uğramıştır. Yine CHP içinden hizip olarak doğan Deniz Baykal ileride yeni Türkiye’nin bir figürü olarak karşımıza çıkacak ve bugün Cumhurbaşkanı olan kişinin siyasi hayata katılmasının ve onu iktidara taşımanın aracı oluverecektir. Her dönemin koşullarına uygun olarak değişen CHP 12 Eylül ile kapatılmış ve yeniden açılma süreci içinde birçok denemeler sonucunda Deniz Baykal başkanlığında tamamı ile başkana bağlı bir parti yaratılmıştır. Başkanın belirlediği ilçe ve il başkanlarının oyları ile parti başkanlığı tartışılmaz kılmıştır. Tipik Ortadoğu ülkesinde olan siyasi partiler gibi başkan merkezli ve başkan dışında kimsenin sesinin çıkmadığı parti yapılanması devletin yapılanmasına uygundur.

Devlet çıkarı gereği düşman olarak gördüğünü yok etme özgürlüğüne sahiptir. Düşman olarak gördüklerini hukuka göre değil, siyasi tercihe göre yaptığı süreç başlamıştır ve bu süreç içinde birçok insan kaybedilmiş, faili meçhul cinayetlere kurban verilmiş, köyler boşaltılmıştır.  CHP bu süreci de demokrasi ve özgürlüklerin geliştirilmesi anlamında sorgulamamış, sessiz kalarak bir anlamda muhalefet yapar gibi gözüküp elini kirletmeden bu zamandan çıkmayı beklemiştir. Susurluk Kazası bir anlamda demokrasi ve özgürlük için fırsat olarak öne çıkmasına rağmen gerekli kadar üstüne gidememiş ve üstünün örtülmesine sessiz kalmıştır. (burada CHP dediğime bakmayın CHP ile birleşecek SHP ve diğer sol grupları da içine kapsadığını rahatlıkla söyleyebilirim) çok ses çıkarmak geçmiş ile yüzleşmek anlamına gelmediğini yaşayarak öğrendik.

Lider boyunduruğu altına giren CHP demokratik yollar ile liderini değiştirememiş, bir kaset ile lider kadrosu değişmiştir. Deniz Baykal ve ekibi tarafından dışlanan Alevilere parti içinde yeniden nefes alma ortamı yeni lider ile olacağı kabul edilirken, bu durumun da kısa sürdüğü kısa zamanda ortaya çıkacaktır. Çünkü etnik ve dini görüşü ile yeni lider Kılıçdaroğlu Deniz Baykal’dan aldığı iktidar partisinin yedek değneği olma özelliğini söylem değişikliği ile devam etmiştir.

Kılıçdaroğlu, AKP için CHP başına paraşüt ile getirilmiş Kürt ve Alevi kökenli biri... Bu sayede Kürt sorununa devletin istekleri ve niyetleri doğrultusunda güç parçalanması yaratmak için ortaya sürülmüş bir piyondur. Kılıçdaroğlu'nun bugüne kadar tahmin edip de tutturmuş olduğu bir tek olay yoktur, sürekli “olmazsa istifa ederim” diyerek bugüne kadar yaşanan her seçim sonrası ne istifa etmiş ne de özeleştiri vermiştir. Yanlış tercihleri ile AKP bugün iktidarda olmaya devam ediyor, çünkü muhalefet yok ortada. Seçmenin seçebileceği AKP çizgisi dışında kitle partisi yok...

CHP, devletçi yapısını yeni devleti savunarak sürdürüyor...

CHP dinamik bir kurucu partidir ve bu kurucu parti kurulduğu günden bu güne kadar değişerek gelmiş ve kuruluşunda yer alan liderinden çok uzağında ve sadece isim dışında hiçbir bağlantısı kalmamış bir partidir. Lider kadrosu döneme uygun değişimler yaşamış olması o partinin işlevinde değişiklik yapmadığı gerçeği ile karşılaşırız.

Önce devlet!

Devletin uzun süre yaşaması için devlet kavramının değişiminin pek önemi yoktur. Bugün ülke şerait ülkesi olması CHP şeriat devletini savunacak kadar içinde değişimi yaşayabilecek bir partidir. Bunun işaretlerini parti içinde var olan söylemlere bakarak rahatlıkla söyleyebiliriz. CHP’nin yönetiminde olan belediyelerin yaptığı uygulamalara bakarsanız ne kadar haklı olduğumu görebilirisiniz.

Peki, iktidar ve iktidar perspektifi olmayan bir kitle partisi neden varlığını korur?

Bu soruya yanıt verdiğinizde CHP gerçek anlamda biraz daha anlaşılır, çünkü küçük çıkarlar ve elini kirletmemek için dolaylı destek sunmak vicdan rahatlatma aracı olurken, paradigmalara da uygundur.

CHP dışında bir sosyal demokrat hareket yaratmamak için Ortadoğu ülkesinde buna ihtiyaç vardır ve iktidar ne zaman zora düşerse kötü zamanlarında yanında olan partiye desteği dolaylı olarak sunar… Muhalefet liderinin önüne kurşun atmak ile başkanın kafasına taş atmak gibidir.

İktidarda yer alan sağ partilerin sosyal demokrat partilere destek vermesi geleneksel olarak ikinci enternasyonal sonrası oluşan siyasi atmosfere bakarak söyleyebiliriz. Sovyet deneyimi kapitalistleri ılımlı sosyal demokratlara destek vermeyi ve onların yaşaması için ortam oluşturmasına her daim izin verilmiştir, bu sayede ülke içinde oluşabilecek devrim koşulları ortadan kaldırılmıştır. Almanya’nın efsane lideri Willy Brandt’ın Der Spiegel dergisine yer alan iddialara bakmak yeterlidir. (http://www.spiegel.de/einestages/willy-brandt-bekam-geheime-us-zahlungen-ab-1950-a-1096881.html)

Sosyal demokrasi her ne kadar kapitalistlerin karlarından feragat etmesini öngörmüş olsa da liberal rüzgarın estiği doksanlı yıllarda işçi sınıfının sesini kesmek ve yok etmek için kullanılmış bir araca dönüşmüştür. İşçi sınıfı en büyük kayıbını doksanlı yıllarda sosyal demokratların iktidarı sürecinde yaşamıştır. Doksanlı yıllarda devlet yıkılırken ve yeniden yapılanırken en önemli muhalefetini sesiz ve işlevsiz bırakmıştır. Sınıf mücadelesinde sosyal demokratlar tarihin kendisine yüklediği rolü en iyi şekilde yerine getirmiştir ve getirme yede devam etmektedir…

İsmail Cem Özkan 

Yine bir Mayıs günü...Rojava’dan bir Partizan

Ölüm kutsanmaz bizde. Kutsanan özgür yaşamdır. Ancak özgür bir yaşam için ölmek gerekiyorsa tıpkı umutla yaşama koşar gibi, cesaretle karşılarız ölümü. Öncülük kutsanmaz bizde ancak geleceği kısaltmak içinse öncülük, bir sıra neferi gibi atılırız öne. Yaşamın, savaşın, gelişimin diyalektiğinde anlamlandırırız her ölümü ve öncülüğü. 

Yine taze bir mayıs günü kaybettik yüreği cesaretle çarpan iki gerillayı. Yine bir mayıs günü karşıladık onların kavga türkülerini. Haydar ve Murat yoldaşlarımızı mayısın altısında uğurladık özgürlüğe.  Son on yıldır dipten akıp-gelen devrimci gençlik geleneğinin öncüleri-neferleri,  gerillanın komutanları ve siyasi komiserleri oluyor. Ülkemizin en güzel, en direngen yoldaşları olan gençleri devrime armağan ediyoruz. Çiğdem, Fatma, Derya, Cengiz, Özgüç, Yurdal, Haydar, Murat yoldaşlarımız, gençlik mücadelesinin ortasından, en kavgalı toprağından, en ateşli çatışmaların içinden kopup gerillaya katıldılar.

Toprağa düşen her gerillayla birlikte anlatılması zor derin bir hüzün içinde onlarla ilk karşılaşma anına ve tanışma mekanına döner anılar. Ve geriye dönen adımlarla birlikte “keşke ben olsaydım” isteği güçlenir.  Sinan yoldaş bir aydan biraz fazla bir süreliğine de olsa gerilla alanında Beşler’in yanında kısa bir eğitim devresi yaşar. Kısa zamanlı ilk gerilla yaşamı boyunca tüm yoldaşlar ve özellikle Beşler üzerinde etkili bir iz bırakır. Gerillanın yüksek beğenisine sığdırır, duruş ve kararlılığını. Gerillaya katıldığı ilk günden itibaren kendine özgü, esmer duruşu ve yürüyüşüyle geleceğin komutanı olacak güçlü bir izlenim bırakır. Ve ilk günkü gözlemin haklılığını son nefesini verinceye dek ortaya koyar.

Aramızdan fiziki olarak ayrılıp toprağa düşen her yoldaşın ardından önce derin bir hüzün sonra tarifi zor sessiz bir yolculuk başlar; yoldaşla yaşananlara ve paylaşılanlara doğru. Geçmişe, yoldaşla gerçekleşen tanışma anına doğru gidilir. Sonra başlar “ilk”lere dair sorular. “İlk nerede karşılaştık?” İlk izlenim-ilk gözlem ve en çok da bizde bıraktığı ilk neydi? Gençlik toplantısında karşılaştık ilk. Belirgin olan esmer teni ve üzerindeki soluk koyu renkli tişörtü siyasi komiserin dikkatini çeker. “Yoldaş üstündeki tişört dikkat çekici bir renkte. Zaten esmer bir tenin var, yolculuklarda tenine uygun açık bir renk giysen daha iyi olur.” Sinan yoldaşta söylenenleri sessiz bir karşılamanın dışında bir tepki görülmez. İkinci kez gerillaya katılması talebi gelir, gerilla yönetimi tarafından. Olumlama ve sessiz bir alçakgönüllü sevincin dışında başka bir belirti görülmez. Haydar yoldaşta her şey o kadar sade ve yalındı ki tıpkı üzerinde duran tişört gibi. Belirgin ve görünür olmayan ancak emek ve çalışmaya ait ne varsa görünmeden var olanlar vardı. Devrimin sessiz ve sıra neferinde alçakgönüllük kadar öncülük ve emek dolu değerler vardı.    

Sinan yoldaş devrim ve parti karşısındaki duruşu ve tutumu örnekti. Söz konusu parti ve devrim olunca akan sular durur, konuşan ve karar veren sadece parti olur. Ve öyle oldu. Sinan yoldaşa ne zaman gerilla alanına dönmen, devrimci çalışmalarını gerilla alanında sürdürmen gerekir denilince tek bir itiraz tek bir isteksizlik belirtisi göstermeden, sessizce ancak bir o kadar sevinç ve onurla karşıladı, gerillaya katılım kararını. Eğer söz konusu gerillaysa, söz konusu partiyse her şey durur ve donar. Konuşan, yürüyen ve mücadele eden parti olur. Gerillada ilk kamp pratiğiydi. Heyecan, coşku, ilk olmanın anlaşılır belirsizliği, güçlü yapma isteği iç içe geçmişti. Her şeye karşın olumlu bir pratik diyebileceğimiz, süreç yaşanmıştı. Adım adım, basamak basamak yükselerek zenginleşen pratik ve bunun içinden damla damla aratarak çoğalan devrimci savaş bilinci büyüyordu. Ve her geçen gün Haydar yoldaş gerillanın ve halkın komutan Sinan’ı oluyordu. İnce uzun boyu, Yılmaz Güney’i anımsatan esmer yüzü, gözlerinden eksik olmayan gülüşüyle her geçen gün daha çok toprağa-gerçeğe-yoldaşlara ve halka yakın oluyordu. Yakınlaştıkça gücü artıyor, gerilla yaşamı-duruşu ve yürüyüşü ona daha çok yakışıyordu. Her geçen gün yaşamın her anı ve gerillanın her pratiği ve tecrübesiyle bütünleşerek, yürüyen komutan Sinan, gerillanın ve yaşamın aranan-özlenen-beklenen yoldaşı oluyordu.

GERİLLA BİLİNÇ ve YÜREK İŞİDİR

Sinan yoldaş! “Gerilla, bilinçli bir savaşım işidir. Onun en sahici yerinde yürek ve direniş vardır.  En önde savaşmak vardır.  Ölümü halkın, yaşamın korkusu yapmaya çalışanlara inat ve karşıtlık temelinde onu yaşamdan çıkartmak vardır.” Sen ve siz yoldaşlar bunu başarıyorsunuz.

Sinan yoldaş! “Siyasal çalışmalar ön planda gözükse de bir yıkım ve yok etme aracı olsa da savaş olgusu ve gerçekliğini ve güncelliğini koruyor. Çelişkilerin, sorunların başka biçim ve yolla çözülmesi mümkün olmadığından dolayıdır ki savaş bir çözüm aracı olma güncelliğini koruyor. Kan ve acı gerçek bir olgu olarak durmaktadır.” Sen ve sizler bunu kavradınız. Bu güçlü kavrayışa uygun bir yürüyüş gerçekleştirdiniz.

Sinan yoldaş! “Beynin beyinle, iradenin iradeyle savaşımı sürüyor. Yasaları ve yürüyüşü kanla dokunarak işlese de bir kuvvet eylemi olarak bir bilim ve sanat olarak öğrenmeye, uygulamaya, geliştirmeye, zenginleştirmeye devam ediliyor. Bu yasa bir tercihin, belirsiz bir istemin değil zorunlulukların var olması ve yaşanmasıdır. Kendini en iyi örgütleyen, irade ve güç olur. Etkili bir söz ve eylem olur.” Sen ve siz gerilla yoldaşlar bunların öncüsü oldunuz.

Sinan yoldaş! “Sömürü ve zulüm dünyasına karşı savaşımda en ileri, en tutarlı devrimi,  sonuna kadar tutarlı bir şekilde götürecek olan proleter soluklu gerilladır. Ancak tam zafere ulaşmış bir devrim köylülüğü feodalizmin varlığından ve kalıntılarından kurtarır. Kadınları gerçek anlamda özgürlüğe kavuşturur. Kürt ulusunu ve diğer azınlık milliyetleri,  ezilen dilleri, inançları, cinsleri, tam özgürlüğe götürür” dedin ve bunun için yiğitçe savaştın.  

Sinan yoldaş! “Dağ aydınlanma yeridir. Özgürlük bilinciyle en dolaysız yoldan buluşma yeridir. Umut, moral ve cesaret kaynağıdır. Her türlü köleliğe, zorbalığa, eşitsizliğe karşı mücadelenin yürütüldüğü yerdir. Dağ sadece coğrafik bir yükseklik yeri değildir; duygu ve düşüncelerin en yüksek ve en yüce yaşandığı yerdir” dedin ve bu güçlü bilinçle feda ruhunu kuşanarak, seni en çok seven ve en çok sevdiğin Beşler’in yanına gitmeyi çok istedin.

 

(Rojava’dan bir Partizan)

İbrahim Kaypakkaya -Erdoğan Yalgın

Baba Ali Kaypakkaya doğan çocuğuna muhemeldir ki, Haranlı İbrahim Peygamberin adını verdi. Dünyaya gelen (1949) bebek, İbrahim Kaypakkaya’ydı. 

Tek Tanrılı, semitik dinlerin Peygamberlerinden İbrahim; Tanrısı tarafından nurlandırılmış kendi döneminde bir yeryüzü elçisiydi. Sümer, Mezopotamya tekstlerinde ve Kutsal kitaplarda, Onun yaşamına ilişkin birçok malumat bulunmaktadır! Kısacası Harranlı İbrahim, insanlara doğruları öğretmek için yollara düşmüştü. Bu serüven, onun asırlar boyu unutulmamasına vesile olmuştu! Yine derin çağlardan sonra aynı süreğin izinde İbrahim Kaypakkaya da, kendi asrının bir devrimcisi olarak, adaşı İbrahim Peygamberin faaliyetlerde bulunduğu kutsal "Bereketli Hilal/ Mezopotamya" topraklarında, mazlumlara doğruları ve olası tehlikeleri-tufanları anlatmak için yollara düşmüştü. 

Aslında her ikisinin bu zuhuru, tarihsel süreçleri itibariyle kutsal bir çıkıştı. Zira bu çıkış (exodüs), bir bakıma esaretten kurtuluşun tarihi çıkışıydı. Kaypakkaya‘nın çıkışı, aynı zamanda; "yarin elma yanağından gayri, her şeyin ortakça paylaşılacağı" bir "Rıza Şehrini" yeniden kurmanın çıkışıydı. Işık Bahçesi’nin çocukları Kaypakkayalar, kaybolmuş Rıza Şehrine yapacakları bu yolculukla, tarihe bir "önsöz" düşeceklerdi. Nihayetinde,  düştüler de!

Mitselleşen anlatımıyla İbrahim Peygamber oğlunu (İshak/ İsmail); Tanrısına kurbanlık olarak adamıştı. Sırası geldiğinde, İbrahim’in Tanrısı bunu olumlamadı. Eylem anında elçisi İbrahim’e bir koç yolladı. İbrahim’in kurbanlık oğlu, kesimden kurtuldu. Böylece insanoğlunun kurbanlık olamayacağı anlaşıldı. Ama ne hikmetse; İbrahim‘in oğluna indirilen koç, asırlar sonra İbrahim Kaypakkaya’ya gelmemişti. Gerçi Kaypakkaya’nın da, Tanrısında böyle bir beklentisi hiç olmamıştı! Belkide bu yüzden bir kurban gibi kendisini, halkların kardeşliğine adamıştı! 

Hiç kimse inkar etmiyor. Onun düşünceleri, düşmanları için bir tufan habercisiydi. Hele Kemalizmi, başından beri mahkum etmiş, çağının en ileri görüşlerini savunmuştu! Tıpkı önderleri İmam Hüseyin, Eba Müslüm, Mansur, Nesimi, Sühreverdi, Baba İlyas, Şeyh Bedrettin, Pir Sultan, Seyyid Rıza gibi davranıyordu! Düşmanları; onun yazdıklarını, yakılması gereken Zend Avesta’nın "gataları" gibi görüyorlardı. İbrahim’den, Nuh’a bir ara koridor vardı. Ve O, aynı zamanda kendi çağındaki Nuh’a tekkabul ediyordu. Zira gelecek olan Tufan’ı sezmiş, yoldaşlarıyla birlikte tufanlara dayanıklı bir gemi inşaasına başlamışlardı! Nitekim düşmanları, bu kurtuluş gemisine kimsenin binmemesi için uğraş içindeydiler. Daha da olmazsa, geminin delinmesi ve onlar için sürmekte olan bu karanlık çağın devam etmesi gerekiyordu!

O, diğer yol emsallerine hiç mi hiç benzemiyordu! Zebaniler için O; Kendini bilmez bir başkaldırıcı ve oyun bozandı! Arı kovanına çomak sokuyor, temele oynuyordu! Dolayısıyla görüldüğü yerde, bir yudum suda, olmazsa Karadeniz‘de boğulmalıydı! Kaldıki O, ne Samsun’a çıkıyor ve ne de ki Samsun’dan İzmir’e, Ankara’ya çıkarmalar yapıyordu! Munzur dağlarına sırtını dayamış bir Koçero’yu canlandırıyordu. Çünkü O; Emperyalistlerin gardolabına tükürmüş, Kemalizmi deşifre etmiş, tekçi zihniyetin kuyusuna çakıl atıp, suyunu bulandırmış bir kendini bilmezdi! 

Ezilen–yoksayılan, ölümlere terkedilmiş Kürtlerin, "kendi kaderini tayin etmesi gerektiğini" beyan eden bir dâi idi! O; uyutulanlar arasına nifak sokuyor, onları uyandırıyordu! Ol sebepten düşmanları; Onun için işkencelerin en görkemlisini hazırlıyorlardı! Adaşı İbrahim gibi ateşlere atılmalıydı! İsa’nın çarmıhta çektiği acıyı çekmeliydi! Kerbela’da kellesi kesilmesi gereken artık bir Hüseyin; zehirlenmek için sırasını bekleyen Eba Müslüm’dü! Derisi yüzülen, bilekleri kesilen Hallac-ı Mansur’un acısını yüreğinde hissetmeliydi. Onun şahsında; tüm sevdiklerine, Serez çarşısında ipi boynunda gezdirilen Şeyh Bedrettin’in rolü verilmeliydi. Amasya kalesinde asılması gereken bir Baba İlyas’tı. Daha fazla konuşmaması ve yazmaması için taşlanarak, idam edilmesi gereken Pir Sultan Abdal’dı. "Bu zalimler, bizi Kerbelaya götürecek sandık ama, Kerbelayı bize (Dersim) getirdiler!" diyen, gençecik evladının ipe çekildiğini gördükten sonra sehpaya çıkarılan Seyid Rıza’ının yolağında, hakka yürümeden önce derin acılar yaşamalıydı. 

O; Vartinik’te kanlar içinde yatan yoldaşı Ali Haydar’dı. Onun bir damarı Babek’te, Huremilerde, Karmatilerde beslenmişti, bu biliniyordu! İşte bu damarı kesilmeli ve kansız bırakılmalıydı. Dedik ya, aslında O; tüm zamanların büyük devrimcisiydi. Tam 43 yıl sonra, günümüzde adı bile yasaklar arasında yer alan, hala umudun tohumu değil midir İbrahim Kaypakkaya...?

 

Erdoğan Yalgın

Tarihsel bir şahsiyet TKP/ML'nin Kurucusu kurucu Önderi İBRAHİM KAYPAKKAYA-Halil Ahmet

Kimilerince genç Komünist diye bilindi. Yaşı 24’dü, ortaya koymuş olduğu eser ise bir dâhinin ortaya çıkarmış olduğu esere benzerdi. Amacımız, Komünist öndere dahi sıfatı yükleyip, olmayacak, başarılmayacak şeyleri başarmış olmasını göstermek değil. Bizler Komünist öndere dahi misyonu biçmiyoruz. Zira dahi demek, burjuvazinin bir takım insanları yüceltmesi, her yüzyılda bir gelen insanlar kategorisi çıkartmak, mucit icat vb şeyleri bulanları toplumlar tarihi sınıf savaşımında iyi şeyler gerçekleştirmiş olanlara da içteki ve dıştaki burjuvazi tarafından payeler biçilmesidir sadece.

Marksizm’in ustaları K.Marks, Engels, Lenin, Stalin ve Mao. Bunlar dahi değillerdi. Ama bunlar birer tesadüf sonucu ortaya çıkmış Komünist ustalar da değildi. Her biri kendi çağının yaratmış olduğu ustalardı. Olaylara bakış açıları, toplumlar tarihini ele alışları, Kapitalist üretim ilişkilerini çözümlemeleri vb neticesinde, Marksizm’in dili ve eylemi olan Diyalektik Materyalist yöntemi ustaca kullanmaları onları gerçek anlamda Uluslararası Komünist Hareketin önderleri, bütün dünya işçi sınıfının öğretmenleri konumuna getirmiştir.

K.Marks ile Engels Komünist Manifestoyu yazdıklarında genç denilecek yaştaydılar. Komünist Manifestonun yazılısının üzerinden 150 kusur yıl geçti. Eskimeyen, modası geçmeyen bir eser. Her daim diri duracak bir manifesto bıraktılar dünya proletaryası ve ezilen halk kitlelerine.

Tüm bunlara rağmen Marks-Engels dâhi miydi? Elbette değil, onların yarattığı eser proletaryanin dili ve eylemi oldu. Devrimleri göremediler ama ardılları devrimi gördü, yaşattı.Dünyayı temellerinden sarsan bir devrim Ekim Devrimi yol gösterdi, ışık oldu. Devrimlerin gerçekleşebilir olacağının işaretini verdiler bizlere.

Daha sonraları 1949 yılında Dünya tekrardan, bir kez daha temellerinden sarsıldı. Büyük Çin Devrimi gerçekleşti. Bunlar yetmez! Sosyalizm döneminde bile sınıf savaşımı kendi doğası gereğince gerçekliğini koruyacaktır. ‘Burjuvaziye karşı savaşıyorsunuz ama onun nerde olduğunu bilmiyorsunuz. Burjuvazi tam da sizin yanınızda… Partinin göbeğinde. Burjuva karargâhlarını bombalayın’ talimatını veriyordu yıl 1966 “yi gösterdiğinde Başkan Mao.

Evet, dersimiz tarih: Tarih Büyük Proleter Kültür Devrimi. Sosyalizmde dahi, sınıf savaşımının halen devam ettiğinin tanığıdır, çünkü kim kazanacak, Kapitalizm mi, Sosyalizm mi? Burjuvazi mi, Proletarya mı? Marksizm mi Revizyonizm mi? Bu tamamlanmış bir savaş değil. Ama sundan eminiz her eski, bundan öncekiler gibi tarihin çöplüğüne gider. İleri ve yeni olan eski olanı her zaman yenmiştir. Bu anlamda tarih büyük alt üst oluşlara gebedir. Eski-yeni, ileri-geri, zafer-yenilgi, savaş-barış; bu çelişkinin özünü oluşturur. Çelişkinin temel yasasını anlamayan ve kavramayanlar tek bir örnek ile yola çıksak bile savaş içinde barış, barış içinde savaş olgusunu kavrayamaz.

Yenilgiyi bilmeyen, zaferi bilmez. Zaferi bilmeyen, yenilgiyi bilmez. SAVAŞMAYAN ne yenilgiyi ne de zaferi bilir. Savaşmayan yenilgi nedir hiç bilmez. Yol engebeli, dolambaçlı. Yolumuzun üzerinde binlerce büküntü var. Ama bunların hepsi aşılabilir.

Dersimiz tarih; Rusya, Çin, Arnavutluk, Bulgaristan, Vietnam, Küba. Devrimler çoğaldı. Gün geldi yenildik. Tekrardan yolumuzun üzerinde büküntüler oluştu. Modern Revizyonizm, proleteryanin, Marksizm Leninizm Maoizm kılığına bürünerek, şekere bulanmış mermilerle devrimci iktidarları gasp ettiler. Sosyalizmden geriye dönüşler yaşandı.

GÜN GELDİ. AN GELDİ. ŞAFAK TUTUŞTU. Dersimiz tarih dedik. Söze başlarken; Tarih, Türkiye T.Kürdistan’ı proletaryasını, ezilen azametli halk kitleleri, başta Kürt ve Türk ulusları olmak üzer e çeşitli milliyetlerden, Ermeni, Laz, Çerkes vb leri için ayağa kalkış günü geldi. Ayağa kalk haykır ve hep bir ağızdan söyleyelim;

‘Yıl 1972.Tarih 24 Nisan. Türkiye, T.Kürdistan’ı proletaryası ve ezilen azametli halk kitlelerinin doğum ve dirilişi, isyan ve savaş günü, savaşçı bir Parti kuruluyor: Türkiye Komünist Partisi /Marksist Leninist. TKP/ML.’

Nasıl geldik bu sürece;

Tarih Türkiye proletaryası ve ezilen azametli halk kitleleri için ayağa kalkış günü oldu. Gün 1971. 15-16 Haziran. Türkiye işçi sınıfı faşist diktatörlüğe meydan okudu. Güçsüzdü, yeterli ve donanımlı bir önderliğe, komünist partisine sahip değildi. Yetersiz önderliğe rağmen yollar tutuldu, barikatlar kuruldu. Türkiye işçi sınıfı haykırdı, isyanı bilendi, kuşandı.

Egemen sınıflar çaresiz. Çare faşist diktatörlüğün elinde silah oldu, bomba oldu, katliam oldu. Faşist diktatörlük özüne uygun davrandı. Bunda garipsenecek bir durum yok.

Tarih 15 -16 Haziran Büyük İşçi Direnişine tanık oldu.

İşçi sınıfımızın kendiliğinden gelme mücadelesi 15-16 Haziranda doruğuna ulaştı. İşçiler bütün burjuva ve küçük burjuva revizyonist kliklerini tepeleyip geçtiler. ‘İşçi hareketi; burjuva devlet teorilerine ağır bir darbe indirdi. Halkın kurtuluşunu, hâkim sınıfların ordusundan beklemenin ne derece ahmakça olduğunu gözler önüne serdi. Çünkü işçi direnişi tanklarla, sungulerle, sıkıyönetimle bastırılmıştı…

15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi gerçek kahramanın kitleler olduğunu bir kere daha gösterdi’ Lenin yoldaşın bu tamamen doğru cümlelerini, kendilerinin sadece legal yayıncılıktan ibaret olan faaliyetlerini haklı çıkarmak için kullanmaya yeltenen bu alçaklar, Lenin yoldaşın aynı makalede, “banka soygunları”nı desteklediğini görmemiş olabilirler mi? Lenin yoldaşı dahi tahrifte sakınca görmeyen bu baylar, Stalin yoldaşın banka soygunları düzenlediğini bilmiyor olabilirler mi? Lenin ve Stalin yoldaşlar, banka soymayı desteklemek ve yürütmekle acaba “Marksizm-Leninizme yabancı bir ideolojiyi, küçük-burjuva siyasi çizgisini” mi izlediler? Kitle çizgisine aykırı ihtilâlci olmayan bir yol mu tuttular? Kitlelerin ve kadroların devrimci gücünü mü israf ettiler, çürüttüler, saptırdılar? Onlar da böylece “yanlış hedefler”e mi saldırmış oldular? Anarşist ve kendiliğindenci bir çalışma tarzına mı kapıldılar? Revizyonistler üstü kapalı olarak bunu söylemiş olmuyorlar mı? “Banka soyma”nın halkın gerçek ihtiyacına cevap vermediğini, onun yerine sahte talepleri geçirdiğini söylüyorlar. Bu baylara soruyoruz: Silahlanmak, halkın gerçek talebi değil midir? Sahte bir talep midir? Bankalardaki paralara el koyarak silahlanmak, niçin iktidar mücadelesine hizmet etmesin? Kendilerinin, ihtilâlci mücadelenin yerine geçirdikleri “somut talepler” için mücadeleden, yani “ücretler, iş saatleri, iş güvenliği, vb...” için yürütülen mücadeleden daha direkt olarak iktidar mücadelesine hizmet etmiyor mu?

Bu baylara soruyoruz; bankerler, “iktidarın bugünkü sahibi olan yerli hakim sınıflara” dahil değil mi? Bunlara saldırmak, niçin “yanlış hedeflere” saldırmak oluyor? Yoksa, siz bunları devrimin dostu olarak mı görüyorsunuz? Bankerler, size bu iyiliğinizden dolayı ne kadar minnettar kalsalar azdır.

“Adam kaçırma”ya gelince (buna düşmanları esir almak veya teslim almak demek daha doğru olur); proleter devrimcileri ilke olarak bunu da reddetmezler! Falan ya da filan soygun olayı yanlış olabileceği gibi, bazı “kaçırma” olayları da yanlış bulunabilir ama, ilke olarak, “adam kaçırmak” reddedilemez. Mesela düşman ordusunun önemli bir subayını kaçırarak esir almak, hak etmiş toprak ağalarını ve benzeri halk düşmanı zalimleri kaçırarak kurşuna dizmek vs... yanlış değil doğrudur, ihtilâlci, Marksist-Leninist çizgiye uygundur.

Yanlış olan, bizzat eylemin biçimi değildir. O eylemi yürütenlerin yani THKP-THKC ve THKO’nun bir bütün olarak ideolojileri ve politik çizgileri yanlıştır, sakattır. İktidar mücadelesinin yerini bizzat sözkonusu eylemlerin almış olması, bu eylemlerin mücadelenin bel kemiğini teşkil ediyor olması yanlıştır, sakattır.

Ülkemizde, silahlı mücadele esas olarak, köylük bölgelerde, mahalli ve merkezi otoritenin yıkılması, yerine proletarya önderliğinde köylü hakimiyetinin kurulması hedefine yönelmelidir. Bugünkü aşamada bu mücadelenin biçimi köylülerin gerilla savaşıdır. Gerilla faaliyeti, toprak ağalarının, halk düşmanı bürokratların, ihbarcıların, faizcilerin imhasını, çeşitli şekillerde cezalandırılmalarını, paralarına, silahlarına el konulmasını, karakolların basılmasını ve silahlara el konulmasını, canlı ve cansız bir yığın hedefe saldırıyı içerir. Fakat bütün saldırıların bir ortak hedefi vardır. O da, gerici otoriteyi zayıflatmak, parçalamak ve giderek yıkmak, yerine devrimci otoriteyi geçirmek! Bugün ülkemizde silahlı mücadele, esas olarak bu olmalıdır! Fakat, önce de belirttiğimiz gibi, bu mücadeleye destek olmak üzere, “banka soymak ve adam kaçırmak” eylemleri ilke olarak reddedilemez.

Revizyonist baylar şöyle diyorlar: “Yenilginin sebebi sınıfsaldır, ideolojiktir. Halk kitlelerini seferber edememek ve hakim sınıflar önünde yenik düşmek, oportünist bir küçük burjuva ideolojisi taşımanın kaçınılmaz sonucudur.” Peki baylar, başarıya ulaşan her hareket, Marksist-Leninist midir? Proletarya ideolojisi mi taşımaktadır? Bu mantıkla siz, başarıya ulaşan bir burjuva hareketi önünde secdeye inmeye hazırsınız! O hareketin çeşitli alanlarda tezahür eden ideolojisine bakmadan, sadece sonucuna bakarak Marksist-Leninist olup olmadığına karar vermek sizin gibi burjuva kafalılara çok yakışıyor.

Şu mantığa bakın!

“Halkın silahlı mücadelesi de yenilgiden geçerek çelikleşir ve düşmanı alteder. Ama öfkeli küçük-burjuva aydınlarımızın yenilgisinden tamamen farklıdır(?). Halkın mücadelesinin yenilgileri, içinde zafer tohumları taşır. Kitleler, her yenilgiden dersler çıkararak yenmesini öğrenirler. Ama küçük-burjuva hareketlerinin yenilgilerinden çıkaracağımız ders, bir daha böyle hareketlere girişmemektir” (age, s. 84-85) (abç).

Saçmalamak dediğin bu kadar olur!

Tarihimiz devrim ve yenilgi. Tarihimiz eskilere Spartakus”lere kadar dayanır. Tarihimiz Şeyh Bedrettin’e, Pir Sultana, Celal’ı isyanlarına. Tarihimiz Şeyh Bedrettin’in Torlak Kemaline, Borklüce Mustafa“sina. Tarihimiz M.Suphi ve 14 yoldasına. Hiç biri Osmanlı ve onun çocukları olan Türkiye faşist diktatörlüğünden nedamet dilemediğini bilir.

Tarih 30 Mart. Mahir Çayan ve yoldaşlarının, On’ların, 10 yiğit devrimcinin, Denizlerin idamını durdurmak için eylem yapıp, gerçekleştirirken kuşatıldılar Kızıldere’de. Teslim ol çağrısına ‘Biz buraya dönmeye değil ölmeye geldik’ derler ve bu dediğini yapar 10 yiğit devrimci. Tarih 6 Mayıs 1972.Deniz, Yusuf, İnan. İdamları durdurulamaz. Faşist diktatörlüğün parlamentosunda idam kararını onaylanır ve tarihe hiçbir şekilde çıkmayacak bir söz söylenir gerici faşist milletvekilleri tarafından. ‘3 bizden 3 sizden’ denilir. Deniz, Yusuf, İnan idam edilirken nedamet dilemediler. Deniz idam sehpasına çıkarken ‘Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği. Yaşasın Marksizm-Leninizm’ dedi ve son kez yoldaşlarına dönüp ‘Hadi Eyvallah’ dedi. Yiğit, başı dik onurlu, mahrur ölüme meydan okudu, Deniz, Yusuf, İnan.

Tarihimiz eskidir dedik, sözümüz devam ediyor. Ağrı, Zılan, Koçgiri, Dersim. Şeyh Sait, Seyit Rıza, Alışer, Kürt isyanları; sisteme başkaldırdı. Ve isyan ve tüm bunların hepsinde yenildik. Ama içinde zafer olan tohumları taşıyan yenilgileri yaşadık. Yenmek için yenildik… Tekrar savaşmak, tekrar yenilmek… Bu diyalektiğin kanunudur. Ve savaşı kazanana kadar yenmek için savaş! Sürdüreceğiz! Yenilgi ve zafer iç içedir. Bu sözümüzle tarihe şerh düşüyoruz.

Yenildik zafer tohumları taşıyarak. Yenilgi kendi içinde zaferi barındırır. Tüm yetmezlik, yetersizlikleri, yetersiz önderliklere rağmen, tarih 72’nin 24 Nisan’ini gösterdiğinde tüm yetersizlikler ve yetersiz önderliklerin aşılabilmesi için bir umut, bir güneş doğdu. Türkiye-T.Kürdistan’ında tepeden tırnağa devrim. Tepeden tırnağa irade ve eylem... Tepeden tırnağa Marksizm-Leninizm-Maoizm ile yüklenmiş yol alabilecek bir savaşçı parti ve dolayısıyla o partinin önderliği tarih sahnesine çıkıyordu. ‘İsyan et ey arkadaşım isyan et ey yoldaşım, isyan et ve haykır!’

72’nin 24 Nişanın da yeni bir sayfa, yeni bir tarih anlayışı çıkıyordu ortaya, vur eskiye şiarıyla güçlenmiş yeni ile yol alınabilecekti. Yeninin adı: Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist!.

Geçmişin ölü fikirlerin yükü ağırdır. Bu güçle hesaplaşmak irade koymak MLM’yi ve onun bilimsel ideolojisini kavramaktır ve bunu ancak ve ancak yeni kuşaklar yapabilir.

Üç devrimci, Komünist önder; Deniz, Mahir, İbrahim… Bu üçlü içersinde bir tanesini esas alıyoruz, İbrahim Kaypakkaya’yı. Neden? Üçü içerisinde bir tek o Kemalizm illeti hastalığı ile açıktan hesaplaştı. Kitlelerin sırtında bir kambur, zehirli bir hastalık ve ideolojik olarak Türkiye – Türkiye Kürdistan’ı proletaryası ve ezilen azametli halk kitlelerinin sınıfsal düşmanı Kemalizm’in gerçek niteliğini sadece o açığa çıkardı.

Kemalizm demek, fanatik bir anti-komünizm demektir. Kemalizm demek, işçi ve köylü yığınlarının, şehir küçük burjuvazisinin ve küçük memurların sınıf mücadelesinin kanla ve zorbalıkla bastırılması demektir.

Kemalizm demek, her türlü ilerici ve demokratik düşüncenin zincire vurulması demektir.

Kemalizm demek her alanda Türk şovenizminin kışkırtılması ve azınlık milliyetlere amansız bir milli baskını uygulanması zorla Türkleştirme ve kitle katliamı demektir.

Kemalizm demek yarı-sömürgecilik şartlarına seve seve razı olmak ilkesi demektir

İbrahim Kaypakkaya ve dolayısıyla TKP/ML’nin bugüne kadar var olan çizgisi Kemalizm’le hiçbir zaman uzlaşmaması olmuştur. Kemalizm’le aramızda ki tüm bağları 1972 de kopardık ve bu kopuş halen devam etmektedir.

İşte bu kopuşu diğer devrimci önderler Mahir ve Deniz yapamadı ve sadece İ.Kaypakkaya yapabildi.

Devletin resmi ideolojisi, şişirilmiş balonu Kemalizm ile hesaplaşmadan devrim yoluna çıkmak, yola başlamadan yarı yoldan dönmek demekti. Bu bir niyet meselesi değil, objektif bir gerçekliktir.

Tüm bunlara rağmen Deniz ve Mahirin bu iki devrimci önderin devrimci bir cüretle yola çıktılarsa da Kemalizm’le bir kopuşu sergileyemediler. Kemalizm Faşizm“dir. Kemalizm faşist diktatörlüğün ideolojisidir. Kemalizm halkların yeminli düşmanı, zulüm, katliam işkence demektir. Kemalizm komprador büyük burjuvazi ve büyük toprak ağalarının iktidarı demektir. Emperyalizmle işbirlikçiliktir. Ülkenin emperyalistler tarafından yarı sömürgecilik olgusunu kabul etmek, yarı işgali benimsemek demektir. Kemalizm devletin bel kemiğidir. Bu bel kemiği kırılmadan, onu yerlerde süründürmeden, ideolojik olarak onu düşman görmezsen yolun kapalı demektir. Devletin bel kemiği, omurgası Kemalizm’dir. Bu durum halen gerçekliğini korumaktadır.

Kemalizm ideolojisi eski İttihat ve Terakkicilerin ideolojisinden belli anlamıyla farklıdır. Ama özü aynıdır. Kemalizm’in fikir babası M.Kemal de eski ittihatçıdır.

Tarihe baktığımızda, her devletin bir ordusu vardır. Ama Türkiye’ye baktığımızda ordunun devleti vardır. Emperyalizmle işbirliği içinde olan Kemalist hareketin ağırlık bölümü ordu kesimindedir. Tüm katliamlarda, isyanları bastırmada adres hep aynı güzergâhi göstermektedir: Türk silahlı kuvvetleri. Muhtıralar 60.70.80 darbeleri vb vb. Ülke yönetimine el koyan, kendini devlet üstü gören kurum, Türk Silahlı Kuvvetleridir.

İşte bunlar ve birçok bağlantılı konu bizim gerçekliğimizdir, Türk egemen sınıflarının ideolojisi Kemalizm’dir. Faşizmdir. Ülkemiz faşist diktatörlükle yönetilmektedir. Ve elbette her şeyin bir karşıtı vardır. Komprador burjuvazi ve büyük toprak ağalarının ideolojisi Kemalizm ise Türkiye – Türkiye Kürdistan’ı proletaryası ve ezilen azametli halk kitlelerinin ideolojisi de Marksizm Leninizm Maoizm”dir.

Buz kırıldı, yol alındı. Tarih 72”nin 24 Nisan’ini gösterdiğinde kurucu önderimiz İbrahim Kaypakkaya ‘Partimiz Büyük Proleter Kültür Devrimi ve 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişinin ürünüdür’ diyerek iki olaya, konuya önemle vurgu yapmıştır. Ve bundan dolayıdır ki göndere çekilen orak-çekiçli kızıl bayrağımıza TKP/ML yazılmıştır

İbrahim KAYPAKKAYA (İ.K.) nezdinde somutlaşan TKP/ML özellikle ülke gerçekliğini doğru bir şekilde analiz sentez ilişkisine tabii tutmuştur.

Bu noktada en önemli faktör hiç kuşkusuz Kemalizm ulusal sorun sosyoekonomik yapı tahlili devlet, devrim, devrimin biçimine yönelik objektif gerçekliği doğru bir şekilde tahlil edip pratik olarak nasıl ve hangi mücadele biçimleri ile yürüyeceğimizde ortaya net ve berrak bir şekilde koymuştur. Ve bizim çıkış noktamız esas olarak şu anlamda anlaşılmalı ve kavranmalıdır; bir devrimci komünist parti yaşadığı ülke gerçekliğini sosyal, siyasi, iktisadi, tarihsel, kültürel (dinsel) anlamda doğru tahlil edip buna uygun mücadele biçimleri ile harekete geçmezse devrimi gerçekleştirmesi imkânsiz bir hale gelecektir.

Partimiz TKP/ML’nin bu anlamda doğru tahlilleri bulunmaktadır. Mücadele araç ve yöntemleri konusunda net bir duruşu vardır.

Ama ondan önce neden TKP/ML ismini aldığımız üzerine kısaca duralım.

Partimiz TKP/ML, Mustafa SUPHİ yoldaşların, TKP’nin devamcısıdır. Ama bunu belirtirken TKP’nin komünist içeriğini almaktayız, onun dışında Mustafa SUPHi TKP si ile siyasi ideolojik bir bağımlılık ilişkimiz yoktur.

Neden TKP/ML?

Kurucu Önder İ.K yoldaş daha o dönemde TİİKP ile kopuş yaşarken farklı parti isimleri üzerinde de durulmuştur. Gelen önerilerden biri TİİP diğeri ise TKP. Bu durumda ayrım noktalarımızı ortaya koyarak, bu her iki parti isminin de karışıklığa yol açacağına, kitleler tarafından tam anlaşılamayacağı gibi sonuçlar ortaya çıkaracağını söyleyerek şunları belirtmiştir. TİİP isminin uygun olduğunu fakat bunun da TİİKP ile karıştırma tehlikesi olduğunu ve bundan dolayı da en uygun parti isimlendirmesinin TKP/ML olacağını bunun hem M. SUPHİ dönemi TKP si ile alakalı hem de bugün ki revizyonist parlamenterist TKP ile aramıza ayrım çizgisi çekmemiz için TKP”nin ardına ML ekinin gelmesi ile doğru bir ifadelendirme olacağını ortaya koyuyordu.

İ.K yoldaş bu formülasyonu ortaya koyarken siyasi ideolojik, örgütsel bir hesaplaşma sürecine girerek, iki çizgi mücadelesini de yürütüyordu.

Birincisi; hareketimiz 15-16 Haziran büyük işçi direnişinin ifadesi

İkincisi ve en önemlisi ise hareketimiz Büyük Proleter Kültür Devriminin bir ürünü olduğu ifadesinin berrak bir şekilde belirtilmesiydi.

Neden Komünist Partisine İhtiyaç Duyuyoruz?

“Parti hakkında önce bir parti için ihtiyacı görelim. Daha sonra onun inşasını onun şimdiki rolü ile ele alacağız. Devlet iktidarını ele almak için bir partinin zorunluluğu Marksizm’in kesin esaslarından biri ola gelmiştir. Yeni tipte bir Marksist Leninist Maoist parti olmaksızın proletarya ve halk için devrim olmaz. Bu hiçbir komünistin eş geçemeyeceği…“ (Başkan Gonzalo Konuşuyor) bir sorundur.

Devrim bir yıkım ve inşa işidir. Yıkımın olduğu yerde inşa da zorunludur. Yıkım olmadan inşa olmaz. Devrim kanlı bir süreçtir ve bir devrim sürecinde ne kadar az kan dökmeyi başarabilirsek o kadar başarılı oluruz. Ama bu noktada sadece biz komünist ve devrimcilerin öznel niyetleri ve çabaları yeterli olmaz. Çünkü karşımızda bulunan sınıf düşmanlarımız bizi katliam ve jenosit ile boğmaya çalışacaktır. Başkan Maonun da belirttiği gibi“gericiler devrimi kana boğmak isterken hayal görüyorlar. Bilsinler ki böyle yaparak sadece devrimi beslemiş oluyorlar. Bu karşı koyulmaz bir yasadır.“

Bu sorunu net olarak ortaya koymadığımızda kafa karışıklığına yol açarız. Çünkü dünyanın hiçbir yerinde krallar, imparatorlar, egemen ezen sınıflar sınıfsal, sosyal ve ulusal kurtuluş savaşını veren parti ve örgütler karşısında iktidarlarını kendileri vermemişlerdir. Gericiler egemen sınıflar proletarya ve ezilen azametli halk kitleleri devrim, sosyalizm, kurtuluş özlemi karşısında bunun mücadelesini yürüten parti ve örgütleri imkâni ve olanağı varsa ortadan kaldırmayı planlar ve hedefler karşı-devrim bunu yapabilmeyi arzular

Kurucu Önderimizde dünyada gelişen ve yaşanan tartışmalardan sonra Partimizin isminin TKP/ML olacağını belirtmiştir. İşte böyle bir parti Türkiye ve T. Kürdistan’ı proletarya ve ezilen azametli halk kitlelerine önderlik edebilir.

Berrak ve net bir şekilde belirtelim ki; Türkiye T. Kürdistan’ı toplumu doğru bir şekilde tahlil edilmeden toplumsal koşullar tüm yönleri ile tahlil edilip kavranılmadan devrimi gerçekleştirmek imkânsizdir. Türkiye, T. Kürdistan’ı toplumsal gerçekliği doğru tahlil edilmelidir. Bu süreçte önemli olan konulardan biri de Kürt ulusu varlığını net ve sarıh bir plan şeklinde ortaya konulmadığında devrim yoluna çıkılması duraksamalara yol açar, kimi yerde ise bu sorunu doğru değerlendiremediğimizde tıpkı uçurumdan yuvarlanmaya benzer bir durum olarak karşımıza çıkacaktır.

DEVRİM VE YENİLGİ MESELESİ

Türkiye T. Kürdistan’ında devrim yapmak istiyorsak Kürt ulusunun varlığını Kürt ulusal sorununu doğru bir şekilde çözümlenmesi ile yola çıkmalıyız. Ki bu noktada 72 de kurucu önderimiz tarafından yapılan tespitler ülke gerçekliğine uygun MLM önermelerdir.

Devrimler tarihine baktığımızda yenilgi ve zaferlerle dolu olduğunu kolayca görebiliriz. Kim ne derse desin; Devrimler yenildi desinler. YETMEZ! İdeolojiler oldu desinler,

YETMEZ! Artık tek kutuplu dünya desinler, YETMEZ! Globalizm, küreselleşme desinler YETMEZ. YETMEZ Rusya da Çin de yenildi desinler YETMEZ!

Evet, burjuvazi ve kalemşorları bir gerçeğe parmak basıyor: “YENİLDİNİZ” diyorlar. “Bunu kabul edin” diyorlar.

Gerçek kimin tarafından söylenirse söylensin gerçek gerçektir. Ama bu gerçeklik hangi mantıkla, hangi ideolojik söylemle, argümanla söyleniyor, bu çok önemlidir ve biz Komünistlerin eş geçemeyeceği de budur.

Burada bir noktanın altını mazur görürseniz çizelim; Burjuvazinin yenildiniz demesi ile proletaryanin yenildik demesi arasında ideolojik farklılık, sınıf tavrı vardır.

Evet, Rusya’da, Çin’de, Arnavutluk’ta, Vietnam’da yenildik. Ama bizi yenen siz değildiniz. Bizleri içimizdeki burjuvazinin temsilcileri acenteleri durumunda olan Modern Revizyonistler, şekere bulanmış mermileri ile Sosyalizm maskesi altında gizlenerek yendiler. Daha doğrusu iktidarı proletaryadan aldılar. Durum budur.1976 yılında Başkan Mao’nun ölümü sonrası uluslararası komünist hareket içinde bir buhran yaşandı. Bu reddedilemez bir gerçektir. Modern Revizyonizm Stalin sonrası Rusya’da nasıl güçlendiyse ve komünist hareketi parçaladıysa, Başkan Mao’nun ölümü sonrası bu durum daha da hızlanmıştır. Krusev ve grubu Rusya’da iktidarı ele geçirdiler. Ve Modern Revizyonizmin halen tahakkümü söz konusudur. Modern Revizyonizmin yaratmış olduğu kafa karışıklığı halen giderilebilmiş değildir. Buna karşılık yetersiz de olsa oluşturulmuş olan DEH dirayetli bir mücadele ortaya koymuştur. Özellikle MLM ve halk savaşını savunan partilerin Modern Revizyonizme karşı başından itibaren bir ideolojik tavır alışları mevcuttur. Ama halen yetersizlikler mevcuttur. Bunu kabul etmemiz gerekir.

Ve bundan dolayı diyoruz ki, evet yenildik kabul ediyoruz. Ama bu sizlerin korkusuna tercüman olmayacak maalesef. Korkunuz da haklısınız. Baldırı çıplaklar er ya da geç sizi alt edecek.

Yenilgi ve zafer iç içedir. Biz sizi Rusya’da, Çin’de, Arnavutluk’ta yendik. Geri çekilmedik, proleteryanin devlet aygıtını geçici olarak kullandığı bir süreci yaşadık. Kapitalizm ile Komünizm arasındaki ara geçiş dönemini yaşadık, ilerledik yenildik. Ama tekrar edelim; bu sizin algıladığınız anlamda değil. Siyasal ve örgütsel anlamda yenilebiliriz. Ama ideolojik olarak yenilmedik sizlere burjuva baylar. Onun içindir ki sınıf savaşımı halen sürüyor. Onun içindir ki Halk Savaşları halen sürüyor. Onun içindir ki bölgesel savaşlar, Emperyalist işgal ve savaşlar halen yaşanıyor. Başkaldırı ve isyanlar, öğrenci gençlik ve işçi sınıfı eylemleri vb halen sürüyor. İstediğiniz kadar “ideolojiler öldü, sınıflar kalktı, kapitalizm galip geldi” deyin. Bu gerçekleri ne yapacaksınız? Tekrar edelim: Bir kez daha, korkunuza, korkularınıza çare olamayız. Ama size şu noktada yardım edebiliriz; sonunuzu hazırlamak için daha hızlı hareket edebiliriz.

İşte emperyalizm ve onun ideologlarının ve Kemalizm ideolojisi ve onun türevlerinin anlamadığı nokta budur. Biz Komünistler bu ülkede, Türkiye T.Kürdistan’ında yaşıyorsak kendi tarihimizi, kültürümüzü bilmek zorundayız. Partimiz TKP/ML ve onun kurucu önderi İbrahim Kaypakkaya sadece sistemin ideolojisi olan Kemalizm ile hesaplaşmadı. Bu topraklarda Kürtlerin yaşadığını, onların bir ulus olduğunu, ulusal sorunun çözüm yöntemi ve tarzını net bir plan etrafında ortaya koydu.

Türkiye, T.Kürdistan’ında devrimi gerçekleştirmek isteyen bir partinin eş geçemeyeceği konuların başında Kürt ulusu nuhesaba katması gerekir .Kim ki ezilen Kürt ulusunu hesaba katmaz ise devrimi başarıya ulaştırması mümkün değildir. 71 silahlı radikal devrimci çıkışının ortaya koyduğu ya da daha doğrusu TKP/ML dışında ortaya koyamadığı olgu Kürt ulusu,ulusal sorun ve onun çözümü idi. Dolayısıyla önderimiz İbrahim Kaypakkaya ve TKP/ML’nin çözüm tarzı ve yöntemi nettir.

Partimiz TKP/ML’nin devlet ve devrim, silahlı mücadele, silahlı mücadele ve tüm mücadelelerin hepsini kapsayan ve en üst biçimi olan Halk Savaşı; Kemalizm, Ulusal Sorun, Sosyalizm ve sınıf savaşımı vb noktasındaki düşünceleri nettir.

Halk Savaşı Meselesi

Bir ikiye bölünür. Bu MLM yaklaşımın, felsefenin temel bir önermesidir. Herşey kendi karşıtı ile vardır.

Her şey bir çelişkidir. Doğal olarak Partinin kendisi de bir çelişkidir. Her çelişkinin ortaya çıkması ve yok olma süreci farklıdır ve parti şu anda nasıl varlık sahasını teşkil ediyorsa sonümlemesi de mutlak olarak gerçekleşecektir. Eski ile yeni iç içedir. Ama sonunda yeni eskiye galip gelecektir. Köleci toplum, feodal toplumu içinde barındırır. Sonuç ne oldu? Feodal toplum üretim tarzı; koleci toplum ve üretim tarzına galip geldi. Her yeni şey ilk başta iyidir. Ama sonra karşıtına dönüşecektir. Bu soruna toplumlar tarihi açısından dahi baktığımızda bu böyledir. Feodal topluma göre, kapitalist üretim ilişkileri iyidir. Ama sonraları hepsi gerici özüne döner.

Tarihin ilerleyişi kaçınılmazdır. Kapitalizm ile Komünizm arasındaki ara geçiş aşaması olan sosyalist üretim ilişkileri de elbette kendini daha ileri bir sisteme, Komünizm aşamasına evirecektir. Komünizm sonrası da bir aşama olacak mı? Bunu tarih gösterecektir. Herşey sonsuz bir çelişkidir. Bu vazgeçilmez bir yasadır. Kim ki bu yasanın önünde durur, tuzla buz olması kaçınılmazdır. Toplumlar tarihine göz attığımızda ilerlemeler ve gerilemeler, savaşlar ve barışlar iç içe olmuştur. Her yeni sınıf doğal olarak eski sınıftan egemenlerden tiranlardan iktidarı zor yolu, savaşlar ile almıştır, iktidarını öyle kurmuştur. Sınıf savaşımı kaçınılmazdır.

Çok konuşup hiçbir şey yapmamak sadece ahmakların işidir.

Devrim iddiası ile yola çıkanların sorunu vardır. Sorun nedir, kilit mesele nedir? Sorun MLM’yi kumanda etmektir.Bunu çok açık ve net bir şekilde belirtmemiz yerinde olur ve bizim açımızdan bu sorunun yanıtı 72”nin 24 Nisan’ında verilmiştir.Eğer durum böyle olmamış olsaydı pratiğe çıkmak tıpkı karanlıkta el yordamıyla yürümeye benzerdi.

‘Halk Savaşı…onun analiz ve kapsamı net düşünmemiz ve doğru sonuç çıkartmamız için dört sorunun (MLM,parti,halk savaşı ve yeni devlet iktidarı)ele alınmasını gerektirdi. Halk Savaşı ülkeyi alt üst eden güvenilir bir Halk Savaşıdır; yaşlı köstebek eski toplumun bağırsaklarını derinlemesine oyuyor ve hiç kimse onu durduramadı. Gelecek şimdiden aramızda oturuyor. Eski ve çürümüş toplum umutsuzca çöküyor ve devrim kazanacak(Partizan sayı 26 sf.121 1996) ’

Bir devrim bir iç savaştan geçmek zorundadır. Bu bir yasadır ve sadece savaşın zararlarını görüp onun faydalarını görmemek tek yanlı bir bakıştır. Bu yüzden tek yanlı bakışla savaşın yıkıcılığından bahsetmek halkın devrimi için fayda getirmez.

‘Biz düşmana saldırıyorsak bu iyidir ve düşmanla kendi aramızı net çizgilerle ayrıştırdığımızı ispatlar;düşman bize çılgınca tamamen karaya boyayarak ve tek bir erdemden yoksun saldırdığında bu daha iyidir;bu bizim sadece düşmanla aramızı net çizgilerle ayrıştırdığımızı fakat ek olarak işimizi layıkıyla yaptığımızı gösterir’ (age)

Yaşlı köstebek komprador burjuvazi ve büyük toprak ağalarının iktidarını devletin bağırsaklarını oyuyor.Halk savaşı karşısında hiçbir karşı-devrimci kontrgerilla savaş stratejisinin başarı şansı yoktur.Bu çok açık ve net bir durumdur. Bizim açımızdan karşımıza şöyle bir soru çıkabilir; Ne kadarını yapabildik? Buna inkara sığınmadan cevap verebilmek için gerçeklikle, gerçekliğimizle yüzleşmemiz, hesaplaşmamız gerekir. Halk savaşının özgül uyarlanış biçimi olan gerilla savaşı pratiğimizde ilerlemeler ve gerilemeler yaşadık. Bu durumu inkâr edemeyiz. Ama aynı şekilde tümden inkâra sığınmakta yanlış ve ahmakça bir davranış olur.

Rüzgâr eken fırtına biçer, ne ektiysek İBO sonrası onu biçiyoruz. Bu bu kadar açık ve nettir.

Halk savaşı bizim açımızdan en önemli sorunlardan biri ola gelmiştir. Hatta bu sorun üzerine bizzat parti 8. Konferansında bu sorun ciddiyetle tartışılmıştır ve bu konuda 8.Parti Konferansı sorunu tartışırken esas mantık Halk Savaşı geçerli mi, geçersiz mi den ziyade Halk savaşını nasıl uygulayabilir ve geliştirebiliriz tarzından tartışmalar yürütmüştür.

Buraya kadar meseleyi ortaya koyusumuzda bir sıkıntı gözükmüyor. Ama şeytan ayrıntıda gizlidir, meselesi ile soruna yaklaştığımızda Halk Savaşını pratiğimize nasıl uyarlayacağız? Esas sorunda budur. Ve karşımızda iri puntolarla duran sorun budur.

Tarihimize baktığımızda aslında küçümsenmeyecek gelişmelerin yaşandığını da çok rahat görebilmekteyiz. Ama bu noktada sadece şuradan bile yola çıkılsa, 44 yıldır kesintisiz olarak Halk Savaşında bir ısrar ve cüret var. Israr ve cüret bilimsel temel de ele alınırsa her şey yapılır. Başkan Mao’nun tabiriyle ‘kitleler ve parti var olduğu müddetçe her türlü mucize gerçekleşir’

Biz bu yola sadece kırma tüfeği ile çıktık. Gelinen aşamada birçok imkân ve olanak yaratılmıştır. Savaş pratiğimizin istediğimiz düzeyde olmaması elbette tamamen bizim sorunumuzdur. Hiçbir şeyi dışımızda aramıyoruz. Buna rağmen bir şey yapılmamıştır anlayışına da şiddetle karşı çıkmak zorundayız.

44 yıldır olmamız gereken yerde değiliz demek ayrı bir konu, neden olmamız gereken yerde değiliz, nasıl olabilirdik, sorun neydi, nasıl çözdük, pratiğimize nasıl uyguladık; soruna buradan yaklaşmak daha farklıdır.

Bu meseleye yaklaşımda sorun bazen oldukça fazla karıştırılır. Hayal kırıklığı yaşayanların, karamsarlığa düşenlerin temel sorunu 44 yıldır olmamız gereken yerde olmayışımızdır. Ya da tersten sormamız gerekirse; nerde olmamız gerekiyordu da ne yaptık ve su anda neredeyiz veya tam tersten bir soru ile tamda olmamız gereken yerdeyiz dememiz ne kadar doğru olur vb. Bu iki yaklaşımda hesaplaşma ve muhasebe yeteneğinden oldukça muzdariptir. Buna karşılık pembe tablo çizilmesi, hayali şatolar yaratılması elbette doğru değildir. Tümden inkâr, yarısı inkâr ya da yapılanları görmemek te doğru bir tarz değildir. '44 yıldır olmamız gereken yerde değiliz.' 'Tam da olmamız gereken yerdeyiz' tespitleri, yaklaşımları sorunu çözmüyor. Her ikisi de kulağa hoş geliyor. Ama neden ve sonuç ilişkisi kurulmuyor. Sonuca bakarak yaklaşılsa bile her iki yaklaşımda eksik ve yetersizdir.

Biri biraz üzüntü ve tasaları teselli etse bile; diğeri de hayır tamda olmamız gereken yerdeyiz diyerek bir gerçekliğe parmak bastığını sanarak, geçmişle hesaplaşma yaptığını sanıyor. Her iki yaklaşımda özünde sübjektif ve sekter yaklaşımlardır. Neden ve sonuç diyalektik bağı kurulmadan olaylara yaklaşmak sorunun bir yanını görüp diğer yanını görmemektir.

Hesaplaşma ve cüret! Hesaplaşma ve muhasebe, sorgulama; doğru dersler çıkartmak böyle yapılmaz, yapılmamalı da. Devrimci mantık; bir şeyi eleştiriyorsa onun alternatifini ortaya koyabilmektir. Bu devrimci ve Komünistler için temel prensip olmalıdır. Biz burada detayına inemeyiz ama belli noktaları açma açısından, tartışmaların belli ilerleyebilmesi için belli soruları sıralayabiliriz; Çizgi ile sorun mu var? Halk Savaşı stratejisiyle sorun mu var? Parti ve Parti önderliği ile sorun mu var? 72 Stratejik önderliği ile ardılları taktik önderlikleri ile sorun mu var? Vb vb.

Bunların yanıtı verilmeden tartışmak abesle iştigal eder. Partimizin çıkarmış olduğu yayınlarda yığınlarca ilerleme vardır.72 ‘de çakılıp kalınılmamıştır. Her şey 72 de söylenip kalınmadı. Anlatmaya çalıştığımız şey budur. Yetersizliklerimiz yok diyemeyiz. Ama olumluluklarımızda vardır. Her şey bir kenara 44 yıllık savaş partisiyiz ve 44 yıldır Halk Savaşında ısrar var.

1973 Mayıs’inin 18’inde Faşist diktatörlüğün elinde esir iken önder yoldaşımız geride ölümsüz bir eser bırakmıştır bize, aynı zamanda savaşmak ve kazanmak için bir kılavuz bırakmıştır ardi sira yürüyenlere

73’un 18 Mayıs’ında Amed zindanında işkence ile katledilen önder yoldaşımız aynı zamanda tarihe ŞER VERİP SIR VERMEYEN BİR KOMÜNİST olarak geçti. Onun yaşamı TKP/ML’den bağımsız, TKP/ML’nin yaşamını ondan bağımsız anlatamayız.

Bize bıraktığı eseri daha da büyütmek bizlerin elinde

KOMÜNİST ÖNDER İBRAHİM KAYPAKKAYA ÖLÜMSÜZDÜR!

ŞAN VE ŞEREF OLSUN PARTİMİZ TKP/ML’YE!

ŞAN VE ŞEREF OLSUN KIZIL ORDUMUZ TİKKO’YA!

ŞAN VE ŞEREF OLSUN TMLGB’YE!

YAŞASIN MARKSİZM-LENİNİZM-MAOİZM!

YAŞASIN PROLETERYA ENTERNASYONALİZMİ!

YAŞASIN HALK SAVAŞI!

Halil Ahmet 

Kiminle Çuvala Girdiğini Bilmek- Fikret Başkaya

 HDP’li milletvekillerini Meclis dışına atma operasyonunun terörle mücadeleyle uzaktan-yakından bir ilgisi yok. Tam tersine savaşı şiddetlendirmek ve faşist tırmanışı kurumsallaştırmak için öyle bir yola giriliyor. Asıl amaç tek adam diktatörlüğünü tesis etmek!

TBMM’den HDP milletvekillerini atma operasyonu haklı olarak şaşkınlık ve öfke yarattı. Oysa TBMM’nin ve siyasi partilerin ne mene şeyler olduğu bilinirse, öyle bir şaşkınlığa kapılmaya yer olmazdı… Benzer bir operasyon bundan 20 yıl kadar önce de yapılmıştı ve henüz belleklerden silinmiş değil… Aslında sorun rejimin niteliğine dair bir dizi yanlış anlamayla ilgili. O halde bir kaç kısa hatırlatma durumu netleştirmeye yarayabilir:

Resmi ideolojinin yüz yıldır yaymaya çalıştığının aksine 1923 yılında devlet kurulmadı. Adı değiştirildi. Bu devleti Türklerin ve Kürtlerin birlikte kurduğu söylemi de tam bir yalandı. Devletin kurulmaya ihtiyacı yoktu. Biraz sarsılmış olsa da yerli yerinde duruyordu. O süreçte bırakın Kürtlerin bir dahli olmasını Türklerin dahi bir dahli olmadı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi [TBMM] ne büyüktü ve ne de ‘milletin meclisiydi’. Baştan itibaren mülk sahibi egemen sınıfların ve devletin meclisiydi ve hep öyle kaldı. Oradaki “millet” dedikleri de kendileriydi. TBMM’nin halkla reel bir ilişkisi yoktu, İleri sürüdüğü gibi CHP devleti kuran parti değildi. devleti devralan devlet partisiydi. Nasıl TBMM’nin “milletle” bir ilgisi yok idiyse, CHP’nin de halkla reel bir ilişkisi yoktu. Tamı tamına bir devlet partisiydi ve hep öyle kaldı. Zaten 1923-1946 aralığında parti, hükümet ve devlet bir ve aynı şeydi. Şimdilerde de bu üçü yeniden birleşmiş bulunuyor… Bu gün artık iktidar partisi, hükümet ve devlet arasındaki ‘sınırlı ayrım’ ortadan kalkmış bulunuyor. Böyle bir durumda burjuva anlamda bir siyasi partiden söz etmek artık mümkün değil. Bu “az gittik, uz gittik ama sonunda başa döndük” demeye gelir…

Geride kalan 97 yılda halk kitleleri şeylerin seyri üzerinde yeteri kadar etkili olamadı. Tüm düzenlemeler devlet (memleketin sahipleri) tarafından dayatıldı. Bu durum siyasal kültürün azgelişmişliğin sonucuydu. İmparatorluk döneminin tebâsı, kulu modern bir cumhuriyetin yurttaşı olamadı. Bütün bu zaman zarfında kolayca itilip-kakıldı, aşağılandı… Demokratik-sol muhalefet bu yüzden akıl almaz bedeller ödemek zorunda kaldı. Geniş halk kitlelerinde ‘aydınlanma’ bir karşılık bulabilmiş değildi… Elbette bu hep böyle olacak diye bir kural yok. Şeylerin seyri eninde sonunda değişecektir. Zira, özgürlük mücadelesi söz konusu olduğunda kaybetmek diye bir şey yoktur

Siyasi partiler halkın değil, devletin ve daha genel bir çerçevede mülk sahibi egemen sınıfların (oligarşinin) partileridir ki, zaten bu ikisi bir ve aynı şeydir… Mülk sahibi sınıflar devlet, devlet de mülk sahibi sınıflar demektir… Bütün bu zaman zarfında ezilen ve sömürülen halk sınıflarının kendi iradelerini temsil eden siyasi partiler kurup, sürece müdahale etmelerine izin verilmedi. Her şeye rağmen kurulanlara da yaşama şansı tanınmadı. Sanılanın aksine siyasi partilerle halk arasında, seçenle seçilen arsında bir temsil ilişkisi söz konusu değildir. Siyasi partiler halktan oy alıyorlar ama aslında mülk sahibi oligarşiyi ve devleti temsil ediyorlar! Bizde siyasi partiler devletin diğer kurumları gibidirler, devletin uzantısıdırlar. Dolayısıyla kullanılan oyun bir karşılığı yoktur…

1946 yılında “çok partili sisteme” geçiş, iktidarın (devletin) bir manipülasyonuydu. Sadece birden çok devlet partisinin kurulmasına izin verilmişti. İşçilerin, küçük çiftçilerin, daha genel olarak ezilen ve sömürülen sınıfların örgütlenmesi yasaktı. Kurulanların tamamı kapatıldı ve cezalandırıldı. 1962 yılında kurulan Türkiye İşçi Partisinin ve 1990’lı yıllardan beri kurulan Kürt partilerinin başına nasıl çorap örüldüğü biliniyor…

Türkiye’de siyasi partilerin iki işlevi var: a. rejimi meşrulaştırıp-dayatmak, bu amaçla kitleleri aldatmak- oyalamak, sisteme ‘demokratiklik’ süsü vermek ve b. bütçeyi ve hazineyi yağmalatmak ve yağmalamak, eşi- dostu zengin etmek… Halkı aldatıp oyunu alıyorlar, sonra da “milli irade” tecelli etti diyorlar! Şeylerin seyri üzerinde halk kitlelerin gerçekten bir dahli olsaydı bu gün burası böyle mi olurdu? Siyasi partiler aslında benim “asıl devlet partisi” dediğim güç ve iktidar odağının (memleketin sahiplerinin) taşeronudurlar. Sınırı aştıkları düşünüldüğünde bir darbeyle veya ‘mevzuat gereği’ kapatılırlar, “sözleşmeleri” feshedilir… Zira devlet partisi de olsalar oy almak için halka bir şeyler vadetmek zorundadırlar. Bu onları kendilerine tanınan sınırı geçmeye, güdümlü olmaktan çıkmaya zorluyor. Yaşanan gerilimin nedeni budur.

Türkiye’de “demokrasi” denilen tam bir sirk oyunudur. Siyasi partiler de zaten bir devlet kurumudur ve öyle işler… İç işleyişlerinde demokrasinin kırıntısı bile yoktur. Tek adam şirketidirler. Her şey bir tek adamın iradesine bağlıdır. Ve o tek adam bir kere partinin tepesine çöreklendi mi, öyle kolay kolay orayı terk etmez . Osmanlı İmparatorluğunda padişahların tahtta kalma ortalama süresi (aritmetik ortalama) 17,3 yıldı. Bizde sadece siyasi partilerin değil, derneklerin, sendikaların, odaların, vb. 30-40 yıl başkanlığının yapanların sayısı az değildir… 30 yıl belediye başkanlığı, 40 yıl muhtarlık yapanlar var… Velhasıl anti-demokratizm  tüm örgütlerin ‘normal işleyiş halidir”!

“Türkiye laiktir laik kalacak” sloganının da bir karşılığı yok. Türkiye’de din hiç bir zaman devletten ayrılmadı. Devlet oldum olası dine karışmaya devam etti. Eğer siz dine karışırsanız. din de size karışırdı ve karıştı… Bütün bu zaman zarfında bu rejim, dozunu kendi ayarladığı bir dinci gericiliğe ihtiyaç duydu. Şimdilerde bir ‘doz aşımı’ durumu ortaya çıkmış bulunuyor. Rejim hızlı bir tempoyla Suudi Arabistanlaştırılıyor… Hilafeti ihya etme planları var… Zira mülk sahibi sınıfların sadece yalan-tahrifat ve yok saymaya dayalı uyduruk resmi ideolojiye dayanarak yönetebilmeleri, iktidarlarını koruyabilmeleri mümkün değildi.. Toplumsal uyanışı engellemek, demokratikleşme taleplerini etkisizleştirmek, sol muhalefeti  bir alternatif olmaktan çıkarmak için dinci gericiliği yardıma çağırmak zorundaydılar. Aslında o sloganı şu şekilde formüle etmek gerekiyor: ” Türkiye laik değil ama mutlaka laik olacak”!

HDP’li milletvekillerini Meclis dışına atma operasyonunun terörle mücadeleyle uzaktan-yakından bir ilgisi yok. Tam tersine savaşı şiddetlendirmek ve faşist tırmanışı kurumsallaştırmak için öyle bir yola giriliyor. Asıl amaç tek adam diktatörlüğünü tesis etmek! Savaş ve çatışma ortamı egemen sınıflar için bulunmaz bir nimettir. Savaş ve çatışma dönemleri sömürü, yağma, talan, çalıp-çırpma için son derecede uygun bir zemin oluşturur. Kimseye hesap vermeye ihtiyaç kalmaz. Her türlü hukuksuzluk, ahlaksızlık mümkün hale gelir… Öyle bir ‘parlamento’ ki, bir çoğunluk güruhu milyonlarca insanın oyunu alarak seçilmiş başka milletvekillerini oradan atmaya cüret edebiliyor…. Bunun dünyanın başka bir ülkesinde bir benzerini var mıdır? Kendilerine savunma hakkı bile tanınmadan milletvekillerinin meclisten atılması ne demektir? Bu,  Türk demokrasinin bir marifetidir. Tabii böylece TBMM’nin ne mene bir gericilik yuvası olduğu, nasıl bir devlet kurumu olduğu, aslında kimin ‘meclisi’ olduğu da netleşmiş olmalıdır! HDP’li vekilleri oradan atmak,  milyonlarca insanın iradesini yok saymak değil midir? İşlerine gelince “milli irade” diyorlar ve utanmadan milyonlarca insanın iradesini yok sayıyorlar…

O halde neden bu kadar kolay yönetebiliyorlar, bu kadar küstahlaşabiliyorlar?

“Hırsızın kabahati” arş-ı alayı geçti de ondan. İnsanlar kolay aldanıyor, aldatılıyor, kandırılıyor… Aksi halde bunca zamandır hırsızlara oy vermezler, onları iktidara taşımazlar, yağma ve talana yol vermezlerdi… Tabii kapitalizmin kültürü çürüttüğünü, insanların tam birer tüketim nesnesine dönüştürüldüğünü de dikkate almak gerekiyor.  Artık her türlü, değerin, değer ölçüsünün, nirengi noktasının yok olduğu bir zamandayız… Geride kalan yaklaşık yüz yılda ezilen-sömürülen kitleler, özgürlük, sosyal eşitlik ve demokrasi bahsinde başarısız oldular. Daha da ötede bu kavramlar geniş halk kitlelerinde yeterli karşılığı bulamadı, kök salamadı. Bu ülkeyi yönetenler öyle olması için ellerinden geleni yere koymadılar. Elbette bu hep böyle gidecek diye bir kural yok. İçine sürüklendiğimiz bu durum, solun, ilericilerin, demokratların, faşizme karşı olanların, dinci gericiliği sorun edenlerin, gerçek laiklerin,  gerçek cumhuriyetçilerin, anti-kapitalistlerin… rüştünü ispat etmesi için bir fırsat sunuyor.  Başka türlü söylersek aslında şeylerin seyrini değiştirmek için  önümüze bir fırsat çıkmış bulunuyor. O halde bütün mesele bu fırsatı kullanıp-kullanmamakla ilgili demektir… 

Rakka Operasyonu Emperyalizmle Kurulan Köprüdür!- Marco Karakaya

Suriye’de 2011’den bu yana yaşanan toplumsal gelişme ve karmaşa hali derinleşerek devam ediyor. Artık Ortadoğu sisteminin nasıl şekilleneceğine dair bir mücadele ve savaş süreci yaşanıyor diyebiliriz. Uzun süre muhalif denen ve geniş bir emperyalist blokun ve bölge gerici devletlerinin desteğiyle ayakta duran kesim gerek askeri gerekse de siyasi anlamda Esat rejimi karşısında ciddi bir başarı üretemedi. Rusya ve İran’ın Esat rejimine sunduğu destek Suriye’de ki “savaşın” tam bir “vekalet savaşı” niteliğine bürünmesine neden oldu. ABD’nin başını çektiği NATO bloku ile Rusya’nın başını çektiği ve arkasına Çin’i aldığı blok Suriye’de vekilleri üzerinden süreci şekillendirmeye çalıştı. Bu süreç boyunca Rojava’da PYD önderliğinde kendi öz-gücüne dayanan bir mücadele ve demokratik ilerici bir süreç yaşandı. Suriye’de yaşanan savaşta kendi hesabına siyasi çizgi tutturabilen, var olan güç dengeleri üzerinden demokratik kazanımlar elde etmeyi beceren yegane güç Kürt Ulusal Hareketi oldu.

Rusya Eylül 2015’de Suriye’de doğrudan savaşa müdahil olarak, deyim yerindeyse “vekalet savaşında” sonun başlangıcı olacak süreci başlattı. Bu süreçten önce ABD emperyalizminin başını çektiği koalisyon güçleri daha düşük profilli bir hava gücüyle müdahale içindeyken, bu süreçten sonra daha etkin bir müdahale süreci örgütlediler. Şimdi Emperyalist bloklar Suriye üzerinden artık dolaylı değil doğrudan planlar çıkararak mücadelelerini şekillendiriyorlar. “Ateşkes Anlaşmaları”, yeniden örgütlenen “Cenevre Barış görüşmeleri” yer yer bölge devletleri de devreden çıkarılarak direk ABD ve Rusya tarafından organize ediliyor ve yer yer kısa zamanda olsa sonuç elde edecek şekilde dikte ediliyor. Esat rejiminin nereye kadar ilerleme sağlayacağı, ABD öncülüğündeki güçlerin hangi alanları kontrol edeceği gibi planlar çiziliyor. Her ne kadar çoğu zaman “evdeki hesap çarşıya” uymasa da güç dengelerini korumak ve zaman kazanmak açısından karşılıklı süreler verilip, yönelim örgütleniyor.

Emperyalist güçlerin süreç boyunca dayandığı güçler, ittifakları vs ciddi düzeyde taktik değişikliklere uğruyor. Hepsinin temel politik argümanı ise “terörle mücadele”, “diktatörlüğe son verme”, “demokratik Suriye’nin inşası” olmaktadır. İŞİD bu konuda oldukça kullanışlı ve hamle yapmak için elverişli bir malzeme niteliği de taşıyor.

Gericilik İçinde Demokratik Mevzi: ROJAVA!

Bu sürecin Kürtler cephesinde yaşanan boyutu özel ele alınması gereken ve sürecin tehlikeli yanlarına dair eleştiriler getirmek elzemdir. Zira Emperyalizmle geliştirilen taktik askeri-siyasi ilişkinin ciddi düzeyde evrim geçirip derinleştiği bir süreç yaşanmaktadır.

Rojava Suriye toplumsal karmaşa ve savaşının en ileri ve demokratik mevzisi konumundadır. Halen bu konumunu sürdürmektedir. Devrimci, demokratik güçlere ve ezilen halklara, Emperyalist gericiliğin, gerici egemen devlet güçlerinin ve Cihadist barbarlığın çıkmazında bir umut ve bir demokratik alan yaratma özelliği vardır. Özellikle Ezilen Kürt ulusunun tarihsel haklarına dair geniş bir kazanım yaratmış, farklı milliyet-mezhep ve siyasal düşüncelerin demokratik zeminde bir arada bulunduğu bir mevzi olmayı başarmıştır. Ama Rojava devrimci süreci, esasta Kürt ulusal özgürlük mücadelesi bağlamında ki toplumsal ihtiyacın kazanımıdır. Yani Rojava bir Kürt ulusal özgürlükçü karaktere sahiptir.

Rojava’daki kazanımlara yönelik her türlü saldırı can bedeli bir mücadeleyle karşılanmış, emperyalistler ve gerici bölge güçleri arasındaki çelişkilere de dayanarak ihtiyaç olan taktik hamlelerle bu kazanımını korumayı başarmıştır. Kobane’de İŞİD’e karşı ABD ile taktik askeri-siyasi ilişkiler, yine Rusya ile benzer ilişkiler, Esat’la çatışmamazlık durumu bu yaklaşımın ürünüdür. Bu noktada Kürt Hareketin emperyalistlerle kurduğu ilişkiler bir bütün taktik ilişkiler olarak değerlendirilmelidir.

Baş Düşmana Karşı Gerici Olan Diğer Güçlerle Taktik İlişki Ve Meşruluk Sınırı!

Ancak emperyalizmle taktik ilişki biçimi özellikle proleter devrimci hareketin zayıf olduğu koşullarda ulusal hareketler için stratejik ilişki biçimine de kapı aralayacak ciddi tehlikelere gebedir. Rusya’nın Suriye’ye doğrudan müdahalesinden sonra, ABD beceriksiz muhalif güçler ve başta Türkiye olmak üzere bölge devletleriyle kotaramadığı Suriye hamleleri için geçici yol arkadaşları ve mümkünse kalıcı hale getirecek ittifak arayışına girdi. PYD ile ilişkilerin pekişerek ve güçlenme süreci de bu yaklaşımın bir parçasıdır. Bunu stratejik müttefiki olan Türkiye’ye rağmen geliştirmekte ve olgunlaştırmaktadır. Çünkü Suriye hamlesi için alanda esaslı başka bir güç örgütlenememiştir.

ABD emperyalizmi bu noktada İŞİD’in Kobane’ye saldırısında, son dakika yardımı ile yetişip hava desteği sunarak bu taktik ilişkiyi aleni hale çevirmiştir. Rojava’nın kimi bölgelerinin Cihadistlerden kurtarılması ve Rojava’nın etrafının temizlenmesinde YPG’ye ciddi askeri ve lojistik desteği esirgememiştir.

Kobane direnişi sürecinde YPG’ye destek kimi muhalif Suriyeli gruplarla siyasal yakınlaşmayı da doğurmuştur. 10 Ekim 2015’de ise PYD önderliğinde Demokratik Suriye Güçleri kurulmuştur. PYD ve YPG dışında bu oluşum içinde yer alan Suriyeli grupların devrimci-demokratik nitelikleri hakkında esaslı olarak bir tespit yapmak mümkün değildir. Ama bu grupların görece zayıf ve etkisiz olduğu bilinmektedir. Ancak mücadelenin Rojava ile sınırlı kalmayan “Demokratik Suriye” yaratılmasına dair bir perspektife dönüşen mücadele karakteri bu oluşumla ete kemiğe bürünmüştür. Kürt hareketi kendi “Demokratik Suriye” çizgisini bu oluşumla gerçekleştirme perspektifini uygulamaya koymuştur. Bu oluşum kuruluş deklarasyonunda “temel amacımız Suriye halklarına karşı savaşan güçlere ve en başta da DAIŞ’a karşı savaşmaktır. Uluslararası koalisyon güçlerine bizlere verdiği destekten dolayı teşekkür ediyor, uluslararası güçleri bizlere desteğini sürdürmeye çağırıyoruz” diyerek bir nevi baş düşmanı İŞİD olarak tespit etmiştir. ABD öncülüğündeki güçlerle ortak mücadele anlayışı da benimsenmiştir. Kuşkusuz bu hareketi değerlendirirken hedef ve amaçları, siyasi çizgileri üzerinden değerlendirmek gerekir. Kürt Hareketinin önderliğinde kurulmasından dolayı niteliğini demokratik, emperyalizmle ilişkisini taktik olarak ele almak mümkündür.

Ancak bugün bir bütün Suriye devrimci sürecinin Emperyalizm müdahalesi ile kesintiye uğradığını bir kabul olarak benimsememiz gerekmektedir. Emperyalist güçlerin “Demokratik bir Suriye” projesi olmadığı net çizgilerle benimsenmelidir. Emperyalizm çağında demokrasi sorunu bir devrim sorudur. Hem de emperyalizmin egemenliğine ve siyasi çizgisine karşı bir mücadeleyi içeren devrim. Bu demokratik devrimin çağımızdaki yani Proleter Devrimler ve Emperyalizm çağında temel karakteridir. Emperyalizm bu bağlamda gerçek bir demokratik devrim hareketine düşmandır, onu boğmak kendine tabi kılmak üzerine tüm strateji ve taktiğini kurar. Bu bağlamda “demokratik devrim” çağımızda anti-emperyalist olmak zorundadır. Anti-emperyalist bir hat tutturmayan hiçbir devrim tutarlı demokratik karakter kazanamaz, bu eksende örgütlenmeyen hiçbir ulusal ve sosyal hareket tutarlı anti-emperyalist olamaz. Bugün Suriye’de gerçekleştirdiği de budur. Emperyalizmin bu siyasal niteliği ve karakteri kavranmaksızın belirlenecek siyasi bir çizgi tutarlı bir demokratik muhtevaya sahip olamaz.

“Demokratik Suriye” Paydaşlığıyla Oluşan Yanlış Siyasi Çizgi!

Bu bağlamda Kürt Hareketinin ulusal sorun ve Kürt ulusuna dayalı örgütlenmesinin objektifliği onu bir bütün “Demokratik Suriye” kurma yeteneğinden ve çizgisinden mahrum bırakacak bir durumdur. Bu tarihsel bir durum ve aynı zamanda olgudur. Kürt Hareketinin Rojava’nın güvenliği, birleştirilmesi vs de Suriye’deki gerici güçler arasındaki çelişkiye dayanarak taktik ilişki geliştirmesi Komünistler açısından esaslı bir sorun değildir. Belirleyici olan bu ilişkinin taktik kalmasıdır ve hareketin siyasi çizgisidir. Ancak Suriye özgülünde ABD emperyalizminin “Demokratik Suriye” projesi kapsamında Kürt sınırlarını aşarak bir hareket ve yönelimi kendi “Demokratik Suriye” projesi kapsamında bir ilişkiye evirmek emperyalizmin demokratik hareketi devşirme tehlikesine güçlü bir zemin hazırlamak anlamına gelecektir.

Suriye Demokratik Güçleri adı altında bir oluşum üzerinden Kürt hareketinin bütün Suriye’ye yayılan bir yönelim içine girmesi ve bunu emperyalist güçlerin ciddi askeri-lojistik ve siyasi desteğine yaslanarak yapması ilişki biçimine yönelik güçlü sorgulayıcılığı ve “amasız”, “fakatsız” eleştirileri getirmeyi devrimci bir görev kılmaktadır.

24 Mayıs 2016 itibariyle Kürt Hareketi merkezli, Rakka’nın Kuzeyine yönelik askeri hamle ve İŞİD’le mücadele de emperyalist güçlerle kurulan taktik ilişkinin artık stratejik bir ilişki biçimine evrilmesi noktasında köprülerin inşa edilmesi olarak değerlendirilmelidir. Bir süre önce bölgeye giden 50 Amerikalı uzman askerin sayısı arttırıldı.  23 Mayıs gecesi 250 ABD’li uzman asker daha Rojava’ya geçti. Bunun yanında bölgeden sorumlu ABD’li sivil ve askeri diplomatların kamuoyuna açık Rojava yönetimiyle görüşmeler ve planlar yapması söz konusudur. Artık ABD sadece hava gücüyle değil bizzat kara askeri güçleriyle Rojava ve Suriye içine girmiş oldu. Özellikle bir bütün Suriye politikasının yani “demokratik Suriye’nin kurulması” mücadelesinin(!) bir parçası olarak bu adımın atıldığı, Kürt hareketiyle bu eksende bir paydaşlığın yakalandığı belirtilmelidir. Kuşkusuz Kürt hareketinin demokratik Suriye yaklaşımıyla ABD’nin yaklaşımının farklı olduğu açıktır. Ancak aynı paydaşlıkta İŞİD’i etkisiz kılma ve demokratik Suriye zeminini oluşturma da bir hareket birliği, Kürt bölgeleri dışına çıktığı noktada stratejik bir ortaklığın da zemini olmaktadır. Emperyalizminin desteğiyle kurulacak bir “Demokratik Suriye” yoktur. Bulunan alanda bir örgütlenme ve demokratik dinamiklerin mücadelesiyle bir ittifak kurulmaksızın Emperyalizmle birlikte bir askeri ve siyasi projeyi gerçekleştirmek hangi gerici güce yönelirse yönelsin “demokratik”, “ezilenlerden yana”, “halkın çıkarına” hizmet etmeyecektir. Bir “dış güç” ittifakının müdahalesi olmaktan öteye gitmeyecektir. Bu farklı uluslar arasında ki düşmanlaşmayı arttıracağı gibi, Rojava’nın demokratik karakterini hızla aşındıracak, Suriye’nin uzun vadeli demokratik devrim sürecini emperyalist destekli müdahaleyle baltalayacaktır.

Rakka operasyonu bu açıdan ideolojik-politik açıdan sorunlu bir operasyondur. Suriye Demokratik Güçleri adı altında bunu sunmak olgunun gerçekliğini ve bu hareketin toplumsal temeli olmama durumunu ortadan kaldırmaz. İç dinamiklere ve toplumsal temele dayanmayan bir “kurtarma” ve “demokratikleştirme” mücadelesi gericileşmenin işaretlerini vermektedir. Emperyalizmin politikası doğrultusunda araçsallaşma durumudur. ABD emperyalizmi şimdi başarısız olan Suriye muhalefetinin yerine sahaya hakim başka bir muhalif güç ve olanak arayışındadır. Suriye’de ki gerici hedeflerine ulaşmak için bu arayış içindedir. Kürtlere sarılması bundan kaynaklanmaktadır.

Rakka’nın kuzeyi ve buradan elde edilecek başarı ile Rakka’nın içleri, devamında diğer Sünni Arap bölgelerine yönelik hamleler “Demokratik Federal Suriye” adına Kürt hareketinin planı dahilindedir. Bu planın gelişmelere ve politik dengelere göre emperyalist destekle olmasını mümkün gören bir tutum vardır. Şuanda “Demokratik Suriye” adı altında emperyalist Koalisyona dayanan bir askeri siyasi operasyon mevcuttur. Bu gerçeklik basit bir taktik ilişki ve faydalanma siyaseti olarak tanımlanamaz. Bu Rojava’nın korunmasının ötesine geçmiştir. Suriye’de demokratik ve devrimci temelde bir hareketin zayıflığı (Kürt Hareketini saymazsak) açık bir gerçektir. Bu durumun eksikliğine rağmen “Demokratik Suriye” politikasının pratik-politik-askeri uygulaması ve bunun emperyalizme dayanarak yapılması “demokratiklik” meselesini net bir şekilde sorgulamayı getirdiği gibi Kürt hareketin emperyalizmle olan ilişkisinin niteliğine dair sorgulamayı da daha güçlü yapmayı zaruri kılmaktadır.

Rakka Hamlesi Demokratik Değildir, Devrimci Değildir!

Demokratik bir Suriye’nin inşası egemen güce ve Suriye özgülünde güçlere karşı bir mücadeleyi içerdiği kadar, emperyalist müdahalelere karşıda bir mücadeleyi içermelidir. Emperyalizmin müdahalelerine, onun askeri üs ve asker bulundurmasına karşı bir politika belirlemekle olanaklıdır. Kürt hareketi bugün açısından objektif olarak toplumsal zemin bulduğu, örgütlendiği alan dışında emperyalist müdahaleye ve onun siyasi hesaplarına olanak sunmakta, onun bir parçası olmaktadır. Bu belirlediği baş düşmana karşı kendi kazanımlarını korumanın taktiği olarak yorumlanamaz. Rakka’nın kuzeyine yapılan operasyonun başarısı emperyalizmin Kürt hareketine daha fazla yaslanmasına ve güven duymasına olanak sunacaktır. Kürt hareketi ise bu ilişkiden kendi siyasi çizgisi adına hesaplar yapmaktadır. Kuşkusuz emperyalist destekle de olsa alanını ve siyasi gücünü pekiştirmek istemektedir. Ancak alanını genişletme ve siyasi gücünü geliştirme de emperyalizmle birlikte elde edilecek kazanım aynı zamanda siyasi açıdan tavizi zorunlu kılmaktadır. Emperyalizm kendi “Demokratik Suriye’si”ne göre bir şekilleniş ve beklenti içinde olacaktır. Bu beklenti ise yalın kat gericilik demektir. Halklara düşmanlık, uluslara siyasal köleleştirme ve kültürel kimliksizleşme demektir, daha fazla sömürü, daha fazla ölüm ve kan demektir.

Daha açık ifade edersek Rakka operasyonu demokratik devrimin uzun erimli ve zorlu görevlerinin Kürt hareketi tarafından unutulması ve emperyalist destekle kısa sürede gerçekleşmesi demektir. Bu durum halk adına “demokratik mücadele”, halk için “demokrasi” getirmeyecektir. Kürt hareketinin emperyalizmle daha sıkı işbirliğine kavuşmasını, demokratik niteliğini hızla kaybetmesini, demokratik ulusal mücadelesinin kimliksizleşme ve köleleşmeye açık hale gelmesi anlamına gelecektir. Rakka operasyonu ve sonrasında Membiç ve benzeri hamleler evet taktik anlamda Kürt hareketine büyük kazanımlar sağlayabilir, ancak stratejik anlamda halk saflarında ki, demokratik cephede ki kimliğini teslim etme koşulları anlamına gelecektir. Rakka operasyonu ve benzer operasyonlar bu anlamda Kürt hareketinin emperyalizmle stratejik ilişkileri sağlamanın köprülerini inşa etme özellikleri taşıyan bir siyasal-ideolojik niteliğe sahiptir. Kesinlikle ilerici, demokratik bir hamle değildir. Gericiliğe zemin sunan, taktik ilişkiyi stratejik ilişkiye eviren bir karakteri olacaktır.

YDG “Kaypakkaya yoldaş: Ölümsüzlüğünün 43. yıldönümünde halkımızın bağrında umut, zalimlerin zihninde korku olmaya devam ediyor!

 “İbrahim Kaypakkaya, Haki Karer ve Dörtlerin 18 Mayıs ölümsüzlüğü, Kürt ulusunun ve ezilen tüm kesimlerin kader ve kurtuluş birlikteliğinin simgesel değeridir. Türk devletinin ortak mücadele ve birlikte hareket etme iradesine yönelik bu denli saldırmasının temelinde de bu öz yatmaktadır. Onun için 18 Mayıs’ta Kaypakkaya yoldaşı anarken ortak mücadele ve en geniş bileşenle Kaypakkaya yoldaşı sahiplenme temel çıkışımız olmaktadır” ifadelerine yer verdi. Açıklamada şu ifadeler yer alıyor:

“Fiili saldırılar artarak devam ediyor”

“Komünist önder İbrahim Kaypakkaya yoldaşı 43. kez anmaya hazırlanırken, ezilenler ile egemenler arasındaki mücadele çetin ve zorlu bir şekilde dur durak bilmeden devam etmektedir. Türk devleti, adına ‘çöktürme’ dediği saldırı politikaları ile bir yandan örgütlü, devrimci güçleri sindirmeye çalışırken bir yandan da halkımızın yeşeren kurtuluş umudunu yok etmeyi hedeflemektedir. Bunun için geçtiğimiz yılın Haziran ayı itibari ile başlatmış olduğu fiili saldırıları artarak devam etmektedir.”

“Zalimlerin çaresiz kalacağı bir kez daha kanıtlanmıştır”

“Başta Kürt halkı olmak üzere özgürlüğü için sokağa çıkan milyonlar; devletin top yekûn saldırının hedefinde durmakta, şehirler ilçeler yakılıp yıkılmaktadır. Bununla birlikte direnişin yükseldiği alanlar Türk devletinin abluka siyaseti ile boğulmak ve örgütlü güçler halktan yalıtılmak istenmektedir. Ancak gelişen aşamada halkın bağrından kopan direniş karşısında zalimlerin çaresiz kalacağı bir kere daha kanıtlanmıştır.”

“Kaypakkaya yoldaşın mücadele yol ve yöntemleri yol göstermeye devam ediyor”

“Mücadelenin amansız devam ettiği 2016 yılının Mayıs ayında bir direniş geleneği başlatarak ölümsüzleşen Komünist önder İbrahim Kaypakkaya yoldaşı anmaya hazırlanıyoruz. Kaypakkaya yoldaşın tarih sahnesine çıktığı günlerde, ortaya koyduğu bilimsel görüşleri, mücadele yol ve yöntemleri bir meşale gibi yol göstermeye devam etmektedir. İbrahim Kaypakkaya yoldaşın bitip tükenmek bilmeyen araştırma inceleme yöntemi ile yeniyi ve doğru olanı söyleme cüreti onun bugüne kadar gelmesini sağlamıştır. Özellikle ulusal soruna dair ortaya koyduğu düşünceleri, bugün daha fazla sarılacağımız halkaları oluşturmakta, pratik güzergahımıza işaret etmektedir.”

“Ortak mücadele ve en geniş bileşenle Kaypakkaya yoldaşı sahiplenmeliyiz”

“İçerisinden geçtiğimiz zorlu dönemde başta Kürt halkı olmak üzere ezilen tüm kesimlere; emekçilere, kadınlara, LGBTİ’lere yönelik saldırılara karşı ortak mücadele ve birlikte hareket etme iradesi, Kaypakkaya yoldaşın yaşatılmasında ve sahiplenilmesinde önemli bir yerde durmaktadır. Bu açıdan Kürt ulusunun öncülerinden Haki Karer ve zindan direnişleri meşalelerinden Dörtlerin 18 Mayıs’ta şehit düşmeleri yalnızca takvimsel bir ortaklık değildir. İbrahim Kaypakkaya, Haki Karer ve Dörtlerin 18 Mayıs ölümsüzlüğü, Kürt ulusunun ve ezilen tüm kesimlerin kader ve kurtuluş birlikteliğinin simgesel değeridir. Türk devletinin ortak mücadele ve birlikte hareket etme iradesine yönelik bu denli saldırmasının temelinde de bu öz yatmaktadır. Onun için 18 Mayıs’ta Kaypakkaya yoldaşı anarken ortak mücadele ve en geniş bileşenle Kaypakkaya yoldaşı sahiplenme temel çıkışımız olmaktadır.”

“Kaypakkaya’nın devlet gözündeki korkusu büyüyor”

“İbrahim Kaypakkaya yoldaşın ölümsüzlüğünün 43. yılında anarken, Kaypakkaya’nın devlet gözündeki korkusu da büyümektedir. Yapılan siyasi operasyonlarda Kaypakkaya’ya dair ne varsa ‘el konulması’, Kaypakkaya  silüetli flamaları taşıyanlara hala soruşturma açılması bu korkunun bir göstergesidir. Onun düşünce ve ideallerinin hala canlı ve ardıllarının nerede direniş ve mücadele varsa orada oluyor oluşu, 43 yıldır Kaypakkaya’nın devlet gözünde ‘iyi çocuk’ olmayı başaramamasının temel nedenidir.”

“Saldırganlığa karşı gençliğin dört bir yanda direnişi yükseltmesi, 18 Mayıs’ı sahiplenmenin şüphesiz en önemli yoludur”

“Kaypakkaya ardıllarından TİKKO gerillaları Murat Tekgöz ve Haydar Arğal’ın dizginsiz sömürü düzenine karşı özgürlük şiarı ile direniş bayrağını ellerinden bırakmayarak 6 Mayıs’ta ölümsüzleşmeleri Türk devletinin Kaypakkaya korkusunun neden sürekli olarak yenilendiğinin cevabıdır.

Yeni Demokrat Gençlik olarak ölümsüzlüğünün 43. yıl dönümünde Kaypakkaya’yı anarken halk düşmanlarının korkularını büyütmek bize de düşmektedir. Mahir, Deniz, İbrahim ve Mazlumların gençlik çağlarında açtıkları yolda bugün ilerlenmektedir.

Halkımıza yönelik saldırganlığa karşı gençliğin dört bir yanda direnişi yükseltmesi, 18 Mayıs’ı sahiplenmenin şüphesiz en önemli yoludur.”

"Güleç yüzlü yiğit komünist şehit düştü" Osman Oğuz

Kapkara, zapzayıf bir adamdı, dışarıdan bakınca. Ama koca cüsseli olanı bile öyle bir sarardı ki karşılaştığında… Hani, “Ne çelikten irade kardeşim!” dersin ya bazılarına, öyle biri işte. Dosta candan güler, gülmek diye buna denir; düşmana ser verir, sır vermez.

İnsan, dostunun ardından övgücülük yapmaya utanıyor. Eksiklik, yanlışlık, yetmezlik, yeteneksizlik, ne dersen de işte, başın öne eğiliyor. Ama öyle geliyor ki, o anlatmamızı isterdi, ne gördüysek. Onunla ilgili yazılan, bir tek baş koyduğu insanlık kavgasına ant içilen bildiriler ve düşmanın kapkara puntolu haberleri olsun istemezdi sanki.

Aynı okulda, aynı fakültede, “komşu stantlarda” okuduk Haydar’la. Hemen hemen her gün gördük birbirimizi uzun süre. Her gün, sanki daha bir önceki gün görmemiş gibi sımsıkı sarıldık, ağız dolusu güldük. Çay komünü diye stant başındakilerden fazladan birkaç kuruş para toplayıp gazeteye üç beş arttırdık diye mutlu olduk. Uzun, çok uzun konuştuk memleket hakkında. Bir demlik çayı önüne koysan, bir başına içer, konuşur, içer, dinlerdi zaten.

Acayip bir adamdı. Hani, kumaşı zor bulunur, “Ulan bu devirde böyle adamlar kaldı mı” türü adamlardan. Her açıdan hem de. Ben fırsatını bulsam okulun her yerinde kopya çekerdim mesela, Haydar hayatta çekmezdi. Bir keresinde konuştuk da bunu. Yaptığı ya da yapmadığı hiçbir şeyden öyle çok övgüyle bahsetmedi Haydar, biraz sıkılgan, “Çekmem” diyordu, “Ne olursa olsun, devrimciye yakışmaz.”

Bir yerde çay içsen, bir şey yesen, öldür allah hesabı ödetmez. Kızsan, bozulsan, “Vallahi yoldaş, bir sürü param var” der gülerek. Bağımız koptuğundan bu yana, “Bir sürü param var” diyorum ben de her yerde. Her dediğimde Haydar eli, yüzü, gözüyle gülüyor gibi sanki.

Bağlama çalmayı öğreniyordu Haydar. Bayağı da ilerletmişti hem de. Söylemezdi, yalnız çalardı. Durup durup aynı şarkıya dönerdi sanki: “Vartinik burası, mirik mezrası/ Kan içinde yatar Ali Haydar’ım…”

Bir de Ahmet Muharrem Çiçek’in ardından söylenen marşı, gitmeden önce hem mırıldanır hem bize geldi mi açıp dinlerdi hep: “Bas gerilla, bas tetiğe/Biraz daha ileriye/Parça parça iktidarı/al kırlardan şehirlere…”

Kafasına koymuştu gitmeyi. Hiç söylemedi doğrudan, ama anlatmak ister gibiydi. Önce şekeri, sonra ekmeği kesti. “Talim mi yapıyorsun, hayırdır” diye takılana, “Yok ya, benden gerilla mı olur” gibi şeyler söyleyip geçiştirdi. Ama basbayağı iradesiyle savaşıyordu işte. Gerçi çok gerek de yoktu. “Bir hırka, bir lokma” bi adamdı Haydar. Yerde oturur, yerde uyurdu. Dersim’in kıtlık görmüş yoksul köylüsünün -hem de Xiranlıların- azmi, direnci, inadı… Olduğu gibi Amed merkezinin apartmanına gelip oturmuştu. Köydeki babasıyla çelişkilerini de anlatırdı, gülümseyerek.

Neler konuştuk daha Haydar’la, neler tartıştık. Örgütü bir ara, bizim örgütle “Dersim’de selamı sabahı kesme” kararı aldığında bile, gizliden güldük, eğlendik. “Dersim şehir sınırını çıkalım da bi çay içelim” diye takılıp gülüşüyorduk.

O yıllarda sormadık, sormak olmazdı ama tahminimce “Türkiye Marksist Leninist Gençlik Birliği” (TMLGB) çalışması yürütüyordu. Bir konuşmamızda, “İllegal alan eksikse, çalışmanın ayaklarından biri kopuktur, yürümez” demişti. Bir süre sonra telefon kullanmamaya başladı. Sonra Amed’den ayrıldı. Önce Erzincan’da, sonra Dersim’de olduğunu duydum. Dersim’e son gidişimde de bir yerlerde karşılaştık, “Hadi gel sana bi patila ısmarlayayım” dedi, tabii yine “bir sürü parası vardı.” O sarılmanın başka olduğunu çok iyi biliyordum. Bu kez elinin bir başka sıktığını, yüzünün bir başka güldüğünü.

Haydar neşesini, insancıllığını, fedakarlığını bir kavgayla birleştirerek güzelleştirdi. Her adımına, her cümlesine sirayet eden, o kavganın parıltısıydı. Onu kavgadan gayrı görmeye, bilmeye, anlamaya çalışmak, hiçbir şey değilse, beyhude bir çabadan başkası olmaz. O, bir TKP/ML TİKKO gerillası olarak düştü toprağa. İbrahim Kaypakkaya’nın genç ama derinlikli, mütevazı ama öncü, öfkeli ama güleç duruşu, o güzel yüzü, Haydar’a da bulaşmıştı. “En büyük kahramanlığı bile sıradan bir işmiş gibi yapanların” neslinden bir komünist olarak direndi, yoldaşı Murat Tekgöz’le birlikte şehit düştü Haydar. O anda bile eminim, çok eminim, “Önce yoldaşlarım” dedi hep, önce yanındakini, diğerini kurtarmaya çalıştı. Bu, Haydar’ın iyiliği değildi yalnız, “dünyayı temellerinden sarsan kavganın” kültürü, mayasıydı.

Haydar’ın ardından Partizan, “Dersim’de yaşanan bu sürecin Cizre’de, Sur’da Nusaybin’de, Silopi’de, Gever’de başlatılan öz yönetim direnişine karşı devletin almış olduğu tavrın bir parçası olduğu açıktır. (...) Devrimci dayanışma zorunluluğunun açığa çıkardığı görevlere sarılan bütün devrimci, yurtsever güçlere yönelen bu saldırılar; dayanışma ısrarını kırmak için halkımıza yönelen saldırılara karşı kurulan ortak barikatlara duyulan nefret ve kinin bir sonucudur” demiş. Evet, Haydar, Amed’de kaldığı her günde, Kürt halkının mücadelesine omuz verenlerden oldu hep. Bizim aykırı tavırlarımız, farklı fikirlerimiz oldu; onun, onların olmadı. Her gün stant masasını sırtlanıp İşçi-Köylü gazetesi dağıtan Haydar, seçim günlerinde kentin dört bir yanında ev ev gezenlerden, barikat günlerinde elinde taşla, molotofla direnenlerdendi. “Köy çalışmalarına” gider, çökelek-ekmek bir de sohbet karşılığında yoksul halkın tarlalarında çalışırdı. Ektiği son tohum, kendi hayatı oldu.

Şimdi onu uğurlamak için çok sevdiği şarkının sözlerinden başka şey gelmiyor aklıma:

Korkusu yok idi patron ağadan

Ağalara korku saldı dağlardan

O bir tohum idi, düştü topraktan

Filiz filiz büyür Ali Haydar’ım

Parti biziz /Halil Ahmet

Belki biz olmayacagiz ama bu celik aldigi suyu asla unutmayacak,Ibrahim kaypakkaya.

Sorunlari cözme tarzimiz olaylara olgulara bakis tarzimiz ve bunlar arasindaki iliskiyi ele alisimiz nasil olmalidir.

Dogaldirki yazinin basligindanda anlasilacagi gibi parti biziz .Biz partiyiz ve dogal olarak partinin ele alinisi ve degerlendirilmesi parti onderligi ve cizgisinden bagimsiz olarak ele alinip degerlendirilemez.

Bu yazimizda 72 stratejik onderlik cizgisi ve bunla butunlesmeyi gelisip guclenmeyi cizgiyi ilerletmeyi partiyi savasci bir kimlige karaktere nasil tasiyacagimiz ele alacagimiz ile baslayalim .

Sinif savasini toplumlarin ortaya cikmasi ile baslamistir dememizde abesle istikal eden bir yon yoktur.Bu bizlerin iradesi disinda var olan bir durumdur sinif savasini bugun elee alisimigzda iradeci degil cözümleyeci gercekligi temelinde ele alip degerlendirmek onemlidir .

Bizler toplumlar tarihini sinif savasimizi bilmeden kendimize has bir mucadele bicimini iradeci bir yaklasimla belirlemeliyiz .

Ulkemiz sinif savasini seyride bu minvalde ele alinmalidir.

Yasadigimiz ulkenin gercekligi siniflarin yapisi siniflarin konumlaninisi ve buna bagli olarak sosyo-ekonomik yapi tahlili devletin niteligi devrimin yolu-guzergahi basta Kurt-Turk ulusu olmak uzere cesitli milliyetlerden ezilen azametli halk kitlelerinin genel durumu devrimin dostlari muttefikleri vb.

Bunlar ve bunlarin disindaki bircok olgu arastirip incelendikden sonra dogal olarak sinif savasimi bu objektif zemin uzerinden yukselir anlatmaya calistigimiz tamda sudur sinif savasimi subjektif niyetlerle degil objektif olarak sorunun ele alinisi ile birlikte somut sartlarin somut tahlili ilkesi geregince toplu ayaklanmami bu strateji ekseninde yurumeyimi yoksa Halk Savasini esas alan bir mucadele bicimi ile yola cikilacagi somut durum uzerinden ele alinir.

Hali hazirda biz MLM lerinin bildigi iki tip devrim modeli vardir bir rus pratigi :toplu ayaklanma stratejisi biride Cin pratigi;Halk Savasi stratejisi bunlar disinda bir baska devrim olgusuda istisnayi bir durum olarak ele alinabilir.

Sorunlari ele alisimiz ve cozum yontemimiz proleterya partisi olarak Turkiye Devrimci Harekati(TDH) icinde mustesna bir yere sahipdir cunku MLM yi savunmaktayiz MLM savunulmadan ML savunulamaz MLM yi sadece yarisomurge-yarifeoldal yapiya sahip olan ulkeler ve dogalliginda Halk Savasi stratejisini savunan yapilar partiler olarak ele alip degerlendirmek MLM yi revize etmektir.

Elbette Halk Savasi stratejisi butunluku bir stratejidir biz bunu dogru bir onerme olarakda savunuruz.ama bunu sadece bizim gibi yarisomurge-yarifeodal ulkeler duzeyine indirgemek sacmaliktir ikiyi birlestirip bir yapmaktir.

Bizler elbette mevcut gercekligimizde 72 stratejik onderlik cizgisini esas almak zorundayiz.Peki neden esas almaliyiz ?Burada belli noktalari belirtmek gerekirse

Partimiz Kurucusu Hakkinda Birkac Soz !

Partimiz TKP/ML nin kuramcisi ve kurucusu cok kisa zaman dilimnde TDH icinde „Anli sanli“devrimci diye gecinen eski tufekler olarak tabir edilen kisilerle ideolojik mucadele yurutup onlari mahkum ettiginde 23 yasinda „genc“ bir kominst sifatini bizler acisindan coktan hak etmis oluyordu akil yasta degil bastadir sozu tabiati itibari ile dogrulanmistir.

Kimilerince genc denildi kucumsendi ama bizler acisindan su cok acik ve nettir 71 silahli radikal devrimci cikisinda 3 onder ortaya cikmistir Mahir-Deniz-Ibo biz bu 3 lu icinde birine onem arz ederiz oda I.KAYPAKKAYA bugune kadar es gecilen gorunmek istenmeyen bir onderlik olgusu var karsimizda.

Parti icinde ve disinda bircok elestiri gelmistir genc olmasindan tutalim maceraci oldugundan dusuncelerin ise „Modasi gecmis dusunceler yigini“olarak atfedilmesine kadar

Gelistirelim,guclendirelim ek seyler soylememiz gerekir deyip hicbir sey soylememekte esas itibari ile onderligimizi ve cizgimizi yani genel siyasi hatti MLM ve Parti ozgulunde ne turlu bir gelisme gosterdiklerine dahi gorememis bulunmaktayiz.

I.K yi yüceltip Tanri ilan edenler kendilerini Peygamber ilan etmekten geri durmuyorlardir sakatlanmis mantiklari ve yaklasimlari ideolojik olmaktan cok uzakti ASALIM diyenler I.K ideolojik yaklasimini hicbir zaman anlamiyorlardi belkide onlarin en buyuk handikapi bu durumun gercekliginin bilince cikartilmamasiydi Her parildayan sey altin olmadigi gibi her soylenen sozde yeni olmuyor asalim demeklede birseyler asilmiyor asmak yenilemek istedigin sey nedir? Ilk once onu kavra sonra asma ve yenileme isi baslar mantigi tersden aldigimizda ilerleme kaydedemeyiz

Biz devrimci koministlerde tarihsel konjektüröl gelismelere bagli olarak yeni seylerin soylenmesinden asla cekinmeyiz.

Burda bir partiye bir önderlige elestiri getirdigimizde elbette onun altarnatifini koylmaliyiz elestiriyi getirenin niteligine siyasi-ideolojik boyutuna bakariz. Elbette sunu demek istemiyoruz altarnatifini koyamiyorsa elestiri getirmesin. Elestirenin altarnatifle ortaya cikmasi siyasi-ideolojik kapasitesi ile direk ilgilidir ama sadece soylem tarzinda kalmak sorunu cozmez.

Cizgimiz hangi konuda yetersiz nasil gelistirmeliyiz bunlara yanit olmadan eksik ve yetersizlikler nerededir belirtilmeden asalim yenileyelim demek guzel bir soz olmaktan oteye gitmez.

Bbiz devrimci koministlerin cizgiyi gelistirelim buyutelim demesi ile „modasi gecmis dusunceler yigini“olarak ifade edenler arasinda „dev ile cuce“arasinda bir benzerlik vardir bir baska ifade ile dag ile cakil tasi kadar benzerlik vardir.

Bizim cizgiyi asalim,buyutelim ve gelistirelim dememizdeki olgu ve ilk sartimiz 72 stratejik onderlik cizgisini on kabul sartindan gecer I.K bir komunist onderdir ve o istikamet uzerinden yurunmelidir.

8Pari konferansimiz temel meselelerden birini Halk Savasi sorunu olarak ele aldigi ve ele alinirkende ulkemizde Halk Savasi gecerlimi gecersizmi tartismasini yapmadi esas olarak halk savasini nasil uygulayabilirim diye tartisti iste bu nokta bir ilerlemedir asma yonunde bir gayrettir.Ama bu 72 stratejik onderlik cizgisine bagli olarak ele alindi.

Burada onderligin meseleyi ele alisi ve uygulama noktasinda yetersizlikler ve yetersiz onderlik olgusu olabilir sonucta hayata gecirmek icin cizgiyi nasil gelistirebilirim nasil uygulayabilirim diye katkilari mevcuttur.bu da su demektir taktik onderlik olarak meydana gelen merkez komitesinin 72 stratejik onderlik cizgisine tabi olusudur.

Bu anlayisi ne kadar hayata gecirdigimiz ayri bir tartisma konusu ama bu sorun I.K doneminde derinlemesine arastirilip inceleme yapilan bir konu olmamistir bunu 8.parti konferansi ise cok kapsamli bir sekilde yapmistir.Bu katki degildir diye ortaya cikilabilinir mi ? Elbette cikilamaz partinin stratejik onderligi ile yani 72de soylenen ile daha sonralari soylenenler arasinda kan ve doku uyusmazligi var ise zaten yanlisin dogrusu uygulanamaz.

„Hersey dogru ile yanlis arasinda mukayese icinde gelisir „ (Baskan Mao) guclenir.

Bizler onderimizden tarihsel olarak hakli oldugumuzu ve devrimci siddeti savunmaninda en temel yol oldugunu anladik.

I.K „yasi genc“birinci acik ideolojik berrakliga sahip bir koministti tamahkar olmaya itaat etmeyi nedamet dilemeyi secmedi genc yasinda olmesine ragmen.

I.K toplumun tum dayatmalirini elinin tesi ile itti toplum bize itaatkar olmayi ogutluyordu evde aile buyukleri terbiye adi altinda okulda devletin sistemini ideolojik yapisini dokumuza islemeye calisiyordu ogretmene itaatkar olmamiz askerde komutana,is yerinde usta ve patronuna vb ayagimiza binlerce pranga baglaniyordu. Ve I.K bu toplumun bir parcasi olarak bu toplumdan „genc bir kominist „ olarak tarih sahnesine ciktigina kemalizm illetindende kopus sagliyordu.

Bu ulkede bir kült tanri yarattilar kemalizm tanrilar tiranlar tanrinin yer yuzundeki temsilcisi,padisahlar,krallar,imparatorlar. Baskasini kendinden ileri olani tanri ilan edenler kendilerinide peygamber ilan etmekten geri durmuyordu.Kurtaciliga soyunanlar kah kahraman kah efsane oluyordu kendi sefil yasantilarida.

Tüm bunlarin ana bilesken ögesi ozude insan olgusunda yatmaktadir .

„Parti ve kitleler var oldugu muddetce her turlu mucize gerceklesir „ derken Baskan Mao bir baska yerde ise „Herkesin bir tanrisi vardir bizimde tanrimiz kitlelerdir“ der kahreden degistiren donusturen devrimci eylemi yucelten MLM yi benimseyenlerin neye muhdedir oldugunuda anlatiyordu dogal olarak Baskan Mao.

Bu maoist onermeden yola ciktigimizda I.K da bizler gibi bir insandi basta Kurt-Turk ulusu olmak uzere cesitli milliyetlerden ezilen azametli halk kitlelerinin icinde yazdiklari soyledikleri pratigi -praxsiz- ile dunyayi birkez daha Turkiye T.Kurdistani dan sarsacak ideolojik soylemi teorik-pratik butunluge sahip bir komistti.72 stratejik onderlik cizgisinde butunlusmek ve ilerlemek dedigimiz olguda tamda bu dogru zemin uzerinde vukuu bulmak zorundadir

72 stratejik onderlik cizgimiz egilmez bukulmez saga sola cevrilmez tersyuz edilmez temel argumani teorik soylemleri degismez yol uzerinde bukuntuler olussa dahi ki tarihimiz taniktir ve kanittir.Sag sol sapmalari nezdinde vucut bulan taktik onderlik cizgilerine ragmen israrli bir sekilde kesintisiz ve sebahatli bir sekilde yurumesini bilmistir.

Yolumuz uzun cetrefilli bukuntulerle dolu olmasina ragmen stratejik olarak 72 de soyledigimiz savuna geldigimiz 72 stratejik onderlik cizgisi dogrulugunu hergecen gun ispatlamaya devam ediyor.

Stratejik yonelim;Dag,dagdan duze inmek kirdan sehirleri kusatma stratejisi halen gecerlidir gidilen yol dag cikilan yol daglarin mesken eylenmesi zaptedilmesi gecit verilmemesi „Ferman padisahinsa Yuce daglar bizimdir“ deyip Halk Savasinin mustusunu her yone iletmektir dagdan yola cikacagiz dagdan yuruyecegiz hic kimse heybetli daglarimiza bakipda basinda duman var deyip yolumuzu gormuyoruz deyip sehirleri ovalari duzlukleri isaret noktasi yapmasin.

Yol bellidir guzatgah bellidir 72 stratejik onderlik cizgisi. Kesin ve kati olarak sunu diyebilirizki biz bu yola tarihsel ZOR u bilincimize cikaran kavratan o „genc komunistin“yol gostericiliginde ciktik.

Parti bizib biz partiyiz 72 stratejik onderlik cizgisine sahip ciktigimizda onu kavradigimiz oranda onu gelistirip buyutebilir ilerletebiliriz bunu yapabildigimiz oranda biz partiyiz parti biziz olgusu vucut bulmus olur.

Parti biziz ;Tarihimizden ogrenerek geliyoruz egilmeyen bukulmeyen ideolojik olarak celiklesmis celikten 72 stratejik onderligi olan bir partiye ve ona sekil veren bir komunist ondere tarihsel bir sahsiyete sahibiz Ibrahim KAYPAKKAYA ya 72 stratejik onderlik cizgimizin ozu celikten ideolojik bir saglamliga sahiptir.

Kurucumuz sahsinda bir noktanin da altini cizmemiz gerekirse oda devrimci dayanismaya devrimci adaletin tecelli etmesinde inanamasinda yatmaktadir bu konu yeteri derece islenmedigide gercektir sinan cemgilin ihbarcisini yargilayarak cezalandirmasi ayni zamanda devrimci siddete verdigi onemide gostermektedir Malatya Kürecikte isbirlikcinin beyninde patlayan kizil bir mermi olmasi ve curetinide gosteren bir onderligimiz vardir bu bizim es gecemeyecegimiz konulardan biride olmalidir.

Parti biziz ;Yola çıkış yaptıklarımız ve yapadıklarımız 

Üc,bes,yedi,dokuz ile yola ciktik bir kirma tufek biraz mermimiz az birazda bay dinamitimiz vardi dunyayi kusatma altina alacak silahlara ve yerinden sarsacak degistirmeye muhtedir olan MLM ideolojiye ve onun Halk Savasi stratejisine sahip olarak yola koyulduk.

Isyan Namluda Kizil Bir Mermi

Hedef Komprodor Patron-Aga Devleti

Ates !TIKKO Gerillalari Ates !

Diye yol gosteren celikten savasci bir partiye ve onun cocuklari evlatlari olarak can bedeli savasmayi surduruyoruz yaptiklarimiz yapamadiklarimiz ,yapamadiklarimiz yaptiklarimiz olarakda okumak mumkun.Bu bir celiskidir soruna boyle yaklasmadigimizda soruna nasil yaklastigimizla ile direk ilgilidir.Terazi kefesine neyi nasil koyacagiz ?Soruna nerden yaklasmaliyiz.

Tarihimizde hep olumsuzluklari gorup olumlu yanlarimizi gormemek olabilirmi ? Yada tersi bir durumda aynisi icin gecerlidir. Olaya sadece olumsuzluk boyutunda bakip onu gordugumuzde olumlu yanlarimizi on plana cikaramayiz soruna biraz daha olumlu yanlarimizi bakabilmeyi kavramamiz gerekir.

Zaferi gorup yenilgiyi gormemek yenilgiyi gorup zaferi gormemek ornekleri cogaltmamiz mumkundur hata ve yanlislari baskalarinda dogruyu kendinde bulmak.

Baskasinin karanligini gorenler kendi karanligini ne kadar gorebilir? Ya da ne zaman gormek ister kendi aydinliginin karanlik oldugunu.yanlista israr edilip dogruya hakim kilmamak icin ne kadar caba sarf edilirse edilsin hersey dogru ile yanlis arasinda mucadeledir olgusu dogrunun gercegin galabe calmasini engelliyemez.

Dogru cizgiyi mucadeleye uyguladigimizda basari sansimiz her zaman yanlisa karsi yanlis anlayislara gore daha fazla olacaktir burada bir baska soruna daha deginmemiz gerekirse ;

Parti biziz ;Parti birligi.

Irade ve eylem birligi.Birlik mucadele zafer siari kulaga hos gelebilir ama bir o kadarda bos gelmemelidir.

Parti birliği MLM önermeden yola çıkarsak Parti birligi hiziplerle baglasmaz hizipler olgusunu kabul etmez bunu belirtmekle beraber sunu eklememizde mazur görülürse parti içinde iki çizgi mucadelesi ideolojik mücadele yürütlür.Bu partinin eylem ve irade birligi icin gecerli bir kanundur

Parti iki cizgi mucadelesi temelinde celiklesir dogru ve yanlıs arasindaki mücadele genel siyasi hattın uygulanmasını getirir parti icerisindeki sorunun ele alanışı var olan sorun veya sorunların cözulmesi mi yoksa partinin eylem ve irade birğilinin zayıflamasınmı saglar ? Bizlerin cözemeyecegi hicbir sorun yok çünkü I.K gibi bir öndere sahibiz bu noktada bizim soruna bakış açımız çok açık ve nettir Ideolojik farklılıklar hariç parti icerisinde hiç birsey cözülemeyecek sorunlar olarak ele alınamaz biz devrimci ve komunistler iyimseriz ne türden sorun varsa çözme kapasitesı ve birikime sahibiz .

Baskan Mao celıski yasasın incelerken onu aynı zamanda pratiğine partiye de uyguluyordu iki zıt olan olguyu celiski yasası ele alıp incelerken bunlar arasındaki iliskiyide zıtların birliği ve mücadelesi olarak tanımlıyordu.

Sonuc olarak Parti biziz : Parti birligi iki cizgi mucadelesi,ideolojik mucadele elestiri özelestiri demokratik merkeziyetcilik ´olgusunun esas oldugu oranda bunun uzerinden yukselir.

Bu anlamda Birlik Mucadele Zafer Partinin ilerlemesinin büyümesinin on koşuludur .

HALIL AHMET 

PARTİ VE KAYPAKKAYA ÇİZGİSİNE SAHİP ÇIK, TEORİK TEMELLERİNİ GÜÇLENDİR, ONU KAVRA ve GELİŞTİR

Partimizin kurucusu şahsında amaç ve araç, hedef ilişkisi bağlamında kuracağımız analiz-sentez ilişkisi bizim sorunu nasıl ele alacağımızla direk ilintilidir. Tarihsel olarak olaya baktığımızda İbrahim Kaypakkaya (İK) sıradan bir devrimci önder değildi. Onu komünist yapan doğrudan savunmuş olduğu ve yaptıklarıydı, yani teori ve pratik bütünlüğüdür.

71 silahlı radikal devrimci çıkışı ile birlikte Türkiye ve Türkiye Kürdistanı’nda 24 Nisan 1972’de kurulan TKP/ML’nin kuramcısı ve kurucusu olması nedeniyle İK tarihsel bir şahsiyettir. Bazı tarihsel şahsiyetlerin tarihsel-toplumsal ve sınıf savaşımı seyrine bağlı olarak ortaya çıkması tesadüfi bir olgu değildir. Önderleri ortaya çıkması tarihsel-toplumsal zorunlulukların dayatması ile oluşmuştur.

İK gibi bir şahsa sahip olduğumuzdan onun varlığı ve taşıdığı önem büyük bir elzemdir. Çünkü; o tarihsel olarak ortaya çıkarken bir çok olayın üstündeki sır perdesini kaldırmıştır. Türkiye/Türkiye Kürdistanı topraklarında ülkenin tahlili, sınıfların tahlili ve devrimin yolu üçlemesinde vuku bulan bir şekillenişin ürünü olarak başta Kemalizm, devlet ve ulusal sorun bağlamında ve diğer sorunlarda da önemli belirlemeler ve tespitlerde bulunmuştur. Ve herşeyden önemlisi de o günki koşullarda devrimci hareketin Kemalizm kamburundan kurtulamamasına rağmen, İK Kemalizm’in sınıfsal tahlilini yaparak Kemalizm’den esaslı bir kopuş sağlamıştır. Kemalizm’e bağlı olarak devletin temel niteliğinin komprador-bürokrat burjuvazi ve büyük toprak ağalarının bir devleti olduğu belirlemesi yaparak devletin yönetim biçiminin de faşist diktatörlük olduğunu çok net şekilde vurguluyordu.

Ülkemizi tahlil ederken emperyalizm tarafından yarı-işgal altında olduğunu belirterek devrimin temel karakterinin Milli Devrim değil Demokratik Halk Devrimi olduğunu belirtiyordu. İK’yı ele alışımız ve değerlendirmemize bağlı olarak onun ortaya koyduğu düşüncelerin birer tohum olarak yeşerip gelişeceği gibi kimi yerde de asırlık bir çınar olarak ele alınması bir o kadar doğallıkla kaçınılmazdır.

İK’yı NEDEN SAHİPLENMELİYİZ?

Türkiye Devrimci Hareketi (TDH) içerisinde bizim esasen ele alacağımız ve devrimci bir çizginin sürdürücüleri olarak gördüğümüz üç önder çıkmıştır. Elbette bizler TDH içerisindeki önderlerden Mahir ve Deniz’i de sahipleniriz.

Ama bunların içinde birine özel vurgu yaparız. Çünkü sistemle ve devrimle programatik görüşleri sayesinde kopuş sağlayan, köprüleri yıkan, geriye dönüşü imkansızlaştıran, tarihsel olarak haklı olan ve tarihsel kopuşu da sağlayan, devrim yapmak için sınıf savaşmanın gerekliliğini net ve sarih bir plan eşliğinde ortaya koyan Kaypakkaya olmuştur.

Savaş boyutuyla ele almak belki bir çok yerde yanlış algılanabilir. Savaşın herşeye kadir olduğunu düşündüğümüzü sanabilirler. Doğrudur, biz savaşın herşeye kadir olduğunu savunan bir kuşağın devamcılarıyız. Savaş meraklısı değiliz, amma tarihsel-toplumsal olarak buna zorunlu olduğumuz için devrimci şiddetin yani devrimci savaşın, silahlı mücadelenin herşeye kadir olduğunu savunuyoruz.

Devrim bir alt-üst oluş sürecidir. Eskiyi yıkarken yeniyi inşa etme görevidir, yıkım ve inşa birbirinden bağımsız değildir. Bu bakımdan Kaypakkaya’nın kavranması aynı zamanda tarihsel ZOR’un da kavranması ve hayata geçirilmesidir.

Günümüz koşullarında her ne kadar terminolojik ve teorik olarak mevcut konjektürde bir değişiklik olmamasına rağmen 72’de söylenen sözlerle yetinmek yerinde çakılı kalmaktır. Bunu şundan ötürü belitmekteyiz ki; 72’de söylenen yeterli olsaydı bizler yeni şeyler söylemezdik. Gerek ülkemizin içerisine girmiş olduğu durum, gerek ekonomik kriz, gerek Kürt Ulusal Meselesi’nin gelmiş olduğu süreç olsun, uzlaşma süreci ya da adına ne denirse densin ki bizim yıllar önce belirttiğimiz olgu gerçekliğini korumaktadır. Kürt Ulusal Meselesi konusunda PKK’nin 1993’ten itibaren silahlı reformizm temeliyle hareket ettiği gerçeği halen ortadadır. Dönem dönem silahlı eylemlerden vazgeçerek uzlaşı sürecine girmesi bizim tespitlerimizle ya da eleştirilerimizle de birlikte Kürt Ulusal Meselesi’nin demokratik muhtevasını desteklediğimiz olgusunu ortadan kaldırmaz.

Bugünden yarına ya da 72’de bizim söylediklerimiz doğrulanmıştır. durum bu mihmalde devam ederken “kalkıp da nasıl olsa 72’de belirtmiştik, yeni bir şey söylemeye gerek yok” dememiz politik miyopluktan başka bir anlam ifade etmez. Bu tarz savunu aynı zamanda yenilenmeye, ilerlemeye ve doğallığında diyalektik materyalizmi ve çelişki yasasını da inkar etmektir.

TARİHSEL OLARAK KOPUŞ

Kim ne derse desin bir ülkeyi tahlil ettiğimiz de orada ezilen ulus ve milliyetler varsa buna ilişkin özel program ve örgütlenme anlayışı, mücadele araçları ve metotları olmadan yola çıkmak iki kişilik yola tek başına çıkmaktır. Ve bu anlamıyla devrim alt-üst oluş süreciyse ezilen ulus ve azınlıkları hesaba

katmayan bir anlayışın sahipleri devrimi gerçekleştiremez. “Bir ulusu ezen bir başka ulus asla özgür olamaz” (Lenin) Devrim iddiasında olanların yapacağı başta Kürt ulusu olmak üzere diğer azınlık milliyetleri hesaba katmak zorundadır. Doğal olarak İK bu özelliği bağrında taşıyan Komünist bir önderdir. İK ve TKP/ML birbirinden kopmaz bağlarla bağlıdır.

Tarihsel hafızamızı tazelediğimizde Kürtler bu ülkede halk mı ulus mu tartışmalarının ayyuka çıktığı bir dönemde hiç çekinmeden bugün ülkemizde Türkiye Kürdistanı’nda yaşayanların yani Kürtlerin bir ulus olduğunu belirtmiştir. Halk ve ulus kavramı iki ayrı kategoridir. Halk kavramı, devrimden çıkarı olan tüm kesimleri kapsarken ulus kavramı ise, dil, toprak, iktisadi yaşam biçimi ve kültürel şekillenişi bağrında taşıyan bir bütünden oluşur. Diğer bir ifadeyle ezilen ulus olgusundan bahsettiğimizde ayrılıp ayrı bir devlet kurma hakkı olduğunu kavramamız gerekir. Türkiye ve Türkiye Kürdistanı’nda bu sorunu ortaya çıkaran ve koyan doğal olarak İK olmuştur.

Devrim iddiası ile yola çıkmışsak birincisi ve en önemlisi gittiğimiz yolu doğru kavramaktır. “O yolu bilmekle o yolda ilerlemek” ayrı ayrı şeylerdir. İK, Mustafa Suphi sonrası dönemde ülkede estirilen faşist baskı, sindirme ve katliam politikası düzeninde 50 yıllık sağ pasifist, reformist ve parlamentarizm (kritisizm) ahmaklık hattından bir kopuş sağlıyordur. Kimilerince Kemalizm ilerici, burjuva devrimcisi, kimilerince anti-emperyalist kimilerince ise milli burjuvazinin temsilcisi olduğu belirtilmekteydi. Böylece devletin karakteri de bunlara bağlı olarak ele alındığı için yarı-sömürge kavramını da almıyorlardı. Bu olguyu temellendirme ise daha çok 1950 sonrasında ABD ile girdikleri askeri-ekonomik ilişkilerinde buluyorlardı. Sanki 1950 öncesi ülkemiz egemen sınıflarının emperyalizmle bir bağlantısı yokmuş da kendini dünyadan yalıtmış, cam fanusta yaşayan bir devletmiş algısı yaratılmaya çalışılmaktadır.

Bu sorun çok kapsamlı ve net olmasına rağmen biz burada birkaç noktaya vurgu yapma ihtiyacı hissetmekteyiz, ki bunlar belirtilmeden İK’nın neden radikal bir kopuşu teşkil ettiğini belirtmemiz mümkün olmaz. Yaşadığımız ülke gerçekliğinde Osmanlı İmparatorluğu döneminde kendi içinde iktidara gelen ve kendilerini İttihak ve Terakki Cemiyeti (İTC) olarak tanıtan asker ve bürokrat zümresi iktidarı gasp ettikten sonra yeni Osmanlıcılık adı altında Türk-İslam sentezi (Pan-Türkizm), Trans-Kafkasya devletler birliği daha doğrusu eski ata yurtlarının tekrardan ele geçirilmesi temelinde gerici devletler tarafından da desteklenerek 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’na gelene kadar bir devlet geleneğini yaratmışlardır.

Enver-Talat-Cemal üçlüsü, Osmanlı askeriyesindeki “güçlü(!)” paşalar olarak bilinendir, bu kişiler Türk-İslam sentezi, Türkçülüğün geliştirilmesi, ulus olarak Türk kimliğinin egemen hale getirilmesi ve ideolojik söylem ve argümanlarını bu temel tez üzerinden üretenler başta Türk kimliğine sahip olmayan ulus ve azınlıklar üzerinde katliamlar uygulamıştır. Bunların en belirgin olanı 1915 Ermeni Katliamı, Rum-Pontus’ların katledilmesi, techir ve mübadele yolu ile sürgün edilmeleri..vb. Rusya’da 1917 Ekim’inde devrimin patlak vermesi sonucu Fransa-İngiltere-Almanya emperyalizmi tarafından hem Rusya içerisinde Beyaz Rusya olarak tabir edilen gericilerin desteklenmesi söz konusuyken hem de bu üçlüye Trans-Kafkasya olgusu gösterilerek “Türklerin ana yurdu asıl geldikleri yerdir” denerek oradaki halklarda hedef gösterilmiştir. Bu konuda Sarıkamış Allah-u Ekber Dağlarında 90bin askerin “kazık” çakarak, donarak ölmesi çıkılan yolun neye hizmet ettiğini gösterir. Osmanlı ülküsü, Trans-Kafkasya olgusu ve emperyalizm menşeli Yeni Osmanlıcılık ne Rusya devrimini engellemiştir ne de Osmanlı’nıın parçalanmasının önüne geçmiştir. Ve doğallığında bugünkü Misak-i Milli sınırları içerisinde razı olan emperyalizmle işbirliğine razı kalmıştır.

Emperyalistlerle yapılan anlaşmalar sonrası sömürge statüsü gitmiş, ve yerine gönüllü olarak yarı-sömürge yarı-feodal statü Enver-Talat-Cemal üçlüsü yerine geçen ve yine kökleri İTC’ye dayanan M. Kemal, İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak “üçlüsüne” geçmiştir ve bu ülke bu üçlü tarafından yönetilecektir.

72 STRATEJİK ÖNDERLİK ÇİZGİSİNE SAHİP ÇIK ÇİZGİYİ UYGULA VE GELİŞTİR

Tarihin her bir döneminde önderler açığa çıkmıştır, bu bütün devrimci hareketler açısından da böyle olmuştur. Sınıf savaşımının seyrine bağlı olarak toplumsal olayları diyalektik materyalizm şeklinde ele alan, bunun devrimle bağlarını kuranlar, önderliğinin gereklerini yerine getirebildiği oranda önder olabilirler. İK ortaya çıktığında doğaldır ki sınırlı sayıda MLM eser bulunuyordu. Kimilerinin araştırma-inceleme komitesi kuralım dediği dönemde o ısrarla MLM ile ilişkiler kurarak MLM’yi kavrıyordu. Yetersizlikler ve olanaksızlıklar içerisinde önder yoldaş Türkiye ve Türkiye Kürdistanı’nda devrimin yolunu çiziyordu. Onun kısacık yaşamında “MLM’yi kavrayamadım” gibi söylemler ve tespitler yoktur.

Bugünkü daha doğru bir ifadeyle İK sonrası süreçte temel ertelenemez görev İK çizgisinin geliştirilip uygulanmasıdır.

Geliştirme, zenginleştirme, ilerletme derken bu kavramların birçoğunuza tanıdık gelmesinin yanı sıra bir antipati taşıdığı da bilinmektedir. Yaşadığımız onca deney ve tecrübeden sonra İK çizgisinden ayrılanların temel argümanı ve teorik formülasyonu İK çizgisinin geliştirilmesi teziydi. Ama ne hikmetse çizgiyi geliştirelim diyenlerin son durağı mücadelenin farklı bir aşaması olmuştur. Çizgi farklılıkları hariç kopanlar mücadelede sebat etmeyip bırakıp gidiyorlardı.

Doğaldır ki buna zemin olan da bizim kendi pratiğimiz olandır. Devrim bir trendir, her istasyonda inenler olacağı gibi yeni binenler de olacaktır. Giderken devrimci ahlağa ve kültüre bağlı gidenler sayıca azdır. Bundan dolayı da “çizgiyi geliştirin” diyenlere yaşanan onca olumsuz örnekten sonra “ACABA” diye bir çelişki yaşamaktayız.

Bazı evrensel doğrular vardır, her yerde aynıdır ve değişmez. Beyaz beyazdır, siyah siyahtır, kırmızı kırmızıdır. Bunu kim derse desin değişmez. Ama burada aynı zamanda bu doğruların kim tarafından getirildiğinden ziyade ne için söylendiği yani amaç ve araç ilişkisi önemlidir.

Bugün ertelenemez görevimiz, 72 Stratejik Önderlik Çizgisinin devamı ve pratikteki yansıması olan taktik önderlik olarak Merkez Komitesi’nin stratejik önderlik olarak karar verdiği 72 manifestosunu uyguladığı anlık hareketlere yedirebilmesi, hareket ve eylemlerinde 72 manifestosunu temel alarak dönemsel politikalar kurup işletmesidir. 72 Stratejik Önderlik çizgisinin taktik önderlik olarak belirttiğimiz yani kongre ve konferanslarda yetkinleşmiş, partinin önderleri olarak seçilmiş Merkez Komitesi’nin görevi taktik önderlik çizgisinin 72 stratejik çizgisi ile bütünleşmesi, o çizginin günün koşullarına sınıf savaşımının doğal yasaları gereği kavranması, geliştirilmesi ve döneme ve/veya ana uygulanmasıdır. Stratejik önderlik 72 çizgisi ise taktik önderlikte Merkez Komitesidir. Bu noktada kim ki geliştirmeye karşı çıkar, diyalektik materyalizmin ilerleme yasasına, çelişki kanununa karşı çıkmış zır cahil olur.

“Geçmişin ölü fikirlerinin ideolojik yükü ağırdır!” Geçmişe takılıp kalmak, yanlışlarda ısrar etmek bizi geriletir. Hali hazırda hiç kimse geliştirmeye karşı çıkmaz ama pratik olarak şüphecilik bilimsel olmaktan uzak bir tutum halini alabilir. Yanlış yapanların, yanlış çizgiyi uygulayanların ve/veya çizgiyi uygulayamayanların yanlışlarını savunacak değiliz herhalde. Bizim kastettiğimiz bugün bu çizginin tam anlamıyla geliştirilmesi ve uygulanmasıdır. “Kaypakkaya’ya sahip çık, çizgiyi savun, onun kurduğu partiyi güçlendir” temel yönelimimiz olmalıdır.

HALİL AHMET 

Sayfalar